19 Ekim 2012 Cuma

Profesyonel Satış ve Pazarlama El Kitabı -1

AMATÖR DİLLE YAZILMIŞ PROFESYONEL KİTABIN 1. BÖLÜMÜDÜR.
DİKKATLİ OKUNUP UYGULANDIĞINDA İŞ YAŞAMINDA ÇOK FAYDA SAĞLAYABİLİR.
ORJİNAL BOYUTUNU GÖRMEK İÇİN SUNUMUN ALTINDAKİ İLK YAZIYA  TIKLAYINIZ.

 


http://www.kiraguru.com/

Bilge Kralı Rahmetle anıyoruz ...



Her fani gibi ben de öleceğim. Mezarıma anıt yapmayın, 

öldüğümde Osmanlı askerleriyle, Bosna şehitleriyle yan yana yatmak istiyorum.

| Aliya İzzetbegoviç .

Bilge Kralı Rahmetle anıyoruz ..


Bilim Adamları Hayrete Düştü!

NASA'nın Mars'taki uzay aracı Curiosity'nin lazerle vurduğu ilk kayanın bilimadamlarının düşündüğünden daha sıradışı olduğu bildirildi.

Bilimadamları, Curiosity'nin iki hafta önce robot koluyla dokunduğu ve lazerle ondan fazla kez vuruş yaptığı futbol topu büyüklüğünde, piramit şeklindeki kayayla ilgili inceleme sonuçlarının kendilerini şaşırttığını söylediler.

Söz konusu kayanın, Mars'ın yüzeyinde görülen diğer kayalardan farklı olduğu, daha fazla sodyum ve potasyum içerdiği belirtildi.

Bilimadamı Edward Stolper, yaşı bilinmeyen kayanın, daha çok dünyada Hawaii gibi bölgelerde görülen, ender rastlanan volkanik kayaçlara benzediğini kaydetti.

Bir zamanlar su muhteva eden bu tür kayaçlar yer altında derinde oluşuyor.



Güneş’i Hiç Böyle Görmediniz!!!!!

Güneş’in yüzeyindeki devasa patlamalar özel bir yöntemle kaydedildi.
NASA’nın Güneş Dinamikleri Gözlemevi (SDO) uzay aracı, özel bir filtre kullanarak yıldızın fırtınalı yüzeyinin eşsiz güzellikte görüntülerini elde etti.
ABD’nin Maryland eyaletindeki NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden yapılan açıklamada, Güneş’in yüzeyinin ve devasa patlamaların ‘gradyan filtresi’ adı verilen yöntemle kaydedildiği belirtildi. Gradyan (düşüm, eğim, değişim ölçü
sü) filtresi, yıldızın atmosferindeki koronal döngülerin net ve etkileyici bir şekilde ortaya çıkmasına yardım ediyor. Filtre, yüzeyin adeta bir “yosun” gibi görünmesini sağlıyor ve renklerin büyüleyici dansını ortaya çıkarıyor. Görüntülerde zaman zaman meydana gelen şiddetli patlamalar da dikkat çekiyor.
Bilim insanları, gradyan tekniği sayesinde uzay aracının çektiği fotoğraflara çok daha farklı açılardan bakabilme şansını yakalayabiliyor. Sıradan fotoğraflarda görülemeyen detaylara bu yöntemle ulaşılabiliyor.
SDO’nun elde ettiği veriler ışığında bilim insanları Güneş’in hareketlerini ve Dünya’ya olan etkilerini daha iyi anlamaya çalışıyor. 2010 Şubat'ında uzaya fırlatılan SDO uzay aracının 5 yıl boyunca NASA'nın Güneş araştırmalarında kullanılması planlanıyor.

hz: MEHMET ABDULLAHOĞLU

285 ) BİR ŞEHZADE VE BİR PAŞA ARASINDAKİ NAMUS DAVASI !..

   

   Fatih Sultan Mehmed'in oğlu Şehzade Mustafa ile Veziriazam Mahmud Paşa'nın aralarındaki soğukluk, hatta nefrete varan husumet çeşitli tarihçiler tarafından dile getirilmiştir. Ama bu nefretin sebebi hep değişik şekillerde yorumlanmıştır.. Örneğin Behişti tarihi ; "Geçmişte aralarında keder vardı, gidermemişlerdi.." diye yazar.. Solakzade ; "Şehzade Mustafa ile Mahmud Paşa arasında soğukluk vardı. Beyinlerinde hep keder bulunuyordu.." der..
   Kısacası bu bahsettiğimiz ve diğer tarihçiler, Şehzade ile Paşa arasında "çirkin" bir olay geçtiğinden dolayı birbirlerinden nefret ettiklerini kapalı bir şekilde anlatsalar da, olayın ne olduğunu açıkça yazmazlar.. Genelde Türk tarihçiler ; Şehzade Mustafa'nın ölümünden memnun olan Mahmud Paşa'nın, siyah matem elbisesi yerine beyaz giyerek, aleyhinde olanların da kışkırtması sonucu, bu duruma gücenen padişah tarafından önce hapsedilip sonra da katledildiğini yazarlar..
   16. yüzyılın ikinci devresinde yaşamış olan Ali, "Künhü'l-ahbar" ( Haberin Özü ) adlı eserinde ; Şehzade ile Paşa arasındaki nefretin, Şehzade Mustafa'nın "Mahmud Paşa'nın karısına olan tecavüzünden" ileri geldiğini yazar.
   En son olarak İsmail Hakkı Danişmend'in "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi"nde ( c.1, s.330 ) ; "..Diğer bir rivayete göre yakışıklı ve çapkın bir genç olan Şehzade Mustafa, Mahmud Paşa'nın karısını baştan çıkarmış, işte bundan dolayı paşa, şehzadeyi zehirleterek intikam aldığı için padişah, paşayı idam ettirmiştir.." demektedir..

  
 
   Karamanoğulları Beyliği'nin Gedik Ahmed Paşa tarafından tamamen ortadan kaldırıldığı ve kalelerinin elde edildiği sırada Fatih Sultan Mehmed'in Karaman valisi olan oğlu Mustafa da Develi Karahisar'ı almak ister. O sırada kendisi hasta ve dermansız olduğundan bizzat gidemez ve maiyetindeki beylerden Koçi Bey'i yeterli miktarda bir kuvvetle göndererek Develi Karahisar'ı kuşattırır. Hisarbeyi olan Atmaca Bey, kaleyi teslim için bizzat şehzadenin gelmesini şart koşar. Durumu haber alan Şehzade Mustafa hastalığına aldırmaz ve hemen Develi Karahisar önüne gelip kaleyi teslim alır. Dönüş yolunda önce Niğde'ye, sonra da Bor'a gelir ve orada hamama girip yıkandıktan sonra, 1474'de, aniden vefat ediverir..
   Meali'nin "Hünkarname"sindeki kayda göre ( Topkapı Sarayı Hazine Kitapları, 1417 numara ) ; Şehzade Mustafa hastalıktan kurtulamayacağını anlayınca, lalası Ahmed Bey'i davet ederek, öldükten sonra, hasmı olan Mahmud Paşa'nın yine mevki sahibi olacağını, kendisinin uğradığı felaketin ( belki de zehirletmesinin ) sebebini Mahmud Paşa'dan sormasını ve intikam almasını vasiyet etmişti.
   Meali'nin anlatımına göre Şehzade Mustafa çok yakışıklı, uzun boylu ve pek güzel imiş. Ayrıca Meali, manzum eserinde şehzadenin vasiyetini şöyle anlatır :
"Şehzade Mustafa hasta düştü, halk ve seçkin kişiler kederlendi, doktorlar tedavisine koştular, gerekli ilaçları verdiler ama derdine derman bulunamadı. Şehzadenin acısı dinmedi.. Yanında ne anası ne de babası vardı.. Anasının uzakta oluşu yüzünden daima içi sızlıyordu. Baba hasreti de ona çok ağır geliyordu.. Üzüntüsünden elbiselerini parçalamak istiyordu. Kah lalam, kah mevlam diye fertat ediyordu. 'Artık gücüm kalmadı, ayrılık derdimi söyleyecek kadar bile gücüm kalmadı. Canımın teli bir kıldan daha incedir, sevdiklerimin yüzünü açıkça görmek en büyük emelim olup ruhumun kuşu bu emele erişmek için uçmaktadır. Bundan başka hasretim yoktur. Ölümüm pek yakındır, madem ki anamı rüyada göremiyorum, vay bana, vay bu ayrılığa.. 
   Benim lalam, beni iyi dinle.. Bu sözlerim kulağında kalsın.. Ben öleceğim, Mahmud yaşayacak ve hünkarın hizmetinde kalacak. O da benim gibi dünya nimetinden ve ana baba yüzünü görmek mutluluğundan yoksun kalsın. Babam padişah olduğu sürece ondan bütün dünya nimetlerini gasp etsin. Babamdan en son dileğim şudur : Benim uğradığım bu felaketi Mahmud'dan sorsun. O, bana olan düşmanlığı yüzünden bu kötülüğü yaptı ; bu gerçeği bilin !..'  " ( "Hünkarname", varak 172 b )

  


   Şehzade Mustafa ölünce devlet erkanı ve beyler siyah matem elbiselerini giyerek padişaha başsağlığında bulundular. Uzun Hasan seferinden dönüşte veziriazamlıktan azledilerek Havsa Kasabasında ikamete memur edilen Mahmud Paşa da, başsağlığı dilemek için İstanbul'a gitmeye karar verir. Hocası Kürd Hafız ona çağrılmadıkça gitmemesini öğütlemiştir ama onu dinlemez ve İstanbul'a gider. Saray kapısında eski kölesi Teftin Ağa da kendisine aynı şeyleri söyler ama onu da dinlemez ve padişahın huzuruna çıkar. "Mustafa öldü ise ( memleket hizmetinde ) ben varım" der. Bunun üzerine Fatih, Mustafa'nın düşmanının hayatta kalması mümkün değildir diye karşılık verir ve onu elli gün Hisar'da hapsettirir.
   Paşa, serbest bırakılması için emir beklediği halde hiçbir ses çıkmayınca, durumunu padişaha bildirmeye karar verir. "Beni ya bağışla veya öldür" anlamına gelen bir ariza sunar. Bunun üzerine Fatih onu huzuruna getirtir. Mahmud Paşa, padişaha yaptığı hizmetleri sayar, "Senin isminin yanında, halk arasında, benim adım da anılıyor ; eğer günahım büyükse mertçe öldür, değilse beni serbest bırak" der. Padişah onu dört sebepten ötürü suçlu bulur..
   Birincisi Eflak Voyvodasını serbest bırakmasıdır. İkincisi Dulkadıroğlu Şehsuvar Bey'i geri göndererek bir düşman kazanmasıdır. Üçüncüsü Uzun Hasan Bey'in izlenmesini engellemesidir ve dördüncüsü de Şehzade Mustafa ile aralarındaki düşmanlıktır..
   Böylece Mahmud Paşa 3 Rebiülevvel 879'da ( 18 Temmuz 1474 ) Yedikule'de idam edilir.( "Hadikatü'l- Cevami", c.1, s. 191 )

      


   İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın Topkapı Sarayı belgelerini incelemesi sırasında bulduğu bir belge bu olaya biraz daha ışık tutar. Aynı zamanda ünlü Zağanos Paşa'nın da damadı olan Mahmud Paşa'nın ölümünden sonra, İkinci Bayezid döneminde, paşanın ikinci karısı ile birinci karısından doğma kızları arasındaki mülk ve vakıf anlaşmazlığı nedeniyle ; paşanın ikinci karısı tarafından açılan davaya karşı, diğer varislerin padişaha sundukları itiraz dilekçesidir bu...
   Bu belgeye göre ; Mahmud Paşa ile Şehzade Mustafa arasındaki düşmanlık ve nefret sebebinin kadın meselesi olduğu ; Mahmud Paşa'nın güzel olan ikinci karısının, paşanın seferde bulunduğu sırada çapkın ve yakışıklı bir şehzade olan Mustafa tarafından getirtilerek tecavüze uğramasından ileri geldiği anlaşılmaktadır.
   Davalılar, sundukları dilekçede ; paşanın ikinci karısı için, "..Bize akraba değildir ; çünkü babamız seferde bulunduğu sırada bu kadın şehzade Mustafa'nın annesinin evine giderek bir gece kalmıştır"  derler. Mahmud Paşa seferden döndüğünde bunu öğrenince çok üzülmüş ve kadını boşamış ; bu hususta, dava tarihinde, Bayezid'in veziriazamı İshak Paşa da şahit imiş 
    Mahmud Paşa, Uzun Hasan seferinden 1474'de döndüğünde veziriazamlıktan azledilip gözden düşünce, boşamış olduğu karısı, dönemin defterdarı olan kardeşinin de etkisiyle padişaha başvurur. Bunun üzerine Fatih, Mahmud Paşa'yı zorlayarak boşamış olduğu karısını tekrar almasını emreder. Paşa da korkusundan kadını almaya mecbur olur ama nikahını İstanbul'da yaptırarak, ikamet etmekte olduğu Uzuncaova Hasköy'e (Edirne-Havsa) , yanına getirmeyerek Edirne'ye yollar ve onunla bir daha hiç ilişki kurmaz. Bundan 7-8 ay sonra da, 1475'de Paşa idam edilir...
  

17 Ekim 2012 Çarşamba

284 ) MUDANYA SAVAŞI !..



   Savaş kazanılmıştı. Şimdi de barışın kazanılması lazımdı. Barışa çıkan yol önce bir mütareke aşamasından geçecekti. Mütareke konferansı 3 Ekim 1922'de Mudanya'da açıldı. Başkumandanlık bu konferansa, Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa'yı Türk temsilcisi olarak gönderdi..
   Kurtuluş Savaşında Türkiye, görünürde Yunanlılar ile savaşıyordu ve son taarruzla yenilen Yunan ordusu idi ama aslında arka planda yer alanlar, Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri olan büyük devletlerdi. Mudanya'da toplanan mütareke konferansında da İsmet Paşa'nın ve onun şahsında Türkiye'nin karşısına çıkanlar, Yunan temsilcileri değil, İngiltere, Fransa ve İtalya işgal ordularının kumandanları oldular !..
   İsmet Paşa mücadelelerini, Yunan ordusunun mağlup temsilcilerine karşı değil, Birinci Dünya Savaşının galipleri olarak konuşan ve Mudanya'da kendi adlarına söz söyleyen mağrur insanlara karşı yürüttü. Zaten onlar adına da söz sahibi, içlerinden yalnız biri, İstanbul'daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanı General Sir C. Harrington'du..
   "Bizim pek çok gemilerimiz, toplarımız, uçaklarımız vardır. Bu sebeple İngiltere'yi kızdırmak, akıllıca bir iş değildir.."
   Bu sözler de gösteriyor ki, Mudanya'da konuşan, Yunanlılar değil İngiltere'dir. Zaten konferans masasında bir Yunan delegesi yoktur..


   Konferansta İngiltere'yi General Harrington ( soldan ikinci ), Fransa'yı General Charpy ( soldan birinci ) ve İtalya'yı General Monbelli ( sağ başta ) temsil ettiler. Onlar için konu, askeri harekatın durdurulması ve bilhassa, işgal kuvvetleri ile Türk birlikleri arasında olası çatışmaların önlenmesiydi. Türkler için ise dava, Yunanlıların en kısa zamanda Türk topraklarını boşaltarak, Türk askerlerinin Meriç nehrine kadar vatan topraklarına yayılmalarıydı.
   Konferans oldukça soğuk bir hava içinde başladı. Müttefik generallerin Türklerle böyle bir masa başı toplantısını yadırgadıkları belliydi. Kaldı ki karşılarına, Türk orduları temsilcisi olarak çıkan adam da, ilk bakışta gözlerini doldurmamıştı.. Örneğin Harrington, bir mektubunda şunları yazmıştı :
"İsmet Paşa'yı ilk gördüğüm vakit,  beni fazla etkilemedi. Görünürde, gösterişsiz, ufak tefek bir insandı. Az konuşuyordu. Bundan başka -bir eksiklik mi, yoksa bazı durumlarda bir meziyet mi bilinmez- çok da ağır işitiyordu..
  Öyle sanıyorum ki aşağı yukarı 42 yaşlarındadır. Bizimle münasebetlerinde önceleri çok inatçı görünüyordu. Onun güldüğünü hemen hemen hiç görmedim. Yalnız ' nasılsınız ?' veya ' Allah'a ısmarladık ' derken biraz gülümsüyordu. Elbette ki Ankara'dan aldığı kesin talimata göre hareket ediyordu. Ama ayrıntılar konusunda bir Üstat'tı..
   Her satırı gayet dikkatle inceler ve baştan sona kadar okur, notlarını hızla alır ve satır aralarında gizli bir anlam bulunmadığına kanaat getirmedikçe fikrini söylemez. Ama daima nazik davranır.
   Heyecanlandığını asla belli etmedi. Bir tür hukukçu kafası var. Bir belgeyi baştan sona kadar okur,sonra birkaç dakika düşünür ve ondan sonra her paragraf hakkında fikrini söyler.
  Çalıştığımız sürece onu büyük bir dikkatle inceledim. Bunun için her fırsattan yararlandım. Fakat bütün çabalarıma rağmen onu biraz daha insancıl kılmayı başaramadım..
  Hiç şüphesiz ki iyi bir generaldir. Ordusu da ona güvenmektedir. Mustafa Kemal'in çok yakın arkadaşıdır. Ama sanıyorum ki, bir sofra başında oturup yemek yemek, sohbet etmek için iyi bir sofra adamı değildir.."
  ( Bu sözler General Harrington'ın 10 Ekim 1922 tarihli ve her yerde yayınlanmayan bir mektubundan alınmadır. Bu mektup onun tarafından, ileride barış konferansında da müttefiklerin karşısına çıkacağını tahmin ettiği İsmet Paşa hakkındaki izlenimlerinin Lord Curzon'a iletmesi için Londra'da Mr. Horace'a yazılmıştır. Mektubun aslını, Atatürk hakkında bir kitap yazmış olan Lord Kinros görmüş ama kitabında yayınlamamıştır. Ancak bunun bir suretini, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal'a vermiştir.. )
 

   Bu konferansa "Mudanya Savaşı" demek çok yanlış olmaz !.. Çünkü Londra'da bir kabine, Anadolu savaşının son aşamasında Yunanlıları biraz daha kendi kaderlerine terk etmiş olsa da, şimdi Türklerin de, zaferlerinin bütün meyvelerini toplamalarını önlemek kaygısı içindeydiler.. Yeni bir savaş açarak, Orta Doğu' da sarsılan İngiliz prestijini kurtarma girişimine başlamışlardı. Bu girişimlerin hemen bütün belgeleri yayımlanmıştır.
   Türklere karşı yeni bir hareketin baş tahrikçileri, Başbakan Lloyd George ile Churchill olmakla birlikte, bu girişim kabinenin tüm üyeleri tarafından benimsenmişti. Başbakanın mektubunda, Krala bu konuda güvence vermek isteyen şu cümleleri okuyalım :
"Kemalistler, Çanakkale tarafındaki kıyıyı işgal etseler bile, donanmamız Çanakkale Boğazının hürriyetini garanti altına almaya hazırdır. Kemalistler Çanakkale'ye iki yoldan silah getirebilirler ki, bunların ikisi de hem havadan, hem de denizden bombardıman edilebilir. Britanya kara, deniz ve hava kuvvetlerinin ilk anlardan itibaren Gelibolu yarımadasından, kendi varlıklarını duyurmalarına karar verdik. Ayrıca doğuda hareket için emre hazır durumda bir tugay bulundurmaya da karar verdik. Hava kuvvetimiz Mısır'dan derhal kuvvetler gönderecektir.."
   Bu hazırlıklara girişildiği sırada, Trakya henüz Yunan işgali altındaydı. Müttefiklerin daha 1920'den itibaren İstanbul ve Boğazlarda 31.000'i İngiliz olmak üzere 65.000 kişilik askeri kuvveti, 250 topları, hava ve deniz filoları vardır.
   Ama Türklerin lehine işleyen şartlar da vardır. Öncelikle Yunanistan artık ihtilal içindedir. Anadolu bozgunu Yunanistan'ı karıştırmıştı. Nitekim ilk ağızda hiç olmazsa Trakya'da tutunmak ve maneviyatı kurtarmak çabalarına giriştiler. Ama 24 Eylül'de Midilli, Sakız ve diğer adalardaki silah artığı Yunan birliklerinin isyanı ve ihtilalci uçakların Atina'ya, Kral ve hükumetine karşı bildiriler atması, Selanik'in de ihtilalcilere katılması sonucunda şu belli olmuştu ki, artık Yunanistan'dan hayır yoktur !..
   Müttefiklerin arasındaki ilişkilere gelince, o da sarsılmıştır. Aralarında o kadar sağlam bir dayanışma yoktur.
   İşte Mudanya konferansı 4 Ekim 1922'de bu şartlar içinde açıldı..
   Müzakereler kolay yürümedi, çetin oldu.. Karşı tarafın direnişi, İngiliz temsilcinin şahsında düğümleniyordu. Diğerleri onun itaatli müşavirleri gibiydiler. Türklerin istekleri bir maddede toplanabiliyordu. Meriç kıyısına kadar Türk topraklarının Yunanlılar tarafından derhal tahliyesi. Diğer işgal kuvvetleri meselesi barış konferansında temizlenmek üzere, şimdilik Doğu Trakya'ya 10.000 kadar jandarma görevli Türk kuvvetinin sevki. Fakat o sırada İngilizleri İstanbul ve Boğazlar durumu tedirgin ediyordu. Çanakkale'de İngiliz ve Türk birlikleri iç içeydiler. Kocaeli üzerinden ilerleyen Türk birlikleri de devamlı olarak İstanbul yönüne sokuluyorlardı. Müttefiklerin daha ilk adımda ortaya attıkları bir tarafsız bölge durumunu daha önce Mustafa Kemal tanımamıştı. Ankara, Yunanlılardan başka, müttefik kuvvetlerin de Doğu Trakya'yı boşaltmalarını istiyordu.
   6 Ekim'de görüşmeler çıkmaza girmiş görünüyordu. Ankara o gün İsmet Paşa'ya verdiği talimatta, istenilen noktalarda anlaşma olmazsa, Türk askeri kuvvetlerinin ileri harekete geçirileceğini, bildiriyordu... Gazi'nin tebliği şöyle idi :
"Ekimin 6. günü için kararlaştırılan içtimaınızda Trakya'nın İzmir'de kararlaştırılan esaslar dahilinde TBMM Hükumetine iadesini kabul etmedikleri takdirde, tasavvur buyrulduğu gibi, 6-7 Ekimde derhal İstanbul üzerine harekete geçiniz.."
   Durum gerçekten de gergindi. Bu gerginlik derhal çözülmezse, atılacak tek adım, savaş demekti..
   Müttefik generaller o gün ve beklenilen saatte Mudanya'ya gelmediler. İstanbul'da ve toplantı halindeydiler. Bu toplantının ne sonuç vereceğini ise Mudanya bilmiyordu. Eğer o gün ufuktan Müttefik delegelerinin gemi dumanları gözükmezse, gecenin örtüsü Marmara topraklarına indiği zaman, Çanakkale'de ve İstanbul Boğazı yönünde silahlar patlayabilirdi !..
   Tam bu sırada, İzmir'de, Mudanya konferansına zemin hazırlayan Fransız generali Pellé de dahil olmak üzere Fransız yetkilileri bizzat Gazi'ye telgrafla başvurarak aracılık girişimlerini başlattılar. İtalyan delegesi de Türklerin görüşünü kabul etmiş görünmeye başladı.
   6 Ekim'de, akşama doğru, müttefik generalleri getiren gemiler ufukta gözüktüler.. Biraz geç saatte konferans toplandı ve anlaşıldı ki bu geliş, ancak durumu kurtarmak içindir. Çünkü Harrington, hükumetinden henüz talimat almadığını, ancak "telsiz ajansından sızan haberlere göre, gelecek yanıtın olumlu olacağını tahmin ettiğini ve toplantının 8 Ekime ertelenmesi" isteğini bildirdi. Belli olmuştu ki İngiltere cephesinde de bir kararsızlık vardır... Belki de Londra hazırlıklarını tamamlamak peşindedir. Nitekim sonradan anlaşılmıştır ki, o sırada İngiltere Dışişleri Bakanı olan Lord Curzon, Paris'e koşmuş ve orada destekçiler aramıştır. Ama İsmet Paşa da boş durmaz.. 7 Ekim akşamı Mudanya karargahından millete bir beyanname yayınlayarak durumu halka açıklar..
   8 Ekimde de beklenen toplantı olmaz. 9 Ekim akşamı ise Mudanya'daki Fransız ve İngiliz temsilcileri İsmet Paşa'yı ziyaret ederek, eski beyanlarına uymayan çekingen şartlar ileri sürerler..
   Ankara'da da gergin ve sinirli bir hava esiyordu. 8 Ekim'de Bakanlar Kurulu İsmet Paşa'nın yeni bir raporu üzerinde konuşmak üzere toplanmıştı. Öyle görünüyor ki İsmet Paşa, krize bir çözüm yolu bulunması peşindeydi. Ankara'nın 9 Ekimde İsmet Paşa'ya son talimatı ulaşmış bulunuyordu.
   General Harrington, 9 Ekim akşamı geç bir saatte yapılabilen toplantının havasını, daha önce değindiğimiz mektubunun başka bir yerinde şöyle anlatır :
"Son bir yanıt için konuşmaya oturacağımız vakit, kesinlikle iyimser değildim. Fakat oturum salonuna vardığım zaman, farklı bir atmosfer içinde bulunduğumu anladım. İsmet'in kendisi de daha munis idi. Konuşmaya başlayınca ortada halledilmesi gerekli, belli başlı birkaç nokta bulunuyordu. İkisini hallettik. İkisini de konferansın genel heyetinde görüşmeye başladık. Geri kalan ikisi ise Boğazlarla, jandarma sayısının saptanması konularıydı. 
   Daha önceki konuşmalarımda İsmet, beni anlamadığını ifade etmiş ve Çanakkale hususundaki fikirlerini kabul etmemi istemişti. Bunu kesinlikle reddetmiştim. Ne vakit ki bu konuda daha fazla bir şey elde edemeyeceğini anladı : ' J'accepte ! ( kabul ediyorum) ' diye bağırdı... 
   Jandarma sayısı konusunda da daha fazla zorluklar bekliyordum.  10.000 rakamını kabul edeceğini söyledi. 8.000 rakamı üzerinde anlaştık. O da, ben de rahatladık..
   Ondan sonra İsmet, daha munis ve güler yüzlü oldu ve beni özel olarak görmek istedi. Konumuz İstanbul'daki Türklerin durumu idi. Bu arada ve ayrıca ben ona askeri durumumuzdan ve Mezopotamya ( Irak ) hakkındaki fikirlerimden bahsettim. O da bana, kendi mesleki ve asker hayatı hakkında bazı konuşmalar yaptı.."
   Kriz atlatılmıştı. Ondan sonra da işler daha kolay yürüdü. Ancak, 6-8 Ekim krizi iledir ki müttefikler, yeni Türkiye'nin karar verme ve direniş kudreti hakkında, yakından bir fikir edinmişlerdir. Bu deneyim, daha sonraki gelişmelerde de, yeni devleti anlamak bakımından çok yararlı oldu..
      

( ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR'İN YAZILARINDAN DERLENMİŞTİR..)

15 Ekim 2012 Pazartesi

Mars'ta esrarengiz parlak nesne

Mars keşif aracı Curiosity, gezegenin yüzeyinde yaptığı çalışmada parlak bir nesne buldu.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) uzay aracı Curiosity, Mars'ın yüzeyinde kepçeyle yaptığı çalışmada parlak bir nesne buldu.
Yetkililer, basına yaptıkları açıklamada, nesnenin altı tekerlekli uzay aracının kendisine ait olabileceğini, parlak cismin ne olduğu belirlenmeden örnek toplamayacaklarını veya kepçeyle çalışma yapmayacaklarını söyledi.
Curiosity'nin, nesnenin tanımlamasında ve örnek alma faaliyetlerine varsa muhtemel etkisinin değerlendirmesinde, NASA ekibine yardımcı olmak için cismin fazladan fotoğraflarını çektiği belirtildi.
Curiosity, Mars'ta bir zamanlar yüzey boyunca akan bir nehrin izlerini bulmuş ve ana kayaçların fotoğrafını çekmişti.
Mars'ta geçmişte mikrobiyal canlıların yaşayıp yaşamadığını araştırmak için 5 Ağustos'ta Mars'a gönderilen uzay aracı Curiosity, 2 yıl boyunca gezegende inceleme yapacak. Proje için 2.5 milyar dolar harcanacak.
Bugün donmuş bir çöl olan Mars ile ilgili daha önce yapılan jeolojik araştırmalar, gezegenin geçmişte daha ılık ve nemli olduğunu öngörüyor.