4 Ekim 2012 Perşembe

279 ) AMERİKA, ELİNİ ASLA BOŞUNA UZATMAZ !...

 

   Truman Doktrini Türk dış politikasında devrim niteliğinde değişikliklere yol açtı. Başlangıçta doktrini, ABD ve Türkiye arasında sıcak ilişkilerin gelişmesine ve Sovyet isteklerinin geri çevrilmesine yardımcı bir unsur olarak değerlendiren Türk devlet adamları, SSCB'nin Orta Doğu'da izlediği politikalar karşısında, İngiltere'nin de etkisiyle, bütünüyle Batı ve özellikle ABD yanlısı bir dış politika yürütmeye başladılar.
   Amerikan askeri yardımı çerçevesinde Türk ordusuna verilen malzemenin bakımı ve yedek parça gereksiniminin ancak bu ülkeden sağlanabilmesi, kısa süre sonra yardımların astarının yüzünden pahalı hale gelmesine yol açtı. Çünkü karşılıksız olarak verilen 100 milyon dolarlık ( 280 milyon lira ) savaş artığı askeri malzemenin bakımı ve yedek parçaları için bütçeden yılda 400 milyon lira, yani 143 milyon dolar, ayrılması gerekiyordu !.. Bu meblağın harcanmasıyla, Türkiye'nin savaş sonrasında elinde tutmayı başardığı dolar rezervleri kısa sürede eridi. İleriki yıllarda ABD'den yapılan ithalat arttıkça, dolar sıkıntısı daha da büyüyecek, bir kısır döngüye giren dış ticaret dengesi bir daha düzeltilemeyecek biçimde bozulacak, Türkiye'nin askeri ve ekonomik olarak dışa bağımlılığının temelleri "Truman Doktrini" ile atılmış olacaktı !..
   Askeri ve ekonomik bağımlılık, geleneksel bazı dış politika tercihlerinin de Amerikan tercihleri yönünde geliştirilmesine yol açtı. Bunun en çarpıcı örneği Filistin sorununda görüldü. Yıllarca sorunun çözümü konusunda Arap ülkelerine destek veren Türkiye, kuruluşundan on ay sonra İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu !.. Ülkesindeki Musevilerin İsrail'e göç etmesine izin vererek, Yahudi nüfusunun artmasına yardımcı olan Türkiye, bu politikanın sonucunda Arap devletleriyle ilişkilerinde soğuk bir döneme girdi..
  

   Truman Doktrini ile başlayan dönemde Türk toplumu da büyük bir değişim yaşıyordu. Vehbi Koç gibi girişimcilerin Amerikan firmalarının ticari mümessilliklerini almasıyla, buzdolabından otomobile kadar Amerikan malları ülkeye serbestçe girmeye başladı. Halk, Amerikan mallarını kullanmayı bir ayrıcalık sayıyor, buzdolabı olanlar salona, hatta misafir odasına koyuyor, Amerikan filmlerini izliyor, çocuklar Amerikan çizgi roman kahramanlarını küçük yaşta tanıyorlardı.. Tüm dünyayı etkisi altına alan Amerikan hayat tarzı, daha sanayi devriminin eşiğindeki Türkiye'yi de kaplamaya başlamıştı...
   Birkaç yıl içinde ülkede Amerikalıların sayısı da hızla artmaya başladı. Büyük kentlerde, mahalle aralarında bile, "Coni" komşularımız oldu !.. Bazısı, üçü beşi bir arada oturan asker Amerikalılar.. Bazısı eş ve çocukları ile gelen uzman Amerikalılar.. Hepsinin hali vakti yerinde, altlarında arabaları...
   Türkiye, iktidardaki ve muhalefetteki siyasetçileriyle, askerleriyle, basınıyla ve halkının geniş kesimleriyle, yeni yerinden memnundu. Çünkü, keçi sakallı, silindir şapkalı Sam amca, 1939 yılından beri bizden devamlı bir şeyler talep eden "Moskof ayısı"na karşı bizi korumaya başlamıştı !.. 
  
   Ayrıca Türkiye, Truman Doktrini ve ardından gelen Marshall Planı ile bir miktar ekonomik yardım da almıştı ve alıyordu. Bu yardım, gerçi Yunanistan'ın aldığından hayli azdı. İki ülkeye birden ayrılan 400 milyon doların dörtte üçünden fazlası Yunanistan'a gidiyordu. Çünkü iç savaş içindeydi Yunanistan ve komünistlerin ezilmesi için, bizden daha fazla yardıma gereksinimi vardı. Ama öyle de olsa, o yardımın, o dönemin Türk ekonomisine faydası gene de büyüktü...
   Bu yardım mekanizmalarının işleyebilmesi için, Yunanistan gibi Türkiye de, ABD ile ikili antlaşma imzalamıştı. Antlaşmalar, Amerika'nın - yardım alan diğer ülkeler gibi - Türkiye'ye koyduğu standart şartları içeriyordu.  Bunlara göre Türkiye, yardımları amacına uygun bir şekilde kullanacaktı. Parasını istikrarlı, bütçesini dengeli tutacaktı. İç ve dış rekabette engelleyici önlemler almayacak, müdahaleci davranmayacak, piyasa mekanizmalarının işlemesini kolaylaştıracaktı.. Bunlar, bugünkü IMF koşulları gibi ayrıntılı olmasa da, ilke bazında onları andıran bazı yükümlülüklerdi.. Ve Türkiye de bunlara uymayı taahhüt etmişti !..
  
   Antlaşmalardaki ifadeler, katı değildi. Ama Türkiye onları fiilen kontrol edecek olan özel bir Amerikan İktisadi Misyonunun kurulmasını kabul ediyordu. Bu misyonun örgütü Ankara'da yerleşecekti. Mensupları, ABD Büyükelçiliği mensuplarının tüm diplomatik ayrıcalıklarına sahip olacaklardı.. Buna paralel olarak, tüm ABD vatandaşlarının Türkiye'ye ve Türkiye içinde her türlü seyahatleri kolaylaştırılacaktı !..
   Böylece, Amerikan yardımıyla birlikte, çok sayıda Amerikan görevlinin de Türkiye'ye gelip yerleşmelerinin altyapısı hazırlanmış oluyordu.. Ayrıca, yapılan yardımların amaçları ve içerikleri hakkında iki ülkede de geniş yayınlar yapılması öngörülüyordu ki, bunun sonradan hayli ilginç sonuçları ortaya çıkacaktı !..
   Truman yardımıyla ilgili, 12 temmuz 1947 tarihli antlaşmada şöyle deniliyordu :
"Türkiye hükumeti, bu yardımın amacı, kaynağı, mahiyeti, genişliği, miktarı ve ilerleyişi hakkında Türkiye'de tam ve devamlı yayın yapacaktır.." ( Madde 3, fıkra 2 )
   Türkiye'nin, yardımla ilgileri bilgileri yayma yükümlülüğü de, şu şekilde formüle ediliyordu :
"T.C. hükumeti, bu tür bilgileri yayın araçları emrine amade tutacak ve yayım için uygun kolaylıklar sağlanmasını temin etmek üzere pratik önlemler alacaktır.." ( Madde 7, fıkra 3 )
   Bu, Türk hükumetinin kendi yurttaşlarına Amerikan propagandası yapma görevini üstlenmesi demekti !.. 
   Ve Türk hükumeti, bu maddelerin gereğini özenle yerine getirdi !..
   Devlet radyosunda Marshall yardımından gelen traktörler, cipler, pulluklar için özel programlar yapılıyor ; gazetelerde, bu malzemelerin gemilerden indirilişi ile ilgili resimler ve röportajlar görülüyordu..
   Ayrıca, Amerikalılar tarafından hazırlanan resimli, krokili broşürler yayımlanıyordu. Marshall Planı'nın "felsefesi"anlatılmaya çalışılıyordu.. Ama şunu da unutmamak gerekir : Bu gibi propaganda yayınları, sadece Türkiye'de değil ; Avrupa'da, plan çerçevesindeki her ülkede yapılıyordu. Fransa, İtalya, İngiltere ve Almanya gibi...
   Bunun amacı, sadece planın tanıtılması için değil, Avrupa'daki Sovyet yayılmacılığına karşı bir kalkınma ve korunma sistemi oluşturmaktı. Savaş sonrası gelişmiş olan, Fransa ve İtalya'daki Komünist partilerin propagandasını etkisiz kılmaktı..
   Yardımın büyük bölümü, ABD'de üretilen malların gönderilmesiyle gerçekleşiyordu. Bunlar, planın uygulanması için, Amerikan bütçesine konulan paralarla satın alınıyordu. Ama bu arada ABD'nin iç ekonomisine büyük bir canlılık getiriyordu.. Bu gelişmeden, yardım kapsamına girmeyen Amerikan malları da yararlanıyordu. Marshall yardımıyla birlikte onlar da tanıtılmış oluyordu..
 
   İkinci Dünya Savaşı'ndan önce ve savaş sırasında, Türkiye'de yerli malı kullanılması esastı. Ama bir de, Türkiye'de üretilmeyip ithal edilen mallar vardı ki, onlar arasında en güvenilenleri Alman mallarıydı, biraz da İngiltere.. Savaştan sonraki durum ise tamamen başkaydı : Alman malı zaten tarihe karışmıştı. Almanlar mal üretmek şöyle dursun, bombalarla yıkılmış şehirlerindeki enkazı bile kaldıramıyorlardı.. İngiltere, galip devletler arasında olmasına rağmen, savaştaki kayıplarının etkisinden kurtulup, belini doğrultamamıştı..
   Bu ülkelerin de, Türkiye'ye mal ihraç eden tüm öteki ülkelerin mallarının da yerini, artık hızla Amerikan malları alıyordu. Sadece Marshall yardımıyla hediye gibi gelen traktörler değil, piyasada parayla satılan radyo, buzdolabı, otomobil gibi dayanıklı tüketim malları arasında da Amerikan markalı olanlar rakipsizleşiyordu..
   Durum başka alanlarda da öyleydi. Amerikan filmleri, zaten savaşın son döneminden itibaren rakipsiz hale gelmişti. Onu kısa bir süre içinde Amerikan müziği izledi. Bing Crosby, Judy Garland gibi sanatçıların filmlere de yansıyan melodileri bilinir oldu..
   "Aranjman" lafının çıkışı da o sıralardadır. Bu, Amerikan şarkılarını, sözlerini Türkçeleştirerek söylemek demekti.. Örneğin ;
"Amerikan kovboyları, aslan Cinotri
  Cinotri'nin yumrukları demir gibi.."   
   Buradaki "Cinotri", o dönemin ünlü yıldız-şarkıcılarından Gene Autry idi !..
 
   Benim çocukluğuma ( 5-6 yaşlarıma ) denk gelen 1958-59 yıllarında ise bu "aranjman" biraz deformasyona uğramıştı :
"Amerikan kovboyları, aslan Cinotri
  Donsuz ata binerler,..."
   Daha sonraki yıllarda, Amerika'ya doğrudan doğruya hitap eden şarkı sözleri de yazılıp bestelenecekti ;
"Amerika, Amerika
  Türkler dünya durdukça
  Beraberdir seninle
  Hürriyet savaşında.."
  Bunu da, dönemin ünlü solistlerinden Celal İnce söylüyordu..
  Yine çocukluğumdan, unutamayıp da aklımda kalan başka bir tekerleme daha var :
Bir-ki-üçler ; yaşasın Türkler
Dört-beş-altı ; Polonya battı
Yedi-sekiz-dokuz ; Ruslar domuz
On- on bir- on iki ; İngiltere tilki 
On üç- on dört- on beş ; Amerika kardeş...
   Bu yaşımda, ve de yaşadıklarımdan sonra, isterseniz bana gülebilirsiniz ama ; bu tekerlemenin bile o dönemin yardım siyaseti propagandası için çıkarıldığını düşünüyorum !..
 
   Doğal olarak, her etkinin bir tepkisi olur. Amerikan etkisinin bu kadar hızla ve yaygın bir şekilde artmasına karşı, "Artık bu kadarı da fazla" diyenler de çok oluyordu. Örneğin, dönemin mizah dergilerinden "Marko paşa" ; Sabahattin Ali'nin başyazıları, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın yazıları, Mim Uykusuz'un karikatürleriyle çıkan, ikide bir kapatılıp, yayınına "Merhum paşa", "Malum paşa" gibi adlarla devam eden ünlü "haftalık siyasi mizah gazetesi" idi..
   Enfazla satan gazetenin tirajı 20.000'ler civarındayken, Marko paşa'nın satışı 60.000'e kadar çıkabiliyordu..
   Ama bu arada, Sabahattin Ali'nin 1948'in yaz aylarında, önce mali gücü, sonra da hayatı sona erdiriliyordu.
Amerikan kültür emperyalizminin büyüyüp palazlanan çarkı, artık dişlileri arasına "aykırı" düşünen aydınları almaya ve yok etmeye başlamıştı !..

( Bu yazıda Altan Öymen'in "Değişim Yılları" kitabından alıntılar yaptım..)

1 Ekim 2012 Pazartesi

278 ) DÜNYANIN EN ESKİ İKİNCİ MESLEĞİ !..

  

   İngiltere Büyükelçisi 1588'de, ülkesinin donanmasının, İspanya'nın ünlü "Yenilmez Armada"sı karşısındaki zaferini haber vermeye can atarak Sadrazamın yanına koştuğunda ; Osmanlı hükumetinin savaşın sonuçlarını çoktan öğrendiğini görünce çok şaşırmıştı.. Osmanlı'nın kaynağı Don Alvaro Mendes, namı diğer Salomon Aben Yaeş idi.. Bu zat, Kraliçe Elizabeth'in özel doktorunun eniştesiydi ve 1585'de İstanbul'a yerleşerek sarayda nüfuz sahibi olmuştu !..
   Bu bilgi çok önemliydi, çünkü İstanbul'daki Dubrovnik ( Ragussa) temsilcileri tam tersini, yani İspanyol zaferini iddia ediyorlardı ve bu da, Osmanlı başkentinde ciddi bir endişe yaratmıştı..
   Evet, o devirlerde sağlıklı ve doğru haber alabilmek, ülkelere önemli bir avantaj sağlıyordu..  Örneğin, Kanuni zamanında, Macarların yaptığı sınır savaşlarında çok sıkıntı çeken Macar köylüleri Osmanlı'nın haber kaynaklarındandı.. 1543 yılında Baran'da köylüler, olup biten her şeyi Osmanlı'ya haber veriyorlardı. Hatta Macar askerleri artık Osmanlı'nın haberi olmaksızın bir şey yapamaz olmuştu. Sadece köylüler değil elbette, elçiler de vardı..
   Osmanlı yöneticilerinin Avrupalı elçilerden bilgi edinme konusundaki başarılarının göstergelerinden biri, Macaristan'ın stratejik bakımdan en önemli garnizonlarını listeleyen, Macar kalelerini gösteren bir defterdir. Bu defterdeki raporlarda yer alan bilgiler büyük olasılıkla 1540 sonbaharında Osmanlı'ya gönderilen Macar elçilerinden edinilmiş ve söz konusu liste Sultan Süleyman'ın 1541'deki Macaristan seferinde bir fetih planı görevini görmüştür..
   16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde de yabancı casuslar bulunuyordu. Genelde bu casuslar, ordunun ne zaman nereye hareket edeceğini öğrenmeye çalışırlar ve kendi ülkelerine bu haberleri ulaştırarak tedbirli davranmalarını isterlerdi. 29 Nisan 1563'de Osmanlı ordusunun hareket etmeyeceğini öğrenen İtalyan casuslar, bu haberi hemen ülkelerine ulaştırmışlardı...
   Macarların da, Osmanlı içinde elde ettiği casuslar vardı.. Yeniçeriler, Solaklar, Çavuşlar ve Sofracılar gibi.. Hatta Padişah'ın gece uykuda başını bekleyenlerden ve yürürken ona eşlik eden iki kişinin de Macar casusu olduğu bilinmektedir.. Bu casuslar, birbirlerinden haberleri olmaksızın, sarayda konuşulanları ülkelerine rapor ediyorlardı..
   Kanuni'nin oğlu Selim Manisa'da Sancakbeyliği yaparken, onun Şehzade sarayında bile Macar casusları vardı !..
   Babıali tercümanları, bildikleri Avrupa dilleri, Hristiyan akrabalarıyla bağları ve gerek Avrupa'nın yerleşik ve geçici elçileriyle, gerekse hükümdar ve devlet adamlarıyla ilişkileri sayesinde Osmanlı'nın istihbarat ve dezenformasyon faaliyetlerinde ve bilhassa Padişah'ın elçileri olarak Avrupa'ya sık sık gerçekleştirdikleri resmi ziyaretlerde hayati bir rol üstlenecek bir mevkiye yerleştiler..
   Macaristan'daki Osmanlı idarecileri esir alınan Habsburg Macaristanı askerlerinden değerli bilgiler elde ediyorlardı. Örneğin 1547'de Budin Beylerbeyi, Kuzeybatı Macaristan'daki esas Habsburg askeri birliğinin bulunduğu ve Macaristan Tuna Flotillasının merkezi olan Komarom birliğine mensup bir esir askerden ; Habsburgların askeri hazırlıkları, I. Ferdinand'ın bulunduğu yer ve kardeşi V. Charles'la müzakereleri hakkında önemli ayrıntılar öğrendi. Osmanlı belgelerinde "dil" olarak adlandırılan bu esir asker, aynı zamanda Ferdinand'ın askeri birliklerinin gücü hakkında gerçekçi değerlendirmeler de sunmaktaydı. Bu bilgiler tam zamanında İstanbul'a ulaştırıldı...
   Bu Macar casuslar arasında, Türklüğü kabul etmiş görünen Hristiyan Macarlar da bulunmaktaydı. Asıl adı Gergoly Dioke olan fakat Hüseyin Bey adını taşıyan, İslamiyet'i kabul etmiş görünen Macar casusunun asıl amacı, Osmanlı'ya esir düşen Macar esirlerini kurtarmaktı !..
     

   Osmanlı casusları düzenli olarak Osmanlı Macaristanı ile Habsburg toprakları arasınd gidip geliyorlardı. Osmanlı ve Macar bölgelerinde "pribek" olarak adlandırılan bu casuslardan biri, 1547'nin sonunda, Komarom birliğine mensup bir esir askerden alınan bilgiyi 1548 başında teyit etmekteydi. Bu örnek, Osmanlıların aldıkları bilginin doğruluğunu kontrol etmek için birden fazla kaynaktan haber almaya çalıştıklarını göstermektedir..
   1561'de Macaristan'daki Belgrad Sancakbeyi Hamza Bey, büyük bir Habsburg ordusunun, üzerine gönderileceği tehdidini aldığında, I. Ferdinand'a, Habsburg Kralı'nın bu iş için emrinde yeterince asker olmadığını hatırlatmıştı. Çünkü I. Ferdinand'ın yeterince askeri olsaydı, Hamza Bey bundan mutlaka haberdar edilirdi : "Çünkü altı yıldır Viyana'da yaşayan bir casusum var. Karısı ve çocukları da orada yaşıyor. İsterse kilise ayininde ilahi okuyabilir, bir Musevi din adamı, bir Alman, bir Macar, bir oyuncu, bir asker ya da bir topal adam olabilir ; isterse senin gibi dümdüz yürür, üstelik her dili bilir.."
   II. Bayezid'in ajanları Fransa ve İtalya'ya giderek, Bayezid'in saltanat iddiasına meydan okuduğu için hayatının son on üç yılını Mısır'da, Rodos'ta, Fransa'da, Roma'da geçiren, buralarda Avrupa monarkları ve Papalık tarafından Osmanlılara karşı girişilen Haçlı planlarında bir piyon olarak kullanılmaya çalışılan, Padişah'ın kardeşi Cem hakkında casusluk yapmışlardı..

 

   İstanbul, resmi elçilerin dışında, yabancı ülkelerde ajan ve casuslar da çalıştırıyordu. İstanbul'daki Venedik konsolosunun veya İstanbul ve Venedik'teki Habsburg elçilerinin raporlarından anlaşıldığı kadarıyla bunlar bilhassa İspanya, Venedik ve Avusturya topraklarında aktifti. Bu casusların bir kısmı ikili ajanlık yapsa da, diğerleri hayatları pahasına dahi olsa Padişah'a sadık kaldılar..
   "Kendini Martinengolu rahip Ludovico olarak tanıtan bir Türk casus", Habsburg karşı istihbaratı sayesinde Viyana'da yakalandı. Habsburg ajanının üzüntüyle anlattığına göre, "baştan, ölmekten korktuğu için itiraf etmeye başladı, ama sonra muhafızlardan birinin hançerini kaptığı gibi dört defa kendine sapladı, sonra da boğazını kesti.. Yeri gelmişken, bu bizim açımızdan hiç de iyi olmadı, çünkü ondan çok şey öğrenebilirdik.."
   1605 yılında, tacir olan Sagdy Janos ve Kun Istvan adlı Macar casusları Türk karargahlarından bilgi toplamışlardı..Ayrıca, Türkler'den kaçan dönmeler ve Türk ileri gelenleriyle evlenen Macar kadınları da bilgi kaynağı idiler..
   Pespirin Kalesi Beyi'nin Macar karısı, talan edileceği için, Macar köylülerinin çayırlara gönderilmemesi haberini gizlice Macarlara ulaştırmıştı..
   16. yüzyılın ikinci yarısında, Avrupalı devletlerin Osmanlı'da açtıkları daimi elçilik kurumları da casusluk faaliyetlerinde bulunmuştu.. Almanlar bunun için Avusturyalı ve İtalyan gençleri Türkçe öğrenmeleri için gönderirken, Alman elçisi von Kregwitz, rüşvet karşılığı, yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamlarından bilgi sızdırmaktaydı..
   Padişah 3. Mehmed'in annesi Safiye Sultan bile haber sızdıranlar arasındaydı ve Sadrazam Sinan Paşa, bunları bildiği halde görmezlikten gelmekteydi !..