11 Kasım 2010 Perşembe
8 Kasım 2010 Pazartesi
Bir otla iki kuş
Avustralyalı ve Çinli bilimcilerden oluşan bir ekip, kirlenmiş toprağı arındıran ve işlem sırasında ekolojik olarak yenilenebilir enerji kaynağının elde edildiği yeni bir yöntem keşfettiklerini duyurdular.
Araştırmacılar işin sırrının, Napier çimi (Pennisetum purpureum) olarak adlandırılan ve şeker kamışının akrabası olan bitkide yattığını söylüyorlar. Araştırma ekibinden Ravi Naidu, son derece fakir şartlarda büyüyebilmesi ve kirlenmiş topraktan ağır metaller ile diğer kirleticileri yüksek bir verimlilikle çekebilmesi nedeniyle bu bitkinin seçildiğini belirtiyor.
Naidu, Napier çiminin toprağı temizlemede iki açıdan başarılı olduğunu söylüyor: “Birincisi, hidrokarbon kirliliği söz konusu olduğunda bitki toprağa oksijen pompalayabiliyor ve bu işlem sırasında topraktaki hidrokarbonlar parçalanmaya başlıyorlar. İkincisindeyse bitki topraktaki metalleri bir mıknatıs gibi çekerek kendi üst kısımlarına taşıyor.”
Bitki, yüksek madencilik aktivitesi olan, geniş çaplı bir çok bölgede test edilmiş. Deneyler sonucunda, toprakta mevcut olan bakır, nikel ve kadmiyumun yanısıra yüksek miktarlardaki kurşun ve çinkonun kısa zamanda temizlendiği tespit edilmiş.
Napier çiminin bir diğer avantajıysa, etanol üretimi açısından sahip olduğu yüksek potansiyel. Bitki oldukça yoğun miktarda şeker içeriğine sahip. Böylece bulunduğu toprağın temizlenme sürecinde meydana gelen fermentasyon ile etanol üretebiliyor.
Çin’deki farklı noktalarda test edilmekte olan bitki çok yakında Mısır’da da denenecek.
kaynak
7 Kasım 2010 Pazar
Virüslerle savaş için yeni ipucu
Nezlenin de etkeni olan yaygın virüs grubuyla savaşta, vücudun farklı bir strateji kullandığı ortaya çıkarıldı.
Bugüne değin bağışıklık sisteme ait antikorların, virüslerle doğrudan savaşarak onların hücreleri enfekte etmelerini önledikleri düşünülüyordu. Buna karşılık hastalık etkeni olan virüslerinse, nötrleştirme adı verilen bu savaştan kaçmak için tek çareleri hücrelerin içinde gizlenmekti.
İngiliz Tıbbi Araştırma Komisyonu Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’nca yürütülen çalışmaysa farklı bir süreci gözönüne seriyor. Araştırmaya göre bağışıklık sistemine bağlı proteinler olan antikorlar, bazı virüslere tutunarak onlarla birlikte hücrelerin içine giriyor ve hücre içindeki bağışıklık cevabı uyarıyorlar. Harekete geçen sistem de hücrenin kendisine herhangi bir zarar gelmeden, antikorlarca işaretlenmiş olan virüsü ortadan kaldırıyor.
Araştırmacılar, hücredeki TRIM21 adı verilen anahtar proteinin, içeri giren virüsün yok edilmesinden sorumlu olduğunu açıklıyorlar. TRIM21, hücrenin ‘çöp atma’ sistemi tarafından ortadan kaldırılması için virüsü işaretliyor. İşaretlemenin ardından virüs içinde bulunduğu hücresel sistemin kontrolünü ele geçirip kendini çoğaltmaya başlamadan önce hızla yokediliyor. Hücre içinde var olan TRIM21 sayısı artırıldığında sürecin çok daha etkili gerçekleştiği saptanmış.
Deneyler, laboratuvar ortamında çoğaltılmakta olan ve üst solunum yolu hastalıkları etkeni adenovirüslerce enfekte olmuş insan hücreleri üzerinde yürütülmüş. Viral yıkımın canlı hücreler içinde de aynı şekilde işleyip işlemediği tam olarak bilinmediğinden ileri araştırmaların yapılması gerekiyor. Bununla birlikte adenovirüsler dışındaki diğer virüslerin de aynı şekilde etkisiz hale getirilip getirilmediklerini de sonraki aşama deneyler ortaya çıkaracak.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer noktaysa, grip etkeni gibi bir dış ‘zarfa’ sahip olmayan virüslerin hücre içine girmeden önce bu yapıyı üzerlerinden atmaları. Böylece zarf üzerine tutunmuş olan antikorların da hücre içine girmeleri ve sistemi harekete geçirmeleri mümkün olmuyor.
TRIM21 sayısının artırılmasının bir tedavi seçeneği olacağını söylemek için henüz çok erken olsa da çalışma, sahip olduğumuz savunma sisteminden çok daha verimli bir şekilde yararlanmanın yeni yollarını keşfedebilmemiz açısından önemli. Bunun yanında etki sürecinin ne şekilde işlediğinin tam olarak ortaya koyulması, yeni nesil antiviral ilaçların geliştirilmesine büyük katkı sağlayabilir.
4 Kasım 2010 Perşembe
Kızıl Gezegen'e Dünya eli değmiş
Araştırmacılar, Mars’ta yaşam bulunması halinde bunun bize çok yabancı olmayacağını öngörüyor.
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Christopher Carr ve arkadaşları, NASA desteğiyle yürüttükleri projelerinde, Dünya dışı DNA’nın yapısını çözebilecek bir cihazın ön modeli üzerinde çalışıyor.
Tasarım halindeki SETG (Search for Extraterrestrial Genomes - Dünya dışı Genom Arayışı) adlı cihazın, NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortaklaşa gerçekleştirecekleri 2018 yılındaki Mars görevine katılması planlanıyor.
SETG Mars’a ulaştığında, yüzey altındaki toprak, buz ya da tuzlu üzerinde mevcut olabilecek nükleik asitleri farkedip, ayrıştırabilecek ve ardından da analiz ederek tanımlayabilecek şekilde geliştiriliyor. Carr’a göre bulunma ihtimali olan DNA veya RNA eğer bildiğimiz yapıdaysa, bu cihaz tarafından tanımlanması kesin. Bununla birlikte araştırmacı bu tip bir molekülün Mars yüzeyinin hemen altında bulunması halinde, yıkıcı mor ötesi ışınlardan korunarak, bir milyon yıl süresince bozulmadan kalabileceğini düşünüyor.
Cornell Üniversitesi’nden gezegen bilimci Steve Squyres, herkesin Mars’ta organik yapılara rastlanmasını beklediğini, hatta bunu istediğini ifade ediyor: “Bu mümkün, ancak doğru yere bakmak gerekir, yani yüzeyin altına! Şu bir gerçek ki yüzeyde canlılığı yok edebilecek bir süreç devam ediyor. Bu nedenle aşağıya yönelmek en azından daha büyük bir şans doğuracaktır.”
Carr, Mars ve Dünya’nın geçen yıllar içinde milyarlarca tonluk kaya parçasını, meteorlar vasıtasıyla değiş tokuş ettiğine dikkat çekiyor: “Geçmiş çalışmalar gösteriyor ki bazı mikrobik otostopçuların bu seyahatten canlı kurtulmaları da mümkün. Esas mesele Mars yüzeyinde çok farklı canlı formları aramakta yatıyor. Bu gereksiz bir vakit kaybı. Gözardı edilmemesi gerekense, eğer kızıl gezegende herhangi bir canlı formu mevcutsa, bunun onlarca ışıkyılı uzaktan değil hemen yanından ulaşmış olması. Yani Dünya’dan.”
Kanseri izleyen denizanaları
Denizanalarında bulunan ve ışıldayan hücrelerin, kanser hastalığının henüz ilk evrelerinde teşhis edilmesine yardımcı olabileceği açıklandı.
İngiliz bilimcilere göre, bu yöntem başarılı tedavi için ilk aşamalarında teşhis edilmesi büyük öneme sahip olan kanser hastalığının teşhisinde çığır açabilir.
York Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, denizanalarının karanlıkta ışık saçabilmelerine imkân tanıyan aydınlık hücrelerin, özel bir kamera ile birlikte, vücudun iç bölgelerinde yuvalanmış olan kanserli hücrelerin görüntülenmesini sağlayabileceğini belirtiyorlar.
Araştırmanın başındaki Profesör Norman Maitland, denizanalarındaki ışınır hücreleri insanda kanserli hücrelerin bulunduğu yerlere enjekte için bir yöntem geliştirdiklerini açıkladı. Maitland, fosforlu hücrelerin aydınlatması sayesinde özel kameraların tümörün nerede olduğunu ortaya çıkarabildiğini belirtiyor.
Çalışma, denizanalarından floresanlı hücreleri alabilen bir yöntem geliştirdiği için 2008 yılında Nobel Ödülü alan Dr Roger Y. Tsien'in çalışmalarının bir devamı niteliğinde. Profesör Maitland, Y Tsien'in çalışmalarından haberdar oldukları zaman, bu yöntemi kanserli hücrelerin teşhisinde kullanmayı düşündüklerini söylüyor.
Vücudun farklı yerlerine çok küçük miktarlarda yayılmış olan kanserli hücreler, geleneksel tarama yöntemleriyle erken aşamalarda çoğunlukla fark edilemediğinden, teşhiste geç kalınabiliyor.
1 Kasım 2010 Pazartesi
Kanser katili proteinin çalışma sistemi çözüldü
Avustralya ve İngiltere’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği proje, kanser hücreleri ile virüslerce enfekte olmuş normal hücreleri öldüren perforin adlı proteinin yapısını ve işleyişini açıklıyor.
‘Nature’ dergisinde yayınlanan ve proje dahilindeki çalışmayı özetleyen makalenin yazarlarından Prof. James Whisstock, perforinin varlığının 1980 yılından bu yana bilindiğini, fakat yapısı ile çalışma mekanizmasının gizemini koruduğunu söylüyor.Araştırma ekibinin bir bölümü Monash Üniversitesi’nde bulunan Synchrotron adlı büyük, dairesel parçacık hızlandırıcıyı kullanarak, perforin kristalleri üzerine x ışınlarını çarptırmışlar.
Sonrasında perforinlerce meydana getirilen x ışın kırınımları ölçülerek proteinlerin yapısı ortaya çıkarılmış. Bu süreç işlerken Londra’da bulunan diğer ekip, önceki gibi bir diğer kristalografi tekniği olan kriyo elektron mikroskobi yöntemini kullanarak, perforinlerin zarlar üzerindeki gözenekleri nasıl oluşturduğunu incelemişler. İki ekibin ulaştığı sonuçların birleştirilmesiyle perforin proteininin işleyişini gösteren bir tablo elde edilmiş.
Whisstock sonuçlara bakarak, perforinin anahtara benzeyen uzun, ince ve oldukça yassı bir yapıda olduğunu açıklıyor: “Proteinin, anahtarın elle tutulan kısmına benzer şekilde genişleyen bölümü hücre zarına bağlanırken, uzun kısmı diğer perforin moleküllerindeki kilitlere tutunuyor. Takip eden süreçte bir daire yapısı meydana getiren proteinler, hücre zarında bir gözenek meydana getirerek, T-hücrelerinden gelen sitotoksik (hücrede zehir etkisi yaratan) moleküllerin içeri girmelerine ve hücreyi yok etmelerine olanak sağlıyor.”
Perforin proteinlerinin, T-hücrelerinin yanlışlıkla sağlam dokulara saldırdığı Tip 1 diabet gibi otoimmün hastalıklarla da ilişkili olduğu düşünülüyor. Projeyle birlikte protein yapı ve çalışma mekanizmasının ortaya konması, bu tip hastalıkların tedavisinde etkin bir çözüm bulunma ihtimalini de güçlendiriyor.
kaynak
"YouTube Açılımı"!
Hükümetin "YouTube Açılımı"na: "yetmez, interneti aç" demenin tam zamanı...
kaynak
YouTube'un nasıl açıldığına bir bakalım önce. Böylece bu adımın ardındaki amacı daha iyi algılayabiliriz. Almanya'daki bir şirket söz konusu videolar başıboş olduğu için bunların telifini alıyor. Sonra YouTube'daki otomatik telif ihlali mekanizmasıyla bunları yayından kaldırıyor. Sitenin zaten Türkiye'den girildiğinde erişilmesini engellediği bu videoları kendisi kaldırmadığı için, YouTube "ifade özgürlüğü" prensibine aykırı davranmamış oluyor. Ulaştırma Bakanlığı ve BTK da bir şekilde videoları global versiyondan kaldırmış oluyor. "Danışıklı dövüş" desek yeridir.
Bu tipik bir "ara çözüm". Hukuki açıdan da pek doğru bir "çözüm" sayılmaz, ama pratik olduğu kesin. YouTube için sırada bekleyen onlarca kararın hepsi sadece bu videolarla mı ilgili? Peki "sahibi belli" bir video söz konusu olunca ne yapacaklar? Bu "hukuki teferruatı" da bir şekilde düşünmüşlerdir herhalde.
Bu zahmete katlanılmasının tek nedeni, 5651'i sorgulamaya açmadan, artık bir simge haline gelen YouTube yasağından kurtulmak. Akılları sıra böylece Türkiye'de internet sansürü olmadığı izlenimini yaratacaklar. Bu oyuna burada, Türkiye'de gelen olabilir, ama ülkenin internet sansürcüleri ligindeki yeri değişmeyecek. Uluslararası medyanın, sivil toplum kuruluşlarının Avrupa Birliği'nin, AGİT'in algısında bir değişiklik olmayacak. Çünkü 8000'e yakın site hala engelli ve 5651 sayılı internet sansürü yasası olduğu yerde duruyor.
Bu "açılımın" yurtiçinde Ulaştırma Bakanlığı'nın işine yarayacağı kesin. Şimdiden güzide medyamız "müjde" çığlıkları atmaya başladı bile. YouTube'u engellemek için sırada bekleyen onlarca mahkeme kararını uygulamamanın da bir yolunu bulacaklardır bir şekilde. Hakkında mahkeme kararı bulunan Facebook'u engellememelerinin sebebi de bu. Çünkü yeni bir sembol yaratacaklarını iyi biliyorlar. Yeni stratejileri bu: mümkün olduğunca ünlü sitelere dokunmamak. Hükümet, kürtler ve alevilerden sonra şimdi de "YouTube Açılımı"na girişti!
Çünkü önceki stratejileri, yani meseleyi vergiye vb. bağlayıp ulusal egemenlik savaşına dönüştürme kurgusu ters tepti Google skandalıyla. Bu yeni çözüm o kadar "muhteşem" olamayacak, ama idare edecekler artık.
Sahi, şimdi kaç kişi soracak, "Google vergisini ödedi mi de YouTube'u açtınız" diye. Belleği zayıf bir toplumuz. Evet ünlü sitelerde geri adım atacaklar, taviz verecekler. Merak etmeyin, YouTube burada temsilcilik falan açmayacak, dünyanın hiç bir yerinde temsilciliği yok. Yerel versiyonu zaten vardı. O konuda yetkililer göz göre göre yanlış bilgi veriyorlardı. Google dünyanın hiçbir yerinde vermediği vergiyi burada verecek de değil. Buna rağmen ellerinden geleni yapıp erişim engelini kaldırdılar işte. Taviz verdiler.
Bu kısmi bir başarı olarak algılanabilir. Ama yeni stratejinin başımıza açacağı belaları düşününce bu hayali kurmak saflık olur olur. Çünkü bu zihniyet çalışmaya devam ediyor. Bakın, Blackberry bahanesiyle "Ulusal Kripto Yönetmeliği çıktı (http://ff.im/sAp8F). Mahremiyet ve özel iletişimin gizliliği ihlal ediliyor. "Turkish HADOPİ", yani yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu yolda. İnternet erişiminin engellenmesi, ağır para ve hapis cezaları öngörülüyor. İnternet medyasını basın kanunuyla düzenlemekten bahsediyorlar. Bütün bunların yanında YouTube'un hiç bir önemi yok...
Sansürcü, baskıcı ve gözetleyici bu zihniyetin yeni stratejisini boşa çıkarmanın tek yolu, internet sansürü ile YouTube simgesi arasındaki bağı zihinlerimizde kırmak. Oyuna gelmeyin.
İlla bir simgeye ihtiyacınız varsa "8000" rakamını kullanabilirsiniz. Evet, bu ülkede 8000'e yakın site engelli. Her geçen gün de bunlara yenileri ekleniyor.
Bu sitelerin çoğunun "ahlaksız" ve pornografik yayınlar olduğunu söyleyenlerin de oyununa gelmeyin. Çocuğun, ailenin, değerlerin korunması söylemlerine de kanmayın. Sizler yetişkinsiniz. Kendinizi, kendi ailenizi, kendi değerlerinizi sizler de koruyabilirsiniz. Hukuk bunun için var. Devletin size ergen muamelesi yapmasına izin vermeyin.
Uluslararası uzlaşıyla kabul edilen iki içerik suçu var: Çocuk pornografisi ve nefret söylemi (ırkçılık, şiddete övgü, ayrımcılık vb.). Bu iki suç dışında içerik suçu yok. Müstehcenlik bir içerik suçu değil. Bu ülkede bayilerde serbestçe satılan dergilerin web siteleri bile engelleniyor. Erişim engellemeyle korunmak istenen siz, aileniz veya "değerleriniz" değil; statüko korunmak isteniyor... Erişim engellemenin bulunmadığı demokratik hukuk devletlerinde değerler mi zedeleniyor, birileri liderlerine hakaret etti diye politik sistemleri iki paralık mı oluyor, müstehcenlik var diye önüne gelen fuhuş mu yapıyor, aykırı düşünceler dile geliyor diye ikide bir bölünüyorlar mı?
İktidar, sansür yaparak demokrasiden korunmak istiyor!
Engellenen siteler arasında, çok sayıda, siyasal duruşu olan, muhalif, aykırı site, kültür ve sanat yayınları ve sosyal topluluk platformu var. Artık her bir internet kullanıcısı "yayıncı" haline gelmiş durumda. "İçerik suçu" belalı bir kavramdır. Her yere yapışabilir. Size de.
Bu ülkede geleneksel medya zaten sansürleniyor. Şimdi de internet sansürleniyor. Bunu bir adım sonrası sizi engellemeleri olacak...
Bırakın YouTube'u, siz sansüre bakın. Sansür var mı? Var. YouTube açılsa ne olur? Facebook hala açık diye sevinmeyin. Richard Dawkins'in sitesi niçin hala kapalı diye sorun. Devlete, neyi izleyeceğime, neyi okuyacağıma, neyi söyleyeceğime, neyi düşüneceğime karışma deyin!
İktidarın sansür, baskı ve gözetimle demokrasiden korunması mümkün değil. Tarihte bu startejinin başarılı olduğu görülmemiş. Burada da başarılı olamayacak. Ama bu sizlere, hepinize, tüm internet kullanıcılarına bağlı.
Hükümetin "YouTube Açılımı"na: "yetmez, interneti aç" demenin tam zamanı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
