21 Temmuz 2012 Cumartesi

252 ) HIYANET ORDUSU : KUVAYI İNZİBATİYE !..



   Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit'e göre Mustafa Kemal'in önderliğindeki Kuvayı Milliye bir isyan hareketidir ve bir an önce bastırılması gerekmektedir !. İşte bu amaçla 18 Nisan 1920'de Kuvayı İnzibatiye yani Halifelik Ordusu adlı bir ordu kurularak Anadolu'da düşmanla mücadele eden milliyetçilerin üzerine, ulusal hareketi boğmak üzere, gönderilmiştir.
   Mondros Ateşkes Antlaşması'na tamamen aykırı bir şekilde böyle bir ordunun kurulması ve silahlandırılması, bu orduyu kuranların ( Padişah'ın ve Sadrazam'ın ) İngilizlerden yardım aldıklarını göstermektedir. Çünkü o sırada İstanbul'daki tüm silah depoları İngilizlerin kontrolündedir. Anadolu'da kardeşin kardeşi öldürmesi anlamına gelen bu ordu projesi, böl ve yönet ilkesi doğrultusunda hareket eden İngiltere'nin emperyalist çıkarlarına tamamen uygundur.( 1 )  Nitekim, Kuvayı İnzibatiye birliklerinin silahlandırılması için bizzat Damat Ferit, İstanbul'da İngiliz kontrolündeki Maçka silahhanesinden alınmak üzer 600 tüfek, 30.000 piyade fişeği ve 800.000 makineli tüfek cephanesi verilmesi için İngiliz Başkomutanlığı'ndan bir belge almıştır. Bundan başka, Kuvayı İnzibatiye, Sapanca yönünde, 14 Haziran 1920 günü taarruza hazırlanırken bozulup geri atılınca İzmit bölgesindeki 242. İngiliz tugayının tel örgüler ve siperler ile tahkim edilmiş mevzisinden yararlanmıştır..( 2 ) 
   18 Nisan 1920 tarihli kararnameyle, Kuvayı İnzibatiye'nin nitelikleri, kuruluş amacı ve askerlere verilecek maaşlar belirlenmiştir. Buna göre amaç, Kuvayı Milliye'yi yok etmektir. Devletin silahlı gücü olarak Kuvayı İnzibatiye, Harbiye ve Dahiliye Nezaretlerine bağlı olacaktır. Bazı emekli subayların da katıldığı bu ordu, gönüllülük esasına göre oluşturulmuştur. Tümen olarak kurulan ordu, üç piyade alayı ve bir topçu taburundan oluşmaktadır. Toplam mevcudu 12.000 kişi olarak düşünülmüştür. Kuvayı İnzibatiye'ye gönüllü olarak yazılan subay ve askerlere çok iyi bir maaş verileceği duyurulmuştur.( 3 )  Erlere 30, çavuşlara 35, başçavuşlara 40, teğmenlere 60, üsteğmenlere 70, yüzbaşılara 80, kıdemli yüzbaşılara 90, tabur komutanlarına 100, alay komutanlarına 150 lira aylık verilecektir.( 4 ) Fakir halk, yüksek maaşlarla bu orduya katılmaya teşvik edilmiştir.
   Türk ulusu yokluk ve yoksulluk içinde, vatan ve namus mücadelesi vermeye çalışırken, İstanbul Hükumeti ve Padişah Vahdettin, maddi kaynaklarını bu İngiliz destekli derme çatma ordunun haince askeri amaçlarına harcamıştır. Bu kuvvet için 1.250.850 lira ödenek ayrılmıştır.( 5 ) 
 
   Yeni ordunun en önemli eksikliği "gönüllülük" esasına dayalı "maaşlı" bir ordu olmasıdır. Yani, bu orduya katılanların öncelikli amacı paradır. Durum böyle olunca askerler bir an önce görevlerini yapıp sağ salim geri dönmek istemektedir. Ayrıca kafaları da fena halde karışıktır ; çünkü İstanbul İngiliz işgali altındayken onlar kendi kardeşlerine kurşun sıkmak için Anadolu'ya gitmektedirler !.. Şeyhülislam Dürrizade'nin, "Anadolu'daki ulusalcı liderlerin ve Kuvayı Milliyecilerin öldürülmelerinin dinen caiz olduğunu ve onlara karşı savaşırken ölenlerin şehit, kalanların gazi olacağını" duyuran fetvası, bu orduya katılımı artıran en önemli etkenlerden biridir.  
   Kuvayı İnzibatiye'nin başına Atatürk'ü "isyancı" olarak adlandıran Süleyman Şefik Paşa, Kurmay Başkanlığı'na da Erkanı Harp Miralayı Refik ( Yaltkaya ) getirilmiştir.
   Süleyman Şefik Paşa, İstanbul Hükumeti'nin Anadolu'daki orduları etkisizleştirmek için oluşturduğu kurullardan birinin başkanı olarak 5 Ağustos 1919'da Konya'ya gitmiş, ertesi gün İstanbul'a gönderdiği telgrafta, Anadolu'daki milli hareketin zannedildiği kadar güçlü olmadığını eğer kendisi Harbiye Nezareti'ne getirilirse milli hareketi kısa sürede bitireceğini belirtmiştir.( 6 ) Bunun üzerine Süleyman Şefik Paşa, 14 Ağustos 1919'da Harbiye Nazırı yapılmıştır. Harbiye Nezareti'ndeki bazı kişilerin Kuvayı Milliye'yi el altından desteklediği yolundaki dedikoduların izini süren Süleyman Şefik Paşa, hemen tasfiye hareketine başlamış ; İstanbul Muhafızlığı, Genelkurmay İkinci Başkanlığı ve Harbiye Nezareti Müsteşarlığı'nda değişiklikler yapmıştır. Önce, milli harekete sıcak bakan Cevat Paşa'yı görevden alarak yerine Hadi Paşa'yı atamıştır.( 7 )  Daha sonra da milli hareketin genelkurmaydaki gözü kulağı durumundaki İsmet Paşa'yı görevinden almıştır. Süleyman Şefik Paşa böylece Anadolu'daki komutanları ve milli hareketi güçsüzleştireceğini düşünmüştür. Göreve geldiği 14 Ağustos 1919'da askeri birliklere, "güvenliği bozanlara karşı mülki makamların istedikleri yardımın hemen yapılmasını" emretmiş ve ordu müfettişlerinin idarecilere talimat verme yetkisini kaldırmıştır. Bütün bu icraatlar Padişah Vahdettin tarafından, 19 Ağustos 1919'da onaylanmıştır. Süleyman Şefik Paşa, askerlere yayınladığı bir beyannamede kanunlara uymalarını ve hiçbir derneğe ya da partiye yaklaşmamalarını bildirmiştir. I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa'ya yazdığı bir emirde ise "yurt savunmasına geçen subaylar"ı şikayet etmiştir.( 8 ) 
 Süleyman Şefik Paşa


   Kuvayı İnzibatiye'nin başına getirilen Süleyman Şefik Paşa'ya çok geniş yetkiler verilmiştir. Kuvayı İnzibatiye adına 54 subay ve 790 er toplanmıştır. Sonradan subay sayısı 94'e yükselmiştir. Yeni katılımlarla  er sayısı da 2.000'e yaklaşmıştır. Kuvayı İnzibatiye'nin birinci alayı 29 Nisan 1919'da İzmit'e gelerek karargah kurmuştur. İkinci alayı da İzmit limanında demirli Yavuz zırhlısına yerleşmiştir. ( 9 ) 
   Mayıs ayı başında Süleyman Şefik Paşa'nın İzmit'e gelmesi ve diğer alayların da bölgeye ulaşmasıyla hazırlıklar tamamlanmıştır. Ancak bu sırada İzmit'e mutasarrıf olarak atanan Ahmet Anzavur, "Bu orduyu destekle.." talimatı alınca, Yavuz zırhlısına gelmiştir. Süleyman Şefik Paşa'ya, "Ben istediğim zaman bu ordunun başına geçerim.." diyen Anzavur'un gelişikomuta heyetinde şaşkınlık yaratmıştır. ( 10 ) Zaten doğru dürüst bir plan ve programı olmayan Kuvayı İnzibatiye'de liderlik tartışması baş gösterince Süleyman Paşa, komutanlık görevinden istifa ederek İstanbul'a dönmüştür. Onun yerine ordunun başına Suphi Paşa atanmıştır. İşte bu sırada Kuvayı İnzibatiye'nin idaresini eline geçiren Anzavur, 2.000 kişilik bir kuvvetle 10 Mayıs'ta Adapazarı'nı, 13 Mayıs'ta Kadırga'yı ele geçirmiş, Bolu-Düzce isyanından da yararlanarak 14 Mayıs'ta Gevye'ye saldırmıştır. Anzavur, bir ara İstanbul'a telgraf çekerek orduya maddi destek sağlanmasını istemiştir. Amacı Eskişehir yolunu ele geçirip oradan Ankara'ya yürümektir. Anzavur, 17 Mayıs'ta Geyve boğazını ele geçirmek için hareket eder. Üstelik, bölgeyi savunmakla görevli Ali Fuat Paşa'nın hiç beklemediği bir noktadan, İkramiye yönünden saldırmıştır. Buradaki 30 askere karşın, Anzavur'un elinde 300 süvari vardır. Ali Fuat Paşa, bu durumda, o otuz askerle Anzavur'la mücadele etmek zorunda kalmıştır.
   Bu mücadele sırasında ambardan çıkartılarak mevziye yerleştirilen bir makineli tüfeğin başına Ali Fuat Paşa' nın yaveri İdris Çora geçmiş ve asilerin istasyona girmesini yarım saat geciktirmiştir. İki saatten fazla devam eden bu direniş sonunda, bir taraftan süvari bölüğü, diğer taraftan da yüz kişilik Yüzbaşı Mesut Bey Müfrezesi ve Demirci Efe'nin atlı zeybekleri yetişmiş ve Anzavur'un kontrolündeki Kuvayı İnzibatiye birlikleri geri püskürtülmüştür. ( 11 )
  Anzavur Ahmet


   20 Mayıs'ta, Anzavur'u "kutlamak" için İzmit'e gelen Damat Ferit Paşa, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır.
   23 Mayıs'ta harekete geçen Ali Fuat Paşa'nın kuvvetleri, Kuvayı İnzibatiye'nin artıklarını dağıtarak Adapazarı ve Sakarya'yı geri almış, ayrıca 4 top ve 4 makineli tüfek ele geçirmiştir. Bu yenilginin ardından Anzavur'un İstanbul'a dönmesi, askerlerin moral bozukluğu, bazı askerlerin saf değiştirerek ulusalcıların tarafına geçmesi gibi gelişmeler ve bu sırada yapılan diğer saldırılardan da sonuç alınamaması üzerine 25 Haziran 1920'de Kuvayı İnzibatiye Ordusu'na resmen son verilmiştir. ( 12 )
 Yahya Kaptan


   Kuvayı İnzibatiye'nin en büyük "cinayetlerinden" biri, Atatürk'ün emrinde milli harekete destek olan Yahya Kaptan'ın katledilmesi olmuştur. Yahya Kaptan'ı pusuya düşürerek tutuklayan Kuvayı İnzibatiyeciler ordusu üsteğmenlerinden Abdurrahman Efendi, 8 Ocak 1920'de, elleri arkadan bağlı halde su içerken, onu alçakça arkadan vurmuştur. Bu sırada son bir gayretle başını kaldıran Yahya Kaptan'ın son sözü, "Kalleşler" olmuştur...( 13 )


KAYNAKÇA...SİNAN MEYDAN,"CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI",CİLT 1


( 1 ) : Cemil Hakan Korkmaz, "Kurtuluş Savaşı'nın İkinci Cephesi İç İsyanlar",s.140
( 2 ) : Tevfik Bıyıklıoğlu, "Atatürk Anadolu'da 1919-1921 ",s.132
( 3 ) : Süreyya Şehidoğlu, "Milli Mücadele'de Adapazarı, Bolu,Düzce,Hendek ve Yöresi Ayaklanmaları" s.82 ; Fahri Belen, "Türk Kurtuluş Savaşı" s.201-205 
( 4 ) : Türk İstiklal Harbi, "Ayaklanmalar" c.6, s.120
( 5 ) : Engin Berber, "Kurtuluş Savaşı'nda Mustafa Kemal ve Vahdettin",s.75
( 6 ) : Zeki Sarıhan, "Kurtuluş Savaşı Günlüğü",s.66
( 7 ) : Peyam, 4 Ağustos 1919
( 8 ) : Zeki Sarıhan, a.g.e., s. 75 ve 93
( 9 ) : İlhami Soysal, "Kurtuluş Savaşı'nda İşbirlikçiler" s. 143
(10) : Süreyya Şehidoğlu,a.g.e.,s.85
(11) : Ali Fuat Cebesoy,"Milli Mücadele Hatıraları",s.426-427
(12) : Cemil Hakan Korkmaz,a.g.e., s.145
(13) : A.Nedim Çakmak, "İşgal Günlerinde İşbirlikçiler",s.59

18 Temmuz 2012 Çarşamba

251 ) İZMİR'İN İŞGALİNİN TEMEL ATMA TÖRENİ !..


Konferansın kare ası..Üstteki resim,oturanlar soldan sağa ; Orlando ( İtalya ), Lloyd George (İngiltere), Clemenceau (Fransa) ve ABD Başkanı Wilson..


   1919 yılı başında Fransa'nın başkentinde görüşmeler başladığında çok sayıda devlet, devlet olmak isteyen grup ve baskı grupları dünyanın en geniş barış konferansına delegasyon gönderdiler. Haydutlar, prensler, tahttan indirilmiş krallar, Arnavut askeri diktatörleri, devlet başkanları ve başbakanlar savaştan saçılanlardan bir parça koparmak için birbirlerini yiyorlardı.
   Konferansın en önemli dört oyuncusu muzaffer İtilaf Devletlerini temsil ediyorlardı ve her gün iki kez toplantı yapıyorlardı. Toplantılar genellikle Wilson'ın ofisinde gerçekleşiyordu. Dört farklı çevreden gelen ve farklı ruh halindeki dört adam.. Wilson "bir tezi eleştiren üniversite profesörü gibi" ciddi ve resmi idi. Bazı İngiliz diplomatlar onu "iğrenç" buluyordu. "Gülmediği zaman dişleri hiç görünmüyor" diye yazmıştı birisi, "güldüğü zaman da çok berbat görünüyor".. Clemenceau daha hırslıydı ve çabuk sinirleniyordu ; aptallardan nefret ederdi. Konferansın resmi açılışında İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour silindir şapka takarken Clemenceau melon şapka takmıştı. Törendeki davetlilerden Harold Nicolson, "Balfour şapkası için özür diledi" diye yazmıştı. "Bana bunun mecbur olduğu söylenmişti" dedi Balfour. Clemenceau yanıtladı, "Bana da !". Clemenceau, Wilson'a ve on dört adımlı barış planına tahammül edemiyordu. "Tanrı bile on emirle yetindi, Wilson alçakgönüllülükle bize on dört maddeyi kabul ettirmeye çalışıyor" diyordu..
   Fransız başkan, Lloyd George'un nezaketi karşısında pes etmiş olsa da ona da aynı derecede kızıyordu. İki adam sık sık Lloyd George'un özel dairesinde buluşup çay içiyordu.
   Bu dörtlünün son üyesi Orlando çok gergindi ve alınan kararlar kendi aleyhinde olduğunda ağlamak gibi bir alışkanlığı vardı. Cesur İngiliz grubu böyle duygu gösterilerini tatsız buluyordu. İçlerinden biri, eğer oğlunu Orlando gibi ağlarken bulursa döveceğini söyledi !..
   Başkan Wilson'ın barış konferansına katkısı, kendi kendine yetme ilkesiydi. Buna göre, mazlum ufak devletler, sonunda kendi kendilerini yönetebileceklerdi. Ayrıca azınlıklara kendi kendini yönetme ve yeni devlet kurma umudunu da veriyordu. Ama yine de konferansa katılanların çok azı başkanın "self determinasyon" ile neyi kastettiğini anlayabilmişti. Yani Ermenistan artık bir ulus devlet mi olacaktı ? Anadolu' daki Yunanlılar kendi kendilerini mi yöneteceklerdi ? İzmir bu kapsamda nereye düşüyordu ? Eğer kendi kendini yönetme durumu olacaksa bunun için en uygun yer, Türkiye'nin çoğunluğu Hıristiyan olan tek şehri olmalıydı !..
   1919 sonunda Wilson sözcük seçiminin birçok mazlum halka umut vermiş olsa da çok talihsiz olduğunu bıkkınlıkla kabullendi. "Bu sözleri söylediğimde, bu kadar çok halk olduğunu bilmiyordum, bunlar her gün kapımı aşındırmaya başladılar" diyordu.. Hatasını kabullendiğinde yeteri kadar zarar verilmişti zaten. Çok kişi tarafından sonuç olarak algılanan self-determinasyon prensibini en etkili kullanan Yunan başbakanı olmuştu..
   
   Venizelos, Paris'e gelirken, yenilmiş Osmanlı Devleti'nden yeniden canlanmış bir Yunan İmparatorluğu yaratma amacını en sonunda gerçekleştirebileceği umudundaydı. Buna erişmek için gece gündüz uğraşıyordu, onu destekleyenleri her zamanki nezaket ve hitabetiyle etkiliyordu. Lloyd George'un cömert desteğini uzun zaman önce kazanmıştı ; şimdi de konferansa katılan diğerlerini elde etmeye çalışıyordu. Bunu yapmak için konferansın önde gelenlerini restoranlarda öğle yemeklerine davet ediyor ve Mercedes Otel'deki özel suitinde baş başa geceler düzenliyordu. Çok iyi bir anlatıcı olduğu için konuklarını Girit dağlarında yaptığı kaçamakları anlatarak eğlendiriyordu !..

 
   Venizelos, Barış Konferansı önüne ilk defa 3 Şubat 1919'da çıktı. Yunanlıların İzmir ve Anadolu kıyılarına olan taleplerini sunmak için bu onun ilk şansıydı. Çok iyi hazırlanmıştı, konusuna son derece hakimdi, ve Wilson'ın self-determinasyon  prensibinin altında yatan zayıflıktan sonuna kadar faydalandı. Klasik eğitim almış dinleyicilerini çok eski, asil çağları düşünmeye zorladı. Küçük Asya'daki Yunanlıların neredeyse üç bin yıldır kesintisiz orada yaşadıklarını ve Helen ırkının en saf kısmını oluşturduklarını savundu. Yanında Yunanistan'a katmak istediği adalarda yaşayan sünger avcılarının neşeli hallerini gösteren fotoğraflar getirmişti. Başka hiçbir liderin cüret edemeyeceği şeylerdi bunlar ama etkileyici olmuştu..  Venizelos pohpohlamaya da her zaman hazırlıklıydı ; Türkiye'de yaşayan Yunanlıların çoğunun Yunanca konuşamadığını kabul ediyordu, ama ona göre bu onları daha az Yunanlı yapmazdı. Bazı yakın arkadaşlarının evlerinde Arnavutça konuştuğunu söyledi ve ekledi :  "Aynı Bay Lloyd George'un çocuklarıyla Galler dili konuşması gibi".. Bu övgü tam da Venizelos'un tarzıydı ; İngiliz Başbakan kendi atalarından bahsedilmesinden çok duygulanmıştı !..
   Venizelos hemen bir sonraki cümlesinde Başkan Wilson'a iltifatta bulunmayı da ihmal etmedi. Yunan çocuklarının çok iyi eğitimli olmalarının nedenini Amerikan misyon okullarına bağladı ; bu, Wilson'ın çok hoşuna gitmişti..
   Venizelos'un hedefi yüksekti. Ana amacı İzmir'di ama Ege'deki Türk adalarını, İtalyanların kontrolündeki On İki Ada'yı, Kuzey Epir bölgesini ve Trakya'nın tümünü istiyordu. Çok zekice bir şekilde İstanbul için bütün taleplerinden vazgeçmişti. Şakayla karışık kendisinin, "dünyada İstanbul'u reddedebilen tek Yunanlı" olduğunu söylüyordu. İngiliz kontrolü altındaki Kıbrıs'tan ise hiç söz etmiyordu..
   İzmir etrafındaki bölgede yaklaşık 800.000 kadar Yunanlının yaşıyor olması, bunların ekonomik  ve kültürel açıdan etkin oluşları, yerleşim merkezlerinden konferansa gönderilen yüzlerce dilekçe hep Yunan liderinin iddialarına destek oluyordu.. Paris'teki liderlerin bir an önce karara öncelik vermesini istiyordu. "Osmanlı'nın Hıristiyan nüfusunun geleceğini bir yüzyıl süren trajik deneyimden sonra, yeni reform çabalarının eline bırakmamak lazım" diye anlattı. Türkleri "çalışkan ve dürüst" olarak ilk niteleyen oydu ama yönetici olarak "desteklenemezlerdi ve uygarlığın yüz karasıydılar"..
   Venezilos taleplerini iki uzun oturumda anlattı. İkinci günün sonunda lider ülkelerin dördü de onu tebrik ediyordu. Bu usta sunum Clemenceau'da saygı uyandırmıştı. Sekreteri Jean Martet'ye döndü ve klasik dünyanın başarıları hakkında bir nutuk çekti. "Kendini Yunanistan'a ver Martet !" dedi, "beni ateşleyen şey budur. Politikanın aptallığı ve boşluğundan ne zaman bıksam yüzümü Yunanistan'a dönerim. Başkaları kafalarını boşaltmak için balık tutar. Her koyun kendi bacağından asılır"..
   İtalyanlar 1917'de İtilaf Devletleri liderleriyle imzaladıkları gizli bir anlaşmaya dayanarak İzmir'i talep ettiklerinde komitenin işi daha da zorlaştı. Batı Türkiye'nin klasik Helen uygarlığının beşiği olduğunu söyleyen Venizelos'a karşın, aynı bölgenin Roma İmparatorluğu'nun ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia ediyorlardı. İtalyanların iddiası da mantıksız değildi, ama ne Orlando'da ne de Sonnino'da Venizelos'un ikna ikna gücü ve dost kazanma yeteneği vardı...
   Türkiye'nin büyük kısmının Yunanistan'a verilmesinden doğacak ciddi problemler İngiliz ve Fransız barış delegeleri tarafından göz ardı edilmek üzereydi. Çok ısrar ettikten sonra Amerikalılar da buna rıza gösterdiler. Mart ayı geldiğinde Venizelos'un sevgili rüyası artık gerçekleşecek gibi görünüyordu..
   O sıralarda İtalyanlar farkında olmadan Yunanistan'ın eline büyük bir koz verdiler. 24 Nisan'da İtilaf Devletleri'nin İtalyanlara Adriyatik'te bir liman kenti olan Fiume'yi vermeyi reddetmelerinden sonra Orlando ve ekibi konferansı terk etti !.. İzmir çevresinde bir İtalyan etki alanı yaratmak için, İtalyanlar küçük birliklerini Ege kıyılarındaki çeşitli noktalara çıkartarak işleri kontrol altına almak istediler. İlk denizci grup Adalia (Antalya) kıyılarına yollandı. Bunu Fethiye ve Marmaris izledi. Bu defa birlikler içerilere sokuldu. Ülkedeki İtalyan ajanlarının Türklerle işbirliği yaptıkları ve olası bir Yunan çıkartmasına karşı halkı direniş için yüreklendirdiği bildirildi. Kısa bir süre sonra, konferansa daha da kötü haberler ulaştı. Wilson ; Lloyd George ve Clemenceau'ya İtalyanların İzmir'e savaş gemileri yolladığını haber verdi. Clemenceau, ABD başkanına bir iğneleme yapmaktan kendini alamadı : "Milletler Cemiyeti'ne çok iyi bir başlangıç yaptık !"..
   Bunu izleyen günlerde kriz daha da derinleşti. 5 Mayıs'da, İtalyanların yakında tamamen Anadolu'ya yerleşecekleri konusunda Lloyd George uyarıldı. Hemen harekete geçilmesini önerdi. "Yunanlıların İzmir'i işgal etmelerine izin vermeliyiz ; orada katliamlar başlıyor ve Yunan nüfusunu koruyacak kimse yok" dedi..
   Orlando ve Sonnino 6 Mayıs'da geri dönüp konferansa tekrar devam etmek istediler ama iş işten geçmişti. Lloyd George, "Benim fikrimce" dedi, "Bay Venizelos'a birliklerini İzmir'e göndermesini söylemeliyiz. Problem veya katliam tehdidi olan yerlere Yunanlıların çıkartma yapmasına izin vermeleri için amirallerimize emir vermeliyiz".. Kabul ettiğini belirtmeden önce Wilson kısa bir süre düşündü. "Neden onlara hemen çıkarma yapmalarını söylemiyoruz ?" dedi, "buna bir itirazınız var mı ?".. Lloyd George "Hiç yok" dedi. Clemenceau, "Benim de" dedi, "ama İtalyanları uyarmamız gerekmez mi ?" .. Lloyd George, "Benim düşünceme göre" diye yanıt verdi, "Hayır"..
   Üç adam yemeklerini bitirir bitirmez Lloyd George, Venizelos'a telefon etti ve Quai d'Orsay'a çağırdı. İngiliz başbakan kısa ve öz konuştu. Venizelos'un günlüğüne göre konuşma şöyleydi :
"Birlikleriniz müsait mi ?"  
"Evet, ne için ?"
"Başkan Wilson, M. Clemenceau ve ben, bugün sizin İzmir'i işgal etmenize karar verdik"
"Biz hazırız."..


( "Kayıp Cennet, Smyrna 1922", GILES MILTON )

17 Temmuz 2012 Salı

UZAYDA YAŞAYAN TEK CANLI...




Dondurucu soğuk ve öldürücü ışınlar nedeniyle hiçbir canlının yaşayamadığı uzayda bir tek o yaşıyor.
Bilim adamları uzay boşluğunda dondurucu soğuk ve öldürücü ultraviyole ışınları nedeniyle hiçbir canlının yaşayamayacağını ileri sürüyordu.

Ancak bir kurtçuk bilimadamlarını şaşırttı. Ayı kurtçuğu adlı bir canlı uzay boşluğunda 10 gün boyunca yaşamayı başardı. Kurtçuklar 10 gün sonunda tekrar dünya ortamına taşındığında, yaşamaya ve yeniden üremeye devam ettiler.

Current Biology adlı bilim dergisinde yer alan habere göre 1 milimetre büyüklüğünde olan kurtçukların uzay boşluğunda yaşamayı başarması bilimadamlarını şaşkına çevirdi. Uzmanlar kurtçukların bunu nasıl başardığını bulmaya çalışıyor ancak olay gizemini koruyor. Bu kurtçuklar dünyada nemli bölgelerde ve denizde üreyebiliyor. Kurtçukların başka bir türü de karada yaşamayı başardı.

Araştırmalar halen devam ediyor.





AKADEMİK FİZİK 2012 AMBLEMİ

AKADEMİK FİZİK


15 Temmuz 2012 Pazar

Elektromanyetik Işınım









Elektromanyetik ışınım, elektromanyetik dalga ya da elektromıknatıssal ışın (genellikle EM radyasyon veya EMI olarak kısaltılır) bir vakum veya maddede kendi kendine yayılan dalgalar formunu alan bir olgudur. Elektromanyetik dalgalar, yüklü bir parçacığın ivmeli hareketi sonucu oluşan, birbirine dik elektrik ve manyetik alan bileşeni bulunan ve bu iki alanın oluşturduğu düzleme dik doğrultuda yayılan, yayılmaları için ortam gerekmeyen, boşlukta c ışık hızı ile yayılan enine dalgalardır. Elektromanyetik dalgalar, frekansına göre değişik tiplerde sınıflandırılmıştır. Bu tipler sırasıyla (artan frekansa ve azalan dalga boyuna göre)
Radyo dalgaları
Mikrodalgalar
Terahertz ışınımı
Kızılötesi ışınım
Görünür ışık
Morötesi ışınım
X-ışınları ve
Gama ışınlarıdır.
Çeşitli organizmaların gözleri bu ışınların sadece küçük bir frekans aralığındaki ışınları algılayabilir. Buna “ışık” ya da “görülebilir tayf” denir.

Teori

Elektromanyetik dalga kavramı ilk olarak James Clerk Maxwell tarafından ortaya atılmış ardından Heinrich Hertz tarafından doğrulanmıştır. Maxwell elektrik ve manyetik alanların dalga benzeri yapılarını ve simetrilerini açığa çıkaran alan dalga formu denklemleri elde etmiştir. Maxwell, ışığın ölçülen hızının, dalga denklemlerinden çıkan EM dalgaları hızları ile çakışık olmasından dolayı ışığı da bir elektromanyetik dalga olarak kabul etmiştir. Maxwell’in denklemlerine göre, hareketsiz bir elektrik yükü etrafında bir elektrik alan oluşturur. İvmeli hareket eden bir elektrik yüküyse oluşturduğu elektrik alana ek olarak manyetik alan oluşturur. Bu alanlar birbirlerine dik olarak salınırla ve EMI oluşur..

Özellikler 
EMI fiziğinin adı elektrodinamiktir. Elektromanyetizma, elektrodinamik teorisi ile ilişkili bir fiziksel olaydır. Elektrik ve manyetik alanlar süperpozisyon ilkesine uygun olduklarından, herhangi bir parçacık ya da zamana bağlı elektrik ya da manyetik alan aynı yerdeki mevcut alanlara vektör alan oldukları için vektörel olarak toplanırlar. Örneğin bir atom yapısı üzerinde seyahat halindeki bir EM dalgası yapının atomları içinde salınım indükler, böylece kendi EM dalgalarını yaymalarına sebep olur. Bu özellikler kırılma ve kırınım gibi çeşitli olaylara neden olur. Kırılma, bir dalganın bir ortamdan yoğunluğu farklı başka bir ortama geçerken hızını ve yönünü değiştirmesidir. Ortamın kırılma indisi kırılma derecesini belirler ve Snell yasası ile özetlenmiştir.
Işık da bir salınım olduğundan, vakum gibi doğrusal ortamda statik elektrik ya da manyetik alan boyunca seyahat etmekten etkilenmez. Ancak bazı kristaller gibi doğrusal olmayan ortamlarda ışık ve statik elektrik ve manyetik alanlar arasında Faraday etkisi ve Kerr etkisi gibi etkileşimler görülebilir.
Elektromanyetik ışımaların ortak özellikleri şunlardır;
Birbirine dik elektrik ve manyetik alandan oluşurlar.
Boşlukta düz bir doğrultuda yayılırlar.
Hızları ışık hızına (2,99792458 × 108 m/s) eşittir.
Geçtikleri ortama; frekanslarıyla doğru orantılı, dalga boylarıyla ters orantılı olmak üzere enerji aktarırlar
Enerjileri; maddeyi geçerken, yutulma ve saçılma nedeniyle azalır, boşlukta ise uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalır.

Dalga parçacık ikililiği 
Ana madde: Dalga parçacık ikiliği
EMI hem dalga hem de parçacık özellikleri taşır . Her iki karakteristik çok sayıda deney ile onaylanmıştır. EM ışınım nispeten geniş zaman ölçeklerinde ve büyük mesafelerde incelendiğinde dalga karakteristiği daha belirgin, küçük zaman ölçeklerinde ve mesafelerde parçacık karakteristiği daha belirgindir. Örneğin EMI madde tarafından emildiğinde ve ilgili dalga boyunun küpü başına 1 den az foton düştüğünde parçacık benzeri özellikler daha açıktır. Işık emilimi durumunda düzensiz enerji birikimini deneysel gözlemlemek zor değildir. Açıkçası bu gözlemler tek başına ışığın parçacık davranışına kanıt değildir, o maddenin kuantum niteliğini yansıtır.
Tek fotonun kendi kendine parazitlenmesi gibi, aynı deneyde elektromanyetik dalgaların hem dalga hem de parçacık niteliklerinin ortaya çıktığı durumlar vardır. Gerçek tekil-foton deneyleri (kuantum optik duyarlılıkta) bugün lisans düzeyinde yapılabilmektedir. Bir tek foton girişimölçer üzerinden gönderildiğinde, her iki patikayı da izleyerek, dalgalar gibi kendisi ile etkileşir, karışır ancak ışıl çoğaltıcı ile ya da benzer hassas algılayıcılar ile ancak bir kez tespit edilebilir.

Dalga modeli
Işığın doğasının önemli bir yönü frekansıdır. Bir dalganın frekansı salınım hızıdır ve Hertz birimi ile ölçülendirilir. Bir Hertz saniyede bir salınıma eşittir. Işık genelde, toplamı bileşke dalgayı veren frekanslar tayfına sahiptir. Farklı frekanslar farklı kırılma açılarına maruz kalır.
Bir dalga peşi sıra tepelerden ve çukurlardan oluşur. İki çukur ya da tepe noktası arası mesafe dalga boyunu verir. Elektromanyetik tayf dalgaları boylarına göre sınıflandırılır, bina büyüklüğündeki radyo dalgalarından atom çekirdeği büyüklüğünde gamma ışınlarına kadar. Frekans şu denkleme göre dalga boyuna ters orantılıdır:

Denkleme göre, “v” dalga hızı (vakum ortamda hız “c” olur), “f” frekans, “λ” ise dalga boyudur. Dalgalar değişik ortamlar arasından geçerken hızları değişir ama frekansları aynı kalır. Girişim, iki ya da daha fazla dalganın çakışması sonucu yeni bir dalga şekli oluşmasıdır. Eğer alanlar aynı yönde bileşenler içeriyorsa yapıcı girişim, ayrı yönlerde ise yıkıcı girişim]] yaparlar. Elektromanyetik dalga enerjisi bazen “ışıyan enerji” olarak adlandırılır.

Parçacık Modeli 
Elektromanyetik ışınımın foton denen farklı enerji paketleri (kuanta) olarak parçacık benzeri özellikleri vardır. Dalganın frekansı dalganın enerjisi ile doğru orantılıdır. Çünkü fotonlar enerji taşıyıcıları olarak davranırlar, yüklü parçacıklar tarafından yayılır ve soğurulurlar. Foton başına enerji Planck-Einstein denklemi ile hesaplanır:

Burada “E” enerjiyi, “h” Planck sabitini, “f” ise frekansı temsil eder. Bu foton-enerji ifadesi ortalama enerjisi Planck yayılım yasasını elde etmek için kullanılan daha genel bir elektromanyetik osilatörün enerji seviyelerinin belirli bir durumudur. Bu enerji seviyesinin düşük sıcaklıkta eşdağılım prensibi ile tahmin edilenden kesin bir farkla ayrıldığı gösterilebilir. Bu eşdağılım hatası düşük sıcaklıklardaki kuantum etkisinden dolayıdır.
Bir foton bir atom tarafından soğurulduğunda bir elektronunu uyararak onu daha yüksek onu daha yüksek bir enerji seviyesine çıkartır. Eğer enerji yeterince yüksekse yüksek enerji seviyesine zıplayan elektron çekirdeğin pozitif çekiminden kurtulup atomdan kurtulabilir, buna fotoelektrik etki denir. Tersine bir elektron daha düşük enerji seviyesine indiğinde enerji farkı kadar foton yayar. Her element, atomların içindeki elektronların enerji seviyeleri ayrı olduğundan, kendi frekansında yayar ve soğurur.
Bütün bu etkiler birlikte yayılım ve soğurma tayfını açıklar. Soğurma tayfında koyu bantlar karışık ortamdaki atomların değişik frekanstaki ışığı soğurmasından kaynaklanmaktadır. Işığın geçtiği ortamın bileşimi soğurma tayfının yapısını belirler. Örneğin uzak bir yıldızın yaydığı ışıktaki koyu bantlar yıldızın atmosferindeki atomlardan kaynaklanır. Bu bantlar atom içinde izin verilen enerji seviyelerine karşılık gelir. Benzer bir durum yayım için de oluşur. Elektronlar daha düşük enerji seviyelerine indiklerinde bu düşüşü temsil eden bir tayf yayılır. Bu durum, bulutsu yayılım tayfında kendini gösterir. Bugün bilim adamları bu durumu yıldızların hangi elementlerden oluştuklarını bulmak için kullanmaktadırlar. Ayrıca aynı durum tayfın kırmızıya kayma (redshift) yönteminde kullanılarak yıldızların uzaklıklarını hesaplamada kullanılır.

Yayılma Hızı 
Ana madde: Işık hızı
İvmelenen herhangi bir elektrik yükü ya da herhangi bir değişen manyetik alan EMI üretir. Herhangi bir kablo (ya da anten gibi herhangi bir iletken) alternatif akım ilettiğinde, elektromanyetik ışınım akımla aynı frekansta yayılır. Kuantum seviyesinde ise elektromanyetik ışınım yüklü parçacığın dalga paketi dalgalandığında ya da ivmelendiğinde oluşur. Durağan haldeki yüklü parçacıklar hareket etmez ama bu hallerin birbirleriyle çakışması (süper pozisyonu) yüklü parçacığın kuantum halleri arasında ışınımsal geçiş (radiative transition) durumuna sebep olur.
Elektro manyetik ışınım koşullara bağlı olarak dalga ya da parçacık davranışı gösterir. Dalga durumunda ışınım hızı (ışık hızı), dalga boyu ve frekansı ile karakterize edilir. Parçacık olarak ele alındığında (foton), her parçacığın dalganın frekansı ile ilişkili enerjisi vardır. Bu enerji Planck’ın E=hf ilişkisinden bulunur. Burada “E” fotonun enerjisi, h=6.626 x 10-34 Js ise Planck sabitidir, “f” ise dalganın frekansını simgeler.
Bir kurala koşullar ne olursa olsun uyulur: vakum içindeki EM ışınım gözlemciye göre, gözlemcinin hızı ne olursa olsun, her zaman ışık hızında yol alır. (Bu gözlem Albert Einstein’ın özel görelilik kuramını geliştirmesini sağlamıştır.) Bir ortamda (vakum dışında), hız faktörü ve kırılma indisi frekansa ve uygulamaya bağlı olarak dikkate alınır. Her ikisi de vakumda hızlanan bir ortamın hız oranıdır.

Elektromanyetik tayf 

Ana madde: Elektromanyetik tayf
EM dalgalar dalga boylarına göre radyo dalgaları, mikrodalga, kızılötesi, görünür ışık, morötesi, X-ray ve Gama ışını olarak ayrılırlar.

EMI nın maddeyle etkileşimi

EMI nın maddeyle etkileşimi üç şekilde olur: yansıma, soğurma ve maddeyi geçebilme (aktarma) . Bu etkileşimi EMI nın dalga boyları belirler. Radya dalgaları, radyo antenleriyle alınabilir. Mikrodalgalar bazı maddeleri ısıtabilmektedir. Görülebilir ışık, görme hücrelerini (çubuk ve koni) etkileyecek boyuttadır. Morötesi ışın ve X ışını ise atom ve atom altı parçacıklarla etkileşir.
Görülebilir ışık fotonu maddeye çarptığında madde uyarılır ve foton, maddenin moleküler yapısına göre değişen diğer bir ışık fotonu şeklinde yansıtılır. Bir madde, günışığında eğer kırmızı görülüyorsa, bu madde gün ışığındaki kırmızı dışında tüm görülebilir ışık fotonlarını soğurur, yalnınca uzun dalga boylu olan kırmızı ışığı yansıtır.
Görülebilir ışığı geçiren maddeler saydam (transparent), yarı geçirgen maddeler translusent, geçirmeyen maddeler ise opak olarak adlandırılır. Radyolojide kullanılan tanısal amaçlı X-ışınını fazla geçiren vücut yapıları (akciğerler, yağ dokusu gibi) radyolusent, az geçiren vücut yapıları (kemik, kalsifikasyon gibi) ise radyoopaktır.







Ay Olmasaydı?






Ay Olmasaydı?karşılık havada oksijen miktarı şimdikinden kat be kat yoğun olurdu.


Ay olmasaydı batıdan ve doğudan esecek şiddetli rüzgârlar okyanusların şu andaki kadar sakin kalmasına izin vermezdi.

Buna bağlı olarak bitkiler boyuna büyüyemeyecek yani ağaçlar olmayacaktı. Bitkiler şiddetli rüzgâr nedeniyle yere yapışık olarak büyüyeceklerdi.

Hayvanlar daha kısa ve güçlü bir yapıda olacaktı. Kaplumbağalar gibi korunaklı bir yapıya ihtiyaç duyacaklardır. Oksijen fazla olacağı için metabolizmaları çok hızlı işleyecekti. Bu da dünyanın olağan evriminin çok daha fazla hızlanmasına yol açacaktı.

Ay’ın olmaması beraberinde sonu gelmeyecek bir kuraklık ve buzul çağını getirecekti. Buzul çağında kuraklıkla yaşayan insanoğlunun evrimi de bugünkü gibi olmayacaktı.

Kuvvetli rüzgârlar nedeniyle insanlar duyma yetisine sahip olmayacaklardı. Dolayısıyla konuşmak yerine işaretlerle anlaşmaya çalışacaklardı. Bu da yetenek ve zekâ gibi kavramların gelişimini büyük oranda etkileyecekti.

ay


HİÇ BİR ŞEY TESADÜF DEĞİLDİR!








250 ) ANKARA' NIN İLK DIŞİŞLERİ BAKANI..

 

   Dışişleri Bakanlığında, bakanın makam odasının yanındaki duvarda, 1920 yılından bugüne kadar gelmiş geçmiş Dışişleri Bakanlarının fotoğrafları asılıdır. Bu koleksiyonun başında Bekir Sami Kunduh'un fotoğrafı yer almaktadır. Ankara Hükumetinin ilk Dışişleri Bakanı... 3 Mayıs 1920 günü Dışişleri Bakanı olmuştur. O zamanlar, Hariciye Vekili deniyor..
   Kurulduktan hemen sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumetinin, Dışişleriyle ilgili ilk kararı, Moskova'ya bir heyet göndermek olur. Heyet, Hariciye Vekili Bekir Sami Bey başkanlığındadır. İktisat Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek)  Bey de heyet üyesidir. 11 Mayıs'da Ankara'dan yola çıkan heyetin temel görevi, Rusya ile ilişki kurmaktır. Heyet ayrıca Rusya'dan yardım aramayı ve Türkiye'den Rusya'ya, Kafkasya üzerinden, bir yol açtırmayı da amaçlamaktadır. Ankara'da artık Meclis vardır, hükumet vardır ; ama para yoktur ; paraya ve silaha da büyük ihtiyaç vardır. Bunların Sovyet Rusya'dan sağlanabileceği umulmaktadır. Batıda savaşırken doğuda arkamızı sağlama almamız da gerekmektedir..
   Bekir Sami Bey heyeti, iki aydan fazla süren zahmetli bir yolculuktan sonra, 19 Temmuz'da Moskova istasyonuna iner. Ama ne karşılayan vardır, ne de arayıp soran !.. Garın salonunda oturup bekleşirler. Trende tanıştıkları biri, onlar için, Rus Dışişlerine telefon eder. Bir saat sonra bir otomobil gelir ve heyetimizi Rus Dışişleri Komiserliği Misafirler Dairesine götürür. Ruslar soğuk mu soğuk.. Umursamaz gibi davranıyorlar. Heyetimize pek ilgi göstermiyorlar..
       Çiçerin


   Heyetimiz, beş gün bekletildikten sonra, 24 Temmuz'da, Rus Dışişleri Komiseri Çiçerin ve Ermeni asıllı müsteşarı Karahan ile kısa bir görüşme yapabiliyor. Birkaç gün sonra Karahan'la ikinci bir görüşme yapılıyor. Moskova'nın düşünceleri yavaş yavaş su üstüne çıkmaya başlıyor. Ruslar, doğuda Ermenilerle savaşmamızı istemiyorlar. Ermeni işini kendilerinin halledeceğini söylemektedirler. Bu arada heyetimiz soğuk bir sürprizle karşılaşır : Ruslar, meğer Ermenilerle anlaşma yapmışlar. Bizimkilerin açılmasını istedikleri Tiflis yolu Türkiye'ye büsbütün kapanmış. Dahası, o zamana kadar az çok açık olan Şahtahtı yolu da tamamen Ermenilerin eline bırakılmış !..
   Heyetimiz, Çiçerin'e, "Yolu açın"  diyor. Çiçerin, "Yapamayız" diye karşılık veriyor. "Bırakın biz açalım" diyorlar, "O hiç olmaz" yanıtıyla karşılaşıyorlar..
   Bir anlaşmaya varılamıyor. Ondan sonra Bekir Sami Bey, bir gece yarısı Çiçerin'le başbaşa bir görüşme yapıyor. Sabah saat dörde kadar süren görüşmeden, şok geçirmiş gibi dönüyor. Müthiş üzgündür, gözüne uyku filan girmiyor. Yusuf Kemal Bey, yanına yaklaşıyor, ne olduğunu sorduğunda, "Birader, ben Çiçerin'le görüştüm. Van'dan, Bitlis'ten Ermenilere yer istiyor.."  Yusuf Kemal Bey, bu konu hakkında müzakere yapıp yapmadıklarını sorup, hayır yanıtını alınca da, "Elbette yapamayız. Sonra Büyük Millet Meclisi bizi asar.." diyor..
   Çiçerin'in toprak isteği üzerine, Türk-Rus görüşmelerine 24 Ağustos günü ara veriliyor. Bu arada Ruslar, heyetimizi Moskova'da adeta aç bırakmışlardır. Koskoca bakanlarımız fiilen açlık çeker. Bekir Sami Bey heyetinde olan İktisat Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek), "Vatan Hizmetinde" adlı anı kitabında diyor ki :
"Moskova'da biz adeta aç yaşıyorduk. Hatıra defterime 24 Temmuz gününde yazmışım : 'Cici Nazlı'm açlık canıma tak demeye başladı. Bir günlük yemeğimiz şu : Sabahleyin saat 10'da çay, tereyağı, gravyer cinsinden bir peynir, azıcık kara ekmek. Ben bunlardan yalnız çayı içiyorum. Saat 4'de sade suya bir çorba, bir küçük et, yanında darı pilavı, etin ne eti olduğu belli değil, yenilemiyor.. Darı tuhaf bir şey, pişmeleri çok fena.. Akşam saat 10'da çorbasız et, darı pilavı.. O kadar.. Yemekler gayet az ve fena.. Ticaret yasak. Her yer kapalı. Lokantadan yemek, çarşıdan bir şey almak mümkün değil. Hasılı açlığa idman ediyor ve yavaş yavaş kuvvetten düşüyorum."
   Yusuf Kemal Tengirşek


   Heyetimiz bu açlık içindeyken, bir gün, Bekir Sami Bey'in İstanbul Sultanisi'nden arkadaşı Zahit Şamil Bey onları ziyaret ediyor. Bekir Sami Bey, açlık çektiklerini söylemek istemiyor, ama Yusuf Kemal Bey dayanamıyor, konuyu açıyor. Zahit Bey, "Ya !.. Biz bunu bilmiyorduk" diyor.
   Akşamüzeri bakıyorlar ki, Moskova İslam Cemaati Başkanı olan Zahit Bey, elinde saplı bir tencere ile geliyor. Bir de ne görsünler, mükemmel kavurmalı bir pilav !.. Tabii bizimkilerin sevincine diyecek yok.. Zahit Bey, cemaatin bazılarıyla görüşmüş, aralarında karar vermişler.. Ondan sonra Moskova Tatarları'nın ileri gelenleri haftada iki gün heyetimizi yemeğe çağırıyorlar. Çay, türlü türlü çörekler ve bol yemek.. Moskova'da Bekir Sami Bey heyetinin imdadına Tatar Türkleri yetişmiştir..

Lozan Konferansı'na giderken ( en solda )


   Ne hazindir ki, Ankara Hükumetinin ilk Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal'in ve TBMM' nin "Tam Bağımsızlık" politikasını savunmaktan uzak kalmıştır. Bu bakanımız, belki Ankara Hükumetinin milli politikasına tam gönül vermediği için, başarısızlığa uğramıştır. Aylarca kaldığı Moskova'dan eli boş dönmüştür. Gönderildiği Batı Avrupa'da, yetkisini aşarak sakat anlaşmalar imzalamıştır. Yaptığı bu anlaşmalar Meclis tarafından reddedilince, istifa etmek zorunda kalmıştır..
   Bekir Sami Bey, dış gezi bakımından bir rekortmendir. Dışişleri Bakanlığı görevinde, günü gününe bir yıl kadar kalmış : 3 Mayıs 1920'de atandığı bu görevden, 8 Mayıs 1921'de istifa etmiştir.. Bu bir yıl beş günlük süre içinde, topu topu sadece 27 gün Ankara'da oturmuştur !..
   Hiçbir Dışişleri Bakanımız, Bekir Sami Bey'in bu rekorunu bugüne kadar aşamamış, kıramamıştır... (Bu kitabın basılmış olduğu 1996 yılına kadar !..)

( BİLAL  N.  ŞİMŞİR, "Bizim Diplomatlar )