26 Mart 2012 Pazartesi

ALTIN ORAN


Altın Oran, matematikte ve fiziksel evrende ezelden beri var olmasına , insanlar tarafından ne zaman keşfedildiğine ve kullanılmaya başlandığına dair kesin bir bilgi mevcut değildir. Tarih boyunca birçok defa yeniden keşfedilmiş olma olasılığı kuvvetlidir.
Leonardo da Vinci'nin günlüklerinin birinde bulunan, insan ve doğayı birbiriyle ilgilendirme-bütünleştirme çalışması için bir dönüm noktası kabul edilen ve insan vücudundaki oranlarıgösteren Vitruvius Adamı çalışması (1492).
Euclid (M.Ö. 365 – M.Ö. 300), "Elementler" adlı tezinde, bir doğruyu 0.6180339... noktasından bölmekten bahsetmiş ve bunu, bir doğruyu ekstrem ve önemli oranda bölmek diye adlandırmıştır. Mısırlılar keops Piramidi'nin tasarımında hem pi hem de phi oranını kullanmışlardır. Yunanlılar,Parthenon'un tüm tasarımını Altın Oran'a dayandırmışlardır. Bu oran, ünlü Yunanlı heykeltraş Phidiastarafından da kullanılmıştır. Leonardo Fibonacci adındaki İtalyan matematikçi, adıyla anılan nümerik serinin olağanüstü özelliklerini keşfetmiştir fakat bunun Altın Oran ile ilişkisini kavrayıp kavramadığı bilinmemektedir. Leonardo da Vinci, 1509'da Luca Pacioli'nin yayımladığı İlahi Oran adlı bir çalışmasına resimler vermiştir. Bu kitapta Leonardo Leonardo da Vinci tarafından yapılmış Five Platonic Solids (Beş Platonik Cisim) adlı resimler bulunmaktadır. Bunlar, bir küp, bir Tetrahedron, birDodekahedron, bir Oktahedron ve bir Ikosahedronun resimleridir. Altın Oran'ın Latince karşılığını ilk kullanan muhtemelen Leonardo da Vinci 'dir. Rönesans sanatçıları Altın Oran'ı tablolarında ve heykellerinde denge ve güzelliği elde etmek amacıyla sıklıkla kullanmışlardır. Örneğin Leonardo da Vinci, Son Yemek adlı tablosunda, İsa'nın ve havarilerin oturduğu masanın boyutlarından, arkadaki duvar ve pencerelere kadar Altın Oran'ı uygulamıştır. Güneş etrafındaki gezegenlerin yörüngelerinin eliptik yapısını keşfeden Johannes Kepler (1571-1630), Altın Oran'ı şu şekilde belirtmiştir: "Geometrinin iki büyük hazinesi vardır; biri Pythagoras'ın teoremi, diğeri, bir doğrunun Altın Oran'a göre bölünmesidir." Bu oranı göstermek için, Parthenon'un mimarı ve bu oranı resmen kullandığı bilinen ilk kişi olan Phidias'a ithafen, 1900'lerde Yunan alfabesindeki Phi harfini Amerika'lı matematikçi Mark Barrkullanmıştır. Aynı zamanda Yunan alfabesindekine karşılık gelen F harfi de, Fibonacci'nin ilk harfidir.
Altın Oran, bir sayının insanlık, bilim ve sanat tarihinde oynadığı inanılmaz bir roldür. Phi, evren ve yaşamı anlama konusunda bizlere yeni kapılar açmaya devam etmektedir. 1970'lerde Roger Penrose, o güne kadar imkânsız olduğu düşünülen, "yüzeylerin beşli simetri ile katlanması"nı Altın Oran sayesinde bulmuştur.

Fibonacci Sayıları ve Altın Oran 

Fibonacci sayıları (0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, 4181, 6765... şeklinde devam eder) ile Altın Oran arasında ilginç bir ilişki vardır. Dizideki ardışık iki sayının oranı, sayılar büyüdükçe Altın Oran'a yaklaşır.
Fibonacci ardışıkları, Altın Oran ilişkisi yorumlamasıdır. Dizi ilerledikçe iki terim arasındaki oran 1.618'ya yaklaşır...




25 Mart 2012 Pazar

201 ) GAZİ'NİN "DOKTOR"U ...



   Bu yazıda Cumhuriyet Türkiye'sinin en idealist aydınlarından birisini tanıtmak istiyorum.. Reşit Galip Bey..
   1897 yılında Rodos'ta doğan Reşit Galip, ortaokulu bitirince kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) ile birlikte, bir sandalla Marmaris'e gelir. Liseyi İzmir'de okurlar. Kardeşi diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmıştır. Reşit Galip ise İstanbul Tıp'a girer.. Öğrenciliği sırasında gönüllü olarak Kurtuluş Savaşı'na katılır.. Kafkas cephesi dönüşünde devam eder ve tamamlar öğrenimini. Mezun olduğu fakültede asistanlık yapmaya başlar..
   1923 Mart ayında, hekimlik yaptığı Mersin'de, Mustafa Kemal'in huzurunda ve gözlerinin içine yaptığı bir konuşmada şunları söyler : "Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün. Sen, bu milletin bir ferdisin. Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla yetinip övünmüş olmandır"..
   Bu konuşma ile göze girer ve 1925 yılı Ocak ayında milletvekili olarak Meclis'e girer..
   1931 yılı sonbaharında, pek çok kişinin tanık olup da anılarında bahsettiği bir olay yaşanır Atatürk'ün sofrasında..

   O geceki tartışma, dönemin Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Atatürk'ün Harbiye'den tabya öğretmeni olan Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başlar.. Kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini istememektedir. Bir genelge yayınlayarak daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyler..
   Reşit Galip ise ona yanıldığını, düşündüğünün gericilik demek olduğunu, kadınların artık eskisi gibi yaşayamayacağını, devrimlerin en önemlisinin kadınlara verilen haklar olduğunu söyler. Tersine davranışların ülkeyi Batılılaşmaktan uzaklaştıracağını da ilave eder..
   Sofradaki hava gerilince, Gazi, bakanını zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmayarak konuyu uzatmamalarını, çorabın boyunun çok önemli olmadığını ve sonra da tartışılabileceği uyarısında bulunur..
   Aslında bu karşı çıkışın başka nedenleri de vardır.. Reşit Galip, Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için yaptığı tiyatro çalışmalarında sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamamaktadır. Gönüllü olan kadın öğretmenler için de Milli Eğitim Bakanlığı'ndan ( Maarif Nezareti ) izin alamamıştır. Bu yüzden, hızını alamayarak, "Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez" deyince Atatürk'ün kaşları çatılır ve onu ölçülü olmaya davet eder.. Ama Reşit Galip devam eder : "Devrimci, devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri (Esat Bey 57 yaşındadır) Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır" der..
   Atatürk yeniden uyarır onu : "Esat Bey yeteneklidir, davamıza inanmıştır ve benim de hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu ?" .. Reşit Galip'in yanıtı yine sert olur : "Kusura bakma Paşam, taşımıyor !.. Okuttuklarının içinde sizin gibi devrimci çıkmış ama, kim bilir nice tutucu da çıkmıştır." der..
   Konuşmasını sürdürünce Atatürk sakin bir tavırla, "Yoruldunuz, buyurun biraz dinlenin" diyerek onu kibarca sofradan kovar.. Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktur : "Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz, burada oturmak sizin kadar benim de hakkımdır" der.
   Atatürk, kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama şöyle bir bakar, sonra yanındakilere dönerek, "Öyleyse biz kalkalım  " der !.. Sofradaki herkes bir anda ayaklanır ; Reşit Galip sofrada yapayalnız kalmıştır..
   Bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nın, Boğaz'a bakan bir penceresinin önündeki  koltukta geçirir idealist genç..
   Atatürk, uyandığında Genel Sekreter'ine onu sorar.. "Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi, 25 lira verdik" yanıtını alır..
   Atatürk, "Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir, bari benim hesabından birkaç yüz lira verseydiniz" der. Sonra da, "Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var" der...



   Tam bir yıl sonra, 1932 sonbaharında Atatürk, onun Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler, "Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile !.." demektedir.
   Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder ve hemen yanındaki sandalyeye oturtur. Onun yanına da hocası Esat Mehmet'i oturtur. O gece, yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar...
   19 Eylül 1932 ile 13 Ağustos 1933 tarihleri arasında bakanlık yapar Reşit Galip.. Bu süre içinde Darülfünun'da üniversite reformunu başlatır.. Eşi Zübeyde Hanım'ın deyişiyle, "deli gibi çalışıyor" ama ayarsız dili yüzünden, her gün işine giderken cebinde istifa mektubunu da taşımaktadır..
   O, Gazi'ye "Paşam" ; Gazi de ona "Doktor" diye hitap eder.. Sevmektedir, bu sözünü sakınmayan genci..
   Bir gece sofradan ayrılırken, Atatürk "Seni eve ben bırakacağım" der. Eve geldiklerinde, o da saygısından "Ben de sizi uğurlayacağım Paşam" diyerek, arabası olmadığından, yürüyerek uğurlar Ata'yı..
   Zatürreyi de o gece kapar...
   1933 yazında, bir deniz kazasında kızını kurtarayım derken akciğerlerini hepten üşütür. Dinlenmesi tavsiye edilince de Ekim ayında görevinden ayrılır ve ölünceye kadar, yedi ay boyunca, Keçiören'deki bağ evinin kütüphanesine taşıttığı demir karyolasında kitap okur..
   5 Mart 1934 tarihinde gözlerini yumduğunda 41 yaşındadır ve cebinden sadece 5 lira çıkmıştır !..
   Hani öğrenciler her sabah güne bir ant ile başlarlardı : "Türk'üm, doğruyum, çalışkanım.." diye.. İşte bu andı, 23 Nisan 1933'de, Reşit Galip Bey yazmıştır !...



   (  Yener Oruç'un "Atatürk'ün Fikir Fedaisi : Dr. Reşit Galip" ,  Kazım Özalp'ın "Atatürk'ten Anılar" ve Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" adlı kitaplarından yararlanılmıştır..)

24 Mart 2012 Cumartesi

Çin Usulü Çarpma İşlemi

Evet,bugünkü yazımızda sizlere çarpma işlemini farklı bir yöntem ile yapmayı göstereceğiz.Bu arada bazıları diyebilirki ben bunu zaten yapıyorum.Alt alta yazar çarparım veya hesap makinesi ile bulurum.Amacımız o değil.Amacımız farklı düşünüşler görmek ve beyin jimnastiği yapmak.Bu tarz çarpma işlemi Çinliler tarafından kullanılıyormuş sanırım.

Örnek olarak 25 x 46 işlemimi yapacağız.
Bunun için 2 satır ve 2 sütunlu bir dikdörtgen çiziyoruz.Eğer biri 3 basamaklı 3 e 2 şeklinde oluyor.Daha sonra bu sayıları basamak sayısına göre üste veya sağa yazıyoruz.Sonra içte oluşan 4 tane dikdörtgenin köşegenlerini çiziyoruz.(sağa yatık olarak) Bu aşamadan sonra her rakamı birbiriyle çarpıp oluşan üçgensel bölgelere 2 basamaklı olacak şekilde her üçgene bir rakam gelmek şartıyla yazıyoruz.En son aşamada elde ettiğimiz değerleri çapraz bir şekilde (sağa yatık olarak) topluyoruz.Bulduğumuz değerin birler basamağı sonucun birler basamağı olarak yazılıyor.Diğer rakamı elde olarak alıp benzer şekilde çapraz toplayarak gidiyoruz.Sonunda işlemin sonucu ortaya çıkmış oluyor.Takıldığınız yerler olursa mesaj yazabilirsiniz.Selamlar.

Sağlamasını da yaparsak gerçekten de 25 x 46 = 1150 ediyor.Anlatım tamamen bana aittir.

23 Mart 2012 Cuma

200 ) İZMİR'DE YAŞANMIŞ FELAKETLER.. ( 2 )

 
   İzmir binaları deprem korkusundan genellikle ahşap yapıldığından şehirde sık sık yangın çıkardı. Çoğu kaza sonucu, bazıları da kargaşalıklarda çıkar veya kasten çıkarılırdı. 1742'deki yangında İzmir'in neredeyse yarısı yok olmuştu. 1763'de çıkan yangın ise bütün Frenk mahallesini yaktı..
   14 Mart 1797'de İzmir'de Kefalonyalılar ile Hırvatlar arasında çıkan bir kavga sonunda şehir çok zarar görmüş ve çıkan yangında şehrin büyük kısmı yanmıştı. 3 Haziran 1834 tarihinde öğle sıralarında başlayan yangın yine bütün Frenk mahallesini yakmıştı..
   30 Temmuz 1841 gecesi başlayan yangın daha çok Türk mahallelerini yakmıştı. 17 saat süren yangın sırasında on bin kadar ev ve dükkan yok olmuştu. Yangından birkaç gün sonra İzmir'e gelen Blanqui, "İzmir birkaç gün önce evlerinin üçte ikisini yok eden korkunç bir yangınla tahrip olmuştu. Bizim girdiğimiz ilk mahalleler bir kül yığınından ibaretti" diye yazıyor.
   3 Temmuz 1845'de ise Frenk mahallesi kısmen, Ermeni mahallesi tamamen yanmıştı. İmamoğlu Hanı'ndan çıktığı anlaşılan bu yangında 6.000 kadar ev ve dükkanın yandığı tahmin ediliyor.
   19. yüzyılın ortalarından itibaren sigorta şirketlerince kurulmaya başlanan özel yangın söndürme ekiplerine daha sonra belediyenin itfaiye teşkilatı da katılmış, böylece İzmir'de yangınlara karşı etkili bir mücadele başlamıştı.
   İzmir'e en fazla hasar veren ve şehrin büyük bölümünü yakan yangın, muhakkak ki, İzmir'in kurtuluşundan hemen sonra 13 Eylül 1922'de başlayan İzmir yangınıdır.
   Son yıllarda ele geçen belgeler, İzmir yangınının Ermeniler tarafından çıkartıldığını şüpheye imkan bırakmayacak şekilde göstermektedir. Bu belgelerden birincisi İzmir'de sigorta şirketlerinin kurduğu itfaiye teşkilatının müdürü olan Avusturyalı Paul Greskovich'in yangın hakkında hazırladığı ve resmi makamlara verdiği rapordur. Greskovich Avusturyalı bir makine mühendisi olup, on iki yıl İzmir itfaiye teşkilatının müdürlüğünü yapmıştır. Raporunda özetle şunları anlatmaktadır : "8 Eylül günü saat 6 sıralarında iki Yunan askerinin Hacı İrfan Mahallesi'nde, Çavuş Sokağı'nda İngiliz tebaasından Mr. Fulboc'un evinin penceresinden içeri yanan bir kutu kibrit attıklarını gördüm. Askerlere bir şey söyleyemedim, ama kibritlerin yanması bitinceye kadar orada bekledim ; kibritler bir yangına sebep olmamışlardı.
   9 Eylül günü saat 2'den sonra Türk ordusunun süvarileri İzmir'e girdiler, herhangi bir olay yoktu. 10 Eylül günü İngiliz gemisinden bir çavuşla sekiz er yangın kulesine kadar geldiler ve gemileriyle flama aracılığıyla haberleşmeyi sürdürdüler. Bu erlerin başındaki çavuşun gemi kumandanıyla olan konuşmasından anladığıma göre, bu akşam karantinadaki Türk hastanesini yakacaklar ve Buca'daki İngilizlerin ayrı bir trenle toplanıp gemiye gelmesini istiyorlar. Bu konuşmalardan İzmir'de bir olay çıkacağını anladım ve daha dikkatli olmaya gayret ettim. 11 Eylül akşamı itfaiye erleri yangın kulesinde nöbet beklerken Ermeni kilisesinde ve diğer binaların çatılarında Ermenilerin faaliyetlerini dürbünle görmüşler, bana bildirdiler. 10 Eylül- 12 Eylül arası Ermeni mahallesindeki yangınların adedi itfaiyenin otuz senede görmediği kadar çoktu. 12 Eylül gecesi Ermeni mahallesinde çıkan bir yeni yangına giderken on beş kadar Rum'un acı acı bağırarak kaçtıklarını gördüm. 'ne bağırıyorsunuz ?' diye sordum. Bir yaşlı kadın, ' Biz Seyis Hanı içinde oturuyoruz, Ermeniler bizi yaktılar' diyerek hanın bitişiğindeki bir Ermeni'ye ait evden duvarda açtıkları delikten hana yanan yağlı paçavralar attıklarını ve evi de gaz dökerek yaktıklarını anlattı. Bu grubu sabaha kadar bir çıkmaz sokakta korudum ve sabahleyin devriyeye teslim ettim.. 13 Eylül sabahı 10:30'da Ermeni mahallesinde yeni yangınlar çıktığını bildirdiler. İtfaiye teşkilatıyla buraya giderken Ermeni kilisesine elli metre kala yanan bir Ermeni evinin birinci katında şiddetli patlamalar oluyordu. Biraz geri çekilip burayı söndürmeye çalışırken Ermeni kilisesinin yandığını bildirdiler. Kiliseye gittik, ana binada bir şey yoktu yalnız, bahçede bir kulübede yağlı ve gaz dökülmüş eşyalar yere yığılmıştı, üzerlerine iki yüz tüfek ve çok miktarda cephane konmuştu. Ateş de bunların arasından çıkıyordu. Kısa zamanda cephaneler patlamaya başladı, uzaktan söndürmeye çalıştık. Her yerden Ermeni mahallesindeki çeşitli yangınları haber veriyorlardı, birini söndüremeden bir diğerinin haberi geliyordu. Bu arada 25-30 yerden birden ateş çıktığını gördüm, biz ateşi söndürmeye çalışırken bir kısım Ermeniler bize engel olmaya çalışıyor, bana kurşun sıkıyorlardı. Bu durumda mecburen daha gerilere çekildik. Bir taraftan da yanan binalardan durmadan patlama sesleri geliyordu. Bu binaları suyla söndüremeyeceğimizi anlayınca derhal mevki kumandanı Kazım Paşa'ya gittim ve durumu anlattım. Yangının önüne geçilebilmesi için bir kısım binaların patlayıcı maddelerle yıkılmasını ve yanan binalarla diğerleri arasında bir boşluk yaratılmasını ve Ermeni mahallesinin abluka içine alınmasını istedim. Kumandan, bir çavuşla otuz er verdi. Kamyonla yangın yerine gittik ve daha geride henüz yanmayan binaların yıkılmasına çalıştık, fakat duvarların zayıf olması yüzünden dinamitler yalnızca delik açıyor ve binayı yıkmıyordu.  Yangınlar yüzünden tulumbalar kullanılmaz hale gelmişti ve hortumların çoğu patlamış veya patlatılmıştı. Mecburen daha gerilere kaçtık.
   Bu yangınların kasten çıkarıldığı düşüncesindeydim ve 11 Eylül'de İtfaiye Komisyon Meclisi Reisi Mösyö Bon'a durumu anlatmıştım. İngiliz çavuşunun konuşmalarını ve gerçek bir tertiple ve kasıtlı olarak bütün İzmir'i kül haline getirmeye karar verdiklerini anlatmıştım. Mösyö Bon itfaiye meclisini topladı, ben meclis huzurunda da olayları ve işittiklerimi anlattım. Bunun üzerine ek önlemler almış ve malzeme tedarikine girişmiştik. Bu yangın sırasında itfaiye tüm mevcuduyla ve bütün gayretiyle çalıştı. Ben dahil birçok kişi kurşunlara bile hedef olduk. Atılan mermiler bana değil yangın tulumbalarına isabet edip bunları delik deşik etti."
    

   Yukarıda görüldüğü gibi İtfaiye Müdürü Paul Greskovich İzmir yangınının Ermeniler tarafından çıkarıldığını açıklamakta ve iddia etmektedir.
   İzmir yangını hakkında Amerika'nın "Ortadoğu Yardım Komitesi Temsilcisi" Mark Prentiss'in de bir yazısı vardır. Bu belgenin bir fotokopisini Washington'daki Amiral Bristol Kütüphanesi'nden temin eden Melih Gürsoy, bunu da bizlerle paylaşıyor..
   Yangın sırasında A.B.D. temsilcisi olarak İzmir'de bulunan Prentiss, 1923 yılında yüz kadar Amerikan gazete ve dergisinde yayımlanan raporunda, "Amerika'da hemen herkeste İzmir yangınının Türkler tarafından çıkarıldığına dair bir inanç var, fakat bu inanış tamamen yanlıştır," diye başlıyor ve neden yanlış olduğunu yedi sayfalık yazısında bütün ayrıntılarıyla açıklıyor. Yangın sırasında kendisinin de 8 Eylül'den itibaren İzmir'de bulunduğunu açıklayan Prentiss, kendi görüşlerini ve kendi buluşlarını itfaiye müdürü Grescovich'in anlattıkları ve gördükleriyle birleştiriyor ve kendisinin de yangının Ermeniler tarafından çıkarıldığı inancında olduğunu açıkça belirtiyor..
   İzmir'de yangın sonucu 2.600.000 metrekarelik binalarla dolu alan ve burada bulunan 25.000 bina tamamen yanmıştı. Yangından kurtulan Türk mahalleleri hariç tutulursa şehrin dörtte üçü yok olmuştu. Yanan birçok okul ve kilise arasında Rumların 30.000 kitaplık bir kütüphaneye sahip olan "Ecole Evangelique" leri de vardı. 1743 yılında kurulan bu okulda çok değerli 200 kadar el yazması da bulunuyordu..
  Fuar, kurulduğu sıralar, çevresi bütün yanıkmış.Metrekaresi 50 kuruş ile 2-3 lira arasında fiyatlarla satılmış !..
O zamanlar yok pahasına satılan bu arazileri kapayanlar, sonradan milyonlar vurmuşlar.. Evler, apartmanlar yapılmaya başlanınca metrekaresini 500 liraya dek satmışlar...
 

21 Mart 2012 Çarşamba

Pi SAYISININ TARİHÇESİ


                         Pi SAYISININ TARİHÇESİ
                      AKADEMİK FİZİK

Kaynaklar pi sayısı için, ilk gerçek değerin, Archimedes tarafından kullanıldığını belirtir. Archimedes; pi sayısının değerini hesaplamak için bir yöntem vermiş ve pi değerini 3+1/7 ile 3+10/71 arasında tespit etmiştir. Bu iki kesrin ondalık sayı karşılığı 3,142 ve 3,1408 dir. Bu iki değer, pi sayısının, bugünkü bilinen gerçek değerine çok yakın olan bir değerdir. Ancak Archimedes'in gençlik yıllarında Mısır'da uzun bir süre öğrenim gördüğü bilinmekte.


Archimedes'in sağlığında İskenderiye'de Öklid'den ders aldığı, Öklid'in de Eski Mısır ve Mezopotamya Babil yöresinde uzun yıllar dolaşan bir matematikçi olduğu, bilinen tarihi bir gerçektir. İskenderiyeli tarihçi Herodot, metrika adlı eserinde pi sayısı için verdiği değer 3,71'dir. Bu değer, İskenderiyeli Heron'dan sonra gelen, eski Yunan ve ortaçağ matematikçileri tarafından farklı değerler kullanılmıştır. İskenderiyeli Heron'un verdiği yaklaşık değerin de, Mezopotamya menşeli olması ve Mezopotamyalılar'dan alınma takribi bir sonucu temsil etmesi muhtemeldir.

Pi sayısı üzerinde, Babilliler'in çok eski zamanlardan beri, kullanılan yaklaşık bir bilgiye sahip oldukları anlaşılmıştır. Genel olarak pi=3 değerini kullanıyorlardı. Bazı tabletlerde pi=3,125 değeri ne de rastlanılmıştır. Aydın Sayılı, adı geçen eserinde, "Mezopotamyalılar'da, idealleştirilmiş çemberlerle üçgenlerdeki geometrik münasebetler aracılığıyla, çözümlenen problemlerde teorikleştirilmiş ve soyutlaştırılmış bir durum mevcuttur" der. Böyle problemlerde sonuç hesaplanırken pi sayısı için, değerinin kullanılmış olduğunu belirtir.


Bu değeri; Mezopotamyalılar takribi sonuçlar için kullanmaktaydılar. Daha iyi yaklaşık sonuçlar elde etmek istedikleri zaman pi=3,125 değerini uygularlardı. Ancak pi sayısının; Mısırlılar'ınkinden ve Susa tabletlerinin gösterdiği değerden oldukça daha iyi bir değeri, ilkin Archimedes tarafından bulunmuştur. Kaynaklar; Mezopotamyalılar, yamuk alanı hesabı ile, silindir ve prizma hacim hesaplarını bildiklerini ve pi için de 3 değerini kullandıklarını belirtir. Fakat eski Babil çağına ait olup, Susa'da bulunmuş olan tabletlerde pi için kabul edilen değerin 3,125 olduğu anlaşılmaktadır.

Bugün bir veya çok bilinmeyenli cebir denklemleriyle çözdüğümüz türden birçok problemlere Babil tabletlerinde rastlanmıştır. Mesela: Bu tablette, bir dikdörtgenin eniyle boyunu veren sayılar birbiriyle çarpılır ve bu sayılar arasındaki fark, bu çarpıma eklenirse 153 elde ediliyor. Aynı sayılar birbirine eklenirse 27 çıkıyor. Bu şeklin eni, boyu ve yüzölçümü nedir sorusu soruluyor ve cevap olarak: 20, 7 ve 140 değerleri veriliyor.


FİZİKÇİ NE İŞ YAPAR? FİZİK NE İŞE YARAR?


FİZİKÇİ NE İŞ YAPAR? FİZİK NE İŞE YARAR?

2007'te üniversiteye başlayınca etraftaki tanıdık-tanımadık herkes soruyordu, sanki bilmiyormuşçasına: Üniversiteye girebildin mi?
Evet Girrdim deyince, tekrar bir soru: Hangi bölüm ?
Fizik deyince : Fizik ?...? Yaa... Kaç yıllıktı o ...
4 yıllık deyince kafalarını hızlıca sallayarak: O oo iyi iyi hayırlı olsun !...


Bu tür diyalogları oldukça sık yaşadım ki benzer bölümlerde okuyan pek çok kişide yaşamıştır.
İlk dersler başlayıpta hocalar konuşmaya başladığında nasıl bir bok çukuruna düştüğümün farkına yeni yeni varıyordum...


Şimdi bölüm başkanı olan Fizik I hocamız hafiften pohpohluyordu: 'Siz bu bölüme gelerek 17 şer kişiyi arkanızda bıraktınız...' (O 17 kişi kimdi hiç merak etmedim ve hala da etmiyorum)


Analiz I hocası ise biraz daha açıktı: 'Buraya gelen herkez burdan kaçmayı düşünür ama ben bunca yıl bir iki kişi haricinde kaçabilen görmedim, hiç boşuna uğraşmayın buradan kaçış yok' (Adam ciddi ciddi bunu ya da benzeri bir cümleyi söylemişti.)


4. sınıfa geldiğimde ise biraz geç oldu ama buranın bana ne kattığını okul bitince ne fayda sağlayacağını düşünmeye başladım. Bu lanet yerde daha fazla kalmak istemediğimden, notlarda iyi olmadığından (aslında önemli olan ales-üds-mülakat=torpil dir notlar %10 etkiler ) akademisyenlik hiç bana göre değil ve dershanelerde öğretmenlik yapmak hiç değildi.


Ama mutlaka işime yarayacak birkaç yönü olmalı diye düşündüm ve genel olarak bir iki katkısını buldum. Eğer sizde bir fizik bölümünden mezun oluyorsanız;


1) Eğer okulu çok sevdiyseniz, arkadaşlarınızdan ayrılmak istemiyorsanız hiç üzülmeyin, 3-4 kişi haricinde tüm kadro seneye gene berabersiniz.


2) Okul bittiğinde mevzu açıldığında, cv hazırlarken ya da bir işe başvurduğunuzda 4 yıllık bir fakülte bitirebildim diyebilirsiniz.


3)Zamanda yolculuk, karadelikler, CERN'deki Big Bang deneyi, Big Bang teorisi, ışık hızı, görünmezlik, duvardan geçebilme, gezegenlere yolculuk, atom bombası gibi insanların ilgisini çeken konularda Uzman Kişiher zaman sizsiniz.


4)Son zamanlarda romanlarda sıklıkla yer işgal eden sayfalarca kaba fizik bilgisini sıkılmadan okuyabilirsiniz.


Evet son zamanlarda en çok okunan kitaplar biraz fizik içeriyor ve konuyla alakası olmayanlar için bazı bölümleri oldukça sıkıcı gelebilir. Bir iki örnek verirsek: 'Olasılıksız', 'Son Teori', 'Melekler ve Şeytanlar' ...
Bu kitaplarıda sıkılmadan keyifle okuyabilirsiniz. Zaten akademisyen ve dershane öğretmeni olmak istemiyorsanız, iş ararken kitap okumaya bol bol vaktiniz olacaktır...

HAZIRLAYAN: ABDULLAHOĞLU/KOCAELİ FİZİK

FİZİKÇİ KİMDİR? (HAZIRLAYAN: UĞUR KORKMAZ)



fizik bir yaşamdır...

   Fizikçiler olup olmadık yerde olup olmadık zamanlarda bir gerçeğin nedenini, nasılını,oluşu sürecini,şartlarını düşünüp onu çözmeye çalışırlar . Kafaları daima problemlerle meşguldür. Onlar için somut gerçekleri incelemek daha eğlencelidir.Çünkü onları bir şekilde kanunlarla ifade edebilirler,formülizeedebilirler,matematiğe dökmek isterler. Bir formülü görüp onun ne demek istediğini anlamaya çalışmayan bir fizikçi yoktur.Gördükleri bir formül onlar için adeta dile gelmiş bir çocuk gibidir. Öte yandan sevgi gibi,mutluluk gibi soyut kavramları bu şekilde anlatmaya çalışmak nafiledir.Zaten başarısız olunacağı kesindir.Onun için,akışına bırakıp, sadece hissetmeyi tercih ederler.Örneğin, Newton elmanın ağaçtan düştüğünü görmüş ve merak etmiş.Şimdilerde bu kavramı bir kanun olarak bildiğimizden, bize komik gelmesi kesin bir soruyuyöneltmiş kendisine. Elma niye yere doğrudüşüyor, niyeyukarı gitmiyor. Oturmuş ve bunun üstüne kafa yormuş Elde ettiği bulguları ifade edebilmek için diferensiyel denlemleri ilk olarak o kullanmış. Oysak idi elmanın düştüğünü görüp, alsa, onu bir güzel mideye indirse, tadından aldığı keyifle mutlu olsa da kafasını bu kadar yormasa ne kadar basit olurdu değil mi?Bir diğer örnek Arşimed. Bu zatı muhterem rivayet odur ki hamamda taslarla oynarken suyun kaldırma kuvvetini bulmuştur. Breadam ne kafayı yoruyorsun bunlara. Ne güzel sıcağı görmüşün ,suyun içindesin,gevşe rahatla kirinden pasından bir arın, kendine gel,gevşe rahatla. Ama yok illa bişiler düşünecek işte. Üstelik rivayet odur ki bulduğu bu gerçeğin heyecanıyla dışarıya anadan üryan çıkmıştır. Düşünün artık kendisini  mevzuya.Gene tekrarlıyorum fizikçiler çok sıkıcı insanlardır ve partilere çağrılmamalarının sebebi budur. Bu yüzden davetli listelerinin başlarında yer bulmazlar. Eğer bir fizikçi bir davetiylistesinin en başındaysa muhtemelen bu bir parti değil konferansdır. Hiç bir partiye çağırılmadıkları için kendilerine gelen bu davetleri asla geri çevirmez, gerekirse katılamak için dünyanın öbür ucuna kadargiderler. Bu birkonferans bile olur




UĞUR KORKMAZ/KOCAELİ FİZİK