17 Ekim 2011 Pazartesi
16 Ekim 2011 Pazar
114 ) SIRLARI DÖKÜLMEYE BAŞLAYAN TARİH AYNASINDA OSMANLI : ORHAN BEY..
Osmanlı tarihinde adaşı olmayan sadece dört padişah var.. Orhan Bey bunlardan biri ; diğerleri ise : İbrahim, Abdülaziz ve Abdülmecid.. Bu reformcu hükümdarın başka ilginç özellikleri de var.. Örneğin ; en uzun ömürlü hükümdar olması gibi.. Yabancılarla evlenen ilk hükümdarın o olması gibi.. İlk eşi Yarhisar Tekfuru'nun kızı Holofira (Nilüfer Sultan) , ikinci eşi Bizans kara kuvvetleri komutanı Kantakuzenos'un kızı Teodora ve üçüncü eşi, Bizans İmparatoru III. Androkinos'un kızı olan Asporçe...
Türk tarih kitaplarında adının geçtiği ilk tarih, Holofira ile yaptığı ilk evliliğinin tarihi olan 1298...
"Orhan bin Osman" gibi son derece sade bir biçimde, adına tuğra çekilen ilk Osmanlı beyi.. Saltanat süresi olarak, en uzun süre tahtta kalan üçüncü hükümdar (Kanuni Süleyman ve IV.Mehmed'den sonra)..
Orhan Bey'in tuğrasıBaşta kaldığı süre içinde hiçbir yakınını ve vezirini öldürmeyen ender hükümdarlar arasında...
1327 ile 1336 arasında birçok değişik tartışma olması nedeniyle, tarihini yazmadan, gümüş sikke bastırarak bağımsızlığını ilan eden ve "sultan" unvanını alan ilk Osmanlı beyi.. Basılan bu ilk sikkenin altında, minicik bir "v" damgası bulunmaktadır. Bu damgayı İ. Hakkı Uzunçarşılı'nın öğrencisi, tarihçi Fahriye Arık keşfetmiştir. Bu damga, Kayı aşiretinin simgesiymiş.. Osmanlı devletinin, Oğuz Türklerine bağlı Kayı aşiretinden geldiğinin tek somut belgesidir bu sikke...
Askeri anlamda en önemli olayların ilki ; 1329 yılı Mayıs sonu Haziran başındaki Pelekanon savaşıdır. Bu savaş Bizans ve Osmanlı tarihinin dönüm noktalarından birisidir. Çünkü savaştan sonra, 1331'de İznik, altı yıl sonra İzmit ; bu arada Gebze ve Hereke dahil, sahildeki tüm küçük hisarlar Osmanlı'nın eline geçecek ve böylece Anadolu tarafından Türkler İstanbul Boğazı'na dayanmış olacaklardır. Osmanlı Beyliği doğrudan doğruya Bizans'ı tehdit eden bir güç haline gelmiştir artık..
Bir başka çok önemli olay da, Karesi Beyliği'nin ilhak edilmesidir. 1335 ile 1345 yılları arasında, Bizans ile kurduğu dostluk ve akrabalık ilişkilerine karşılık, Karesi Beyliği'ni sınırlarına katması, 1354'de Ankara'yı alması ; Osmanoğulları'nın gerektiğinde "dini ayrı olanlarla anlaşmak, soydaş ve dindaşlarla da savaşmak" ilkelerinin ilk uygulamasıdır.. Bu beyliğin toprakları olan Balıkesir, Manyas, Kapıdağı gibi yerlerin alınmasıyla ; beyliğin denizcilik tecrübelerinden de yararlanarak Osmanlı, ilk fırsatta Rumeli'ye geçti ve orada tutundu.. Eğer Karesi Beyliği dağılmayıp, Osmanlı'dan önce Trakya'ya geçip orada kalabilselerdi, belki de şimdi Osmanlı değil Karesi İmparatorluğundan bahsediyor olacaktık !..
Diğer alanlarda da birçok yenilik Orhan Bey döneminde olmuştur.. Örneğin, bu imparatorluğu altı yüz yıl yaşatacak olan yönetim, ordu ve yargı kurumlarının ilk örgütlemesini yapmış ; Divan-ı Hümayun'un ilk çekirdeğini kurmuş, ilk veziri ( Hacı Kemaleddin oğlu Alaaddin Paşa, 1323-1340 ) atamıştır..
Osmanlı teşrifatının ilk kuralları ; tımar ve yaya asker sınıfları ve bunların nizami giyim kuşamları da onun döneminde belirlendi..
İlk Osmanlı medresesini 1331'de İznik'de yaptırdı ve o dönemin en ünlü İslam bilgini ve düşünürü olan Davud-ı Kayseri'yi, otuz akçe gündelikle, medresenin başına geçirdi..
Orhan Bey'in ; Hıristiyan dünyasının ünlü kenti İznik'i bir yıl sonra başkenti yaparken, haraç ve diğer yükümlülüklerini yerine getirmeleri koşuluyla, yerli halka yaşamlarını sürdürme hakkı tanıması, tekfurun kentten ayrılmasına izin vermesi, kuşatma sırasında eşlerini kaybeden Rum kadınlarla evlenen askerlerini İznik kale muhafızlığına ataması, Osmanlı siyasetinin ilk uygulamalarındandır. Oysa bağnaz Hıristiyan yazarlar, Orhan'ın bu kaynaştırıcı yaklaşımını "barbarlık" olarak nitelendirmiştir !..
1333 yılında Anadolu'ya gelen İbn Batuta, Alanya'dan başlayarak Türk beylerine yaptığı ziyaretler sırasında "Bursa Hakimi" dediği, "Osmancuk oğlu İhtiyarüddin Sultan Orhan Beg" e de konuk olur. Gezgin, Orhan Bey'i şöyle tanıtıyor : "Bu hükümdar Türkmen padişahlarının en ulu'su olduğu kadar ; toprak, asker ve varlık bakımından da onların en üstünüdür. Yüz kadar kaleye sahiptir. Çoğu zamanını onları dolaşmakla geçirir. Her kalede bir süre kalarak sorunlarla ilgilenir. Ama anlatıldığına göre, hiçbir kentte bir aydan fazla kalmaz, düşman üzerine savaşa gidermiş."..
İbn Batuta İznik'ten ayrılıp Sakarya boyunca yola devam ederken, "bir Türk kadınının hizmetçisiyle birlikte Yenice'ye doğru gittiğini" anlatır ki bu, o dönemde Osmanlı topraklarındaki güvenliğin bir kanıtıdır..
1350 yılından sonra uc boylarında, akıncılığa hevesli savaşçılar için en verimli yöre Rumeli olmuştu. Anadolu'ya yeni gelen, ya da diğer beyliklerde akıncılığın sönmeye yüz tutmasıyla, yeni uc beyi arayan delikanlılar için Rumeli yolu Osmanlılaşmaktan geçiyordu. Yani önce Osmanlı'ya katılacaklar, ondan sonra akın sahasına ulaşacaklardı. Karesi toplumunun Osmanlılaşması sürecinde görüldüğü gibi, çeşitli devletçikler, beylikler arasında bölünmüş Anadolu insanı için siyasal kılıf değiştirmek zor değildi. Çeşitli beyliklerden kalkıp Osmanlı iline gelen kişi ; dinini, dilini, töresini değiştirmek zorunda kalmadan, Orhan Gazi'yi "bey" olarak tanımakla Osmanlılaşmış olmuyordu. Bu yüzden uc boyu Osmanlı yönetiminde Trakya'ya geçtikten sonra Osmanlı toplumu, sadece fetihler yoluyla değil, diğer beylikler halkının da katılımıyla sürekli büyümekteydi..
14 Ekim 2011 Cuma
113 ) BİR RUH TEŞHİRCİSİ !.. : DOSTOYEVSKİ
Bizler acaba tek bir kişiden mi oluşuyoruz ? Kötülüğü de iyilik kadar hamurumuza katmış bir Tanrı'nın evlatları olan bizler ; doğuştan sahip olduğumuz kötülüklerimiz, o hep bastırmaya çalıştığımız habis isteklerimiz, aşağılık arzularımız, zaaflarımız, beklenti ve hayallerimizle, bir gün kendimizi anlatmaya, hatta üzerinde düşünülmüş, uzun zamanlar boyunca titizlikle kurgulanmış cümlelerle kendimizi yazmaya kalksaydık, bahsettiğimiz kişi, ne kadar "biz" olurdu ?..
Fyodor Dostoyevski nefret edilecek bir babadan, onun kanını taşıdığı için nefret etmemesi gereken ama yine de nefret ederek büyümüş bir çocuk olarak, ömrünün ilk bilinçli yıllarını insanlığın bu garip çelişkisini önce fark edip sonra da inkar ederek geçirmiştir.
Babası bir albay ve aynı zamanda bir doktordur. İflah olmaz bir cimri, otorite delisi ve adaletsiz birisidir de.. Özellikle babasının kendine ve kardeşlerine yönelik baskıcı tavrı nedeniyle, yazdıklarında babaya dönük tavrı son derece hastalıklı, takıntılı ve antiotoriterdir. Bu yüzden Freud onu "baba katili" olarak kabul edecektir. Halbuki onun bu tavrı, otoriteye karşı çıkmaktan başka bir şey değildir. Eğer baba otoriteyse ve bunun dışında bir eşitlik ilişkisine izin vermiyorsa, reddedilmelidir. O da yazdıklarında hep bunu yapmıştır...
Altı çocuğun verdiği yorgunlukla veremden ölen annesinin ardından ağlayan 'Fedor', askeri okulda okurken, babasının kendi köylüleri tarafından hunharca öldürüldüğünü öğrendiğinde ilk sara krizini geçirir..
Babasının cimriliği nedeniyle uzun haftalarını parasız geçirip, askeri eğitim manevraları sırasında bir çay içecek kadar parayı bile bulamaz ama okulu bitirir bitirmez, o ana kadar yaşadığı fakir hayata inat, müthiş bir savurganlıkla para harcamaya başlar. Büyük bir rahatlıkla borçlanmakta ve bu arada kumar da oynamaktadır. Bir yandan da garip bir yöntemle, "bir şeyler" biriktirir hiç durmadan.. Üzerindeki giysilerin dökülmekte olduğunu gördüğü insanlara bir yemek ısmarlayıp, para karşılığında onların yaşam öykülerini dinliyor, hatta en küçük ayrıntıları bile sormaktadır.. İşte bütün bu "birikim" ona "İnsancıklar" romanını yazdırır..
Roman, elden ele dolaşarak, ünlü eleştirmen Belinski'ye kadar ulaşır. "Yeni bir Gogol" olarak kendisine bahsettikleri bu genç yazarı önce küçümseyen eleştirmen, kitabı okuduktan sonra "Rus edebiyatının bu yeni tanrısıyla" tanışmak istediğini söyler !..
Erken gelen ün, ruhsal açıdan hazırlıksız yakalamıştır Dostoyevski'yi.. Sara nöbetleri iyice artar, defalarca ev değiştirir, edebiyat çevresindeki tüm dostlarını da kaybeder.. Yıllar da geçmektedir bu arada.. Bir yerlere ait olma isteği, onu yasadışı bir gruba, Rusya'nın ancak ütopyacı bir sosyalizm ile kalkınacağına inanan Çar muhalifi entelektüellerin oluşturduğu Petraşevski grubuna, katılmaya iter..
Ama Çar I. Nikolay, Avrupa'da hızla yayılan 1848 Devrimlerinin Rusya'ya da bulaşmasından korkmaktadır ve bu örgütlere göz açtırmaya da hiç niyeti yoktur... Örgütün tüm üyeleri yakalanıp hapse atılır.. Sonra, gruptaki herkes gibi Dostoyevski de, 16 Kasım 1849 günü idama mahkum edilir. Diğer idamlıklarla beraber, dondurucu soğukta, Semyorovski Meydanı'nda sıraya girer. Ölüm hükümleri okunur, haç öptürürler, başlarının üzerinde kılıç kırarlar ve beyaz gömlekler giydirirler.İlk üç kişi sehpaya çıkar, boyunlarına ip geçirilir. İkinci grupta olacağını hesaplayan ve fazla vakti kalmadığı için ailesini, kardeşlerini düşünmekte olan yazar, dur borusunun sesiyle irkilir !. Sehpadaki üç kişi de geri getirilir ve onlara, Çar'ın hayatlarını bağışladığı okunur. Çar'ın bu "kötü şaka" sının ardından , dördü mahkumiyet, beşi zorunlu hizmetten oluşan dokuz yıllık Sibirya sürgünü başlar..
15 Şubat 1854'de, kürek cezası biter bitmez Sibirya'nın Semipalatinsk kasabasında asker olur. 28 yaşındaki sosyalist Dostoyevski, "işkence yılları" nın ardından, 33 yaşında, Ortodoks Kilisesi'ne, Rus halkının saf ruhuna ve Çar'ın otoritesine inanmış başka bir adam olarak çıkmıştır bu süreçten... Bu kasabada, sarhoş ve serseri bir öğretmenin 30 yaşlarında, tüberküloz hastası olan karısı Maria Dimitriyevna Issaev ile tanışır ve kocası ölür ölmez, 1857 yılında evlenirler.
Bu arada öyle büyük borçlar altına girmiştir ki, bunları kumar oynayarak kapatabileceğine inanacak kadar çaresizdir. Tek çözüm, Almanya'ya gitmek ve büyük kumar oynamaktır ona göre..
Onun ününden etkilenen yirmili yaşlarındaki Polin Suslova ile fırtınalı bir aşk yaşarlar. 1864 yılında Paris'te başlayan beraberlikleri ; Cenevre, Torino, derken Roma'da aralarının açılmasıyla son bulur. Tüm parasını Almanya'da Weisbaden salonlarında bırakan Dostoyevski, kendisini terk etmiş olmasına rağmen, Polin'den borç para isteyecek duruma düşmüştür.. Yayımcısından bir avans daha alarak dönebildiği Moskova'da da tüm sıkıntıları devam eder.
Polin ; "Suç ve Ceza"da Raskolnikov'un kız kardeşi Dunya, "Budala"da Aglaya, "Ecinniler"de Liza, "Karamazov Kardeşler"de Katrin Ivanovna ve "Kumarbaz"da Polina Aleksandrovna'ya esin kaynağı olacaktır... Hepsinin ortak özelliği sorunlu ve kötücül olmalarıdır.
1864 Nisan ayında, ölüm döşeğinin başında "Yeraltından Notlar" kitabını bitirdiği, eşi Maria Dimitriyevna ölür.
4 Ekim 1866'da, hiç olmazsa steno derdinden kurtulmak için tuttuğu yirmi yaşlarındaki Anna Grigoriyena Snitkin ile 15 Şubat 1867'de evlenir.. Sonya adlı bir kızları olur ama birkaç gün sonra ölür. 1869'da kızı Aimee, 1875'de oğlu Aleksi doğar. Oğlu da 1878'de şiddetli bir sara nöbeti sonucu ölür. Dostoyevski de suçluluk duygusuyla "Karamazov Kardeşler"i yazar.. 1881'de, 60 yaşında, bu çileli hayat sona erer...
12 Ekim 2011 Çarşamba
112 ) ANNEME "YILAN" OLDUĞUMU SÖYLEMEYİN, O BENİ "ASLAN" BİLİYOR !.. ( YILANLAR ÜZERİNE BİR DENEME )
Benim "yılan" ile ilk tanışmam, bir şehir çocuğu olmam nedeniyle, atasözleri ve deyimler aracılığıyla oldu. Sinsi insanlar için "yılan gibi" denirdi ; rüyalarında yılan görenlere "bir düşmanın var" yorumu yapılırdı..Su içen bir arkadaşımızı şakayla dürtüp, suyu dökmesine neden olunca, "su içerken yılan bile dokunmaz" diye bilmiş bilmiş konuşurdu.. Çevreden birisinin başına bir şey geldiğinde üzülünür ama "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" denirdi. O zamanlar çocuk aklımla o yılanın bir gün, er ya da geç, bana da dokunacağını düşünmezdim bile !.. Kötülüklerin büyümeden yok edilmesi gerektiğini anlatmak için, "yılanın başı küçükken ezilmeli" derlerdi.. Çaresiz bir ortamda, insanın en kötü bildiği bir şeyden bile yardım alabileceğini anlatmak için "denize düşen yılana sarılır" derlerdi. Ama çok sevdiğim şair Can Yücel, bunun aksini "Herze" şiirinde dile getirir : "Bir yılan düştü yanıma vapurda / sarıldım denize.."
Dünya üzerinde elli altmış milyon yıldır, Antarktika dışında her yerde yaşayan, 456 cins ve 2900'ün üzerinde türü bulunan, boyu 10 cm.'den başlayıp 7,6 metreye kadar çıkabilen, hatta on beş metrelik bir fosiline bile rastlanan bir canlı..
Üniversitenin ilk yıllarında kızların fala olan düşkünlüklerini saptadıktan sonra aldığım iki üç astroloji kitabı ile kendi kendime hızlandırılmış bir kurs vermiştim !.. Bu kitapların bir tanesi de "Çin Falı" idi. Bu falda gün ve ay önemli değildi. Doğum yılıma göre ait olduğum burç ise, YILAN idi !.. Benim gibi Ağustos 15' te, Aslan burcunun hem de tam göbeği sayılabilecek bir günde, doğan bir "aslan" için en az yılan kadar soğuk bir duş !..
İşte bu bilgiye vakıf olduktan sonra, bu hayvana olan ilgim hiç azalmadı..
Anadolu insanının yüzlerce yıldan beri ürete geldiği sayısız efsane içerisinde belki de en bilineni "Şahmeran" efsanesidir. Birçok farklı söylenişi olan bu efsane, özellikle Kilikya, yani Tarsus-Adana bölgesinde karşımıza çıkar. Etimolojik olarak (Şah : baş / mar : yılan ) "insan başlı yılan" anlamını taşır.
Yılan, en ilkelinden en gelişmişine kadar, hemen her toplumda kutsalın bir parçası sayılırken, kimi toplumlarda da putlaştırılıp tanrı sayılmıştır. Sümer, Mısır, Roma, Helen ve daha birçok medeniyete ait mitlerde çeşitli şekillerde görülen yılan, Anadolu'da, başta sağlık olmak üzere yer yer ölümsüzlük ile ifadelendirilmiştir.
Sümerlerin yaradılış efsanesinde ; gökyüzü ve yeryüzü tanrılarını yaratan Lakmu ile Lakamu, erkek ve dişi birer yılandır.. Yunan tanrılarının çoğu yılan görünümündedir..
Yılan ; Yahudi, Hıristiyan ve İslam geleneklerinde ise Şeytanla bir tutulur. Kısacası çok tanrılı, paganist toplumlarda iyi, tek tanrılı dinlerde ise kötü olarak kabul edilir.. Çeşitli ilkel toplumların totem hayvanı da yılandır. Yılana tapma geleneği, özellikle ilk çağda, yaygındır. Toprak altında yaşayan yılanın, ölülerin ruhlarını taşıdığına inanılmıştır. Yılan, hem yeryüzünü hem de yer altını simgeler..
M.Ö 3000'lerde hüküm sürmüş Minos uygarlığında, yılan, evlerin koruyucusu olarak bilinir. Yunanistan'da halen yılana, "evin efendisi" denilmektedir. .. Yılanın sürekli deri değiştirdiğini gözlemleyen antik çağ insanları, onun ölümsüz olduğuna inanmışlardır..
Yine Can Yücel'in "Değişim" adlı şiiri tam da buraya denk gelsin bari !..
" İnce uzun bir hayvan
çarpıyor
çarpıyor
çarpıyordu kendini taşlara
canı mı sıkılıyor
can mı çekişiyordu yoksa ?
'yok efendim' dedi yanımdaki adam
'gömlek değiştiriyor yılan,
bu hallerden anlarız' dedi 'az çok'
'biz de sınıf değiştirmiştik bi zaman' .."
Anadolu'da çok yaygın olan bir inanca göre, bir yılanı öldürüp ağaca asınca yağmur yağar.. Öldürülen yılan suya atılır ve yitip giderse, yağmur durmaz ve ortalığı seller götürür.. Bu yüzden, öldürülen yılanı bir ipe bağlar, ağaca asarlar ve sonra da gömerler... Canlı yılanın bir gözünden sokulup öbür gözünden çıkarılan iğneyi dargın eşlerden birinin yakasına takmakla, onların arasının düzeleceğine inanılır..
Yılanın sütü sevdiği bilinen bir gerçektir. Yaylaya çıkan inekleri yılanın emdiği de bilinir. Yılan, sütünü emdiği ineği sahiplenir ve onun yanına kimseyi yaklaştırmaz. Bu nedenle onlara "sahipli inekler" denir. Karadeniz bölgesinde bu tür sahipli inekler vardır..
Yılanın iyi-kötü niteliklerini hemen hemen birçok kültürde görürüz. Ancak bunlar arasında en önemlisi, ilk olarak "Gılgamış" destanında ifade edilen, onun ölümsüzlükle olan ilintisidir. Bir başka önemli kaynak olan Tevrat, İblisin yılan kılığına girerek Havva'yı kandırması ve Adem'in yasak meyveyi yemesini detaylıca anlatır. Adem ile Havva'yı cezalandırarak yeryüzüne gönderen Tanrı, İblise ettiği yardımlardan dolayı da yılanı yeryüzüne fırlatır. Tevrat'ta, yılanın yeryüzüne düştüğü yerin adı Nisibin olarak verilir. Nisibin, günümüz Mardin iline 30 km. uzaklıktaki Nusaybin ilçesidir. Şahmeran motifinin Mardin'de bu kadar güçlü olmasının sebebi budur... Daha da ilginç olanı ; Mardin isminin (mar : yılan / din : deli) "deli yılan" anlamına gelmesidir...
Günümüzde tıbbın ve eczacılığın sembolünün, bir ağaca sarılı yılan olması ; yılan ve Şahmeran efsanelerinin bir sonucudur. Tüm dünyada aynı amblemin kullanılması, yılan motifinin kutsalla ilişkilendirilmesinin bir sonucudur ve buna kaynak Anadolu efsaneleridir....
Günün birinde Asklepios'a (Bergama'daki sağlık ocağı) acılar içinde bir hasta gelir. Rahipler kendisini tedavi edemeyeceklerini çünkü ölümcül bir hastalığa yakalanmış olduğunu söyleyerek hastayı kapı dışarı ederler. Çaresiz hasta, günümüze kadar kalıntıları gelmiş olan, havuzlu çeşmede soluklanmak ister. Sinoplu Diojen gibi, sahip olduğu tek nesne olan tasını su ile doldurup başından aşağı dökerek bir an olsun serinler. Tam bu sırada bir yılanın zehrini az önce tasını doldurduğu havuza kustuğuna tanık olur. Acılarından bıkmış olan adamcağız, bu defa kendini öldürmek amacıyla, tasını tekrar havuza daldırıp hiç duraksamadan kana kana içer.. Zehrin etkisiyle kendinden geçerek olduğu yere yığılır.. Birkaç saat sonra kusarak ayılan ve kısa zamanda kendini toparlayan adam, ağrılarından kurtulduğunu fark eder... Bu olayın kısa zamanda tüm Anadolu'da konuşulması üzerine yılan ile birlikte tas, tıp ve eczacılığın simgesi olur. Hem de o günden beri tüm dünya çapında...
Sonra binlerce yıl geçmiş, Asklepion baraj yapımı için sular altında kalırken, zaten ortalıkta da ne Hipokrat Yemini ne de insanlık kalmıştır. Örneğin geçen haftaki şu olay..Hükumet ile doktorlar arasındaki çıkar mücadelesi sırasında, hayatının baharında, 14 yaşında bir genç kız hastane hastane kendisini ameliyat edecek doktor ararken can veriyor.. Bu ne utançtır, nasıl bir insanlık ayıbıdır ?..
Yazımı, yılan ile ilgili deyişlerden en çok sevdiğim ile bitireyim : " Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır"...
10 Ekim 2011 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)