5 Ağustos 2012 Pazar

BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ??? (II. ABDÜLHAMİD)



https://www.facebook.com/Academicphysics

• İlk defa elektriği, gazı getiren, ilk modern eczanemizi açtıran,
• İlk otomobili getiren, 5 bin km kara yolunu yaptırtan,
• Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptıran, atlı ve elektrikli tramvaylar kuran,
• Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demir yollarını yaptıran (Haydarpaşa Tren İstasyonunu da tabi),

• İstanbul’un binlerce fotoğrafını çektiren, Arkeoloji müzeciliğini başlatan,


• Chicago’daki turizm fuarına ülkemizi ilk kez sokan,

• Kuduz aşısının bulunmasından sonra Ülkemizin ilk Kuduz Hastanesini (İstanbul Darü’l-Kelb Tedavihanesi) açtıran,

• Polisiye romanların ülkemize girişini sağlayan, (14 yıl içinde basılan 4000 kitaptan sadece 200 kadarı dinle ilgili idi..)

• Okullara (Hristiyan okulları dahil) gönderdiği emirde, Türkçe’nin iyi öğretilmesini isteyen, Azerbaycan okullarında Türkçe yasağını kaldıran, Paris’te İslam Külliyesi kuran!

• Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktiren de, hastaneleri ziyaret edip hastaların ihtiyaçlarını soran da, sarayın bahçesinde bile hastalara hizmet ettirten de!

• Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım’ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri alanda O!

• Israrla yerli kumaş giyen, Hereke bez fabrikası ve Feshaneyi kuran,

• Ziraat Bankasını kuran, Ticaret, Sanayi ve Ziraat Odalarını açtıran,

• Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını,

• Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderen, bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetleri moda eden,

• Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderen,

• Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıtan,

• Ermeni Onnik’in mektubu üzerine kendi parasından takma bacak yaptırtan,

• Biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis eden,

• Modern matbaa makinelerini Türkiye’ye getirten, ücretsiz kitap dağıttıran, 6 bin kitabın çevrilmesini sağlayan, Beyazıt kütüphanesini kurup 30 bin kitap bağışlayan (10 bini el yazmasıdır),

• Yabancı bilim adamı ve yazarlara Nişanlar veren,

• Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektiren,

• Bizim Hekimbaşı çöplüğü dediğimiz yerde gül yetiştiriciliği yaptıran da (Isparta’daki gül yetiştiriciliği de O’nun öncülüğünde başlamıştır),

• Türkiye’nin birçok yerinde saat kuleleri yaptıranda O dur! (İzmir,Dolmabahçe..),

• Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya ya elçiler ve din adamları gönderen,

• Latin Amerika ülkeleri ile diplomasiyi başlatan,

• Yalova Termal kaplıcalarını kurduran, Terkos’un sularını İstanbul’a taşıtan, Bursa’nın bir köyünde bile çeşme yaptırabilen O dur, (Sadece İstanbul’a 40 çeşme yaptırmıştır),

• Sarayında yaptırdığı tiyatroda oyunlar ve opera izleyen,

• Sarayda müzik okulu kurduran, çocuklarına piyano çaldırtan, hatta sarayda kızlar bandosu oluşturan,

• Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını hediye etmeyi seven,

• Kendisine yapılan bombalı suikast de 26 kişinin ölmesine, 58 kişinin yaralanmasına rağmen Ermeni katili affedip Avrupa da hafiyelik yapmaya gönderen de O dur.

• Doğu Türkistan’a gönderdiği askeri yardım ile Çinlilere karşı onları örgütleyen, Çin'in göbeği Pekin'de Hamidiye Üniversitesini kurdurtan da,

• Beş vakit namazını aksatmadan kılan, hiçbir evrakı abdestsiz imzalamayan (hatta yere bile basmayan [yatağının dibinde teyemmüm tuğlası bulunduruyordu]),

• Yeni gemiler alan, toplar(Çanakkale Savaşı’ndaki çoğu top), tüfekler getirten de!

• Telefonu Avrupa’dan 5 yıl sonra ülkemize getiren de O dur!

• Kiliselere, sinagoglara yardım eden (hatta Vatikan’da kilise yapılmasına bile yardım eden),

• Peygamberimize, dinimize veya Osmanlıya hakaret içeren oyunları kaldırtan (Fransa-İngiltere-Roma-ABD) (Bir piyes için bile Alman İmparatorunu devreye sokmuştur),

• ABD’nin Erzurum’da konsolosluk açmasını reddeden, İzmir limanına izinsiz girmeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturan,

• İstanbul boğazı için iki köprü projesi çizdiren (bir tanesi tam bu günkü Fatih S.M.köprüsünün bulunduğu mevkidedir),

• Darülaceze yaptırıp içine sinagog, kilise ve cami koyduran,

• Çocuk hastanesi (Şişli Etfal [çocuklar] Hastanesi) açtıran,

• Kendisine “Allah’ın belası”diyen Namık Kemal’i Rodos ve Sakız adası valiliklerine atayan, parasını cebinden ödediği yerde kabir yaptırtan,

• Posta ve Telgraf teşkilatını kurduran (Sirkeci Büyük Postane binası..),

• Abdülhamit ve Abdülmecid (dünyanın ilk torpido atan denizaltısı) adında denizaltılarımızı Taşkızak tersanesinde yaptırtan da (üstelik kendi cebinden..), O!

• İlkokulu zorunlu tutan (kız ve erkeklere), ilk kız okullarını açtıran, 15 tane okulda karma eğitime ilk defa geçen,

• Öğretmen yetiştirmek için okullar yaptıran (32 tane) (ör.şimdiki adı ile Bursa Çelebi Mehmet okulu), Kız Öğretmen Okullu açan (Daarül Malumat),

• Cami yaptırdığı her köyde birde ilkokul yaptıran (Mesela sadece Sivas’taki ilkokul sayısı 1637), okuma yazma oranının 5 kat arttıran, (1900 yılında ilkokul sayısı 29.130’u bulmuştu, sadece Anadolu’da 14 bin ilkokul vardı)

• Orta okul (Rüşdiye)sayısı 619’a çıktı, Fransızca dersleri konuldu,

• Lise eğitimi için İdadiler açan (109 tane), (İstanbul Erkek-Kabataş Lisesi..)

• İstanbul’da Darülfünün (Üniversite) açan, Dünyanın ilk Dişçilik okulunu kuran,

• Ayrıca Deniz Mühendis Okulu, Askeri Tıp Okulu (GATA’nın atası), Kuleli Askeri okulu, Mekteb-i Harbiyeler (Harp Okulları yani) ,Askeri Baytar Okulu, Kurmay Okulu, Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fak.), Mekteb-i Tıbbıye-i (Marmara Ünv.Tıp Fak.), Mekteb-i Hukuk, Ziraat ve Baytar Mektebi, Hendese-i Mülkiye (Yüksek mühendis okulu), Daarül Muallim-i Adliye (Yüksek Adalet Okulu), Maliye-i Mekteb-i Ali (Yüksek Ticaret Okulu), Ticaret-i Bahriye (Deniz Ticaret Okulu), Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel sanatlar fak.), Hamidiye Ticaret Mektebi (İktisadi ve Ticari ilimler akademisi), Aşiret Mektebi (Osmanlılık fikrini yaymak için), Bursa’da İpekböcekçiliği okulu, Dilsiz ve Âmâ Okulu, Bağcılık ve Aşıcılık Okulu, Orman ve Madencilik Okulu, Polis Okulu onun tarafından kurulmuştur.

• Unutmadan bide Ankara’da Çoban Okulu var..

TANIYAMADINIZ MI

Hani neredeyse bütün sözde aydınların sövdüğü, öğretmenlerimizin kendi ideolojik yaklaşımı ile anlattığı, baskı yapıyor diyerek, o dönemin şartlarını bile düşünmekten aciz olan insanların sevmediği.. (Neden kimse 1925’deki Takrir-i Sükun Kanununu ile bütün muhaliflerin susturulduğunu düşünmez? Bu dönemde hükümet veya mahkeme kararıyla pek çok yayın organı kapatıldı, özellikle sol yayınlar tamamen yeraltına itilmişti. Ya da İsmet İnönü döneminde 44 gazete kapama emri verildiğini. Yakub Kadri’nin “İsmet Paşa bir polis devleti kurdu dediğini.”

Düşünmeyiz; çünkü o kişilere karşı körü körüne yargılarımız yoktur, at gözlüğü ile değil o dönemin şartlarına göre bakarız tarihe.

ingilizlerin oyunu, İttihatçıların tertibi ile “Din elden gidiyor!” gibi komik bir gerekçe ile 31 Mart vakasına maruz bırakılan,

1895-96’da Doğu Anadolu’da Ermeniler tarafından kurulmak istenen devleti, Hamidiye Alayları ile bastıran, bu sebeple Fransız tarihçi tarafından Kızıl Sultan diye isimlendirilen,

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN

Belki de gerçekten suçluydu, kötü bir insandı. Çünkü Osmanlı topraklarında petrol araması yaptırıp 65 yerde petrol buldurması, bunun üzerine Musul topraklarını şahsi parasıyla alıp sömürgecilerin eline geçmesine mani olması..

Ya da Yahudilerin 5 milyon altın teklifine rağmen Filistin’e yerleşmelerine izin vermemesi (tahtan indirildikten sadece 8 yıl sonra emellerine kavuşacaklardır), vatan hainliğidir,

Ne bileyim; 240 üyeli Osmanlı meclisine 140 Türk vatandaşı sokmayı beceren İttihatçıları dinlemeyip meclisi kapaması,

Baskı yaparak devletin ömrünü 30-40 yıl uzatması, böylece o yıllarda daha genç bir subay olan Mustafa Kemal’in Türk milletinin kaderinde rol almasına vesile olması suçtu?

Belki de Prof.Dr.Yılmaz Öztuna’nın dediği gibi;

“Milletimiz bu hükümdarın dehasına çok şey borçludur”

Belki de Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın dediği gibi;

“Osmanlının son hükümdarı, son evrensel imparator II. ABDÜLHAMİD’dir”

Lütfen düşünün bizim kadar köklü tarihi olup ta o tarihe sırtını dönen, iftira atmaktan zevk alan, Osmanlıyı kötülemeyi Cumhuriyetçilik sayan, laik düşünceyle dinin egemen olduğu bir sistemi eleştiren, okumak yerine duymakla yetinen, araştırmadan her konuda uzman olan kaç millet vardır?


ABDÜLHAMİT HAN ın aziz ruhu içün ALLAH c.c. den rahmet diliyoruz


Lütfen bu yazılanları tek tek araştırın, belki o zaman ne demek istediğimizi anlarsınız —

TAMİR KAFE (MUHTEŞEM FİKİR, BU KAFELERDEN ÜLKEMİZDE DE AÇILMALI!)


Hollandalı Martina Postma’nın fikri bu kafeler yoğun ilgi görüyor. Günümüz insanının, tüketim odaklı zihniyeti nedeni ile en ufak sorunda bile eşyalarını çöpe attığından rahatsız olan Postma, 2010 yılında ilk tamir kafeyi faaliyete sokmuş. Amsterdam’da açılan ilk kafenin yoğun ilgi görmesi ile kafe sayısı yirmiye ulaşmış durumda. Konsept ise şu şekilde ; eski eşyalarını alan insanlar kafeye gelip, kafede bulunan 3 profesyonel tamirci ve diğer müşterilerle birlikte eşyalarını tamir ediyorlar.

Konseptin faydalarını sıralayan Postma, üç unsura vurgu yapıyor ; birincisi, geri dönüşüme katkı sağlayarak çevre bilinci yerleştiriliyor ve gereksiz tüketim dizginleniyor. İkincisi, halkın dayanışması arttırılıyor ve sağlıklı, paylaşımcı ilişkiler kurulması sağlanıyor. Üçüncüsü ise kaybedilen el becerileri tekrardan kazanılıyor. Hollanda hükümetinin tam destek verdiği kafelerden yıl sonuna kadar 50 adet daha açılması planlanıyor. Darısı ülkemizin başına…





4 Ağustos 2012 Cumartesi

257 ) ABD' NİN 89 YILDIR İMZALAMADIĞI ANTLAŞMA !..

 
   "Resmi tarih"in pek üzerinde durmadığı konulardan biri de ABD'nin Lozan Antlaşması'nı hiçbir zaman imzalamamış olduğudur. Yalnız, burada bahsedilen Lozan Antlaşması, bilinen Lozan Antlaşması değildir ve çoğu kişi bunu pek bilmez..
   Değerli araştırmacı Bilal N. Şimşir konuyu şöyle açıklıyor :  ABD, Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmamış, bu nedenle Sevr Antlaşması'na taraf olmamıştı. Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında, 24 Temmuz 1923 günü Lozan'da imzalanan barış antlaşmasında da taraf değildi. ABD ile Türkiye arasında, yine Lozan'da, 6 Ağustos günü ayrı bir Dostluk ve Ticaret Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla iki ülke arasında dostluk ilişkilerinin kurulması, normal diplomatik ve konsolosluk ilişkilerinin yeniden başlatılması da öngörüldü.
   İşte ABD Senatosu'nun imzalamayı reddettiği antlaşma bu Türk-Amerikan Lozan Dostluk ve Ticaret Antlaşması' dır, ikili bir antlaşmadır. Yani sekiz devletin imzaladığı asıl Lozan Antlaşması ile bir ilgisi yoktur..    
Buna karşın, bu ikili antlaşma da Lozan barış sisteminin bir parçası sayılmaktaydı. ABD'deki Ermeni lobisi, her iki antlaşmaya karşı cephe almıştı..
   Bu olayın öyküsü oldukça ilginçtir : ABD, 19. yüzyılın sonundan itibaren misyonerler aracılığıyla Anadolu Ermenilerine doğrudan destek veren ve Ermeni milliyetçiliğini destekleyen bir politika izliyordu. Fakat Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ile ABD birbirlerine karşı savaş ilan etmediler. ABD, 1917 yılında Almanya'ya karşı savaş açmıştı. Osmanlı, müttefikine karşı savaş açan Amerika'ya 20 Nisan 1917'de bir nota verdi ve diplomatik ilişkilerini kesti, ama savaş ilan etmedi. ABD de Osmanlı'ya karşı savaş ilan etmedi..
   Osmanlı Devleti'ndeki Amerikan haklarını İsveç gözetecekti. ABD'deki Osmanlı haklarını ise İspanya koruyacaktı.
   Başkan Wilson'un Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilan ettiği ve "Kendi kendini yönetme hakkını" da içeren 14 ilke, Sevr Antlaşması'nın esasını oluşturduğu gibi, doğrudan doğruya Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulmasını öngörüyordu..
   ABD'nin Anadolu'daki etkisi o denli yaygındı ki, Halide Edip gibi özgürlük savaşçıları bile Mustafa Kemal hareketinin ancak Amerikan mandasının kabulüyle başarıya ulaşabileceğini düşünüyordu.
   Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ABD, Lozan barış görüşmelerine de gözlemci sıfatıyla katılmıştı. Çünkü Anadolu'nun paylaşımı kavgasında, gerek bölgenin petrol alanlarına yakınlığı açısından, gerekse bölgedeki Ermenilerin koruyuculuğunu yüklenmiş olduğundan, doğrudan rol almıştı.
   Türkiye'nin galip devletlere vermiş olduğu ekonomik ve mali imtiyazların kaldırılması konusundaki önerilerini kendi ekonomik çıkarlarına uygun gören ABD, bu konuda Türk tezini desteklemişti. Lozan'da Patrikhane'nin İstanbul'da sadece dini işlerle meşgul olacağı ve siyasi, idari hiçbir faaliyette bulunmayacağı koşuluyla kalması kabul edilince bu antlaşmayı, gözlemci sıfatıyla, "Uygun bulunmuştur" diye yazarak ABD temsilcisi F. L. Belin imzalamıştı..
   Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra ABD ile Türkiye arasında, yine Lozan'da, 6 Ağustos 1923 günü ayrı bir Dostluk ve Ticaret Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma nispeten kısa, 32 maddelik bir antlaşma idi. Amerikan isteklerinin çoğu kabul edilmişti. Türkiye'de ABD'ye tanınan haklar, öteki devletlere tanınan haklardan daha az değildi. Amerika'ya, en çok gözetilen ülke statüsü tanınıyordu. Türkiye'deki Amerikan okulları, yardım kurumları, hastaneleri, misyonları,misyonerleri, Türk kanunları çerçevesinde çalışmalarını yürütebileceklerdi. Yine Türk kanunlarına uymak koşuluyla, ABD vatandaşlarına Türkiye'ye gelip yerleşme ve burada iş tutma hakları tanınmıştı..
  
   Bu antlaşmanın imzalanmasıyla ABD'deki Ermeni lobisi ayaklandı ve "Lozan'a Hayır ! "kampanyası başlattı. Amerikan sistemine göre, bir antlaşmanın geçerli olabilmesi için ABD Kongresi'nin de onayı gereklidir. Böylece Lozan Antlaşması, çeşitli engellemelerle 1927'ye kadar Senato'ya gelememiştir.
   Mütareke yıllarında Türk düşmanlığı kampanyasına öncülük eden "Ermenistan Bağımsızlığı için Amerikan Komitesi" adlı örgüt, bu kez, "Lozan Antlaşması'na Karşı Amerikan Komitesi" adını aldı. Bu örgüt, bütün olanaklarını kullanarak Lozan Antlaşması'na savaş açtı. Kampanyaya, başka örgütler, gazeteler ve Amerikan iç politikasına oynayan muhalefetteki Demokrat Parti ileri gelenleri de katılınca, Amerikan kamuoyu ve Kongre tümüyle baskı altına alındı..
   Komitenin liderlerinden biri de Vahan Cardashian adlı, 1910-1915 yıllarında Washington'daki Osmanlı Elçiliğinde tercümanlık yapmış olan, bir Ermeni avukattı !.. İşine son verilince Osmanlı Hükumetinden alacağı bulunduğunu ileri sürmüştü..
   Amerika'da Türk düşmanlığı kampanyasının liderlerinden biri de ABD'nin eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau idi. Mütareke yıllarında Türklere karşı yazılar yazmıştı. Lozan Barış Konferansı tarihlerinde Türklere karşı silah kullanılmasını savunuyor ve 1923'ün 10 Ocak günü The New York Times gazetesinde şunları yazıyordu : "400 yıldır Türkleri, Avrupa'dan kovmak için çaba harcayan Avrupalılar için Lozan, çok acı bir ders olmuştur. Türklerin Avrupa'dan kovulmaları şöyle dursun, Avrupalıların Türkiye'den kovulacakları anlaşılmaktadır.. Türkleri yola getirmenin tek yolu, onlara karşı silaha başvurmaktır.."
   Her ne kadar ABD'deki misyonerlerin çoğu Lozan'ın imzalanmasından yana tavır koymuşlarsa da, ABD Anglikan Kilisesi'nden 110 kişilik bir din adamları grubu da "Lozan Antlaşması'na Hayır" kampanyasına katıldılar ve bir bildiri imzaladılar..
   Bu arada "Antlaşmaya Evet" diyen Amerikalılar da örgütlendiler. Merkezi New York'ta bulunan "Türkiye ile Antlaşmanın Onaylanmasından Yana Olan Amerikan Kurumlarıyla Derneklerinin Genel Komitesi" adlı bir örgüt kurdular. On dört kurum ve dernek bu örgüte katıldı. Bazı ticaret odaları, misyoner dernekleri ve Türkiye'deki tüm Amerikan kulüpleriyle dernekleri komitenin üyeleri arasındaydı. Uluslararası ilişkiler ve devletler hukuku alanlarında uzmanlaşmış "Dış Politika Derneği" de "evet" diyenler arasındaydı.
   Bütün bu kampanyalar sırasında Amerikalı misyonerlerde de önemli bir dönüş ortaya çıkar : 19. yüzyıldan beri sürekli olarak Türk aleyhtarlığı yapmış, Ermenileri Türkiye aleyhine kışkırtmış olan ve Amerika'da bir "Korkunç Türk" imajının yaratılmasında birinci derece sorumluluğu bulunan Amerikan Protestan misyonerleri bu defa yüz seksen derecelik bir dönüş yapmışlardır !.. Şimdi bütün bu misyonerler oybirliği ile Lozan Antlaşması'nı savunmaktadır. Bu tavrın arkasında, antlaşma ABD tarafından onaylanmazsa Amerikan misyonerlerinin Türkiye'den büsbütün ayaklarının kesileceği kaygısı vardır..
   İstanbul Robert Kolej Müdürü Dr. Caleb Frank Gates ve Türkiye ile iş yapan Amerikan Ticaret Odaları da antlaşmanın onaylanmasını savunanlar arasındadır..
  
   Amerika'da 1923 yılında başlayan tartışmalar 1926 yılı sonuna kadar devam etti. İktidardaki Cumhuriyetçi Parti, Hükumet, Dışişleri Bakanlığı, Ticaret odaları, Türkiye'deki Amerikan misyonerleri antlaşmanın onaylanmasını, Türkiye ile normal ilişkiler kurulmasını savunuyorlardı. Muhalefetteki Demokrat Parti, Kilisenin bir bölümü, Ermeniler ve Rumlar ise antlaşmanın reddedilmesini, Türkiye ile ilişki kurulmamasını istiyorlar ve büyük gürültü koparıyorlardı. Kavga sürerken, Başkan Calvin Coolidge yönetimi antlaşmanın Senatoya sunulmasını geciktirdi ve bekledi.
   Sonunda ABD Senatosu, 18 Ocak 1927 günü, Lozan Antlaşması'nı reddetti. Başkonsolos Celal Bey, bu haberi Ankara'ya tellerken, "Muahedemizin tasdik olunmadığı kemal-i teessürle arz olunur" diyor ve ekliyordu : "Verilen 84 reyden 50 rey lehimizde ve 34 rey aleyhimizde olarak, yani sülüsan ( üçte iki ) reyden 6 rey noksan ile muahedemiz reddolundu."
   Senatonun çoğunluğu olumlu oy vermişti. Ama antlaşmanın onaylanması için gerekli olan üçte iki çoğunluk, altı oy eksik kalarak ABD Senatosunca reddedilmişti !..
   On yedi Amerikan gazetesi kararı alkışlamıştı. Buna karşılık 75 gazete kararı tepkiyle karşılamıştı. Amerikan kamuoyu çoğunlukla Senatoyu ve özellikle Demokrat senatörleri eleştiriyor, suçluyor ve antlaşmanın reddedilmesine üzülüyordu.. Aynı zamanda Amerikalılar, Türkiye'nin sert tepki göstermesinden, misilleme yapmasından kaygı duyuyorlardı. Fakat Türk Hükumeti bu yola gitmedi. Türkiye'deki Amerikan okullarını kapatmaya, Amerika'yı en çok gözetilen ülke hakkından yoksun bırakmaya kalkışmadı. Şaşılacak bir ağırbaşlılık ve soğukkanlılık sergiledi. Türk basının da Amerika'ya tepkisi yumuşak oldu ve kısa sürdü.
   İstanbul'daki İngiliz Büyükelçisi Sir George R. Clerk'e göre, Türkiye'nin Amerika'ya sert tepki göstermemesinin başlıca nedenleri şunlardı :  Türkler, ABD Hükumetinin Lozan Antlaşmasının imzalanmasından yana olduğunu biliyorlardı ve Senato'nun kararını Amerikan iç politika çekişmelerine bağlıyorlardı. Amerika'nın iç politikası ise Türklerden çok Amerikalıları ilgilendirirdi. Türk Hükumeti ayrıca, Lozan Antlaşmasını reddetmekle ABD'nin Türkiye'ye ciddi bir zarar veremeyeceğini görüyordu. Pek
rahatsızlık duyulmadan, Amerika'da duyguların değişmesi beklenebilirdi.

  
   Türk Hükumetini yatıştırmak amacıyla Ankara'ya gelen Amiral Bristol ile konuşmasında, Gazi ona şunu söyler : "Kültürlü ve uygar bir ülkede, bağnaz bir azınlığın, nasıl olup da aydın çoğunluğa istediğini empoze edebildiğini anlayamadım.."
   ABD Dışişleri Bakanlığı, Lozan Antlaşmasını Senato'dan geçirmek için yeni bir denemeye kalkışmadı ; buna karşılık, Türk-Amerikan ilişkilerinin düzenlenmesi hedeflenerek, nota değiş-tokuşu aracılığıyla bir Modus Vivendi ( geçici antlaşma ) yapılması için Amiral Bristol'e tam yetki vermişti. Nota değiş-tokuşu, antlaşmanın yeniden Senato'ya sunulmasına gerek bırakmıyordu..
   Türkiye-ABD arasında, Ankara'da üç hafta süren görüşmelerden sonra, 17 Şubat 1927 günü, Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile Amiral Bristol arasında imzalanan bu Modus Vivendi ile, 1917 yılından bu yana (resmi olarak) kopmuş olan ilişkiler yeniden kurulmuş oldu..
   24 Mayıs 1927 tarihinde, Lozan'daki Türk-Amerikan Dostluk Antlaşmasını imzalamış olan, Joseph C. Grew, ABD'nin Ankara Büyükelçiliğine atandı. Grew, 21 Eylül 1927 günü İstanbul'a, iki gün sonra da Ankara'ya geldi ve 12 Ekim'de Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'e güven mektubunu sundu. Üç gün sonra Ankara'da, TBMM salonunda, Cumhuriyet Halk Fırkası'nın büyük kongresi yapıldı. Bu kongrede Mustafa Kemal, tarihi eseri Nutuk'u kürsüden okurken, Büyükelçi Grew, Cumhurbaşkanlığı locasından O'nu dinliyordu. Gazi, bir dostluk jesti olarak, kendi locasını yeni ABD Büyükelçisine vermişti...

2 Ağustos 2012 Perşembe

Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı???







Bir üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar:
-”Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?”
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar:
-”Evet, her şeyi Tanrı yarattı!”
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “Evet efendim” diye cevaplar.
Profesör devam eder:
-”Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre, şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır.”
Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur.
Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.
Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve:
-”Bir soru sorabilir miyim profesör?” der.
Profesörde sorabileceğini söyler.
Öğrenci ayağa kalkar ve “Soğuk var mıdır?” diye sorar.
Profesör: “Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır” diye cevaplar. “Sen hiç soğuktan üşümedin mi?”
Öğrenci:
-”Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur. Yaşamda/realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur, hiç olmadığı seviyedir. Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir” der ve devam eder,
-”Profesör, karanlık var mıdır?”
Profesör:
-”Tabi ki vardır.”
Öğrenci cevaplar:
-”Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yaşamda/realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz, ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık ışını karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur, yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekân için kullanılan bir kelimedir.”
Son olarak öğrenci profesöre gene sorar:
-”Efendim şeytan var mıdır?”
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar:
-”Tabi ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. Şeytan/kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir” der.
Öğrenci devam eder:
-”Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı.Şeytan/kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.”
Profesör yerine oturur.
Genç öğrencinin adı
 Albert Einstein’dır.





Albert Einstein şöförüyle...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

256 ) ŞİNASİ, NAMIK KEMAL VE İDDİALAR !..

  
   İbrahim Şinasi ile ilgili hemen her bilgi nedense ihtilaflıdır.. Doğduğu tarihle başlayalım ; Büyük Larousse bile 1824, 1826 ve 1827 tarihlerini verir ve bunların hiçbirisinin belgelere dayanmadığını belirtir.  13-14 yaşında sübyan mektebini bitirdiği ileri sürülür ancak hangi sübyan mektebidir o da bilinmez. Çok sayıda kaynakta Fevziye Mektebi'nde okuduğu yazılmaktadır. Ancak, bu mektepler 1885 yılında Selanik'te kurulmuş, 1918'de İstanbul'a taşınmıştır. Oysa Şinasi'nin bundan dört yıl önce İstanbul'da öldüğü belirtilmektedir.. Aslında Şinasi'nin ölüm tarihi de kaynaklarda farklı verilmektedir. Cenazesi ne zaman nereden kaldırıldı bilinmez. Cenazesinde en yakın dostları Namık Kemal vs. hiçbirisi yoktur. Bir imam bir de Ebüzziya Tevfik haricinde cenazesinde saf tutacak kimse yoktur. Mezar yeri bile belli değildir !.. "Bir taş bile nasip olmamış,   mezarının üzerine koskoca bir apartman dikilmiştir." ( Ziyad Ebüzziya, "Şinasi", s.334 )
   Ebüzziya Tevfik'în oğlu Ziyad Ebüzziya'nın yazdığı bu kitap, onun ölümüne kadar yayınlanmamıştır. Bir ara, 1972'de yayınlanması için Hürriyet Yayınları'na vermiş fakat eser dizilirken noter kararıyla geri almıştır. Bu eser Ziyad Ebüzziya'nın ölümünden sonra, 1997'de yayınlanmıştır. Eserin hemen tamamı Şinasi hakkında söylenenlerin doğru olmadığını belgelemektedir. Eserin ilk elli sayfasından çıkan sonuç şudur : Şinasi'nin doğduğu yer, okuduğu okullar, babası, annesi, tamamen meçhuldür.
   Şinasi'nin sağlığında yayınlanan ve Şinasi hakkında yazılan ilk biyografi olma özelliğini koruyan "Fatin Tezkeresi"nde bile nereli olduğu, doğum yeri, babasının ve annesinin adı verilmemektedir.. En yakın arkadaşı olan Tevfik Ebüzziya bile bu konularda hiçbir şey yazmamıştır.
   Faik Reşit Unat, "Tarz-ı Nevin Kıraatı" adlı eserinin 22. sayfasında, Şinasi'nin babasının "Mehmet Ağa" olduğunu yazar. Abdurrahman Arif Bey, "Matbuat-ı Osmaniye Hatıraları" başlığıyla 19 Kasım 1921 tarihli İkdam gazetesinde yayımlanan yazısında, "Bolulu İbrahim Efendi" demektedir. Ahmet Rasim, "İlk Büyük Muharrirlerden Şinasi" adıyla biyografisini yazdığı Şinasi'nin babası hakkında şu duyuruyu yapar : "Maalesef ismini bulamadım. Bilen varsa bildirmek lütfunda bulunmasını rica ederim"..
   Babasının mesleği de belli değildir. Şumnu kuşatmasında şehit düşen bir topçu subayı deniliyor. Ancak şehit bir yüzbaşının, üstelik Şinasi gibi tanınmış bir yazarın babası olan bir ismin, mutlaka tanınması lazımdır. Şehit düşen subayların ailesine Osmanlı Devleti maaş bağlamaktadır. Oysa Şinasi'nin babası hakkında böyle bir belge yoktur. Ailesi hakkında ise hiç belge yoktur !..
       
   Şinasi'nin dil ve Fransız edebiyatına ilgisinin, genç yaşta memurluk ettiği Tophane'de iken, Müslüman olmuş bir Fransız subayından ( Reşat adını alan Chateauneuf ) Fransızca öğrenmesiyle, ondan gördüğü teşvik ve destekle başladığı ileri sürülüyor. Fransız düşünürü Augueste Comte'un Tanzimat Bildirisi'nden sonra Sadrazam Reşit Paşa'ya yazdığı mektuptan etkilenerek, Paşa'nın koruyuculuğuyla, ekonomi tahsili için, 1849 başlarında Paris'e gider, fakat burada edebiyat tahsili yapar...( Niyazi Berkes, "Türkiye'de Çağdaşlaşma" , s.260 ) ( Yuriy Asatoviç Petrosyan, "Sovyet Gözüyle Jön Türkler", s.51 ) 
   Şinasi Avrupa'ya gitmeden önce Musevi oryantalistlerin kitaplarını okumuştur. Özellikle Arthur Lumley Davids'i.. Avrupa'ya gider gitmez Musevi müştereklerle dostluk kurar.. "Orada zamanın ileri gelen edebiyatçılarından Ernest Renan ve Alphonse de Lamartine ile, Doğu Dilleri bilginlerinden Sylvestre de Sacy ile, onun Türkiye olaylarında önemli rol oynayacak Journal des Deabats'ın yazarlarından oğlu Samuel ve Fransız basınıyla tanıştı. Societe Asiatique'e  ( Asya Derneği ) alınarak Türk dili üzerinde çalışan bir oryantalistin asistanı oldu." ( N. Berkes, a.g.e. , s. 261 ) 
   1854'de İstanbul'a dönüşünde, Mason Üstadı Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından Meclis-i Maarif azalığına atanmıştır. Ancak bu görevinden Veliaht Şehzade Murat'a yakınlaşmaya çalıştığı için Sultan Abdülaziz tarafından uzaklaştırılır. Veliaht'a yakınlaşma amacı onu da mason yapmaktır.
   Şinasi, 1860 Ekim'inde Agah Efendi'nin Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkartmasına büyük destek sağlar. Babıali Tercüme Odası'nda bir süre memuriyet yapan ve sonra da elçilik katibi olarak Paris'te bulunan Agah Efendi, bu görevlere Mustafa Reşit Paşa tarafından getirilmiştir. Agah Efendi de üst düzey Osmanlı masonlarındandır. ( İlhami Soysal,"Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar", s.26 )
   Şinasi, Tercüman-ı Ahval'de kısa bir süre yazdıktan sonra, 1862'de kendi gazetesi Tasvir-i Efkar'ı çıkartmaya başlar. Bu gazeteyi yayınlayabilmek için kendi basımevini kurar. Bu basımevi için Courrier d'Orient gazetesinin sahibi matbaacı dostu Jean Pietri'den teknik yardım görerek, Yesarizade İzzet yazısıyla kendi harflerini döktürür..
   Şinasi'nin Tasvir-i Efkar'daki başyazıları giderek bir toplumsal ve siyasal eleştiriye dönüşür. "Yeni Osmanlılar" adı verilen akımın, bu yazılarla başladığı biliniyor. Ancak bu tarihlerde Şinasi, bilinemeyen bir nedenle Tasvir-i Efkar'ı 1865'de Namık Kemal'e bırakarak tekrar Paris'e gider.. Petrosyan'a göre Birinci Meşrutiyet hareketini başlatan grup, yani "Yeni Osmanlılar" nezdinde Şinasi onların "Manevi Öğretmeni" sayılmaktadır. Bu cemiyetin fikir hocası ve baş mimarıdır.. Şinasi'nin en önemli öğrencisi Namık Kemal'dir..
 
   Namık Kemal, Şinasi ile tanışana kadar divan nazımı ile, tasavvuf konularında yazmaktadır. Ancak, onunla tanıştıktan sonra Batı dünyasına yönelir. Böylece Namık Kemal'in sanat hayatında ikinci ve asıl önemli dönem başlar. Namık Kemal, Şinasi ile yaptığı bir saatlik konuşma sonrası modern Türk edebiyatına yönelmiştir !.. Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bolayır, "Namık Kemal" adlı kitabının 21. sayfasında  şunları yazmaktadır : "Şinasi, N. Kemal'i ilk gördüğü gün genç şairin müstesna kabiliyetini anlamış ve kendisine hemen o gün Fransızca çalışmasını tavsiye etmiştir. Üstat ile tilmiz ( öğrenci ) arasında bir saat devam eden sohbet Namık Kemal'in bütün hayatına hakim olmuştur." 
   Şinasi ile tanışan Namık Kemal, Tasvir-i Efkar'da yazmaya başlar. Aynı zamanda Bektaşidir ve mason da olur. I. Proodos ( İlerleme ) adlı bir Yunan locasında adına rastlarız. Locada, on dokuzu Türk olan altmış sekiz üye bulunmaktadır. Bu Türkler arasında okuduğumuz bir ad da şudur : "Mehmed Namık Kemal, edebiyatçı".. Bu locada Namık Kemal'in yanı sıra ; Midhat Paşa, Ahmed Vefik Paşa, Şair Ziya Paşa, Şinasi gibi Türkçüler de bulunmaktadır..    ( Constantin Svolopoulos, "L' İnitation de Mourad", c.21, n.2, s.441-457 ) ( Paul Dumont, "La Turquie dans les Archives du Grand Orient de France", s.188-194 )      Locada Namık Kemal'e tarihi bir görev verilir : Şehzade Murad'ı mason yapmak.. Bu işi daha önce Şinasi denemiş, başarılı olamamıştır. Namık Kemal'deki bu yüz seksen derecelik dönüşün asıl nedeni bu görevdir. Avrupa görmüş ve çok iyi eğitimli bu modern veliahda, divan şiirleri okuyarak yaklaşamayacağını bilmektedir. Mason locası kararıyla Veliaht  Murad Efendi'nin oğlu Selahattin Efendi'ye hoca olur.  (A.E.Bolayır, "Namık Kemal", s.46-47 ) Ziya Paşa da Veliahdın hocası olur. Amaç veliahda masonik fikirleri aşılamaktır. İtalya'daki Carbonari Cemiyeti üyelerinden ve aynı zamanda mason olan Doktor Kapoleone İstanbul'a getirtilerek çeşitli referanslar sonucunda Veliahda özel doktor yapılır. Böylece, 20 Ekim 1872'de, Sultan Abdülmecid'in büyük oğlu Veliaht Murad, alabildiğince gizlilik içinde, I Proodos Locası'na girerek mason olur.  ( Ziya Şakir, "Çırağan Sarayı'nda 28 Sene, 5. Murad'ın Hayatı" , s.57 ) 
   Veliaht Murad'ın üye yapıldığı locadaki diğer üyeler ; Abdülaziz devrinde iki defa sadrazam olan Keçecizade Mehmed Fuad Paşa, Midhat Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Sefiri Sadullah Paşa, Namık Kemal, Şair Ziya Paşa ve Şinasi'dir.( Kemalettin Apak, "Ana Çizgileriyle Türkiye'deki Masonluk Tarihi", s.24 ) 
   Locanın Üstadı Muhteremi Kleanti İskalyeri böylelikle ; başta Osmanlı Veliahdı olmak üzere, Osmanlı'daki en üst makama çıkmış sadrazamlara ve diğer görevlilere üstatlık etmektedir, emir vermektedir !..