19 Kasım 2010 Cuma

GDO'dan kaçış yok

800'den fazla Genetiği Değiştirilmiş Organizma'lı (GDO) ürünü tüketiyoruz ama ne yediğimizi biliyor muyuz?

İSTANBUL - İnsanlar, tarıma başladığından beri yetiştirdileri bitki ve hayvanlara istedikleri özellikleri kazandırmaya çalışıyor. ’Yetiştirmek’, yapay bitkilerin özelliklerine müdahale ederek onları daha verimli hale sokmak olarak tanımlanıyor.

Bir başka değişle bitkilere müdahale tarımın başlangıcından itibaren söz konusu. Ancak bu müdahale bitkilerin doğrudan genleri üzerinden olmamıştı. Bilimin gelişmesiyle 1980’lerden sonra bu da mümkün oldu.
Bu ay NTV Bilim’in de kapak konusu yaptığı genetiği değiştirilmiş gıdalar, ilk üretildikleri dönemden bu yana tartışmaların konusu oldu. 

GDO NEDİR?
Bilimadamları 25 yıl önce, genleri DNA’dan ayırarak başka bir canlıya yerleştirebilceklerini keşfettiler.
Bir canlıdaki genetik özelliklerin kopyalanarak, bu özellikleri taşımayan bir canlıya aktarılması sonucunda üretilen yeni canlıya Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) deniyor. 


 Özellikle 1980’lerden sonra bitki biyoteknolojisi alanında önemli gelişmeler sağlandı. İlk transgenik (genetiği değiştirilmiş) ürün olan, uzun raf ömrüne sahip Flavr Savr domaesi 1996 yılında raflardaki yerini aldı. Bunu, gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates izledi.

Bu yöntemle elde edilen bitkiler, ilaçlara ya da zararlılara karşı daha dirençli oluyor. Bu da kimyasal böcek ilaçlarının kullanılmasını azaltıyor. Günümüzde mısır ve pamuğun zararlılara, soya ve kanolanın böcek ilaçlarına, papaya ve kabağın da virüslere karşı dirençli olmasında GDO teknolojisi kullanılıyor.
Genlere müdahale ederek bitkilerin lezzet, besleyicilik ya da dayanıklılık gibi özelliklerini geliştirilebiliyor. İstanmeyen durum ve olaylara daha kolay müdahale edilebiliyor. Genetiği değiştirlmiş organizmaların özellikle aşı ve ilaç yapımında kullanılması önem kazanıyor. Susuzluğa dayanıklı bitki geliştirme çalışmaları ise halen devam ediyor. 

AŞILARDA GENETİĞİ DĞİŞTİRİLMİŞ ÜRÜNLER TAŞIYOR
Gıdaların genetiğinin değiştirilmesi ile ilgili tartışmlar devam ediyor ancak genetiği değiştirilmiş ürünler yeni değil. İnsülin geninin domuzlardan alınıp bir bakteriye aktarılmasıyla diyabet hastalarına insülin sağlanabiliyor. Tiroid ve büyüme hormonları genleri, hayvanlardan kesilerek bakterilere aktarılıyor ve hormon eksikliği olan insanlar faydalanabiliyor. Şekersiz yiyecekler kullanılan Aspartame maddesi de GDO’lardan üretiliyor.En önemlisi ise hepatit B aşısı başta olmak üzere bir çok aşının GDO’lardan elde ediliyor olması.

AÇLIĞA ÇARE Mİ?
Ayrıca genetik müdahale ile daha bol ürün elde edilemesi de teorik olarak mümkün. Bu özelliklerinden dolayı, GDO’yu savunanlar, bunun dünyada artan gıda ihtiyacın karşılanması konusunda cevap olabileceğini savunuyor.


ABD Tarım Bakanlığı’nın yaptırdığı bir araştırma ise GDO’lu ürünlerin daha yüksek verim sağladığının genel bir doğru olarak kabul edilemeyeceğini ortya koydu. Bu rapora göre verimin daha yüksek olduğu bölgeler olduğu gibi daha düşük olduğu bölgeler de var.

ELEŞTİRİLER
GDO teknolojisindeki gelişmeler ve bu tür bitkilerin daha yaygın olarak kullanılması ile birlikte GDO’lu ürünler hakkında tartışmalar da yoğunlaştı. GDO’lu ürünler özellikle insan sağlığı ve çevreye etkileri konusunda eleştirilerin merkezine yerleşti.
Konuyu sağlık açısından ele alan bazı bilimadamları, GDO içeren yiyeceklerin insan sağlığına zararlı olaileceğini savnuyor. Gen bitkinin içine yerleştirildiği için, onu tüketenlerin de risk altında olacağı, sağlık konusundaki eleştirilerde sık sık dile getiriliyor. GDO’ların hedef olan ürün hariç diğerlerinde nasıl bir etki yaptığı bilinmiyor. Zaman zaman bu gıdaların kansere yol açacağı iddiaları dil getirilse de bunun doğruluğunu kanıtlayan bir araştırma henüz yapılmadı.

ÇEVREYE TEHDİT Mİ?
GDO’lu bitkilere getirilen eleştiriler önemli bir bölümü de doğal çevreye olan etkileri ile ilgili. Karşıt görüştekiler GDO içeren ürünlerinin tohumları çevreye karışıarak doğal ürünleri etkileyip yapısnı bozabileceğini savunuyor. GDO’lu ürünlerin doğal ortama yayılıp yaygınlaşması sonucunda böcek nüfusunun olumsuz etklilenmesi ve tüm ekosistemin çökme olasılığı da dile getirilen bir başka eleştiri. GDO’lu ürünlerin biyoçeşitliliği tehlikeye sokacağı ve biyolojik kirliliğe neden olacağı da yaygın endişeler arasında.


ETİK BİR TARTIŞMA
Tartışmanın bir başka boyutu da ekonomi temelli. Bugün GDO’lu gıda üretimi bir kaç şirketin tekeli altında. Geleneksel tarımda kullanIlan bitkilerin tohumlarıyla bir sonraki yıl yenide ürün alınabiliyor. GDO’lu tarında ise bu mümkün değil; üreticiler, firmalardan her sene tohum alınmak zorunda.
Eleştirilerin ticaret ve etiğin kesiştiği bir konu da patent konusu. GDO’lu bitkilerin patentinin neredeyse tamamı şirketlerin elinde bulunuyor. Tüm insanlığa ait olan bir materYal olan DNA’nın özellşetirlmesi endişe ve tartışma kaynağı. 

HUKUKİ BOYUT NET DEĞİL
Konunun yasal boyutu da net değil. Transgenik bitki üretimi yapan ülkeleri bu konuda mevzuat çalışmalarını yapmış olsalar da, bu ürünlerin pazarlandığı ülkelerdeki teknolojik ve mevzuat eksikliği önemli sorunlar yaratıyor.
GDO’lu ürünler için ruhsatlandırmayı ABD’de Gıda ve ilaç Dairesi (FDA), Avrupa Birliği’nde ise Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Kurumu (EFSA) yapıyor. Ama bazı AB ülkeleri kendi biyogüvenlik yasalarını kuruyor ve birliğin kontrol mekanizmalarına ek olarak kendi ülkelerindeki bilim merkezlerinde yeni güvenlik araştırmaları yaptırıyor. 

UZLAŞI MÜMKÜN MÜ?
GDO’lu ürünler hakkında bir uzlaşma olabilir mi? Bu konuda tartışılan bir kaç alternatif var:
  • GDO içeren ürünler için izole yetiştirme alanları kurulabilir.
  • En büyük 5 GDO üreticisi için kısıtlamalar getirebilir
  • GDO içeren ürünlerin etkileri tam olarak gözleninceye kadar reklam yapılmayabilir
  • GDO ürünleri yetişmek isteyen çiftçilere lisans alma zorunluluğu getirebilir.


HANGİ ÜLKELERDE ÜRETİLİYOR? Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin yetiştirildiği ekim alanlarının % 99’un ABD, Arjantin, Kanada ve Çin’de yer alıyor.
ABD ‘de işlenmiş gıdaların yüzde 75’i GDO’lu ürün içeriyor. Yapılan araştırmalarda, Amerkian vatandaşların çoğu GDO içeren ürünler hakkında resmi kuruluşlara güvendiği, AB vatandaşalrınınsa daha çok sivil toplum kuruluşları ile üniversitelere itibar ettiği görülüyor. 

TÜRKIYE’DE GDO’LU ÜRÜN VAR MI?
Herhangi bir denetim olmadığı için Türkiye’dene kadar alanda GDO’lu ürün yetiştirildiği bilinmiyor. Bununla birlikte biyogüvenlik yasası geçtiğimiz ay çıktığı için genetiği değiştirilmiş bitkilerin kontrolsüz biçimde Türkiye’ye girdiği ve gıda sanayiinde yıllardır kullanıldığı biliniyor. Yapılan bir çalışmaya göre Türkiye’de satılan 800’e yakın gıda maddesi, GDO içeriyor.

HANGİ ÜRÜNLERDE GDO VAR
Özelikle GDO’lu soya ve mısır nedeniyle geniş bir ürün yelpazesinde GDO’lu ürünler kullanılıyor. GDO’lu soya; sucuk, salam, sosis gibi kırmızı etin kullanıldığı ürünlerde, etsuyu tabletlerde, fındık-fısık ezmesi, çikolatalı ürünler, çeşitli unlu mamüller, süt tozu, hazır çorbalar ve hayvan yemlerinde kullanılıyor.
GDO’lu mısırın kullanıldığı alanlarsa; nişasta bazlı tatlandırıcılar yoluyla gazoz, kola ve meyve suları, mısır yağı, bebek mamaları, hazır çorbalar ve hayvan yemleri.


Küçük böceğin 'büyük' sırrı

Vücut ağırlığına oranla bilinen en büyük testislere sahip canlı keşfedildi.

         Cambridge ve Derby Üniversiteleri'nden araştırmacılar, yeryüzünün vücut ağırlığına oranla bilinen en büyük testislere sahip canlısını ve bunun nedenini buldular. Çalışma büyük testis yapısının, bilim dünyasındaki bilinen görüşün aksine, aynı oranda fazla sperm üretimiyle ilişkili olmadığını da ortaya koyuyor.

Araştırma projesini yürüten biyologlar, kabarcıklı çalıçekirgesi'nin (Platycleis affinis) vücut ağırlığının yüzde 14'ü ağırlığındaki testislere sahip olduğunu ortaya çıkardılar. Bu da aynı oranı insana uyguladığımızda testislerin yaklaşık 5 kg'a eşit olması anlamına geliyor. Bu sonuçla çalıçekirgesi, yüzde 10,6'lık oranla daha önceki rekortmen olan meyve sineğini de (Drosophila bifurca) geride bırakmış oluyor.

Çalışmanın lideri Dr Karim Vahed, çekirgenin neredeyse tüm karnını kaplayan organın büyüklüğü karşısında oldukça şaşırdıklarını söylüyor, "Aynı zamanda testislerin neden bu kadar büyümüş oldukları üzerinde de çalıştık. Burada da evrensel evrim kuralları işliyor gibi görünüyor. Vücuda oranla nispeten büyük testislere sahip olan canlılarda dişiler, bir çok böcek, balık, kuş ve memeli türünde gösterildiği üzere genel olarak çok fazla erkekle çiftleşme eğilimi gösteriyorlar. Bu nedenle erkekler rekabete dayalı olarak çok daha fazla sperm üretim ihtiyacı duyuyorlar. Bununla birlikte erkeklerin çiftleşme sıklığındaki azlık da benzer yapıyı meydana getiriyor. Fakat önümüzde bulunan çalıçekirgesinin durumunda aynı mekanizma görülmüyor. Büyük testislere dayalı bir fazla sperm üretimi söz konusu değil. "

Üzerinde çalışılan 21 çalıçekirgesi türünde de dişiler, iki ay süren ergenlik dönemleri boyunca birden fazla erkekle çiftleşiyorlar. Çiftleşilen erkek sayısı bazen 23'e kadar çıkabiliyor. Buna karşılık kabarcıklı çalıçekirgelerinde bir seferde aktarılan sperm sayısı beklendiği gibi fazla değil aksine çok daha düşük hacme sahip.

Vahed, canlılardaki sperm rekabetine ilişkin bilinenlerin yeni bulguyla birlikte tekrar elden geçirilmesi gerektiğini söylüyor, "Kabarcıklı çalıçekirgesini incelediğimizde erkeklerin dişiye tek bir seferde yüksek miktarda sperm aktarmak yerine, onlarla tekrar tekrar çiftleşme eğilimi gösterdiklerini keşfettik. Bunu da büyük testisler sayesinde mümkün olan yüksek sperm depolayabilme imkanı sayesinde gerçekleştirebiliyorlar. Erkekler tek bir dişiye yüksek miktar yerine bir çok dişiye daha az sperm aktarmayı tercih ediyorlar. Dişilerin birden fazla erkekle çiftleşme eğilimi de bu çoklu aktarımı mümkün kılıyor. Bu tip büyük testis gelişiminin, tek eşli canlılardan ziyade evrimsel açıdan çok eşlilikle parallellik kurduğunu düşünüyoruz."



 

18 Kasım 2010 Perşembe

Hapis protein biyolojinin sırlarını açıklıyor

Araştırmacılar, obezite, kanser ve diabet üzerine etki eden biyolojik fonksiyonlar ile DNA’yı onaran mekanizmaya ilişkin kimyasal sürecin anahtar basamağını gözlemeyi başardılar. 

Gözlemler bakteri DNA’sını onaran protein olan AlkB üzerine odaklansa da sonuçlar aynı aileye ait ve insandaki düzenleme mekanizmalarında önemli rollere sahip olan bir çok proteine uyarlanabilecek özellikte.

DNA ve proteinler, vücut içindeki fonksiyonlarının kontrolünü metilasyon adındaki kimyasal işlem (bir bileşiğe metil –CH3- grubunun bağlanması)  yardımıyla sağlıyorlar. Son araştırma makalesi de proteinlerin oksidatif demetilasyon adı verilen kimyasal süreçle biyolojik molekülleri ve sahip oldukları işlevleri nasıl başkalaştırdıklarına yönelik yeni ayrıntılar sunuyor.
Çalışmanın başında yer alan Chicago Üniversitesi kimya profesörlerinden Chuan He, araştırmacıların bir gün proteinlerin insan hücrelerindeki biyolojik açıdan oldukça önemli olan demetilasyon fonksiyonunu gerçekleştirmelerini engelleyebilecek yöntemler geliştirebileceğini söylüyor, “Bu proteinler bugün biyolojideki bilinen en heyecan uyandırıcı protein ailesi. Kanser, obezite ve diyabet üzerinde doğrudan etkililer ve DNA ya da protein modifikasyonlarındaki standart yolları takip etmiyorlar. Daha çok RNA gibi hareket ediyorlar ve bu da biyolojik araştırmalar açısından yepyeni bir saha açıyor.” 

DNA örneğinde metilasyon ve demetilasyon süreçleri, genetik kodun proteinleri ne şekilde oluşturacağı üzerinde etkili. Chuan He de, hücrelerin ne şekilde değişerek son hallerini alacaklarını ve genetik bilginin proteinlere nasıl aktarılacağını düzenlemesi nedeniyle metilasyonun doğadaki en etkili işlemlerden biri olduğuna dikkat çekiyor.
Ekip AlkB proteinini konukçu molekül ile tepkimeye girdiği anda yakalayarak hapseden bir kimyasal teknik geliştirmiş durumda. Yeni teknik molekülü proteine bağlıyor ve henüz süreç çok ilerlemeden durduruyor. Daha önce izlenememiş olan süreci gözler önüne seren yeni yöntem sayesinde kanser, obezite ve diyabet gibi bir çok hastalığın mekanizması daha iyi anlaşılabilecek.


12 Kasım 2010 Cuma

400 milyon yıl yaşlandık!

İskoçya’da bulunan eski kayalardaki kanıtlar, Dünya atmosferinin karmaşık yaşam barındırabilecek koşullara 1,2 milyar yıl önce sahip olduğunu gösteriyor.

 Aberdeen Üniversitesi’nden John Parnell, Nature dergisinde yayınlanan ve liderliğini yaptığı çalışmaya ilişkin olarak, son keşfin yeryüzünde canlıların ortaya çıkışı ve evrim sürecini anlama yolunda yeni açılımlar sağlayacağını düşünüyor. Parnell’in de belirttiği üzere, atmosferdeki oksijen miktarında meydana gelen önemli artışın, daha önceleri bundan 800 milyon yıl önce gerçekleştiği düşünülüyordu.

Oksijen düzeyindeki bu artış, basit organizmalardan karmaşık yapılı çok hücrelilere geçişin vizesi niteliğinde. Bu da yüksek organizasyonlu canlılara giden yolu açıyor. Bununla birlikte Parnell, bakterilere ait olarak Lochinver’in kuzeybatısındaki eski kayalarda bulunan kimyasal izlere baktıklarında, sürecin 400 milyon yıl kadar daha önce işlemeye başladığını anladıklarını belirtiyor.

Yeryüzünde yaşama dair en eski fosil kanıtlar 3,8 milyar öncesine dayanıyor olsa da bunların adeta bir balçıktan daha karmaşık olmayan basit, mikrobik oluşumlara ait oldukları biliniyor. Eldeki verilere göre karmaşık yapılı canlıların, bundan 800 milyon yıl öncesine kadar ortaya çıkmış olabilecekleri düşünülmüyordu. İskoçya’da bulunan 1,2 milyar yaşındaki kayaların analizi sonucunda, enerji üretmek için sülfür kullanan bakterilerin mevcut sülfür döngüsü içinde yer alan çok daha karmaşık bir kimyasal tepkimeyle oksijeni de kullanabildikleri anlaşılmış. Parnell, bu kimyasal tepkimeye ait kanıtların,evrimsel açıdan anahtar olarak kabul edilebilecek bu noktada atmosferde mevcut olan oksijen düzeyini de gözler önüne serdiğini söylüyor, “Herhangi bir yanlışlık olmaması için üzerine basmak gerekirse, çalışma karmaşık canlılığın tam olarak 1,2 milyar önce ortaya çıktığını değil, bunun için uygun koşulların bu dönemde meydana geldiğini ortaya koyuyor. Hayatın yapılanışı ve atmosferik şartlara bağlı ilerleyen evrimsel sürecin anlaşılması için yapılacak yeni araştırmalarla ihtiyacımız var.” 

Özgün makaleye ulaşmak için tıklayın. 

kaynak

Jüpiter'in kaybolan büyük kahverengi kuşağı geri dönüyor.

Jüpiter'in kaybolan büyük kahverengi kuşağı geri dönüyor.

 Güneş Sistemi’nin gaz devi Jüpiter hatırlanacağı üzere alamet-i farikalarından olan kahverengi kuşaklarının birini kaybetmişti. 2009 yılının sonlarına doğru silikleşen ve Mayıs 2010’da tamamen ortadan yok olan ‘Güney Ekvatoral Kuşak’, daha önce de kaybolup geri gelmişti. 

Bir kaç amatör astronom, kuşağın geri dönüşüne ilişkin bazı işaretler tespit ettiler. Florida’dan Don Parker tarafından 10 Kasım günü çekilen bu kızılötesi fotoğrafta işaretli olan parlak leke bunlardan en önemlisi. Bu parlak leke aslında yüksek irtifalı bir bulut. Normalde Güney Ekvatoral Kuşağı’da bu bulutlar meydana getiriyor. Tespit edilmiş olan nokta da yakında daha fazlasının ve buna ek olarak girdapların oluşabileceğinin habercisi durumunda. Bu tip oluşumlar da sonunda muhtemelen büyük kahverengi kuşağı meydana getirecekler.

kaynak

11 Kasım 2010 Perşembe

Aşık olmak için 1,5 saniye yeter

Bilimciler, beyine hücum eden kimyasal maddeler nedeniyle ilk bakışta aşık olmanın mümkün olduğunu ortaya çıkardılar.

On yıldır aşk kavramı ile ilgili yapılan bütün araştırmaların sonucunu bir araya getirerek beynin aşk haritasını hazırlayan bilim adamları, coşku uyandıran kimyasal maddelerin saniyenin binde biri gibi bir sürede beyne akın edebildiğini söylüyorlar.

 Yani teorik olarak aşık olmak için bir buçuk saniye yetiyor.

BBC Türkçe'nin haberine göre New York'taki Syracuse Universitesi'nden Profesör Stephanie Ortigue, ilk kez aşk ile ilgili bütün araştırmaların sonucunu bir araya getiren bir beyin haritası hazırlandığını bildiriyor. Buna göre aşk, beynin 12 alanını etkiliyor. 

Aşkın beyinde yarattığı kimyasal reaksiyonlar, uyuşturucu bağımlılığının yarattığı reaksiyonlara benziyor ama çok daha karmaşık. 

Profesör Stephanie Ortigue, aşkın beyinde mi kalpte mi oluştuğu sorusuna ise şu cevabı veriyor: 

"Bu neyin önce geldiğini sormaya benziyor. Yaptığımız araştırma sonucu artık her şeyin beyinden geldiğini biliyoruz. Beyin derken, hayal kurma gücünü kastetmiyorum. Beynin harekete geçmesi sonucu meydana geliyor."

kaynak

8 Kasım 2010 Pazartesi

Bir otla iki kuş

Avustralyalı ve Çinli bilimcilerden oluşan bir ekip, kirlenmiş toprağı arındıran ve işlem sırasında ekolojik olarak yenilenebilir enerji kaynağının elde edildiği yeni bir yöntem keşfettiklerini duyurdular.

Araştırmacılar işin sırrının, Napier çimi (Pennisetum purpureum) olarak adlandırılan ve şeker kamışının akrabası olan bitkide yattığını söylüyorlar. Araştırma ekibinden Ravi Naidu, son derece fakir şartlarda büyüyebilmesi ve kirlenmiş topraktan ağır metaller ile diğer kirleticileri yüksek bir verimlilikle çekebilmesi nedeniyle bu bitkinin seçildiğini belirtiyor.

Naidu, Napier çiminin toprağı temizlemede iki açıdan başarılı olduğunu söylüyor: “Birincisi, hidrokarbon kirliliği söz konusu olduğunda bitki toprağa oksijen pompalayabiliyor ve bu işlem sırasında topraktaki hidrokarbonlar parçalanmaya başlıyorlar. İkincisindeyse bitki topraktaki metalleri bir mıknatıs gibi çekerek kendi üst kısımlarına taşıyor.”

Bitki, yüksek madencilik aktivitesi olan, geniş çaplı bir çok bölgede test edilmiş. Deneyler sonucunda, toprakta mevcut olan bakır, nikel ve kadmiyumun yanısıra yüksek miktarlardaki kurşun ve çinkonun kısa zamanda temizlendiği tespit edilmiş.

Napier çiminin bir diğer avantajıysa, etanol üretimi açısından sahip olduğu yüksek potansiyel. Bitki oldukça yoğun miktarda şeker içeriğine sahip. Böylece bulunduğu toprağın temizlenme sürecinde meydana gelen fermentasyon ile etanol üretebiliyor.  

Çin’deki farklı noktalarda test edilmekte olan bitki çok yakında Mısır’da da denenecek.

kaynak