27 Şubat 2013 Çarşamba

Menderes'in idam edilme sebebi (!)



  Eylül'ün 17'sinde 1961'de bir başbakan asıldı. Bir gün önce, intihara kalkışarak kendisi ölmek istemişti. Dilinin altında günlerdir biriktirdiği haplarının hepsini, o gün bir anda yuttu.

Menderes'in idam edilme sebebi (!)


Doç. Dr. Süleyman İnan Pamukkale Üniversitesi 

İntiharın, inancı gereği "büyük günah" olduğunu biliyor olmalıydı ama çektiği ıstırap o denli büyüktü ki artık dayanamadı. Kendisi hakkında kararını daha baştan verdiğine inandığı mahkemeye hesap vermek yerine, Yaradan'ına hesap vermeyi tercih ettiği belliydi. Midesi temizlenip ancak bir gün sonra kendine getirildiğinde her şey onun için yeniden başlamıştı. Biraz sonrasında, üzerine kefen giydirilip elleri arkadan bağlanınca, koluna giren iki zabitin onu nereye götürdüğünü anladı. Artık metanet zamanıydı. Dahası mahkeme süresince belli edemediği için dostlarınca bile eleştirildiği o sağlam duruşu şimdi göstermeliydi.

Birazdan her şey, zaten sona erecekti: Onu alıkoyanların hakaretleri, alaycı bakışları, bağrışmaları, yuhalamaları... Ama içinde kor gibi bir acı vardı. Hiç mi sevilmemişti? Daha bir sene önce çeşitli mitinglerde halkın tezahüratı, alkışları, sevgi gösterileri yalan mıydı? Sahi o halk şimdi nerede idi? Hiç değilse, bu memleket için bir şeyler yapmıştı. Görmediler mi?.. Görmemişler miydi? Bunu, son zamanlarında muhalefetin "hücumları" karşısında radyo konuşmalarında ve mitinglerde çok söylemeye başlamıştı. Eski yazıyla birkaç satır yazdı ve bıraktı. Şöyle başlıyordu veda mektubu: "Kimseye dargın değilim". Hayret, bunca kedere rağmen bu nasıl engin gönüllülüktü? Mektubun orta yerinde de o çıplak gerçeği "idam edilmek için ortada hiçbir sebep yok" diyerek kendince haykırıyordu. Ama bu, onun mahcup karakterinin izin verdiği ölçüde sessiz bir çığlıktı. "Yine de merhametim sizinledir" diye bitiyordu mektup. Sonra... Boynuna yağlı ilmek geçirildi. Bu esnada geriye doğru taranmış saçları hafif dağıldı. Gözlerini kapadı. Dudaklarında, dualar mırıldandı. Ve...
İşte o fotoğraf hiç unutulmadı, unutulmayacaktı da... Siyasetin "ateşten gömlek" olduğunun somut göstergesi olarak sonraları hep anıldı. Onun takipçisi olduğunu söyleyen liderlere, siyasetin onları bunaltıp bazen ölümle yüzleştirdiği an, o sözü söyletti durdu: "Bizim iki gömleğimiz vardır; biri bayramlık, diğeri idamlık." Menderes'in idamından beri, siyasetin, gerekirse "kellenin" gidebileceği bir hizmet alanı olarak düşünülmesi bundandır.
Sonradan dağıtılan fotoğraf karelerinde, Menderes'in göğsüne iliştirilen yaftadaki "anayasayı ihlal ettiği" yazısı okunabiliyordu. Diğer suçlamalar ise adını kötülemek içindi; bu bakımdan yüzeysel sayılırdı. Onu deviren cunta yönetimine göre Menderes, "sorumsuz demagoji" suçlusuydu. İdam edilenlerden Fatin Rüştü Zorlu "küstahlıktan" ve "kibirden"; Hasan Polatkan ise "vurdumduymazlıktan" suçluydu. Evet, asıl suçları bunlardı aslında. Ama o yaman soru yine değişmiyor; peki Menderes gerçekten neden asıldı? Niye? Bu soruya, mesela onun tek parti diktasına doğru gittiği, meşruluktan yoksun tahkikat komisyonlarını kurdurduğu gibi açıklamalarla cevap vermeye çalışanların unuttukları bir şey var: Bu sayılanlar, evet, siyasi hata ve vebal olabilirdi ama son kertede bir canın kastini açıklamıyor, açıklayamaz.
Menderes'in idam edilme sebebini işte yazıyorum. O, çok seviliyordu, çok tutuluyordu. Evet, tam da bundan asıldı Menderes. Peki, o nasıl oldu da sevgi halelerini üzerinde topladı ve bu sevgi, idamına sebep oldu? Menderes'in sıcak tebessümü ile muhatabını çeken samimi hâli Allah vergisiydi. Politikadaki yeteneği ise 1931'de girdiği parlamentoda çalışma gayretiyle her geçen zaman büyüdü. Menderes, ilk kez 1946'daki bütçe konuşmasıyla parlamıştı. Kısa sürede partisinin "kışkırtıcı hatibi" olmuştu. Dili sivriydi; sevenlerini saran, hasımlarını yıldıran bir dil. Bayar onu "uysal" olacağı için değil, esasta halk tutuyor diye başbakanı yapmıştı.
1950'den sonra o, bir fenomene dönüştü. Her gün büyüdü, gücüne güç kattı. Sevgi çemberi genişledi. O kadar ki, muhalifleri onun ancak bir darbeyle -seçimle değil- yıkılacağını düşündü. 27 Mayıs'ta hükümeti ile birlikte devrilince cunta onu Yassıada'da "yargılamaya" başladı. Yargılamanın daha başında "bebek" davasıyla gözden düşürülmek, küçültülmek istendi. Silahların gölgesindeki bu ortamda Menderes'in sevenleri radyo başındaydı; ellerinden başka bir şey de gelemezdi. Nihayet karar idam çıktığında, bu kararı onayacak komite Menderes'in popülaritesinden çekindi. İdamın gerçekleşmesi, sadece cuntanın başbakanı bile astıklarını göstermek isteyen bir güç gösterisi değildi; Menderes'in halk tarafından tutulması ve bir gün tekrar iktidara gelip kendilerinden hesap sormasından korkmalarıydı. Menderes, sezdiği bu durumu son mektubunda yazar: "Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes'in ölümü sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir." Gerçekten bugün Menderes'in izlerini görmek mümkündür. Günümüzde onun adını alan havalimanı, üniversite, caddeler yok mu? Merkez sağın idol olarak kabul ettiği başlıca figürlerden biri değil midir?
Hulasa Menderes'i, kendine "Yüce Adalet Divanı" diyen mahkemenin pozitif hukuku asmadı. Ya da takdir, asmama yönünde olabilirdi. Onu, zamanın olağanüstü ortamının körüklediği rövanşist duygu astı. Onu, kontrol edilemeyen öfke kusması idam etti. Akademisyenliğimin nesnelliğine yönelik gelebilecek eleştiriler pahasına bunu söylemem gerekir. Ben, bu idamı, söylediğim sebep dışında hiçbir zaman anlayamadım. Bu yazıda da, kendimi, zaten hâlâ anlayamadığım (ve anlayabileceğimi zannetmediğim) asılma nedenlerini(!) izah etmeye mi zorlamalıydım? Yo, hiç değilse, bugün değil; bugün değil!

Hayvanlar Fast Food Yerse Ne Olur? [www.akademikfizik.net] sunar

www.akademikfizik.net sunar VİDEO

OBEZİTE İLE MÜCADELE ADINA GÜZEL BİR VİDEO

Fruits and Vegetables Boyama Sayfaları

Boyama






341.817.095 noktalı harita


ABD’li bir yazılımcı, geçmiş yıllara ait nüfus bilgilerini kullanarak 300 milyondan fazla insanın yaşadığı yeri siyah noktalar halinde gösteren interaktif bir harita hazırladı.

Brandon M-Anderson adlı yazılımcı, Amerika Birleşik Devletleri'nin 2010 ve Kanada’nın 2011 yıllarındaki nüfus bilgilerine dayanarak insanların yaşadığı yerleri gösteren harita hazırlandı.

Veri görselleştirme uzmanı M-Anderson'ın hazırladığı harita, tam 341 milyon 817 bin 95 kişiye ait siyah nokta içeriyor. ABD’deki insanları temsil eden nokta sayısı ise 308 milyon 450 bin 225.
ABD’deki nüfus yoğunluğunu gözler önüne seren harita, hiç şaşırtıcı olmadığı gibi on milyonlarca Amerikalının Doğu ve Batı yakalarındaki kıyı şeridine yayıldığını gösteriyor. Özellikle New York, New Jersey, Maryland ve Massachusetts eyaletlerini içine alan kuzey batı bölgesi ABD’nin en yoğun nüfuslu yeri olarak göze çarpıyor.
Doğu yakasına yakın olan orta eyaletler ve Batı Yakası, ABD’nin en çok nüfus barındıran diğer bölgeleri. Beklendiği gibi, Batı Yakası’nda California eyaletinde siyah noktalar en fazla.
M-Anderson hazırladığı haritada kullanılan 2010 yılına ait nüfus bilgileri, ilginç bilgiler de sunmuş. Örneğin New York’un ünlü mekanlarından Central Park ve diğer kamuya açık alanlar yaşadıkları yer olarak kayıtlara geçen insanlar var. M-Anderson, doğal olarak bu alanlara da siyah nokta eklemiş.
M-Anderson, hazırladığı birçok grafik ve haritayı Twitter adresinden paylaşıyor. Noktalı nüfus haritasının yakınlaştırılabilir versiyonu internette bulunsa da sayfası maalesef açılmıyor.
KAYNAK: NTV BİLİM

334 ) "DEMİRKIRATLAR" VURSUN, ORTALIK İNLESİN, CHP DİNLESİN !...

   

  1950 seçimlerinden sonra Demokrat Parti yöneticileri CHP'yi, artık muhalefete düşmesine ve halkı etkileme gücünü önemli ölçüde kaybetmesine rağmen, hala korkutucu bir gücü var gibi görüyorlardı.
  Bazıları, CHP'nin daha fazla yıpratılması gerektiğine, siyasi hesaplar yaparak inanıyordu. Bazıları ise, öyle bir hesapları yoktu ama, CHP'ye karşı eskiden birikmiş olumsuz duygularını, bir intikam içgüdüsü içinde harekete geçiriyorlardı. DP'nin bu etkenler altında oluşan genel stratejisi de, muhalefet dönemindeki stratejinin devamı gibiydi : CHP yöneticilerine hücum edilecek.. Partinin yirmi yedi yıllık icraatı kötülenecek.. Tabii, bunun sorumluluğu Atatürk'e değil, İnönü'ye yüklenecek.. 
  CHP'nin iktidar yılları "Atatürk dönemi-İnönü dönemi" diye ikiye ayrılacak.. Atatürk dönemiyle ilgili eleştiri konuları için Atatürk değil, dönemin başbakanı İnönü hedef alınacak.. Ama "başbakanlık" konusunda dikkatli davranılacak. Çünkü Atatürk döneminde bir de Celal Bayar'ın bir yıllık başbakanlığı var. Ve o bir yıl, Celal Bayar'ın en büyük övünç kaynağı.. O süre, eleştiri dışında tutulacak.. Atatürk'ten sonraki dönemde ise başbakanların önemi yok. Baş sorumlu, Cumhurbaşkanı İnönü. Ona yüklenilmeye devam edilecek.. 
  "Ekmeği vesikayla verdiler... Şekeri 5 liraya yedirdiler.. Jandarmaya dayak attırdılar.." sloganları zaten 1946'dan beri hazır.. Üstelik bunların kullanılması, eskisine göre çok daha kolay.. İnönü cumhurbaşkanıyken ona hakaret etmenin cezası vardı. Ona yönelik hücumlarda genel ifadeler kullanılıyordu. İnönü'nün ismi geçirilmiyordu. "Şunlar yapıldı, bunlar yapıldı" gibi "pasif cümleler" kullanılıyordu ki, o yüzden dava açılırsa, hakim karşısında "Ben sayın cumhurbaşkanını kastetmedim, yönetimdeki zihniyeti kastettim" denilebilsin..  
                                                                                                             
Şimdi artık ne İnönü'nün cumhurbaşkanlığı vardı, ne de ondan söz ederken dikkatli olma zorunluluğu.. DP'nin sertlik yanlısı militanları, İnönü hakkında muhalefetteyken akıllarından geçirip de yapamadıkları her suçlamayı şimdi artık yapabilirlerdi.. Yapmakta da gecikmediler. Meclis'te ve basında polemikler açarak, İnönü hakkında bir dizi iddiayı gündeme getirdiler..
Bunlardan bazıları "siyasi" nitelikliydi. Örneğin : "İnönü Atatürk'ü sevmezmiş. Onu unutturmak istermiş. Cumhurbaşkanı olunca paralardan Atatürk'ün resimlerini çıkarttırmış."..
İnönü, bunlar karşısında, Atatürk'ü sevmemesinin, onu unutturmak istemesinin mümkün olmadığını anlatmak için, büyük uğraş veriyordu. Paralarla ilgili kararı kendisinin almadığını kanıtlamaya çalışıyordu. 
Bu para kararı, Merkez Bankası'nın Atatürk döneminde oluşmuş mevzuatının kurallarına göre, Merkez Bankası yönetiminin yürüttüğü bir uygulamaydı. O zamanın Avrupa'sının birçok devleti gibi, Türkiye'deki paralarda da "devlet reisi"nin resminin kullanılması kuralı, Cumhuriyet'in kendi adına para bastırmaya başladığı sıralarda konulmuştu. İnönü'nün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra da aynı kural, banka yönetimi tarafından otomatik olarak uygulanmıştı..
  Kaldı ki, bu uygulama, nasıl olup da, İnönü'nün Atatürk'ü sevmediğinin kanıtı olarak yorumlanabilirdi ?...
  İnönü'ye suçlamaların bir kısmı da, görevi sırasındaki davranışlarıyla ilgili söylentilere dayanıyordu. Bunlar, bunu iş edinmiş bazı milletvekillerince sözlü soru haline getirilip Meclis'te görüşme konusu yapılıyordu. Örneğin şöyle :
"İnönü 1930 depreminden sonra gittiği Erzincan'dan trenle geri dönerken trenin salonlarında iskambil oynamış, doğru mu ?"
  İnönü, bunlara "şahsıma sataşıldı" diye söz isteyerek Meclis'te yanıt vermeye çalışıyor ve söylentileri yalanlıyordu.. Bunlar, Meclis kürsüsündeki bir iktidar- muhalefet tartışmasıdır. Ama bu tartışmada iktidar ve muhalefet kanatları, birbirinin rolünü üstlenmiş gibidir. Sanki CHP'li İnönü hala iktidardadır da, DP milletvekilleri, onun hakkındaki iddiaları kullanarak muhalefet işlevini yerine getirmek istiyorlar. İnönü de, kendisini muhalefet milletvekillerine karşı savunmaya çalışan iktidar lideri durumundadır. "Yapmayın, ağır olun. Yoksa dış tehlikelerle uğraşamayız" diye, onları "iktidar üslubu"yla uyarmaya çalışıyor !..



   CHP'nin iktidar dönemine aklını takan iktidar siyasetçilerinin İsmet Paşa ile uğraşma merakının örnekleri saymakla bitmez.Örneğin şu,yapılacak şey midir ?
   DP'li bir Bolu milletvekili vardı. Adı Zuhuri Danışman'dı. Daha önce eğitimci idi. Tarih öğretmenliği yapıyordu. Okullar için bir tarih kitabı yazmış, kitap Milli Eğitim Bakanlığı'nca yardımcı kitap olarak kabul edilmişti. Ama bunun sayfalarını karıştıran öğrenci velileri, hayretler içinde şunu görmüşlerdi : 
  İsmet İnönü'nün adı, Kurtuluş Savaşı tarihinden çıkarılmıştı !. İnönü muharebelerinin adıyla birlikte !.. Lozan barış müzakerecisi de, Atatürk döneminin on dört yıllık başbakanı da, Cumhuriyet tarihinin ikinci cumhurbaşkanı da yok sayılmıştı !..
  Muhalefet basını, kitabı "Zuhuri Tarihi" diye nitelendirdi. 
  Uzun tartışmalar çıktı. Neden sonra, hükumet, kitapta "bazı eksikler" olduğunu kabul etti. Fakat, İnönü'nün adını tarihten silme gayretleri bitmedi..
  Bazı DP ileri gelenleri, bu konuda radikallik yarışına girdiler. Bunlardan DP Ankara milletvekili Hamit Şevket İnce, iktidar-muhalefet ilişkilerinin normalleşmesi için, İnönü'nün CHP genel başkanlığından istifa edip köşesine çekilmesini şart koşuyordu..
  İzmir Belediye Başkanı Rauf Onursal, İnönü'den kurtulmak için daha da etkili bir çözüm istiyordu. Önerisi, İnönü'nün, son Osmanlı halifesi gibi, yurt dışına çıkarılmasıydı !. İnönü'yü ziyaret için Ankara'ya gelen CHP heyetlerini, halifeyi İstanbul'da ziyaret eden eski rejim yanlılarına benzetiyordu ! Diyordu ki :
"Sakıt (düşük) halifenin memleket dışı edilmesinin sebepleri sakıt şef için de var olmalıdır."
  Ama bu konuda daha kesin talepleri olanlar vardı.. "İnönü idam edilsin" diyen bir DP ilçe başkanı gibi.. Veya "İnönü intihar etmeli" telkinini yapan, Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu gazetesi gibi...



  14 Mayıs 1950'deki genel seçimden sonra ekim ayında yapılan yerel seçimlerde, belediyelerin de çoğu DP'lilerin yönetimi altına girmişti. DP'li yeni belediye başkanlarının ilk işi, il ve ilçelerinde İnönü'nün adını taşıyan cadde, sokak, meydan ve kamu binaları isimlerini değiştirmek oldu. 
  Bunun için hükumetçe bir genel kural konulmuştu. Bunda İnönü'nün adı anılmıyordu ama, şu deniliyordu : Kamusal yerlerde "hayatta bulunan" kişilerin adları ve fotoğrafları kullanılmayacak..
  DP yöneticileri, bununla, "bizim adımız da kullanılmayacak" demiş oluyorlardı ama, asıl amaç belliydi..
  Karar ülkenin her yerinde hızla uygulanmıştı. İnönü'nün ve (henüz hayatta olan) eski asker ve siyasetçilerin adları, nerede görüldüyse değiştirilmişti. DP'li yeni belediye başkanları, belediye binalarındaki İnönü fotoğraflarını zaten hemen kaldırmışlardı. Fakat Malatya'nın belediye başkanlığına bir CHP'li seçilmişti : Muzaffer Akalın.. O bunu yapmadı, "İnönü Malatyalı'dır. Malatya'nın gurur kaynağıdır" dedi. Belediye binasında Atatürk'ün fotoğrafının karşısına asılmış olan fotoğrafını kaldırtmadı. 
  Kıyamet koptu.. Hükumet emir verdi, Malatya Valisi, Turgut Babaoğlu adında bir zattı. Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu'nun akrabasıydı. Güvenlik güçleri ile belediye binasına baskın düzenletti. İnönü'nün fotoğrafı zorla indirildi. Arkasından da belediye başkanı görevden alındı..
  O zamanki yasal düzenlemeye göre, görevden alma halinde seçimin hemen yenilenmesi gerekiyordu. Yeni seçim yapıldı. Gene CHP kazandı. Ama Malatya valisinin inadı bitmedi !..
  Malatya'da bir İnönü heykeli vardı. Vali Babaoğlu, onu da kaldırmayı hedefliyordu. CHP'li gençler bunu duyunca örgütlendiler.. Heykelin etrafında gece gündüz nöbet tutmaya başladılar..

Heykelleri kaldırma işi, sokak isimlerini değiştirip, fotoğrafları kaldırmak kadar kolay değildi. Ortaya hukuki sorunlar da çıkarıyordu. Bazı heykellerin sahibinin hangi kamu kurumu olduğu tartışmalıydı. Aralarında, sivil kuruluşların, askeri kuruluşların, özel kuruluşların yaptırdıkları vardı. Bunların kaldırılmasına kim karar verecekti ?.. 
Bunun için genel bir yasa çıkarılması düşünüldü. DP'nin ünlü avukat milletvekili Celal Yardımcı o göreve hazırdı. Milletvekili olarak bir yasa önerisi hazırladı. Öneri, Meclis komisyonlarından geçen haliyle, daha önce DP'li belediyeler eliyle büyük ölçüde uygulanmış olan kararları, yasa maddesi haline getiriyordu. Buna göre, caddelerden, sokaklardan, meydanlardan hayattaki kişilerin adlarının kaldırılması, yasal bir zorunluluk olacaktı.
Heykel işi de aynı kapsama girecekti. Kamu alanlarında hayattaki kişilerin, sadece adları değil, heykelleri de bulunamayacaktı. Eskiden yapılmış olanlar da kaldırılacaktı. Fakat komisyondan geçen önerinin Meclis genel kurulunda görüşülmesi sırasında, heykel konusunda birtakım sorunları, bazı DP'liler de dile getirdi. Sorunlardan biri, DP'nin Afyon milletvekili Kemal Özçoban'ın bir sorusuyla akıllara takıldı : "Peki, İstanbul'da Taksim Anıtı'nın grup heykelinde Atatürk'ün yanındaki İnönü ne olacak ?.."
  Bu soru, kolay yanıtlanabilecek bir soru değildi.. Gerçekten, yasa önerisi o şekilde uygulanacak olursa, ya anıtın İnönü'yü gösteren bölümünün tıraş edilmesi gerekecekti ya da anıtın tümünün kaldırılması.. İkisi de kamuoyuna izah edilebilecek şeyler değildi. 1950 seçimlerinden önce CHP milletvekili iken, DP'ye geçen ve DP listesinden, "bağımsız" milletvekili olarak Meclis'e giren Hamdullah Suphi Tanrıöver de Meclis kürsüsünde İnönü lehine bir konuşma yaparak bu tür girişimleri eleştirince, öneri genel kuruldan geri çekildi..
   
İnönü'nün yeni bir heykelinin yapılması, zaten artık söz konusu değildi. CHP iktidarı döneminde gene Taksim'de uygulanması planlanan "İnönü heykeli" projesinden çoktan vazgeçilmişti. DP iktidarının hem merkezi hükumete, hem de belediyelerin büyük çoğunluğuna egemen olduğu bir dönemde, o konuda yeni bir girişim yapılması mümkün müydü ?..
Ama önerinin reddedilmesinin şöyle bir sonucu oldu :İnönü'nün, Malatya'daki gibi, eskiden yapılmış birkaç heykeli, yıkılmaktan kurtuldu. Taksim Anıtı da, yıkılmaktan veya en azından, İnönü'yü grup heykelinden çıkaracak ya da onu tanınmaz hale getirecek bir "tıraş" işlemine uğramaktan kurtuldu...






ALTAN ÖYMEN, in "ÖFKELİ YILLAR" kitabından derlenmiştir...

Dünya Boşuna mı Dönüyor?

Eski devirlerde uzun yola giden gemiler rotalarına sadık kalarak sefer yapmalarına rağmen, arzu ettikleri hedefin uzağında bir noktaya ulaşıyordu. Onları denizde sağ salim hedeflerine ulaştırmakla vazifeli kaptanlar, bilemedikleri bir hesap hatası yapıyorlardı. Dönmekte olan yuvarlak bir zemin üzerinde birbirine karşı duran iki kişiden biri topu, diğer arkadaşına yuvarlarsa, uzaktan durumu gören birisi, topun bir doğru çizgi boyunca gittiğini görür. Ancak yuvarlak zemin üstünde dönen kişi, topun yay çizerek başka bir istikamete gittiğini görecektir (Şekil–1).

Dünya'yı çok küçülmüş ve önümüzde duran bir küre olarak tasavvur ederek, Kuzey Kutbu'ndan Ekvator'daki bir A noktasına bir cismi fırlatsak, cisim sağa doğru eğri bir yol izleyerek farklı bir B noktasına ulaşır. Güney kutbu'ndan aynı A noktasına fırlatacağımız bir cisim ise, aksi istikamette sola doğru yön değiştirecektir (Şekil–2). 



Bu üç hâdisede ortak bir durum vardır. Dönen bir nesne üzerindeki cisim eğri bir yol çizerek hareket eder. Cismin doğru değil de, eğri yol izlemesi bir ivme kuvvetiyle açıklanmaktadır. Fransız mühendis Gustave Gaspard Coriolis tarafından 1835 yılında izah edilen bu hadiseye "Coriolis ivmesi" denir. 

Eğer Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesine bağlı olarak ortaya çıkan bu ivme kuvveti olmasaydı, hava hareketleri ve okyanus akıntıları, dolayısıyla Dünya'mızın iklim şartları bugünkünden çok farklı olurdu. Yukarıda örnek verdiğimiz Kuzey ve Güney kutuplarından atılan cisimlerin sağa veya sola sapmalarının sebebi Dünya'ya Kuzey Kutbu'ndan bakıldığında saat yönünün tersine, Güney Kutbu'ndan bakıldığında ise, saat yönünde dönmesidir.

Hava hareketlerine tesiri
Güneş ışınlarının dik geldiği Ekvator üzerindeki hava ısınarak yükselir. Bu yükselen havanın yerini uzak enlemlerden gelen soğuk hava alır. Böylece sıcaklık değişmelerine bağlı olarak bir hava hareketi (konveksiyon) başlar. Eğer Dünya dönmeseydi kutup bölgelerinde hava soğuyarak çökecek. Bu havanın yerini de alt enlemlerden gelen daha sıcak hava alacak, Ekvator'da ısınarak yükselen hava, yüksek irtifadan kutuplara kadar gidecek burada iyice soğuyup çöktükten sonra yere yakın bir şekilde Ekvator'a dönecekti (Şekil–3). Bu durumda Dünya belki de çok soğuk ve şiddetli rüzgârların estiği bir yer olacaktı. Tabiî ki dönmeyen Dünya'nın Güneş'e bakan yüzünün çok sıcak diğer yüzünün çok soğuk olacağını da unutmayalım. 

Dönen bir Dünya üzerinde hareket eden büyük atmosfer kitlelerine Coriolis ivmesi tesir eder. Coriolis ivmesi sebebiyle Ekvator'dan yükselen sıcak hava kutuplara doğru dönerek gider (Şekil–4). Bu akım 30º enlemlerine yaklaşırken bir yandan da soğuyarak alçalır. Alçalan havanın bir kısmı yeryüzüne yakın bir irtifadan yeniden Ekvator'a doğru yol alırken Coriolis ivmesi sebebiyle tekrar kıvrılır. İşte bu son hava akımı "alize" rüzgârlarıdır. Yelkenliler devrinde Avrupa'dan Amerika'ya gitmek için kullanıldıklarından daha çok "ticaret rüzgârları" olarak bilinirler. Ekvator ve 30º enlemlere kadar olan bu devridâim hareketine "Hadley çevrimi" adı verilmiştir. Ekvator bölgesine yüksek yağış bırakarak Dünya'nın akciğerleri sayılan yağmur ormanlarının meydana gelmesi, daha sonra kuru sıcak bir durumda alçaldığı bölgelerde ise, çöller oluşturması bu devridâime Yaratıcı'nın yüklediği vazifelerdir. Bu çöllerden kalkan tozların, bulutları tohumlayarak yağmur oluşumunda mühim rol oynaması da hâdisenin diğer bir hikmetli yönüdür. 

Kutuplar üzerinde soğuyan hava yeryüzüne doğru çökerek bu bölgede de bir hava hareketine sebep olur. Çöken hava Ekvator yönüne doğru yol alırken yine Coriolis ivmesinin tesiriyle yön değiştirir. Aynı zamanda ısınmaya ve yükselmeye başlar. Havanın ısınarak yükseldiği enlemlerde yağışlı hava hâkimdir. Bu da kutup devridâimi olarak bilinir ve 60º–90º enlemleri arasında mevcuttur.

Ekvator'dan gelip 30º enlemler civarında alçalan havanın bir kısmı, yeryüzüne yakın bir şekilde kutuplara doğru ilerler. Kutuplardan gelip 60º enlemlerinde yükselen havanın bir kısmı da Ekvator'a doğru yönelir. Böylece iki hava hareketi 30º–60º enlemleri arasında üçüncü bir devridâim hareketine daha sebep olur. Bu üçüncü devridâimden "batı rüzgârları" meydana getirilir. Bu rüzgârlar da yelkenliler devrinde Amerika'dan Avrupa'ya dönüş için kullanılmıştır (Şekil–4). 

Bu hava devridâimlerinin meydana gelebilmesi için Dünya'nın kendi ekseninde dönmesi tek başına yeterli olmayıp hızının ve atmosfer kütlesinin de önemi vardır. Dünya daha yavaş dönseydi Coriolis ivmesinin tesiri zayıf olacağından üçlü devridâim oluşmazdı. Nitekim Venüs kendi etrafında çok yavaş döndüğü için atmosferinde tek bir devridâim oluşur. Bir diğer husus da atmosferin kütlesidir. Mars'ın atmosferi ince ve kütlesi az olduğundan Coriolis ivmesinin tesiri yine çok azdır ve tek bir devridâim oluşur. 

Coriolis ivmesi sebebiyle, hava akımı doğru bir yol izleyemez ve eş basınç çizgileri (izobarlar) etrafında girdaplar oluşturacak şekilde ilerler. Bu yüzden Kuzey Yarımküre'de ortaya çıkan kasırgalar saat yönünün tersine, Güney Yarımküre'dekiler ise saat yönünde döner (Şekil-5). Tabiî ki bunlar ana atmosfer hareketleridir. Bir bölgenin iklimi, yeryüzü şekilleri, gündüz-gece sıcaklık farklılıkları gibi birçok yan faktöre bağlıdır. Bu yüzden Dünya'nın iklim hâdiseleri çok kompleks bir yapıdadır. Gördüğümüz gibi Yüce Yaratıcı yeryüzünde hayatın en uygun şekilde sürdürülmesi için iklimlere tesir edecek yüzlerce parametreden birkaçı olarak, Dünya'nın hızını ve atmosferin kütlesini çok hassas bir şekilde hazırlamıştır. Dünya'mızın dönmesine bağlı atmosfer hareketleri ve iklim düzenlenmesi gibi küllî bir ilim ve kudretin tecellisini gerektiren hâdiseler, insanlığın yeryüzünde yaşaması için takdir edilmiştir. Bu husus, Kur'ân-ı Kerîm'de"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah'ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgârların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, Elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah'ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır." (Bakara, 2/164) mealindeki ayetle gözler önüne serilmektedir. 
 
Okyanus akıntılarına tesiri
Rüzgârların bu şekilde sevki ve yol alması, okyanus yüzeyindeki suyu da harekete geçirir. Böylece rüzgâr kaynaklı okyanus akıntıları meydana gelir. Okyanuslarda yoğunluk (tuzluluk) ve sıcaklık farkından meydana gelen akıntılar da mevcuttur. Okyanus akıntılarının yönleri yukarıda anlatılan rüzgâr yönleriyle paralellik arz eder. Hareket eden bu dev su kütlelerinin geçtikleri bölgelerin iklimini büyük ölçüde değiştirdiği iyi bilinen bir husustur. Meselâ, ikisi de 54. enlemde bulunan Ontario'da kutup ayıları parkı bulunurken, en çok bilinen okyanus akıntısı olan Körfez akıntısının (Gulf Stream) tesiriyle Belfast'ta palmiyeler ve tropik meyve ağaçları yetişebilir. Körfez akıntısı, Kuzey ve Güney Ekvatoral akıntı ve Brezilya akıntısı başlıca sıcak akıntılardır. Labrador, Falkland ve Peru akıntıları ise en mühim soğuk akıntılardır. Sıcak akıntılarla ısıtılan kıyılar yerleşime elverişli yerler hâline getirilmiştir. Soğuk akıntılara ise, deniz canlıları için besin taşınması vazifesi verilmiş ve bu sayede zengin balıkçılık merkezleri kurulmuştur. 

Ticaret ve batı rüzgârlarının tesiriyle okyanus yüzeyindeki sular harekete geçer. Rüzgârın tesiri genellikle 100–200 m. derinliğe kadar ulaşır bazı durumlarda 1000 m'yi bulabilir. Coriolis ivmesi ise akıntıların yönüne tesir etmektedir. Harekete geçen akıntılar karalarla karşılaştıkları bölgelerde dönüş yapar. Böylece birbirleri ardınca dizilen okyanus akıntıları bir devridâim hâline gelir ve "gyre" adı verilen büyük akıntı devridâimlerini oluşturur. Hava hareketinde olduğu gibi su hareketinde de Kuzey Yarımküre'de saat yönüne, Güney Yarımküre'de ise saat yönünün tersine dönüşler yapılır. 

Yeryüzünde her biri dört akıntıdan oluşan beş çevrim vardır. Atlantik Okyanusu'nun kuzey ve güneyinde birer, Büyük Okyanus'un kuzey ve güneyinde birer ve Hint Okyanusu'nda da bir tane bulunur. Kuzey Atlantik devridâimi; Kuzey Ekvator akıntısı, Körfez akıntısı, Kuzey Atlantik akıntısı ve Kanarya akıntısından müteşekkildir (Şekil–6). 
 
Müthiş bir ilim ve kudretin tecellisi olan Coriolis tesiriyle okyanuslar ve kıyılarda besin zincirleri yaratılmıştır. Rüzgârlar vasıtasıyla harekete geçirilen okyanus suları Coriolis tesiriyle kendisini tahrik eden rüzgârı izleyemez ve yüzeyde yaklaşık 45º açı yaparak Kuzey Yarımküre'de sağa, güneyde ise sola doğru hareket eder. 

Su içinde derine inildikçe rüzgârın tesiri azalacağından Coriolis ivmesi ağır basar. Böylece okyanus suyunun net taşınma yönü Kuzey Yarımküre'de rüzgâra dik ve sağa doğru olur. Bu hâl okyanusların devridâim merkezinde yığılarak o noktada suların 2 m. kadar yükselmesi ile neticelenir (Şekil-7). Yükselen sular çekim kuvveti ile aşağı yöne hareket ederken Coriolis ivmesi buna karşı tekrar rol üstlenir ve akıntı içinde aynı yönlü bir akıntı daha ortaya çıkar. Bu göz üzerinde yığılan sular derinlere doğru batmaya başlar ve dikey bir akımı oluşturur. Aynı sebeple Ekvator bölgesinde net su akımının sağa ve sola doğru ayrılması bu bölgede dip sularının yüzeye çıkması ile neticelenir. Burada su seviyesi biraz alçalır. Bu hâdisenin çok mühim neticeleri vardır. Yüzeyden dibe çöken ölü organizmaların, derinlerde bakteriler tarafından parçalanması ile ortaya çıkan besleyici maddeler bu yüzeye çıkma (upwelling) hâdisesi ile yüzeydeki canlılara rızık olarak geri gönderilir. Benzer bir hâl bazı kıyılarda da meydana gelir. Kıyıya paralel esen rüzgârın tahrikiyle ve Coriolis ivmesinin tesiriyle yüzeydeki sular kıyıdan uzaklaşır. Bunun yerine kıyıya doğru hareket eden derin sular kıta eşiğine çarparak yüzeye çıkarlar. Bu da yüksek besin ihtiva eden suları kıyıya ulaşmasına vasıta olur. 

Dünya'nın dönmesiyle canlıların rızkının temin edilmesi arasında bir münasebet var mıdır? Bu soruya cevap ararken, kâinatta cârî fizik prensiplerinin mikrodan makroya birçok sistemde ortak olduğunu görür ve hayret ederiz. İşte Yüce Yaratıcı Dünya'yı topaç gibi çevirmek suretiyle iç içe birçok dengeler kurmuş, biz insanlara da o dengenin unsurlarını çözerek isim vermek düşmüştür. Her şey her şeyle irtibatlı, atomlar galaksilerle benzer kanunlara tabi, başıboş hiçbir şey yok. Ancak bütün bunları görebilmek önce sağlam bir niyet ve bakış açısı gerekiyor. 


Cendel TUNA

Kâinatın Yaratılışında Esrarlı Fizik


Fizikte câri kanunları ortaya çıkaran büyük fizikçilere misâl olarak El-Kindî'den İbnü'l-Heysem'e, Bîrûnî'den Newton ve Einstein'a kadar birçok isim sayılabilir. Batılı birçok bilim insanı, kuantum fiziğiyle alâkalı harika hâdiselerin bir Yaratıcı'yı gösterdiği noktasına gelmiştir. Çünkü birçok fizikçi, yaptıkları deneylerin, dünyevî ölçülerle kavranamayan sırlı neticelerini tecrübe ettikçe, ateist eğilimlerini terk ederek,
Allah'ın varlığı üzerine düşünmeye başlamışlardır. Ancak günümüzün meşhur astrofizikçilerinden Stephen Hawking, "Büyük Tasarım" isimli yeni çıkan kitabındaki tezleriyle şaşkınlığa yol açtı. Zîrâ birçok fizikçi, Yaratıcı'yı kabul etmeden kâinatın izah edilemeyeceğini savunurken, Hawking kitabında, kâinatın kendi kendine meydana geldiğini iddia etmektedir. Ünlü fizikçinin akıldışı iddiası, Batı'da iki eksen üzerinde tartışılmaya başlandı. Eksenin bir tarafında sadece Allah'a inanan teologlar, diğer tarafında ise sadece lâboratuvardaki tespitlerine inanan bilim insanları var. Esasen bu durum, Batı'da din ve bilim ayrışmasının tezahürü olarak gelişen kartezyen düşüncenin pratiğe yansımasıdır. Bir taraf "Bilim hiçbir zaman Allah'ın olmadığını ispatlayamaz." derken; diğer taraf "Bilim Allah'ın varlığını da ispatlayamaz." şeklinde karşılık vermektedir. Daha önceki kitaplarında Allah'tan bahsetmesinin satış maksatlı olduğunu itiraf eden Hawking, şimdi "Kâinat kendi kendisini yokluktan var edebilir." diyebilmektedir. Batı tarihinde ticarî endişelerle tezler geliştirip kitap yayımlamaya tevessül etmeyen bilim adamlarından Newton ise, "Kâinatın harika yapısı ve âhengi ancak her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Zât'ın plânına göre meydana gelmiş olmalıdır." tespitine şu ifadeyi de ekler: "Bu benim en son ve en büyük tecrübemdir ve öyle de kalacaktır." Acaba 300 yıl önce yaşayan ve modern fizikten haberi olmayan Newton, hangi sâikle böyle bir tespitte bulunmuştur? Kuantum fiziğinin ortaya koyduğu hâdiselerin ışığında Allah'ın varlığı birçok fizikçi tarafından açık ve net şekilde ifade edilmesine rağmen, Hawking'in inkârcı çıkışı ilmî düşüncenin ürünü mü, yoksa yine ticarî endişeler mi taşımaktadır? Bu durum en azından, Batı'daki menfaatçi bilim anlayışının bir kere daha sorgulanmasını gerektirmektedir. 

Kâinatın yaratılışıyla alâkalı tartışmaların temelinde iki görüşten biri; kâinatın, her şeye gücü yeten Allah tarafından yaratıldığını kabul eder. Kâinat ezelden beri var olmayıp, yaklaşık 13,7 milyar yıl önce kozmik büyük bir patlamayla yaratılmıştır. Büyük patlamayla madde Allah'ın takdir ettiği belli bir sistem içinde geliştirilmiştir. Daha sonra Dünya, Güneş'e belli bir mesafede konumlandırıldı. Ancak bu şekilde su, tahammül edilebilir ısı ve hayata müsait bir çevre oluşabildi. Bu ve diğer şartlardaki ufacık farklılaşmalar, içinde hayat olan Dünya'nın meydana gelmesini engelleyecekti. Daha önce hiçbir şey yok iken, Allah (celle celâlühü), bu büyük patlama ile zaman ve mekânı yarattı. Her şey harika bir düzen içinde şekillendi "O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece 'Ol!' demektir. O da hemen oluverir." (Yasin, 36/82)

Diğer görüşe göre ise kâinat, sebebi ve zamanla ilgili hiçbir başlangıcı olmadan kendi kendine meydana gelmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, yaklaşık bir asır önce kaleme aldığı Tabiat Risalesi adlı eserinde bu görüşü mantıkî delillerle çürütmesine rağmen, Hawking'in hâlâ bu ikinci tezi savunması şâyân-ı hayrettir. Oysa çekim kuvveti ve diğer fizikî şartlar, yıldız ve gezegenlerin oluşmasında tesirli oldu. Işık, kendine takdir edilmiş hızıyla her tarafa yayılıyor. Atom parçacıkları soğukta sıcağa göre daha yavaş hareket ediyor. Elma yukarı doğru gitmiyor, yere düşüyor. Bütün bunları Yaratıcı'yı hesaba katmadan sürekli ve geçerli 'fizikî kanunlar' olarak farz edelim. Peki, şu sorulara nasıl cevap vereceğiz: Bu 'tabiat kanunları' nereden geldiler? Onları kim yarattı? Yaratıcı bir kudrete inanmayan herkesin burada durması gerekir. Çünkü kâinatın hiç sebepsiz kendi kendine yoktan var olması tasavvur edilemez bir yaklaşımdır. Zîrâ "Allah en büyük matematikçidir." diyen Einstein, tesadüfün arkasında dahî bilinmeyen bir sebep-netice prensibinin gizliliğine dikkati çekmiştir. Einstein, kuantum fizikçilerinin yanıldıklarını göstermek için şöyle bir tez geliştirmişti: Werner Heisenberg'in tasvir ettiği kuantum mekaniğine göre bir çarpışmadan sonra, farklı yönlere doğru uçan ve hızla birbirinden uzaklaşan iki elektron, aynı zaman diliminde aynı özellikleri alıyorlar. Normal olarak bunun gerçekleşmesi mümkün değil. Allah'ın varlığına inanan Einstein, bu hâdisenin tesadüfle izah edilemeyeceğine dikkat çekmektedir. Einstein'in ölümünden sonra bu sır dolu 'uzaktan tesir etme' modern lazerlerle esaslı şekilde araştırıldı. 

?svi?reli fizik?i İsviçreli fizikçi Nicolas Gisin, 2008 yazında Cenevre'deki bir lâboratuvarda bir kristal yoluyla mavi bir ışını takip etti. Burada ışık parçacıklarından aynen ikizler gibi çift fotonlar oluştuğunu gözlemledi. Bu ikizlerden her biri cam kablolar yoluyla Cenevre'nin doğusunda bulunan bir köye, diğeri de tam aksi istikamete –batıya- gönderildi. Aradaki mesafe 17,5 km. kadardı. Gisin ve ekibi, bu farklı yerlerdeki foton parçacıklarının oluşan özelliklerini ölçtüklerinde, bu foton parçacıklarının birbirlerinin aynısı olduklarını tespit etti. Parçacıklar bu hususiyetlerini, ölçümlerin yapıldığı zaman diliminde kazanmışlardı. Einstein'in ortaya koyduğu tezin, bir fotondan diğerine telepatik veya uzaktan tesir etme şeklinde, ışık hızından on binlerce kat fazla bir hızla ve aynı zaman diliminde gerçekleştiği ortaya çıktı. Acaba birbirlerinden hızla uzaklaşan bu parçacıklar, birbirlerinde nelerin meydana geleceğini nereden biliyorlardı? Bu değişim, neden hemen veya ışık hızından çok daha süratli bir şekilde gerçekleşebiliyor? Böyle hâdiseleri sadece fizikle izah etmek mümkün değil. Bütün bunlar akılsız şuursuz taneciklerin veya sayısız tesadüflerin eseri miydi? Yoksa bu mükemmel sistemin arkasında her şeye gücü yeten Kadîr-i Mutlak bir Yaratıcı mı olmalı? Böylesi deneyler bize Allah'ın tasarrufunda bulunan fizik kanunlarını göstermek maksadıyla ufak bir anahtar işareti sunmaktadır. Belki dört veya daha fazla boyutlu bu "muazzam mekân" arkasında öyle sonsuz bir kaynak var ki, kuantum fizikçisi ve "İlk Söz" (Das Urwort) kitabının yazarı Michael König bu kaynağa Allah demektedir. Bu noktada astronom Johannes Kepler kendinden emin olarak şu tespiti yapıyor: "Astronomiyi araştırmak Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini anlamaktır." Edison'a göre ise "Allah mühendislerin en büyüğüdür."

"Özel izafiyet teorisine göre, tabiatta hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla kâinatın birbirinden çok uzakta bulunan iki noktasında meydana gelen bu iki farklı hâdisenin birbirleriyle alâkası olamayacağı akla yakın gözükmektedir. Yani, iki hâdisenin birbirine bağımlı olabilmesi için aralarında bir haberleşme olması gerekir. Bu haberleşme de ışık hızından daha hızlı gerçekleşemeyeceğinden, bu iki noktada aynı ânda gerçekleşen iki farklı hâdise, birbirinden tamamen bağımsızdır. Aralarında haberleşmenin olmadığı ve birbirlerinden bağımsız sonsuz sayıda parçacık, nasıl olur da 15 milyar senedir aralarında mükemmel bir haberleşme sistemi geliştirmiş olabilir?"1 Einstein, Hawking'in aksine "muazzam büyüklükteki kâinatta zaman üstü bir aklın tecellisini" görmektedir. Ancak Einstein'ın da inandığı, Spinoza'nın "varlığın kanunlarla çevrili âhenginde kendini gösteren bir nesne" olarak tanımladığı Yaratıcı anlayışıyla bakıldığında, yukarıdaki soruya makûl cevap bulmak zordur. İslâmî tevhid inancını tam olarak yansıtamasa da, günümüz Batılı bilim adamlarının fiziği ve dini birbiriyle bağdaştırılabilir iki unsur olarak ele almaları mühim bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. 1932 yılında kuantum mekaniğini bulmasıyla Nobel ödülü alan Werner Heinsenberg bu noktayı şöyle dile getiriyor: "Tabiat bilimlerinin tasından ilk içme ateist yapar, ama tasın altında Allah hazırdır." 

Üzerinde durulması gereken bir başka nokta, Batılı bilim adamlarının geliştirdikleri Allah tasavvurudur. Birçok fizikçi makro âlemden mikro âlemlere kadar bir fabrika gibi işletilen mükemmel sistemin arkasında, kendi düşüncelerine göre bir Allah tasavvur etmektedir. Öyle ki, tesadüfü Allah'ın kullandığı bir metot şeklinde değerlendirenler olduğu gibi, insanın ruh göçüyle değişik kâinatlarda ebedî yaşayacağını iddia edenler de vardır. Oysa İslâmiyet'in getirdiği tevhid inancı, en güzel şekilde Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılmakta, kâinattaki bütün varlıklarda Allah'ın isim ve sıfatlarının her ân tecelli ettiğine dikkat çekilmektedir. Batılı fizikçilerde -Allah'ın varlığına işaret etseler de- O'nun isim ve sıfatları noktasındaki eksiklikler açık bir şekilde görülmektedir. Bu mârifetullah eksikliği onları bazen tesadüfü Allah'a verme ve insanın ruh göçüyle farklı kâinatlarda ebedî yaşamasına inanma gibi İslâm tevhid inancına tezat teşkil eden neticelere götürebilmektedir.

Bir sarayın tefrişini onu tarif eden kitaba veya bir makinenin yapımını ve çalışmasını, onunla verilen kılavuza istinad ettiren insana deli demeyecek kimse var mıdır, diye soran Fethullah Gülen Hocaefendi hayretlerini dile getirerek meseleyi şöyle özetler: "Gerçek bu iken, üniversite tahsilinin de ötesinde fizik, biyoloji, kimya ve biyokimya üzerinde ihtisas yapmış bir profesör, şu muhteşem kâinatı, onun tefrişini, her şeyin mükemmel bir dizayn içinde yerli yerine yerleştirilmesini, sahip bulunduğu muhteşem ve asla sarsılmaz, bozulmaz âhengi ve hiçbir tamire ihtiyaç duymadan mükemmel ve âhenktâr işleyişini, onun varlığı ve işleyişi üzerindeki araştırmalar neticesi varılan ve adına kanun denilen birtakım mefhumlara; cansız, bilgisiz, şuursuz, iradesiz maddeye; sadece bir isimden, kavramdan ibaret tesadüflere veya kendi kendine oluşa nasıl verebilmektedir, doğrusu aklım almıyor!"2

Özetlersek, Batılı birçok fizikçinin İnsan-Kâinat-Allah münasebetini izah etmede kafalarının karışık olduğu anlaşılmaktadır. Batı'da, Allah'ın fizik ve matematik dilini kullanarak, kâinatı yarattığı şeklinde pek çok yayın yapılmışsa da, Müslüman bilim adamlarının İslâm tevhid düşüncesini bütün buutlarıyla bilim dünyasına aktarmaları ihtiyacı kendini şiddetle hissettirmektedir. Zîrâ ancak tevhidî düşünce sistematiği içinde İnsan-Kâinat-Allah münasebeti, en sağlıklı zeminde ele alınmış olacaktır. Viyana Üniversitesi'nden kuantum fizikçisi Prof. Anton Zeilinger'in dediği gibi, "Fizik açısından Allah'ın varlığı ispat edilemez, fakat aksi de ispatlanamaz." İşte burada iman devreye girmektedir ki, yaratılışın gâyesi de bütün isim ve sıfatlarının her yönüyle kâinattaki tecellilerini araştırıp, aklımızı ve vicdanımızı kullanarak Kudreti Sonsuz Sâni'ye ulaşmaktır. Genç ilim adamlarımızın bilhassa bu noktadan hareketle bilim dünyasına tevhid düşüncesinin rehberliğinde yeni perspektifler kazandırması gibi bir mesuliyetleri olduğunu hatırlatmış olalım. 

Dipnotlar
1. Durdu O. Güney, "Kuantum İzafiyet Teorisine Doğru", Sızıntı, Ağustos 2003.
2. Fethullah Gülen, Yaratılış Gerçeği ve Evrim, http://tr.fgulen.com/content/view/11781/147/

Muhammet MERTEK