1876 sonbaharı boyunca Balkanlardaki uluslararası kriz çok yoğunlaşmış ; Rusya, Sırpları ve Karadağlıları Osmanlı intikamından korumak, Bulgaristan ve Bosna-Hersek'te reformları gerçekleştirmek amacıyla savaş tehdidinde bulunmuştu. 4 Kasım günü büyük güçler, İstanbul'da toplanarak Bosna-Hersek'e yönetim özerkliği verme konusundaki İngiliz önerisini kabul ettiler. Konferans ; Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü onaylayacak, ama bir yandan da Bulgar vilayetleri için yönetim reformları düşünecekti. Abdülhamid başkentte toplanacak böyle bir konferans önerisini, Allah'ın kendisine koruması için daha yeni teslim ettiği halkın işlerine, dışarıdaki birilerinin burnunu sokması olarak gördü. Daha önceki sultanların hiçbirisine böylesine küçük düşürücü bir teklif gelmiş değildi. 14 Kasım'da Rusların kısmi seferberlik ilan etmesi ve Osmanlı devletinin dışarıdan gelecek mali yardımlara ihtiyacı olması yüzünden konferans fikrini istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kaldı. Konferans delegeleri, birisi dışında hep Babıali'ye gönderilmiş elçilerdi. Onlara destek olmak üzere Paris, Berlin, Viyana ve St.Petersburg'taki dışişleri bakanlıkları Balkanlar konusunda uzman, profesyonel diplomatlar göndermişlerdi. Temsilciler arasında tek istisna İngiltere baş delegesi, Disraeli kabinesinde dışişlerinin Hindistan işleri sekreteri olan Salisbury Markisi idi. Onun Osmanlı başkentine yaptığı altı haftalık ziyaretin önemi, konferansın kendisinden doğan sonuçları bile aştı.. Konferanstan önce dokuz yuvarlak masa oturumu yapıldı. Bunlar Rus elçiliğinde, General Ignatiev'in başkanlığı altında yapıldı. Amacı, padişahın kendi iç işlerini nasıl derleyip toplaması gerektiğine karar vermekti. 19 Aralık günü Midhat Paşa sadrazamlığa getirildi. Dört gün sonra konferansın ilk resmi toplantısı Haliç'teki tersanenin yanında, Kasımpaşa'daki Donanma Komutanlığı binasında başladığında, açılış konuşmaları birden top sesleriyle bozuldu. Osmanlı Dışişleri Bakanı sakin bir tavırla delegelere, duydukları seslerin anlamını açıkladı : Midhat Paşa'nın anayasasının ilanı kutlanıyordu. Sultanın temsilcileri, imparatorluğun çeşitli halklarına reformlar vaat edilmiş olduğuna göre, artık konferansın amacının ortadan kalkmış olduğunu ileri sürdüler. Sokaklarda ise Müslüman öğrencilerin iyi ve disiplinli biçimde düzenlenmiş gösterileri, Pan-İslavizmi kınıyor ve Rusya'ya karşı savaş istiyordu. Delegeler Rumlarla Ermenilerin de Rusya'ya, Yeni Osmanlılar kadar karşı olduğunu gözlemlemişlerdi. Kamuoyunun bu jesti Sultan'ın kararlılığını artırdı. Yabancı delegelerin her önerisi tek tek reddedildi. Sonunda onlar da 20 Ocak 1877'de bu işten vazgeçtiler. Bir protesto ifadesi olarak başkenti hep birlikte terk etmeleri de etkili olamadı.. Abdülhamid, konferansın başarısızlığa uğramasına fazla üzülmedi. Fakat bu olay Avrupa'nın para piyasalarını ihtiyaç içindeki Osmanlı devletine kapadı ve Rusya ile savaş olasılığını da artırdı. Bu durum ve ilaveten sadrazamın askeri akademilere Hristiyan gençleri de alma girişimi karşısında tepki gösteren dini ve askeri liderlerin şikayetleri artınca ; Midhat Paşa görevden alınarak sürgüne gönderildi.(Alan Palmer,"Osmanlı İmparatorluğu Son 300 Yıl")
Türk-Rus Savaşı 24 Nisan 1877'de, Meclis-i Mebusan'ın uzlaşmaz tutumunu bahane eden Rusya'nın saldırısıyla başladı. Hicri 1293 yılına denk geldiği için 93 Harbi olarak bilinir.. Osman Paşa daha savaşın başında Tuna'nın kuzeyine geçip Rus ordusuyla burada karşılaşmak istemiş ama buna izin verilmemişti. Abdülaziz'in 750 bine çıkarttığı ordu mevcuduna ve dünyanın en güçlü donanmalarından birine sahip olmamıza rağmen, bu donanma Rus limanlarını ablukaya almış ama nedense bombalamamıştı.Bu, ciddi bir ihanetti.. (Osman Nuri, "Abdülhamid-i Sani'nin Devri Saltanatı", c.1, s.245) Aslında Osmanlı devletinin başarısı ve strateji açısından en makul teklif bu idi. Oysa savaş stratejisi savunma üzerine kurulmuştu.
Plevne'ye yerleşen Osman Paşa, 20 Temmuzda Rusları bozguna uğrattı. Olay Rusya'da büyük heyecana neden oldu. Osman Paşa, mağlup ettiği düşmanı 36 saat kovalamıştı !.. Süleyman Hüsnü Paşa hiç olmazsa elindeki kuvvetlerle bu kovalamacaya katılsaydı yine Ruslar imha edilebilirdi. Ancak ne Süleyman Paşa ne de M.Ali paşa bu manevraya katılmadılar. (Keçecizade Fuat Paşa, "Kaçırılan Fırsatlar",s.107-109) İkinci Plevne Savaşında, 30 Temmuzda,Osman Paşa tekrar Rusları bozguna uğrattı. 23 bin asker ve 58 topluk Türk kuvvetlerinin karşısında Rusların 50 bin asker ve 184 topu vardı. Osman Paşa 100 şehit vermiş, Rusların kaybı ise 7305 asker olmuştu.. Rusların mühimmatının büyük bir kısmı da yok edilmişti ve bu, bir zaferdi.. Bu ikinci yenilgiden sonra Ruslar Batı Plevne'yi boşalttılar.Yeniden seferberlik ilan ettiler ve Plevne'ye 188 bin kişilik askeri kuvvet yığdılar. İkinci Aleksandr' ın St.Petersburg'daki muhafız alayı bile Plevne'ye sevk edildi. Çar da Plevne'ye geldi. Başkomutan Grandük Nikola, Romanya Prensi Şarl'a bir telgraf çekerek, Romanya ordusundan yardım istiyordu : "Yardımımıza geliniz ! Nereden isterseniz, nasıl isterseniz, ne şekilde isterseniz, Tuna'yı geçiniz, fakat bir an evvel yardımımıza koşunuz ! Türkler bizi mahvediyorlar, Hristiyanlık davası kaybediyor.." ( William von Herbert, "Plevne Müdafaasında Bir İngiliz Zabitinin Hatıraları",s.83) Bu çağrıya uyan Prens Şarl, 1 Eylül 1877'de Tuna'yı geçerek 35 bin asker ve 108 topla Rusların imdadına geldi. 7 Eylül'de saldırı başladı. Çar da savaşı izliyordu. 30 bin kişilik Osmanlı kuvvetleri üzerine 320 adet Rus ve Romen topu ateş yağdırıyordu. Muharebede Ruslar 15 bin, Romenler 5 bin ölü verdiler. Türklerin kaybı ise 3-4 bin civarındaydı. Harp meclisini toplayan Ruslar geri çekilmeyi tartıştılar ancak devam kararı aldılar. Çünkü bu savaş Rusların dünyadaki itibarını sarsacak duruma gelmişti. Savaşı bu halde bırakmaları Rusya'da iç karışıklıklara bile neden olabilirdi. 13 ve 17 Eylül'deki iki saldırıda daha ağır mağlubiyetlerle geri çekilmek zorunda kaldılar. Artık bütün dünya Gazi Osman Paşa'nın başarısını konuşuyordu. Kırım Savaşı'nda "Sivastopol Kahramanı" olarak tanınmış ve artık emekli olmuş General Todleben, Ruslar tarafından Plevne'ye getirtildi. General,yaptığı incelemeler sonucunda Plevne'nin ablukaya alınmasını önerdi. Bunun üzerine Plevne çevresi 48 km. eninde ve bir çember halinde sarıldı. Muhasarayı sürdüren kuvvetler altıya bölünmüş ve sıçan yolları ile hendekler kazılarak Türk hatlarına doğru sokulmaya başlamışlardı. Çember de yavaş yavaş daralmaya başlamıştı.
Gazi Osman Paşa, Plevne Savaşının ilk gününde İstanbul'dan yardım istemişti. Ancak, Abdülaziz'e karşı yapılan darbede önemli rol oynadığı için müşir yapılan Süleyman Hüsnü Paşa, stratejik önemi çok büyük olan Şıpka geçidini Ruslara kaptırmıştı. Bu yüzden de yardım ulaştırılamıyordu.. Şayet Süleyman Paşa Şıpka geçidinin önemini kavrayabilse ve gerekli tahkimatı yapabilseydi, Plevne'deki dört muharebeden üçünü kazanan Osman Paşa Rus kuvvetlerini yok edebilecekti. Ayrıca, Süleyman Hüsnü Paşa'nın beceriksizliği yüzünden, Şıpka geçidinde bir gecede 7.500 askerimiz donarak şehit olmuştur..
Çar'ın 30 Ekim'de yazdığı, "fazla kan dökülmeden" teslim ol çağrısına, Gazi Osman Paşa, "Bugüne kadar vatanımız ve imanımız uğrunda seve seve kan döktük, bundan sonra da teslim olmaktansa buna devam edeceğiz" yanıtını verdi.. Ancak uzun süre İstanbul'dan yardım gelmedi, muhasara şartları gittikçe ağırlaştı. Plevne'de açlıkla beraber dizanteri ve sıtma hastalıkları da baş gösterdi. Osman Paşa 10 Aralık 1877'de sabaha karşı, 300 araba ve şehir halkı ile birlikte gizlice Plevne'den çıktı. Çembere alınan, çoğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 50 bin kişi, uzun süre Rus Ordusuna karşı gırtlak gırtlağa mücadele verdi. Düşman zaten sayıca çok üstündü ; buna bir de Osman Paşa'nın bacağından yaralanması eklenince muharebenin seyri değişti. Tarihin en büyük savunma savaşlarından biri olan Plevne Savaşı, 19 Temmuz ile 10 Aralık tarihleri arasında, tam 145 gün sürdü. Rus ve Romanya ordusu 250 bin asker ve 250 topu ile Plevne önünde çakılı kalmıştı.. Asker ve sivil iki tarafın insan kaybı 100 bini bulmuştu.. Plevne düşünce, 14 Aralık'ta Sırplar da Rus ordusuna katıldılar. Plevne'de iki kola ayrılan müttefik orduları İstanbul önlerine doğru ilerlemeye başladı. Süleyman Hüsnü Paşa Maçka muharebelerini de kaybederek Edirne'ye kadar kaçtı. Böylece Edirne de harap oldu. 26 Ocak'ta Edirne'yi alan Ruslar Yeşilköy'e kadar geldiler.. Ruslar Yeşilköy'e kadar gelince, Ermeniler İstanbul içinde sevinç gösterileri yapmaya başlamış ; Ermeni Patriği, yanında bir heyet, Rus Başkumandanını karşılamaya gitmiş, Rus zaferini kutlamış ve kendisi ile bir saat süreyle sohbet etmişti..



Mütarekenin imzalanmasının ardından İstanbul'a ilk düşman çizmesi 7 Kasım 1918'de ayak bastı.. Öncü kumandanı olarak İstanbul'a gelen Murphy ve Chilton adındaki bu İngiliz subaylarının görevi, Harbiye ve Bahriye Nezaretleri katında irtibat subaylığı yapmaktı. ( "Türk İstiklal Harbi" c.1, s.113 ) Bu kişilerin İstanbul'a gelişinden hemen bir gün sonra da dört Fransız subayı İstanbul'a geldi ve yürüyerek Galata Rıhtımından Fransa elçiliğine gittiler. Bu subayların geçişi sırasında İstanbul'da bulunan azınlıklar büyük gösteri yaptılar ve geçtikleri sokakların etrafını İtilaf Devletleri bayraklarıyla süslediler. ( BOA, DH-KMS, Dosya : 49-1, Belge No. 34 ) 10 Kasım'da da Gory ve Vaugh adlarında iki İngiliz generali ile Bunoust adındaki Fransız generali de İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelen işgal devletleri subaylarının sayısının her geçen gün artması ve halk arasında huzursuzluğun gittikçe artması üzerine, daha önce irtibat subayı olarak İstanbul'a gelen ve Harbiye Nezareti'ne yerleşen Chilton adındaki subay hükumete verdiği izahatta, "Mütarekenin 16. maddesi Devlet-i Aliye'nin şanına halel getirmeyecek şekilde yorumlanmayacaktır" dedi. ( Gotthard Jaeschke, "Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi", s.3 ) Fakat hemen bir gün sonra İngiliz diplomatı D. G. Hogarth, "Bundan sonraki Osmanlı Devleti, Bursa hükumet merkezi olmak üzere bütün Anadolu'yu içine almalı ancak İzmir ile doğudaki altı vilayet bu sınırın dışında bırakılmalı" diyerek gerçek niyetlerini açıkça belli etti. Hogarth bu açıklamasıyla ayrıca, aylar sonra İstanbul Hükumetinin önüne konulacak olan Sevr taslağının kabataslak bir çerçevesini de sunmuş oldu. Hükumete geldiği daha ilk günlerde böylesine bir atmosfer içinde göreve başlayan Tevfik Paşa, Daily Mail gazetesi muhabiri G. Ward Price'a verdiği demeçte, "Gayemiz, İngiltere ile eski dostluğumuzu canlandırmaktır. Fakat İtilaf Devletlerinin bizi biraz tecrübeli şahısların emrine vermeleri lazımdır" şeklindeki ifadesiyle son gelişmelerden ürkmüş olduğunu da bir bakıma belli etmiş oldu..

12 Kasım 1918'de bir Fransız Tugayı, İstanbul'a geldi. 13 Kasım'da ise İstanbul şehrinde birbirinden farklı iki dünya yaşandı. İstanbul'un Beyoğlu yakası yerlere kadar sürünen büyük bayraklarla süslenip sevinçten "Zito Venizelos" diye bağıran insanlarla sevinçten çıldırırcasına eğlenirken, İstanbul'un öbür yakası mahzun camileri, üzgün insanlarıyla derin bir sessizliğe bürünmüştü. İşte o gün İstanbul'a, İtilaf Devletleri donanmasına ait 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan ve 4 Yunan savaş gemisinden oluşan tam 55 savaş gemisi geldi ve Padişah'ın ikamet ettiği Dolmabahçe Sarayı önlerinde demirledi. Bir kısım kuvvet de karaya çıkarıldı. Bir Türk heyeti, Amiral gemisine giderek gelenlere Osmanlı Hükumeti adına "Hoşgeldiniz !" dedi. İstanbul halkını en çok endişelendiren ve üzen durum ise, gelenler arasında Yunan gemilerinin de bulunması oldu.. Osmanlı Hükumeti Amiral Calthorpe'a müracaat ederek Mondros Mütarekesi imzası sırasında verdikleri sözü anımsatsa da ; aldıkları yanıt, hükumetinden bu şekilde emir aldığı oldu.. İtilaf Devletleri, İstanbul halkının hışmına uğramamak ve tepkilerini fazla çekmemek için Yunan gemilerinin donanmanın arka taraflarında bulunmasına çalışacaklarını söylemişlerdi. ( Hüsnü Himmetoğlu,"Kurtuluş Savaşı'nda İstanbul ve Yardımlar", c.1 , s.57 ) Fakat bu konudaki sözlerinde de durmadılar. Amiral Calthorpe, "Yunan savaş gemilerinin Karadeniz'e geçmesi gerekirse bunların Boğazlardan geceleyin geçmesinin sağlanacağına" dair Rauf Bey'e söz verdiği halde, bu sözün üzerinden daha bir ay geçmeden, bizzat kendisi Yunan Averof destroyerine Dolmabahçe önünde demirleme izni vermekle kalmadı, İstanbul'un Rum ileri gelenleri şerefine destroyerde bir kabul töreni düzenlemekten çekinmedi. Aynı gün Hariciye Nezareti'nde "Muhtelit Mütareke Komisyonu" kuruldu. Bu komisyonun kurulmasının en önemli sebebi, mütareke koşullarının pürüzsüz şekilde uygulanmasını sağlamaktı. Kurul ilk toplantısını 22 Kasım 1918'de yaptı. İlk olarak Boğaz kalelerinin İngilizler tarafından işgaline dair protokol imzalandı. Çünkü İtilaf Devletleri kendileri mütareke hükümlerini sürekli çiğnedikleri halde, sık sık Osmanlı Devleti'nin mütareke hükümlerine riayet etmediğini iddia ediyorlardı. ( Salahi R. Sonyel, "Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika", c.1, s.19 ) İmzalanan Tatbikat Protokolü gereğince, "İstanbul'a yabancı asker girmemesi, İtilaf Devletleri donanmalarının İzmit'de demirlemesi, sadece Başkomutan'a ait silahsız ve küçük bir geminin Haliç'e girmesi ve bu süre içinde asıl donanmanın Haydarpaşa önlerinde bekleyeceği ve akşam üstü de bütün gemilerin İzmit Körfezi'ne doğru yol alacağı, Trakya'daki Fransız kuvvetlerin Karadeniz Boğazı'na gitmek üzere İstanbul'dan geçmeyecekleri ve İngilizlerin de Musul'u işgal etmeyeceklerini" taraflar kabul ettiler.. İtilaf Devletleri donanmasının İzmit'de demirleyeceği kararlaştırıldığı için, İstanbul Hükumeti tarafından dil bilen bir binbaşı veya yüzbaşının İzmit'e tayini gerçekleştirildi.( BOA, DH-ŞFR, Dosya : 93, Belge : 217 ) Fakat bütün bu antlaşmalara rağmen, İtilaf Devletleri yine sözlerinde durmadılar. İstanbul'a gelen donanmadan 3.500 kişilik bir kuvvet gerekli olan yerleri tutmak üzere karaya çıkarıldı. Bunlardan bir kısmı piyade, bir kısmı topçu, bir kısmı da süvari birliği idi. Çoğunu İngiliz birlikleri oluşturuyordu. Örneğin, sadece 400 İngiliz askeri "Büyükelçilik Muhafız Kıt'ası" adı altında karaya çıkarılmıştı. Bu askerler gövde gösterisi niteliğinde İstanbul'da bir de yürüyüş yapmışlardı. Müttefik kuvvetlerin işgal kumandanı Sir Henry Maitland Wilson, Beyoğlu'ndaki İngiliz Kız Okulu'nda karargahını kurdu. Karaya çıkan kuvvetlerden iki bini Beyoğlu'ndaki kışlalara, okul ve hastanelere ve bazı özel binalara yerleştirildi. Geriye kalanlar da ayrı ayrı yerlere dağıtıldı. Mütareke Metni'ne bir zafer kazanılıyormuş havası içinde imza atan Hüseyin Rauf Bey, hiç de beklemediği bu durumu yıllar sonra değerlendirirken, karşılaştıkları acı gerçeği şöyle açıklar : "Mütarekenin mürekkebi henüz kurumadan Fransız, İtalyan ve İngilizler, İstanbul'da bir sömürge havası oluşturmaktan geri kalmadılar " der..

İstanbul'a ayak basan işgal kuvvetlerinden Osmanlı halkına ve resmi görevlilere en kötü muamele yapan Fransızlar oldu. Osmanlıların "kadim dost" olarak yüzyıllarca diğer Avrupa milletlerinden daha ayrıcalıklı tuttuğu ve yakınlık hissi duyduğu Fransız askerlerinin İstanbul'daki vaziyeti korkunçtu. Fransızlar, İstanbul'da, kendilerine sanki yüzyıllardır zulüm yapan bir milletten öç alıyormuşçasına sert davrandılar. Fransız General Franchet d'Esperey, İstanbul'a 23 Kasım 1918'de ilk defa geldiğinde ve Kabataş önlerinde demirleyen bir gemiden rıhtıma ayak bastığında kendisini İtalyan, İngiliz, Fransız ve Türk birliği karşılamıştı. Fakat o sadece "Bonjour" demekle yetinmiş, gayet mağrur bir şekilde sağına soluna aldırmadan yürüyüp gitmişti. İstanbul'a ikinci kez 8 Şubat 1919'da yeniden geldiğinde bu defa bambaşka bir şov yaptı. Galata rıhtımından Beyoğlu'na kadar uzun bir zafer alayı düzenletti. Bindiği dizginsiz beyaz at, iki yandan kara tenli insanlar tarafından çekiliyordu. Eski Roma imparatorlarını taklit ederek ve etrafını selamlayarak bir alay halinde ilerliyordu.. Kendisini karşılayan Osmanlı bandosunu, atının ürküttüğü için kırbacını sallamak suretiyle susturup tahkir etti ve Dolmabahçe Sarayı'nda oturacağını söyleyerek Padişah'ın sarayı terk etmesini istedi. Daha sonra da, hiçbir vakit Türklere dost olmadıkları halde Türk vatandaşlık haklarının tümünden yararlanan Beyoğlu sakinlerini, Napoleon'un bile takınamadığı mağrur pozlarla selamlaya selamlaya töreni Fransa sefaretinde sona erdirdi.. Bu olayı "Kara Bir Gün" olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif için bu general, "Tutuklayınız ve kurşuna diziniz ! " talimatı verdi. Fakat bu emri yerine getiremediler. Bu emrin yerine getirilmemesi için Türklerle evli olan Fransız kadınların General'e gelerek ricacı oldukları, onun da "Emri yerine getirmekte acele etmeyiniz" dediği de rivayet edilmektedir. Bu şımarık Fransız generali, sırf bir Türk albayı kendisini selamladı diye, Harbiye Nazırı'nın istifasını istedi. Nazır bunun üzerine istifa edecekti ki, Padişah istifa etmemesini, General'e giderek özür dilemesini istedi. Fakat o, bu defa da yanına gelen Nazırı uzun süre ayakta tuttu ve bu konudaki küstahlığını bir kez daha sergiledi. General, İstanbul'a geldiğinde Sadrazam'ı ziyaret etmediği gibi, onu bizzat kendi ayağına çağırdı. Yakın mesai arkadaşlarının tavsiyelerini dikkate almayarak bu daveti kabul eden ve 11 Şubat'ta General'in yanına giden güngörmüş, nazik bir ihtiyar olan Sadrazam Tevfik Paşa, General'in "Hükumetiniz şiddetli icraat göstermezse, hakkınızda verilecek hüküm pek vahim olacaktır" şeklinde kaba bir konuşmasına muhatap oldu.. Bir Fransız generalinin emrinde 400 Fransız askerinin Rus cephesine gitmek üzere İstanbul'a geleceğini, bu sebeple bunların ikametine tahsis edilmek üzere bazı şehzade konaklarının boşaltılmasını isteyen de yine o general oldu !.. O kadar ileri gitti ki, "Gerekirse bir tabur askerle Padişah'ın ikamet ettiği Yıldız Sarayı'na giderek bütün isteklerini yerine getirtebileceğini" iddia etti.
General d'Esperey
İngiltere başbakanı Lloyd George'un "Acınacak derecede nezaket ve zarafet yoksunu" deyimini kullandığı bu Fransız generalin, Osmanlı insanına karşı bu denli aşağılayıcı davranışları neden yaptığı daha sonra yine kendi sözlerinden anlaşıldı. Kızılay Cemiyeti'ne mensup Türk hanımları Galatasaray'da verdikleri bir çaya bu Fransız generali de davet ettiler. General daveti kabul etti ve geldi. Davette yaptığı konuşmada tüm nezaket kurallarını çiğneyerek yine ağır konuştu. Fakat bu konuşma bu insanların neden bu kadar aşağılık hareketler yaptıklarının anlaşılması ve gerçek niyetlerinin ne olduğunun bilinmesi açısından faydalı oldu. Çünkü General konuşmasında, "Bize karşı yıllarca savaştınız ve savaşın uzamasına neden oldunuz. Bunun cezasını elbette çekeceksiniz" dedi. Böylece, Generalin sergilediği aşağılık davranışların gerçek sebebi de anlaşılmış oldu..
.
( DİĞER KAYNAKLAR : Galip Kemali Söylemezoğlu, "Başımıza gelenler" ; Selahattin Tansel, "Mondros'tan Mudanya'ya kadar" ; Ali Fuat Türkgeldi, "Görüp İşittiklerim" ; Sina Akşin, "İstanbul Hükumetleri ve Milli Mücadele" ; Cemal Kutay, "Milli Mücadele'de Öncekiler ve Sonrakiler" ; Tarık Mümtaz Göztepe, "Osmanoğullarının Son Padişahı Sultan Vahideddin Mütareke Gayyasında" ; Falih Rıfkı Atay, "Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri" ; Prof. Dr. Osman Özsoy, "Saltanattan Cumhuriyete Kurtuluş Savaşı" )