8 Nisan 2013 Pazartesi

OKUMUYORUZ ÇÜNKÜ...

okumak..
1-Anamızın karnından her şeyi bilerek çıktığımız için...
2-Atalarımıza layık olmaya çalışıyoruz. Onlar da okumazlardı.
3-Çok zeki olduğumuz için okumaya gerek duymuyoruz.
-Okumuşluk genellikle pek bir işe yaramıyor.
5-Onları yazanların daha iyi yaşamadıklarını bildiğimizden ötürü...
6-Paranın yolu kitaptan geçmediğinden...
7- !!!???.......


8-Sıkıcı geliyor...
9-Birinin yazdığı ötekini tutmuyor.
10-Okul çoktan bitti yine mi okuyacağız?
11-Kim okuyor ki?
12-Yolunu bulan okumadan da pekala buluyor...
13-Zaman yok!
14-Ölümlü dünyada o kadar kafa patlatmaya değmez.
15-Okuyan züppelik etmek için okuyor, boş ver...
16-Zavallı kardeşimin başına ne geldiyse hep okumaktan geldi...
17-Hepsinin yazdığı yalan...
18-Kitap insanin kafasını bozuyor...
19-Delikanlılığı bilmek yeter, gerisi fasarya...
20-Okumuşları görüyoruz çoğu borç içinde...
21-Mangır yoksa okumuşsun ne olacak?
22-Bakkalla fırıncı kaç kitap okuduğunu sormuyor...
24-Ne var ki okumaya değecek?
25-Katını alıp, arabanı altına çektikten sonra okusan ne yazar okumasan ne yazar?
26-Gazete okurken bile uykum geliyor.
27-Okursak başımız göğe mi erecek?
29-Diplomayı alır almaz hepsini yakacaksan kitapların...
30-Karı dırdırıyla çocuk zırzırından vakit kalmıyor...
31-Ne okuyacağımızı bilmiyoruz ki...
32-Bizim bi ahbap vardı okumaktan kafayı yedi...
33-Hayat bizim canımıza okurken, canımız okumayı nerden çekecek?
34-Kirayı düşünmekten, ne okumaya kalksam bir türlü kafama girmiyor...
35-Televizyon yetiyor bize...
36-Evde oturup kitap inekleyeceğimize, gider kahvede pinekleriz daha iyi...
37-Hepsi ahlaka mugayir şeyler aslında...
38-Kitap insanın beynini sulandırır be...
39-Kaç okumuşu cebimizden çıkarırız evelallah...
40-Okuyarak su-elektrik paralarını ve bakkala borçları ödeyemem...


www.akademikfizik.net

6 Nisan 2013 Cumartesi

Piri Reis ( .... - 1554) [500. DOĞUM GÜNÜ ANISINA]


Denizcilik mesleği, öncelikle bedenen ve ruhen sağlam bir yapıya sahip olmanın yanında, kendine özel temel kuralları ve bilgi birikimi olan, disipline dayalı zor ve uzunca bir süreçte edinilen bir uğraştır. 14 yıl aralıksız amcasının gemisinde her türlü mesleki bilgi ve beceriyi kazanmış, o dönem gemicilerinin üstün özelliklerinden korsanlık ile birlikte devlet görevinde de bulunmuştur. Bu yıllara ait bilgileri daha sonra yazdığı “Kitab-ı Bahriye” adlı eserinden öğreniyoruz.
Piri Reis ( .... - 1554) 


Piri Reis 1465-1470 arasında Gelibolu’da doğdu. Çizdiği haritalarla tanınmış büyük bir Türk denizcisi, amirali ve coğrafya bilginidir. Barbaros Hayrettin Paşa Akdeniz Kaptan-ı Deryası iken Piri Reis de Hint Kaptan-ı Deryası olarak görevlendirilir.


Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı’nda bir savaş gemisinde kaptanlık yaptı. 1511′de amcasının ölümü üzerine Gelibolu’ya çekilip orada dünya haritası ve Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) hazırlamıştır.
"Piri Reis Haritası" günümüze kalan, Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biridir. Osmanlı amirali Piri Reis tarafından 1513'de çizilmiş olup, Avrupa ve Afrika'nın batı kıyılarını ve Güney Amerika'nın doğu kıyılarını gösterir. Amerika’yı gösteren en eski haritanın bulunduğu haberini alan Mustafa Kemal Atatürk, onu Ankara’ya getirterek bizzat kendisi inceler. Sonra haritanın çoğaltılarak üzerinde ilmî incelemeler yapılmasını emreder. Topkapı Sarayı’ndan çıkan bu harita daha sonra Prof. Dr. Afet İnan’ın da kurucuları arasında yer alacağı Türk Tarih Kurumu bilim heyetlerince tetkik edilir. Haritanın bir kopyası 1953′te incelenmek üzere ABD’ye gönderilir.

Çimenlik Kalesi içinde bulunan Piri Reis Müzesi'de, Piri Reis'in, Kitab-ı Bahriye'sini yazdığı tarihten itibaren değişik tarihlerde çizdiği üç adet Çanakkale Haritası, Dünya Haritası, Piri Reis'i yaşadığı devre ait Bayrak ve Sancaklar, Osmanlı resim sanatı olan Manzaralı Resim Sanatının üstadı Nasuh Matrakçı'ya ait kitaplardan örnekler yer almaktadır. Bugün bile erişilmesi güç bir bilgiye sahip olan Piri Reis, meşhur Kitab-ı Bahriye (Denizlerin Kitabı) sini Çanakkale'de meydana getirmiştir. 1-5 Temmuz 1983 tarihleri arasında Çanakkale'de düzenlenen Piri Reis Haftası ve Sempozyumunda, Piri Reis'in Gelibolu'da tuttuğu notlarını, Çanakkale'de Kilitbahir ve Çimenlik (Sultaniye) Kalelerinde kitap haline getirdiği açıklanmıştır.


 * * *
Born on the Gallipoli Peninsula c.1465, Admiral Piri Reis is one of the most famous figures of Turkish naval history. An Ottoman naval captain and a cartographer, he is best known in the West for his map of 1513--the first surviving map that shows the Americas, including North America, South America, Greenland, Antarctica, as well as the western coast of Africa. This map, now preserved in the Topkapi Museum in Istanbul, was not Piri Reis' only contribution to cartography. The unparelleled cartographer of history also left behind 16th century maps of the Gallipoli Peninsula and the Dardanelles. In 1521 he also wrote a mariner's guide to the coasts and islands of the Mediterranean ("Book of the Mariner," or "The Naval Handbook").
Upon his famous 1513 map of the Americas, he added this inscription from Gallipoli:
"The author of this is the humble Piri ibn Haji Muhammad, known as the nephew of Kemal Reis, in the town of Gallipoli in the Holy Month of Muharram of the year 919 [A.D. 1513]."
Admiral Piri Reis is still the subject of intense study by Turkish and non-Turkish scholars around the world.
"Piri Reis Haritası" günümüze kalan, Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biridir

Map of the Americas by Ottoman Admiral Piri Reis, 1513


Piri Reis


Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte 1465 ile 1470 yılları arasında, o tarihlerde Türk deniz üssü olarak bilinen küçük bir sahil kasabası Gelibolu’ da doğmuştur. Babası Hacı Mehmet’ tir. Doğan çocuklarına Muhiddin Piri adını verirler.
Piri Reis’ in amcası o dönemin ünlü denizcisi ve daha sonraları Osmanlı Devleti’ nin Akdeniz amirallerinden Kemal Reis’ tir. Türk tarihçi İbni Kemal o tarihlerde Gelibolu’ da doğan çocuklar için şu tanımlamayı yapmıştır: “Gelibolu’ da doğan çocuklar timsah gibi su içinde büyürler. Beşikleri ecel tekneleridir. Sabah ve akşam gemi seslerinin ninnisiyle uyurlar.” Bu benzetmeyle büyüyen geleceğin büyük denizcisi Muhiddin Piri on bir yaşına kadar bu şirin sahil kasabası Gelibolu’ da yaşar. Her Türk çocuğunun o dönem olanaklarıyla yetiştiği gibi aile içinde örf ve adetlere göre eğitim alır ve sonuçta diğer çocuklardan farklı olarak okuma ve yazmayı da öğrenir. Bu süreçten sonra amcası Kemal Reis’ in gemilerinde denizcilik mesleğine ilk adımını atar.

Piri Reis, bu kitabında amcası Kemal Reis ile dolaştığı yerleri ve tarihi olayları özgün anlatımıyla aktarmaktadır. Amcası Kemal Reis’ in denizcilikteki ilk 14 yılı, o dönem gelenekleri gereği korsanlıkla geçer. 1486 yıllarında İspanya’ nın Gırnata’ daki Müslüman halkı, Tunus, Mısır ve Osmanlı Devleti’ nden yardım istemişlerdir. Bu sırada korsanlık hayatı devam eden Kemal Reis, gemileriyle bu Müslümanları Afrika’ ya geçirmiştir. Piri Reis, 1487-1493 yılları arasında altı yıl Kemal Reis’ in yanında yer almış ve bu denizlerde çok çeşitli çalışmalarda bulunmuştur. Batı Akdeniz kıyılarında ve çeşitli adalarda korsanlık yaparak, diğer korsanlara karşı üstünlük sağlamışlar, gemilerine el koymuşlar ve bölgeyi kış aylarında liman yeri olarak kullanmışlardır. Bu süreçte Cezayir, Tunus ve Bona limanlarında kalmışlar, yöre halkıyla dostluklar oluşturmuşlardır. Piri Reis bulundukları yerlerin ve bölgedeki adaların fiziki bilgilerini ve kimlere ait olduğunu da notlarına almıştır. Piri Reis’ in “Kitab-ı Bahriye” eserinden edindiğimiz bilgilere göre Kristof Kolomb’ un Amerika hakkındaki haritasını 1493-1494 yıllarında ele geçirdiğini anlıyoruz.
O yıllarda Osmanlı Devleti’ nin başında Fatih Sultan Mehmet’ in oğlu II. Beyazıt bulunuyordu. Kardeşi Cem Sultan’ ın ölmesi üzerine, yönetimde rakipsiz kalmış, tüm dikkatini fetih ve büyümeye vermiştir. Bu amaçla kara ve deniz gücünü kuvvetlendirmek için korsanlık yapan Türk gemilerini devlet yönetimi altına toplamıştır. Bu amaçla Kemal Reis’ i de gemileri ve leventleriyle (deniz askerleri) davet etti. Kemal Reis yanında Kara Hasan ve Piri Reis olduğu halde kendi gemileriyle oluşturduğu deniz gücüyle 1494 yılında Osmanlı Devleti’ nin hizmetine girerek, bu oluşuma deneyimleriyle güç kattılar.
Piri Reis’ in 1499- 1502 yılları arasında meydana gelen deniz savaşları sırasında ünü duyuldu. Dönemin Kaptan-ı Derya’ sı Davut Paşa filosunun fiilen komutanı Kemal Reis idi. Bu donanmada bir savaş gemisinin komutanı olarak da Piri Reis bulunuyordu. Venedik Cumhuriyeti ile 1500- 1502 tarihlerinde yapılan savaşlarda Piri Reis’ in hizmet ve başarıları dikkat çekiyordu. Kemal Reis, 1511 yılında Piri Reis’ in bulunmadığı ve nedeni bilinmeyen bir deniz faciasında ölmüştür. Bu olaydan sonra Piri Reis en büyük dayanağını kaybetmişti. Ancak amcasının yanında denizciliğin en önemli bilgi ve becerilerini edinen Piri Reis, bu birikimlerinden dolayı döneminin en önemli denizcileri arasına girmişti. Amcasının bu beklenmeyen ve acı ölümü Piri Reis’ i derinden etkilemiş, bir süre sonra da denizciliğe ara vererek Gelibolu’ ya dönmüştür. İşte O’ nun gelecekte denizciliğinin yanı sıra bilimsel yanını da ölümsüzleştirecek ilk eseri “Dünya Haritası” ‘nı hazırlaması buradaki yıllarıdır. Önceki yıllarda tuttuğu notlardan hazırladığı diğer eseri “Kitab-ı Bahriye” ise önemli bir denizcilik kılavuzudur.
Yavuz Sultan Selim’ in Mısır seferini gerçekleştirdiği 1516- 1517 yıllarında Osmanlı donanması Cafer Bey’ in komutasındadır ve Piri Reis’ e de bu donanmada komutanlık görevi verilmiştir. İskenderiye’ yi ele geçiren bu donanmadan ayrılan bir filo ile Nil yolundan Kahire’ ye giden Piri Reis, buranın da haritasını yapmış ve anılan yerler hakkında tarihi ve coğrafi bilgiler vermiştir.
Mısır, Osmanlı topraklarına katılınca 1517’ de İskenderiye’ ye bir filo ile giden Yavuz Sultan Selim ile şahsen tanışma fırsatını bulan Piri Reis, daha önceleri hazırladığı dünya haritasını padişaha hediye etmiştir. Mısır seferinden sonra tekrar Gelibolu’ ya dönen Piri Reis burada bilimsel çalışmalarına devam etmiştir.
1520 tarihinde Yavuz Sultan Selim’ in ölümü ile oğlu Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı tahtına geçmiştir. O’ nun padişahlığı, Osmanlı Devleti’ nin büyük fetihler dönemidir. Bu dönemde Rodos’ un fethini gerçekleştiren büyük donamada Piri Reis de görev almıştır. 1524 tarihinde sadrazam Pargalı İbrahim Paşa’ nın Mısır’ a gitmesi sırasında, Piri Reis’ in O’ na eşlik etmesi emrini padişah vermiştir. Fırtınaya yakalanan donanma, yoluna devam edemeyerek Rodos’ a sığınmak zorunda kalmış; bu durum, Piri Reis’ in sadrazam Pargalı İbrahim Paşa tarafından daha yakından tanınmasına neden olmuştur. Piri Reis Bahriye kitabı hakkında sadrazama bilgi verir. Bu kitabın önemini anlamış olan sadrazam, O’ na hazırladığı bu çalışmalarının kitap haline getirilmesini önermiştir. Piri Reis, Gelibolu’ da yeniden çalışmalarını geliştirerek, Pargalı İbrahim Paşa aracılığıyla padişah Kanuni Sultan Süleyman’ a takdim eder.
Bu tarihten sonra Piri Reis’ i yeniden devlet hizmetinde görüyoruz. Hint Beylerbeyliği (Kızıl Deniz, Umman Denizi ve Basra Körfezi Amiralliği) ve daha bir çok önemli denizcilik görevlerinde bulunmuştur.
1552 yılında ikinci kez çıktığı Mısır Seferi, O’ nun sonunu acı bir şekilde getiren gelişmelere neden olmuştur. Bu seferin son durağı Basra’ dır. Piri Reis gemilerinin ihtiyaçlarını gidermesi, onarım ve bakımlarının yapılması ve askerlerin dinlenmesi için donanmayı Basra’ da bırakarak ganimet yüklü gemilerle Mısır’ a gelir. Basra Beylerbeyi Kubat Paşa ile Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa’ nın tutumları nedeniyle; Piri Reis bu davranışından dolayı hapsedilerek Kanuni Sultan Süleyman’ a şikayet edilmiş, sonuçta hizmette kusur ile suçlanarak 80 yaşını aştığı bir dönemde 1554 yılında idam edilmiştir.
Piri Reis, denizcilik alanında zamanının en önemli bilim adamları arasında yer almıştır. Ana dili dışında Rumca, İtalyanca, İspanyolca hatta Portekizce bildiği anlaşılıyor. Dünya haritasını hazırlarken, bu dillerdeki eserlerden yararlandığını kendisi yazmıştır.

Eserleri:

“KİTAB-I BAHRİYE” (Ege ve Akdeniz kılavuzu): Piri Reis değişik zamanlarda Ege, Adriyatik, İtalya, Fransa, İspanya ve Tunus limanlarında inceleme yapma fırsatı bulmuştur. Buralara ilişkin notlarında tarihi, coğrafi ve denizleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. Bahriye kitabı 1521 ve 1525 tarihlidir. Asıllarından kopya edilmiş nüshaları İstanbul, Berlin, Dresden, Bolonya, Paris, Viyana ve Londra’ daki özel ve devlet kütüphanelerinde bulunmaktadır.
“DÜNYA HARİTASI” 1513 tarihinde I. sini, 1528 tarihinde de 2. sini hazırladığı dünya haritaları, renkli olarak ve deri üzerine yapılmıştır. Bugün asıl ve kopyaları parçalanmış halde nüshaları mevcuttur.
Hazırlayan:
Dr. Nuri OLUR

348 ) "MEDENİYET PROJESİ" !..

  Osman Hamdi Bey

   18. yüzyıldan beri Osmanlı idarecilerinin ilgiyle izledikleri Fransa, 19. yüzyılda artık örnek alınan bir model olmaya başlamıştı. Fransız etkisinin en çok hissedildiği alanlardan biri, şüphesiz eğitim ve kültürdü.
   Yeni düzenin merkezi olarak algılanan Paris, yeniden kurgulanmaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu için, bir uygarlık örneği olarak, yeni bir çekim merkezi halini almaktaydı.
  1831 yılında, dört gencin eğitimleri için Paris'e yollanmasıyla bu konuda ilk somut atılmıştı. Ahmed, Hüseyin, Abdüllatif ve Edhem adındaki bu dört çocuk, Avrupa'da eğitim görmek üzere gönderilen ilk Müslüman Osmanlılardı...
   Üzerinde özellikle duracağımız Edhem'in yaşam öyküsü ilginçti. 1818 civarında Sakız Adası'nda doğmuş, 1821'de başlayan ve kısa sürede Yunan bağımsızlık mücadelesine dönüşen Rum ayaklanması sırasında, 1822'de Osmanlı ve Mısır donanmaları tarafından misilleme olarak Sakız halkına uygulanan kırımdan kurtulabilmiş ama esir olarak alınmıştı..
   Henüz 4 ya da 5 yaşındaki bu Rum çocuğu, dönemin tanınmış devlet adamlarından Hüsrev Paşa tarafından alınıp Müslüman yapılmış ve yetiştirilmişti. Dolayısıyla, yeni kimliğiyle beş yıl kadar geçirdikten sonra, yaklaşık 12 yaşına geldiğinde, bir kez daha bulunduğu yerden koparılarak Osmanlı modernizasyon projesinin bir parçası olarak kendini Paris'te bulmuştu.
   Edhem ve diğer üç çocuk hakkındaki bu karar, Osmanlı hükumeti tarafından 1830 yılında alınmıştı. Fransız Sefiri Guıllemınot, Aralık 1830'da bu kararı hükumetine bildirmiş, söz konusu çocukların Serasker Hüsrev Paşa'nın yetiştirmelerinden seçilmiş olduklarını belirtmişti..
   Çocuklara eşlik etmek için ise, dönemin ünlü müsteşrik ( Doğu bilimci ) ve tercümanlarından Amadee Jaubert görevlendirilmişti. Aralık 1830 veya Ocak 1831'de İstanbul'dan ayrılmışlar, Şubat başında Marsilya'ya, Mart ayında ise Paris'e ulaşmışlardı. Mart sonunda Paris'te eğitimlerinin sorumluluğunu üstlenecek olan ve kendi adını taşıyan dönemin en ünlü hazırlık okullarından birinin sahibi olan Jean-François Barbet'ye teslim edilmişlerdi..
  İbrahim Edhem Paşa

   Bir süre sonra da gene Hüsrev Paşa'nın yetiştirmelerinden Mehmed Reşid adında beşinci bir genç de onlara katılmıştı.

   Bu operasyonun bir Osmanlı "medeniyet projesi" niteliğinde olduğu her halinden belliydi. Jaubert, hükumetine Paris'ten yazdığı mektubunda, "Türklerin daha yüksek bir uygarlığa ulaşmak için harcadıkları çabalar"dan bahsetmekteydi.
   26 Kasım 1832'de Hüsrev Paşa doğrudan doğruya Barbet'ye bir mektup yazarak Fransız eğitimciye üstlendiği sorumluluktan dolayı teşekkür ediyor, bir kez daha Osmanlıların ilim ve irfandan nasiplerini almaktan aciz bir millet olduklarını iddia edenleri yalancı çıkarmanın ne denli şerefli bir görev olduğunu anımsatıyordu. Yaşlı Serasker, "evlatları" ile kendisi arasında bir kıyaslama yaparak, meseleye ilginç ve şahsi bir boyut kazandırıyordu. "Bugün işgal ettiğim mevkide, hayatımın ilk yıllarında becerikli ve müşfik hocamın verdiği eğitimin bütün meyvelerinden yararlanmaktayım. Benim gerçek eğitimim bugün gençlere devlet işlerine uygun eğitimin nihai zahmet ve meyvelerinin verildiği yaşta başladı. Benden daha şanslı olan evlatlarım, sizin himayenizde öğrendiklerini, bu bilgilerin tekamülünü uzun bir meslek hayatı boyunca izleyebilmelerini mümkün kılacak bir yaşta uygulamaya başlayacaklardır.."
   Barbet'nin okulu zaten başarılarıyla tanınıyordu. Pasteur gibi geleceğin parlak insanlarından birçoğunun eğitim gördüğü bu kurum, Paris'in en iyi hazırlık okullarının başında geliyordu. 
   Ancak, kendisine emanet edilen dört genç Osmanlı, Barbet için yeni ve ilginç bir pazarın açıldığı anlamına geliyor, aynı zamanda Fransa'nın uzun vadeli bir siyasi yatırıma girdiğine işaret ediyordu.
   1840'da Sultan Abdülmecid, Barbet'ye hizmetlerinden dolayı Nişan-ı İftihar ihsan etmiş, nişanla birlikte gelen Mustafa Reşid Paşa imzalı mektupta da Barbet'nin "İmparatorlukta ıslahat ile medeniyetin terakkisine olan katkıları"ndan bahsedilmişti. 
   Barbet ise, bütün bu mektupları, kendi reklamı için, yayımladığı kitapçığın sonunda şu açıklamaya yer veriyordu : "Belki bir gün, Paris'te eğitilen genç Türkler Babıali'nin kurullarında yerlerini aldıklarında, eğitimlerinin ilk dönemlerini hatırlayacak ve dolayısı ile düşüncelerinde Fransa'nın lehinde bir hava oluşacaktır".
   Genç Edhem, hamisi ve öğretmeninin ümitlerini boşa çıkartmayacaktı. 1831'de girdiği Institution Barbet'den 26 Ekim 1835 tarihindeki kararla Madencilik Okulu'na ( Ecole des Mınes ) yabancı öğrenci statüsüyle kabul edilmişti. Herhalde bu sebeple 1251'de ( 1835/1838 ) Hüsrev Paşa ; Hassa Müşiri'ne hitaben bir arzında, Abdüllatif ile Hüseyin'in İstanbul'a dönmelerine karşın Mehmed Reşid, Ahmed ve Edhem'in eğitimlerinin devam etmesi nedeniyle bir süre daha Paris'de kalacaklarından, maaşlarının sarayca karşılanmasını istemiş, bu maaşların heba olmayacağı konusundaki görüşünü beyan etmişti..
   Edhem, 12 Haziran 1836'da ikinci sınıfa, 26 Mayıs 1837'de üçüncü sınıfa kabul edilmişti. Bu eğitimin sonunda, Paris'de 8 yıl kadar kaldıktan sonra, 1939'da İstanbul'a dönen Edhem, "Arabi ve Farisi ve Türki bazı ulum-u fünunun tahsiline" çalışmış ve askeriyeye geçmişti. 
   1845'de Gümüşhacıköy, Keban ve Ergani madenlerinin başına getirilmiş, ardından da 1846'da döndüğü İstanbul'da 1847'den 1856'ya kadar saraya bağlı olarak mabeyin ferikliğine kadar yükselmişti. Aynı yıl vezir rütbesi kazanan Edhem Paşa, Meclis-i Ali Tanzimat, Meclis-i Vala, Encümen-i Daniş üyeliklerinde bulunmuş ve muhtelif nazırlık ve elçilik görevlerinden sonra 1877'de bir yıl süreyle sadrazam olarak görev yapmıştı. 
   Fransa'yla olan bağlarına gelince, İbrahim Edhem öğrenciliği zamanındaki Fransız diplomatlarını ve öğretmeni Barbet'yi haklı çıkartmıştı. Osmanlı erkanı arasında Fransızca'yı ana dili gibi konuşmasıyla ün salan bir devlet adamı, Fransa ve Fransız kültür ve bilim dünyasıyla hep yakın temasta kalmıştır.  O kadar ki, 1842 yılında doğan büyük oğlu Osman Hamdi'yi de 1860'da eğitim almak üzere Paris'te, üstelik de kendi çocukluğunun geçtiği Institution Barbet'ye yollamıştı. Hala hayatta olan Barbet, eski öğrencisinin oğluna kucak açmıştı. Her ne kadar Osman Hamdi'yi babası kadar ciddi ve çalışkan bulmamış idiyse de , 1864'de Hukuk Fakültesi'ne kaydolabilmesi için gerekli eğitimi vermişti. 
   Ne var ki belki de paşa kölesi ile paşa oğlu olmanın doğurduğu farktan dolayı, Osman Hamdi kendisinden beklenen eğitimi tamamlayamadan, 1868'de ülkesine dönmüştü. Ancak babasından farklı bir şekilde de olsa, Osman Hamdi Bey de resim, arkeoloji ve müzecilik dallarındaki öncülük ve başarılarıyla öne çıkacak, Osmanlı kültür ve sanat dünyasında herkesçe malum saygın yerini alacaktı. 
   Osman Hamdi Bey'in her iki evliliğini de Fransızlarla yapmış olması, gerek resmi, gerek özel hayatında Fransızca ve Fransa'ya gösterdiği bağlılık, 1831'de "Edhem" adı verilmiş yetim bir Rum çocuğuyla başlayan "Medeniyet Projesi"nin ne denli derin izler bıraktığını da göstermeye yeterlidir.

( Prof. Dr. Edhem Eldem - B.Ü. Tarih Bölümü, "Popüler Tarih" teki yazısı )











    

3 Nisan 2013 Çarşamba

Galileo Galile

Galileo Galilei (1564-1642)
Galileo 15 Şubat 1564'te İtalya'nın Pisa şehrinde doğdu.Dönemi¬nin tanınmış müzisyenlerinden Vincenzo Galile¬i'nin oğlu olan Galileo, ilk tahsilini Floransa'da yaptı.Babası kendi matematik uğraşısı nedeniyle varlığının çoğunu kaybetmişti ve Galileo'u matematikten uzak tutmaya çalışıyor, bir hekim olmasını istiyordu. Galileo'nun müzisyenlik ve ressamlığa oldukça ilgisi vardı ama babasının isteğine uyarak Pisa Üniversitesi'nde tıp okumaya karar verdi.

     www.akademikfizik.net     

Babasının bir arkadaşı olan matematik öğretmeni Ricci, Galileo'yu oldukça etkiledi ve Galileo babasının karşı çıkmasına rağmen özel matematik dersleri almaya başladı. Bu derslerde Arşimed'in çalışmalarını öğrendi.

Galileo deneylerinin ilkini 17 yaşında tıp öğrencisiyken gerçekleştirmiştir. Kilise avizelerinin rüzgar ile salınmasını inceleyen Galileo, rüzgarın sertliğine göre açının değiştiğini fakat salınım zamanının değişmediğini fark etti. Bu gözlemini evde iki sarkaç oluşturarak denemiş, aynı sonucu almıştı.r
Galileo hem yüzyıllardır hakim olan Aristoteles akımından, hem de Kutsal Kitap'tan şüphe duyarak Orta Çağ'daki bilim anlayışında devrim yaratmıştır. İtalya'nın Pisa kentinde dünyaya gelen Galileo, ilk önce tıp eğitimine başlamış, sonra ilgisi matematik ve felsefeye dönmüştür. 25 yaşında Matematik profesörü olan Galileo, genç yaşlarından itibaren hareket hakkında kendi başına deneyler yapmaya başlamıştır. 1609'da yapılmış basit bir teleskoptan ilham alarak daha üstün teleskoplar geliştirmiş ve uzay hakkında daha önce hiç yapılamamış gözlemler yapmıştır.

Galileo, kendisinden önce Copernicus'un öne sürdüğü güneş merkezli evren kuramını benimsemiş ve bu nedenle Vatikan kilisesi tarafından iki defa yargılanmıştır. Kilise dünya merkezli bir evren anlayışını savunuyordu ve Copernicus teorisini dine aykırı buluyordu. 1614'te ilk mahkemesinde görüşlerini yayması ve öğretmesi yasaklanmış, 1632'de yazdığı bir kitap nedeniyle yargılanması sonucu ömür boyu ev hapsine mahkum edilmiştir. Bu olaylar nedeniyle Galileo tarihte bilim ve din çatışmasının bir sembolü haline gelmiştir.

hptt://tr.wikipedia.com

www.akademikfizik.net

Isaac Newton

 Isaac Newton (1642-1727)
25 Aralık 1642 tarihinde Woolsthorpe kentinde dünyaya gelen Isaac Newton fiziğin en önemli isimleri arasında yer alır. İlk aynalı teleskobu geliştirmiş, renk ve ışığın niteliğine açıklık getirmiş, evrensel kütle çekimi yasasını ortaya atarak fizikte devrim gerçekleştirmiştir. 


Newton doğumundan 3 ay önce babasını kaybetmiştir. Bir çiftçi ailesinin çocuğu olan Newton 12 yaşında Grantham'daki King's School'a başlamıştır. 1661'de buradan mezun olan Newton aynı yıl Trinity College'a girdi. 1665'de buradan mezun olan Newton lisans üstü çalışmalarına başlayacağı sırada veba salgını baş gösterdi ve üniversite kapatıldı. Bunun üzerine Newton 2 yıl annesinin çiftliğinde kaldı. Burada çalışmalarına devam etti. 1667'de Trinity College'a öğretim görevlisi olarak geri döndüğünde sonsuz küçükler hesabının ( difransiyel ve integral ) temelini atmıştır. Daha sonra da ışığın yapısını açıklamış ve evrensel kütle çekimi kanunu ortaya atmıştır. Ancak çekingen olan Newton fizikte devrim yaratacak bu fikirlerini çok uzun yıllar sonra yayınlamıştır. Örneğin sonsuz küçükler hesabını 38 yıl sonra yayınlamıştır. Lisans üstü çalışmalarını tamamlayan Newton 27 yaşındayken Cambrige Üniversitesinde matematik profesör olarak getirilmiştir. 1671'de aynalı teleskopu geliştirerek Royal Society'e seçildi. Ama burada özellikle Robert Hooke tarafından şiddetle eleştirilmesi Newton'u iyice içine kapanık hale getirdi. Bilim dünyasıyla ilişkisini kesen Newton 1678'de ruhsal bunalıma girdi. Yakın dostu ünlü astronom Edmond Halley'in çabalarıyla 6 yıl sonra bilimsel çalışmalarına geri döndü. Ve 2 yıl içinde efsanevi yapıtı Principia'yı yayınladı. Bu eser büyük ses getirdi.Kitabın yayınlandığı yıl kral II. James tarafından Katolik'liği yayma çalışmalarına direniş gösteren Newton, kral düşürüldükten sonra 1689'da üniversite parlamentosuna girdi. 1693'de yeninden bunalıma giren Newton'un yakın dostları John Locke ve Pepys ile arası bozuldu. 2 yıl sonra düzeldiyse de bilimsel çalışmalarda eski verimliliğini gösteremedi. 1699'da darphane müdürlüğüne getirilerek Londra'ya yerleşti. 1701'de profesörlükten ayrıldı. 1703'de Royal Society'nin başkanı oldu.1704'de sonsuz küçükler hesabını da içeren Optik adlı kitabını yayınlayınca Leibniz arasında tartışma başladı.Leibniz sonsuz küçükler hesabını Newton'dan 20 yıl önce yayınlamıştı. Newton'un hayatının son 25 yılı bu tartışmalarla geçti ve 20 Mart 1727'de Londra'da öldü.

Kaybetmek İçin Doğanların 10 Ortak Özelliği

Kaybetmek Ve Kazanmak

Bir filozof, “Hayat doğduğumuzda hepimize bir mermer bloğu verir. Bazılarımız ondan güzel bir heykel yaparız, bazılarımız ise hoyratça peşimizden sürükleyip paramparça ederiz” demişti.
Kaybedenler de kazananlar gibi benzer ve farklı özelliklere sahiptir. Bazıları Leonard Cohen’in deyişiyle ‘görkemli kaybeden’dir. Bazıları ‘yokluğu anlaşılmaz’dır.
Bazıları kaybederken başkalarına da zarar verir. Bazıları ise ‘sadece kendine zararlı’ kaybedendir. Kazananlar gibi kaybedenler de, ‘felsefeli kaybedenler’ ve ‘felsefesiz kaybedenler’ diye ikiye ayrılabilir.
Kazanmak gibi, kaybetmek de bağımlılık yapabilir. Kaybetmişliğiyle barışmanın ötesine geçip, kaybetmeyi kimlikleştirmek de mümkündür. Bu bağlamda ‘param yok’ demekle, ‘ben fakirim’ demek arasında dağlar kadar fark vardır. Kaybetmeyi kimlik haline getirmek, -ki bunun Türk usulü versiyonu arabeskleşmedir- kaybetmeyi kalıcı ve ‘sürdürülebilir’ hale getirir.
Hiç kimse durduk yerde kaybeden olamaz. Kaybeden olmak için de bazı şekillerde düşünmek, bazı şekillerde davranmak, bazı şeylere inanmak gerekir. Kaybeden olmanın da yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi vardır. Kaybetmek için doğanlar pek fark etmeseler de, kaybetmek için de çaba harcamak gerekir!
Peki hayat oyununda kaybetmeye yatkın insanların, düşünce ve davranışlarında sıklıkla karşılaşılan ortak özellikler nelerdir?


www.akademikfizik.net

1- İç disiplin yetersizliği
Başarısız insanların birinci ortak özelliği, irade gücü zayıflığıdır. Kendini içinden disipline ederek, bir amaca doğru harekete geçirememek bu insanların en büyük eksiğidir.
İrade gücü, insanın kendi iç güçlerini bir mercek gibi toplayıp, bu gücü bir amaca yöneltmektir. İradesi zayıf olduğu için kendini kontrol edemeyenlerin, olayları ve diğer insanları yönetmesini beklememek gerekir.


2- Zaman kullanım bilincinde zayıflık

Başarılı ya da başarısız herkesin 24 saati vardır, farkı yapan bu zamanı nasıl kullandıklarıdır. Başarmak istediği işleri, bir zaman çerçevesine oturtup, yani ‘işleri takvime bağlayıp’ sonra da kendini o programına göre denetleyenler, iyi bir kişisel organizasyon sistemi kurmuştur.
Belli bir amaç ve yön duygusuyla hareket etmeyenler, zamanının değerini de bilemez. Yapılacak işleri olanlar için zaman geçer, bir amacı olmayanlar içinse zaman döner! Sabah olur, öğlen olur, akşam olur, tekrar sabah olur!


3- Başarıyı dış faktörlere bağlama eğilimi


Bernard Shaw ünlü esprisinde, “Başarı tamamen şansa bağlıdır, inanmıyorsanız başarısızlara sorun!” der. Başarısızların, hayatlarındaki sonuç-ları kendi karar ve seçimlerine bağlamak yerine, kader, kısmet, şans ve şartlar gibi dışsal faktörlere bağlama eğilimi yüksektir.
Egolarını savunmak ve öz saygılarını korumak için, başarısızlığı “Rüzgar karşıdan esiyordu, hakem karşı tarafı tutuyordu” gibi dış faktörlere bağlarlar. Bu tutumun tehlikesi nedir? İnsanlar başkalarını ve şartları çok fazla suçlarsa, öğrenmeye zaman bulamaz.


4- ‘Saydı’ tipi düşünmeye yatkınlık

Başaranlar, önlerindeki şartlardan nasıl başarılı bir sonuç çıkarabileceklerini düşünür. Başarısızlık merkezli düşünenler ise, ‘başka şartlarda olsa-lardı’ neler yapabileceklerini anlatıp durur. Bu ‘saydı’ tipi düşünmedir. Bu tür kadınlar, ‘erkek doğsalardı’ neler yapabileceğini anlatırken, bu tür erkekler ‘kadın doğsalardı’ neler yapabileceklerini sayıklar.
Daha ilkokula bile gitmemiş olan İbrahim Tatlıses, “Urfa’da Oxford olsaydı, biz de giderdik” der! Kısacası, başarı sonuç alır, sevinir ve susar. Başarısızlık konuştukça konuşur. Çünkü elinden iş gelme-yenlerin, dilinden çok söz gelir! Cenap Şahabettin’in deyişiyle “Yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok gürültü çıkarır.”


5- Arabeskleşmeye yatkınlık


Başarısızlığa götüren tavırlardan biri de arabesk düşünmeye yatkınlıktır. Arabesk hayat görüşü sürekli bir ‘başarısızlık beklentisi’ içindedir. Kendini ‘bela paratoneri’ gibi görür.
Arabesk söyleyerek başarılı olunabilir ama arabesk bir dünya görüşüyle başarıdan başarıya koşmak pek mümkün değildir. Arabesk tavırlılar, söylemek yerine söylenmeye yatkın; anlatmaktan çok alınmaya eğilimlidir. Sürekli bir ‘kurban psikolojisi’ içinde kıvranır. Eziklik ile ezme içgüdüsü arasında savrulur, ‘doğru dozda tavır’ sorunu yaşarlar.


6- Atalet ve tembelliğe yatkınlık

Bir şeyi yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Onu niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. İsterseniz nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi de biliyorsunuz. Yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. Elinizi kolunuzu bağlayıp, yapmanızı engelleyen birileri de yok.
O halde sizin içinizde olup, sizi durduran nedir? Atalet!
Atalet, miskinlik, tembellik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yılgınlık demektir. Kaybedenlerin ana ruh hali, tembellik ve atalet psikolojisidir.


7- Kaybetme korkusundan kazanmaya kalkışmama

Bir araştırma insanların “Ya başaramazsam” diye korkanlar ve “Ya başarırsam” diye korkanlar diye ikiye ayrıldığını göstermiştir. Pek çok insanda, başarısızlık korkusundan çok ‘başarı korkusu’ olduğu ortaya çıkmıştır.
Başarı korkusu, bazı kişiler-in başarılı olunca samimiyetlerini kaybedeceklerini, arkadaşları tarafından eskisi gibi sevilmeyeceklerini, ‘insanların onlara çıkarları için yaklaşacağını’ düşünüp, başarıdan uzak durması demektir.
Önemli bir diğer grup ise, ‘ya başarılı olduktan sonra zirvede kalamaz, gördüğümden eksik yaşarsam’ kaygısıyla başarıdan uzak durmaktadır. Kısacası, başarısızlar hem ‘ya başarırsam’dan, hem de ‘ya başaramazsam’dan korkarlar!


8- Psikolojik iç sabotajlara yatkınlık

Başarısız insanların beyninde, psikolojik iç sabotaj mekanizmaları bolca bulunur. Beyinleri adeta şizofrenik bir ikiye bölünmüşlük halindedir. Bir tarafları inşa ederken, diğer tarafları imha eder. Bir tarafları ileri iterken, diğer tarafları geri çeker.
Neyin doğru neyin yanlış olduğu, neyin ileriye götürdüğü, neyin geride bıraktığı konusunda net değillerdir. Başarı konusunda derin bir kafa karışıklığına sahiptirler. Kafası net olmayan insanların, eylemleri de net olmayacaktır. Nazımın bir deyişini biraz değiştirirsek, “Bana kafanızın içinde başarının net bir resmini yapabilir misiniz?”


9- Kendini geliştirmeye kapalılık, kurnazlığa yatmak

Az gelişmiş insanların, katakulli kapasitesi çok gelişmiş olur! İşini en doğru ve verimli şekilde nasıl yapacağına kafa yormak yerine, önce o işin kurnazlığına kafa yormak, tipik bir ‘az gelişmiş başarısız insan’ tavrıdır. Bu tür insanlar, ülkemizde çoğunluk olduğu için, yaygınlıktan gelen rahatlığa sahiptirler. Kurnazlık, otoriter ve az gelişmiş toplumlarda yaygındır.
Ege Cansen’in deyişiyle ‘bilgi açığını kurnazlıkla, beceri yetmezliğini ise kabadayılıkla kapatma’ eğilimi başarısızların karakteristiğidir. Başarısızların çoğu yeni şeyler öğrenmeye kapalı bir zihin yapısına sahiptir. Hayat ve başarı üzerine yeni şeyler öğrenmektense, kendi arabesk ezberlerini tekrarlamayı tercih ederler. Yaşadıkları olaylardan çıkardıkları dersler bile, daha önce çevreden duydukları kulaktan dolma fikirlerdir.


10- Başarı hakkında yanlış yargılara sahip olmak

Başarılı insanlar ‘başarının sırrı’nı bilir. Başarısız insanlar da bilir! Arada bir fark vardır, başarısızlar yanlış bilir! Daha da kötüsü, bazıları doğrusunu bilmek de istemezler! Çünkü başarının kendi ellerinde olabildiğine inanmak, insanı sorumluluk altına iter. Nasıl başaracağını öğrenip hayatının sorumluluğunu taşımak yerine, kişisel gelişim kitaplarını ve yazarlarını suçlamak çoğu insana daha kolay gelir.-
Başarı da, futbol ve siyaset gibi, hemen herkesin fikir sahibi olduğu ama çok az insanın birinci sınıf bilgi sahibi olduğu bir alandır. Beynimiz başarı hakkında hurafeler ve ‘leylek hikayeleri’yle dolu. Başarısızların, yapması gereken ilk şey, başarı üzerine yeni şeyler öğrenmek değil, başarı hakkında bildiklerinin bazılarını unutmaktır!

Alıntı: straturk.com

Mümin Sekman
Kaynak : http://www.muminsekman.com/

2 Nisan 2013 Salı

347 ) VON PAPEN'E SUİKAST GİRİŞİMİ !..

   

   Nazi Almanyası'nın Ankara Büyükelçisi Von Papen, "olmayacak şey" sayılan Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması mimarlarındandı. Resmi törenlerdeki gösterişli üniforması, tatil günlerindeki at gezileriyle karizmatik bir etkisi vardı. Hele Alman-Rus savaşından sonra artık Ankara'daki en önemli kişilerden biriydi..
   Von Papen'in Ankara'daki egemenlik alanı öteki büyükelçileri kıskandıracak kadar genişti. Almanya'nın Avrupa'daki yayılmasına paralel olarak o da, Alman egemenliği altına giren ülkelerin büyükelçilik binalarına yayılmıştı.
   Atatürk Bulvarı'ndan yukarı çıkarken sağ kolda geniş bir arazi üzerindeki Alman Büyükelçiliği binası zaten Alman malıydı. Avusturya'nın ilhakından sonra karşı kaldırımdaki Avusturya Büyükelçiliği de Almanlaşmıştı. Ankara'daki Almanların sosyal faaliyetleriyle birlikte Ankara'daki Nazi Partisi çalışmaları oradan yürütülüyordu. Çekoslovakya'nın işgalinden sonra da Kavaklıdere'deki Çek Büyükelçiliği Alman mülkü haline gelmişti. Papen orayı kendi ikametgahı yapmıştı. Atatürk Bulvarı'ndaki asıl Alman Büyükelçiliği arazisindeki binalardan biri büyükelçinin resmi ikametgahı idi ve başlangıçtan beri öyle kullanılıyordu ama, Papen orayı bırakıp Çek Büyükelçiliğinin tamamına yerleşmişti. 
   Bununla da yetinmeyen Papen, Polonya'nın devlet olarak varlığının sona erdiği gerekçesiyle, Çankaya'daki Polonya Büyükelçiliği binasını da istiyordu. Bu talebini, Türk Hariciyesine kabul ettiremiyordu. Çünkü Londra'da kurulan geçici Polonya hükumeti de o bina üzerinde hak iddia ediyordu. Ama Papen, o emeline ulaşamasa da, Ankara'nın Büyükelçilikler bölgesinin imparatoru gibiydi...

  

   1942 yılı Şubat ayının ortalarında bir sabah vakti, bir patlama sesi duyuldu. Ne olduğunu kimse anlamamıştı. Altan Öymen, "Bir Dönem Bir Çocuk" adlı kitabında bu olayı şöyle anlatıyor : "Biz birkaç çocuk Meşrutiyet Caddesi'nin üzerinde bir yerdeydik. Okulumuz öğleden sonra başlayacaktı. Birden Meşrutiyet'ten Atatürk Bulvarı'na doğru bir koşuşturma başladı. 'Bomba bomba' sesleri duyuldu. 'Von Papen'i vurmuşlar..' denildi. Koşanlar olay yerine gidip bakmak istiyorlardı. Biz de onların ardına takılıp koşmaya başladık. Atatürk Bulvarı'ndan Kavaklıdere'ye doğru koşumuz bir noktaya kadar sürdü. Orasını polisler tutmuştu ve kimseyi daha ileri bırakmıyorlardı. Orada durduk..
   Atatürk Bulvarı'nın Bakanlıklar'dan sonraki bölümündeki binalar o zaman sayıca azdı, hem de hepsi bahçe içindeydi. Yükseklikleri de birkaç katı geçmezdi. İlk öğrendiğimiz haber şu oldu : Bomba öylesine şiddetliymiş ki, bulvarın bizi bırakmadıkları bölümündeki binaların tüm camları kırılmış..
   Soruların yanıtları yavaş yavaş şekillendi ve şu ön bilgi ortaya çıktı : Von Papen her zamankiş gibi Kavaklıdere'deki Çek Büyükelçiliği'ndeki konutundan çıkmış, Alman Büyükelçiliği'ndeki çalışma yerine doğru yokuş aşağı sabah yürüyüşü yapıyormuş. Yanında eşi de varmış. Bomba, büyükelçiliğe yaklaştıkları sırada patlamış. Ama ikisi de olayı hafif atlatmış. Sadece elbiseleri yırtılmış. Papen'in dizlerinde sıyrıklar varmış.Eşinde o da yokmuş. Olaydan sonra büyükelçilik binasına girmişler..
   Peki, bombayı kim veya kimler atmış ? Nasıl atmış ? O henüz bilinmiyordu."

  

   Olayın aydınlanması, o gün tamamlanamadı. Sadece Anadolu Ajansı'nın verdiği haberler yayınlanabiliyordu. Onun da ilk gün verdiği tek haber vardı. Burada, Atatürk Bulvarı'nda bir bombanın patladığı ve bir kişinin öldüğü bildiriliyor, ancak o olayın Von Papen'le ilgisi olmasından bile sadece bir "ihtimal" olarak bahsediliyordu. 
   Von Papen, olay karşısındaki durumunu yıllar sonra yayınladığı anılarında kendisi anlatacaktı :
"...Karımla birlikte ikametgahtan çıkmıştım. Yürüyerek büyükelçiliğe gidiyordum. Atatürk Bulvarı'nda hemen hemen kimse yoktu. Birdenbire ikimiz de kuvvetli bir infilakla yere yuvarlandık. Hemen ayağa kalktım. Memnuniyetle gördüm ki, kemiklerime bir şey olmamıştı. Kendini biraz kaybetmiş olan karıma, ayağa kalkması için yardım etmeye çalıştım. Bir mayının üzerinden geçtiğimizi düşünerek, yerinden kıpırdamaması için bağırdım. Çünkü ayağa kalkarken geriye baktığımda koca caddede kimseyi görememiştim. Bu ancak mayın olabilirdi. Ya biz üzerine basmıştık ya da yakındaki evlerin birinden patlatılmıştı. Bunu bir ikincisi takip edebilirdi. O sırada yanımızda bir taksi durdu. Şoföre bağırarak yakındaki büyükelçilik binasından polise haber vermesini söyledim. Aslında buna hiç de gerek yoktu. Çünkü infilak yüzlerce metre uzaklığa kadar etkisini göstererek çevredeki bütün evlerin camlarını kırmıştı. Birçok meraklı olay yerine koşuyordu. Mükemmel bir şekilde çalışan Türk emniyet teşkilatı mensupları da derhal olay yerine geldi.."



Aslında, bombanın insan elinde patladığının ve ölen insan sayısının "bir" olduğunun saptanması bile hayli vakit almıştı. Çünkü olay yerinde sadece insan değil, insan parçası bile görünmüyordu. O saptama da, ancak bir ağacın dalına asılı kalmış bir ayakkabı teki bulunduktan ve kaldırımlarda yol kenarındaki duvarlara yapışan uzuv ve deri parçaları cımbızla toplandıktan sonra yapılabilmişti. Bir de kumaş parçası bulunmuştu. Olayın aydınlanmasına bu kumaş parçasının büyük katkısı oldu. Kumaş nadir görülen bir cinstendi. Polisler, onu Ankara'daki otellerde dolaştırıp göstererek o kumaştan elbise giyen birinin kaldığı oteli buldular. Oradaki kayıtlardan yola çıkarak, ölen suikastçının, Üsküp doğumlu Ömer Tokat adında bir göçmen olduğunu öğrendiler, onun bağlantılarına ulaştılar.. 
   Ömer Tokat İstanbul'da Hukuk Fakültesi öğrencisiydi. Fakültedeki arkadaşları bulundu. Abdurrahman Sayman ve Süleyman Sav adlarındaki iki arkadaşı suç ortağı olarak tutuklandı. Verdikleri ifadeye göre, üçünün birlikte İstanbul'daki Sovyet Konsolosluğu ile temas halinde oldukları anlaşıldı. Orada tabanca kullanma ve bomba atma talimi görmüşler. Kendileriyle, konsolosluğun iki Rus memuru (Pavlov ve Kornilov) meşgul olmuş.. 
   Bu anlaşılınca, İstanbul'daki Sovyet Konsolosluğu binası polis ablukası altına alındı ve iki Rus'un teslim edilmesi istendi. Konsolosluk buna önce, diplomatik dokunulmazlığı öne sürerek razı olmadı. Fakat hükumet ablukayı kaldırmadı. Sanıkların bir suikast teşebbüsüne katıldıklarını, bunu diplomatik dokunulmazlığın sınırları dışında saydığını belirtti. Eğer iki Rus kısa bir süre içinde teslim edilmezse daha ciddi önlemlerin alınacağını belirtti. Sonuçta, gergin bir bekleyişin ardından, sanıklar polise teslim edildi. 
   Soruşturma Nisan başına kadar tam bir gizlilik içinde sürdürüldü ama duruşma basına açık oldu. 
   Savcının iddianamesine göre, konsolosluk memurları Pavlov ve Kornilov, suikastçı Ömer Tokat'ı Von Papen'i öldürmeye azmettirmişlerdi. Plana göre Ömer, Papen'i tabancasıyla ateş ederek öldürecekti. Ona, yanına verilen bombanın bir sis bombası olduğu söylenmişti. Ömer bombanın düğmesine, tabancayla öldürme işini tamamladıktan sonra basacak ve ortalığı kaplayan sisin içinde rahatça kaçacaktı !..
   Ömer bunu böyle biliyordu ama, aslında aldatılmıştı. Bomba çok güçlü bir infilak bombasıydı. Patlayınca Ömer'le birlikte tüm delilleri yok edecekti. 
   Papen'in ölümden kurtulması, Ömer'in bombayı, Papen'in yanına yaklaşmadan ve tabancayla ateş etmeden önce, herhalde yanlışlıkla, patlatması yüzündendi..
   Savcının iddialarını Rus sanıklar kabul etmediler. Ama uzun süren duruşma sonunda mahkeme iki Rus'u 20'şer yıl, iki Türk'ü de 10'ar yıl hapse mahkum etti. 
   Sovyetler Birliği bu kararı şiddetle protesto etti. Suikastı Almanların düzenlediğini, suçun Rusların üzerine yıkıldığını iddia etti. Ama Türk tarafı, bu iddialara aldırış etmedi. ( Bu karar daha sonra Yargıtay'ca bozulup, iki Rus'un cezası 16,5 yıla indirilecek, 1944 yılının Ağustos'unda da, Ruslar siyasi bir kararla Sovyetler Birliği'ne iade edileceklerdi.) 
   
  

   Başlangıçta bu olayı şiddetle protesto eden Sovyetler Birliği, zaman içinde itirazlarını unuttu. Bu da gösteriyordu ki, o protestolar bir inkar gösterisiydi. 24 Şubat 1942 günü, Alman Büyükelçisini öldürme girişimi bir Rus işiydi.  
   Peki Ruslar bunu hangi amaçla yapmışlardı ?    Bu konuda kesin bir kanı ortaya çıkmadı. Sadece bir varsayım öne sürülebildi : 
   Von Papen ölür ve suikastçının parçalanması sonucunda iz bulunamazsa, Almanlar Türkleri suçlayabilir, Türk-Alman ilişkileri bozulabilir. Bu da Rusların işine gelir.. Hesap bu olmalıydı.. Ama hesap gerçekten öyleyse, yanlış çıktı.. Suikast girişimi bunu tam tersine sonuç verdi. Von Papen ölmedi. Suikastçılar bulundu. Türk-Alman ilişkileri yerine Türk-Rus ilişkileri kötüleşti. Almanya'nın Türkiye'deki etkisi daha da arttı...