20 Nisan 2013 Cumartesi

353 ) İSTANBUL'DA CARBONARİ ( KÖMÜRCÜ ) ÖRGÜTLENMESİ..

  

   İtalya'da 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Carbonari Cemiyeti, Yahudilik ve Masonlukla bağlantılıydı. Esas amacı Kiliseyi yıkmak ve din aleyhtarı bir düzen kurmaktı. Bu cemiyet Milano, Londra ve Berlin'de bulunan bazı Yahudi bankacılardan büyük mali destek gördü.
   Masonlar,Fransız İhtilali'nin etkileriyle ortaya çıkan 1820 İtalyan İhtilali'ne aktif destek vermişlerdi. İhtilal fikirlerinin liderliğini yapan mason teşkilatı, Carbonarilere para yardımında da bulunmuştu.. ( Max Isaac Dimont, "Jewish God and History" )
  Carbonari örgütlenmesinde örgüt elemanları kesirli sayılarla kodlanıyordu. Her hücreye ve her hücredeki her üyeye birer sayı verilmekteydi. Böylece hücre numarası kesirin bölünen sayısını, üye numarası da bölen sayısını oluşturuyordu. Örnek olarak, 7. hücrenin 4. üyesi, 7/4 olarak bilinmekteydi. Kurucu üye 1/1 numaralı üye idi. ( İbrahim Temo, "İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Teşekkülü ve Hidemat-ı Vataniye ve İnkilap-ı Milliyeye Dair Hatıram", s.75 )

 

  Carbonariliğin en büyük önemi, gençliğin bir siyasal güç haline getirilmesiydi. Hem Avrupa'da ve hem Türkiye'de, özellikle eğitimli gençliği bu akım harekete geçirdi. "Jeune Europe-Jeune Turc" gibi akımları bu hareket başlattı. Avrupa'da bastırılan bu hareketlerin önderlerinden bazıları Türkiye'ye kaçtı. Bu gelenler, İstanbul'dakileri "devşirdiler". İstanbul'da "Courrier d'Orient" adında bir gazete çıkarmaya başladılar.1869 yılında Mustafa Celalettin'in ( Konstantny Borzecki ) Fransızca kaleme aldığı "Les Turcs Anciens et Modernes" ( Eski ve Yeni Türkler ) adlı eseri de bu gazetenin matbaasında basılmıştı. Ayrıca Şinasi'nin gazete kurmasına da yardımcı olmuşlardı. "Tasvir-i Efkar"ın çıkartılmasında Courrier d'Orient Gazetesinin sahibi Jean Pietri teknik yardım vermişti.  
  Paris'teki Şinasi ile diğer Yahudi ve Mason çevrelerinin yazıları, Beyoğlu'nda Fransızca olarak yayınlanan Courrier d'Orient gazetesinde, yabancı basından alıntı yapılmış gibi imzasız yayımlanıyordu. Bu yazıları, bu gazeteden aktaran Namık Kemal de, yabancı kaynaklı yazı olarak, aynen Tasvir-i Efkar'da yayımlıyordu. Yabancı postalarının ve muhabirlerinin dokunulmazlığı bu nedenle çok işlerine yarıyordu. 
1876'da İstanbul'da yayımlanan gazetelerin ancak 7'si Türkçe idi. Buna karşın; 9 Rumca, 9 Ermenice, 7 Fransızca, 3 Bulgarca, 2 İngilizce, 2 İbranice, 1 Almanca, 1 de Arapça gazete yayımlanıyordu..
  1876 tarihinden itibaren Courrier d'Orient'de geniş bir anayasa tartışması başlatıldı. Bu yazılarda Osmanlı Devleti'nde bir anayasal rejim (meşrutiyet) uygulanabileceği belirtiliyordu. Yazıları yurt dışındaki aydın çevrelerin kaleme aldığı sanılıyordu. Oysa gerçek yazarlar Şinasi ve diğer Yahudi oryantalistlerdi. 
  
   

  Avrupa'dan kaçarak Türkiye'ye gelen Carbonari önderlerinden Jean Pietri ile Şinasi'nin Paris'te temas kurduğu biliniyor. Courrier d'Orient gazetesini çıkartan Pietri, hareketin İstanbul'daki önderi durumundadır..
"Namık Kemal ve arkadaşları bu sırada İstanbul'da Courrier d'Orient gazetesini çıkartan Jean Pietri ile işbirliği yapıyorlardı. Her iki gazetenin matbaası muhaliflerin toplantı yeriydi." ( Ebüzziya Tevfik, "Yeni Osmanlılar Tarihi" s.60 )
  Namık Kemal şöyle anlatıyor : "Geçen gün Jean Pietri ile meşrutiyeti konuştuk. Herif iki saat söyledi. Nihayet meşrutiyetin bizde de yürütülebileceğine beni inandırdı.." (Mithat Cemal Kuntay, "Namık Kemal", c.2, s. 87)
  Şinasi ile yaptığı bir saatlik sohbet sonrası Divan Edebiyatı'ndan vazgeçerek Modern Türk Edebiyatı'na yönelen Namık Kemal, Pietri ile yaptığı iki saatlik görüşme sonrası da meşrutiyet taraftarı olmuştur !..
  Türkiye'ye gelip Yeni Osmanlılara akıl hocalığı yapan tek isim Jean Pietri değildir. Bu dönemde çok sayıda Avrupalı mason ve Yahudi dönmesi, görünürde oryantalist olarak, gerçekte ise ihtilal fikirlerini aşılamak üzere Türkiye'ye gelmiştir. Bu isimler, özellikle Bektaşi ve mason paşaların konaklarında misafir edilmiştir. Bu paşaların çoğunluğu da Yahudi dönmesidir. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse ; ilk Türkçülerden, Yahudi dönmesi Ahmet Vefik Paşa'nın konağı bunlardan birisidir :            
"Ahmet Vefik Paşa'nın konağı, özellikle batılı ilim adamlarının uğrak yeri idi. Paşa'nın daha Paris sefirliği sırasında dönemin ünlü siyasetçileri, edipleri ve müşterikleri ile tanışarak, sefarethanede bunlarla yaptığı toplantılar çok meşhur olmuştur. Bu toplantılara Ernest Renan, Jules Favre, Theires, Alexander Dumas Fils ve Barbier de Maynard gibi şöhretli isimler katılıyordu."
(Abdülhak Şinasi Hisar,"Geçmiş Zaman Fıkraları", s.154 )

   

  Devrin önemli Bektaşilerinden biri olan Abdüllatif Suphi Paşa (yukarıda sağda) yanına dostlarını alarak sık sık Ahmet Vefik Paşa'nın (yukarıda solda) konağına gitmekteydi. 
   Bektaşilerin gizli toplantıları genellikle Ayetullah Bey'in babası Abdüllatif Paşa ve dedesi Abdurrahman Sami Paşa'nın konağında yapılıyordu. Toplantılarda Namık Kemal ve diğer muhalifler fikir olarak besleniyordu. Bu konaklar Doğu ve Batının en tanınmış ilim ve sanat adamlarının toplandıkları yer olması sebebiyle birer ilim akademisi sayılacak durumda idi. Buralarda ilim ve sanatla ilgili düzenlenen açık oturum ve toplantıları Sami Paşa yönetiyordu. Bu sebeple konaklar adeta üniversite halini almıştı. Alman Şarkiyatçısı Andreas David Mortmann da Paşa'nın ziyaretçilerindendi.  
(Baki Öz,"İttihat-Terakki ve Bektaşiler", s.42) ( Ebüzziya Tevfik,"Yeni Osmanlılar Tarihi",s.75-76)
  Yeni Osmanlıların çoğu bu iki konağın müdavimleri oldukları gibi, kurucular arasında bulunan Ayetullah Bey, Sami Paşa'nın torunu ve Suphi Paşa'nın büyük oğludur. Bu gençlere ihtilalci fikirleri aşılayan, Common İhtilali'nden sonra Fransa'dan kaçarak İstanbul'a gelen Fabre idi. İstanbul'a geldikten sonra Hakkı Efendi adını alan bu zatı, Sami Paşa himayesine almış, Paşa'nın konağında Fransızca hocası olarak ikamete başlamıştı. (Metin Kayahan Özgül,"Yenişehirli Avni", s.44)
  Sami Paşa konağının müdavimleri arasında Osman Nevres, Kazım Paşa, Süleyman Hüsnü Paşa, Ali Suavi de vardır. Sami Paşa, himayesine aldığı Ali Suavi'ye konağında bir oda tahsis etmiş, hatta Ali Suavi Avrupa'ya kaçıp geldikten sonra bile, Sami ve Suphi paşaların konaklarına devam etmiştir.
(Metin Kayahan Özgül,"Osman Nevres Hayatı ve Eserleri",s.30,45) (Metin Kayahan Özgül,"Hersekli Arif Hikmet", s.15) (Fethi Tevetoğlu,"Süleyman Paşa", s.6-7) (Hüseyin Çelik,"Ali Suavi",s.5)
  
  19. yüzyılda, devlet adamları ve varlıklı kimselerin konaklarında yapılan ilmi ve edebi toplantıların, bu dönem fikir hayatı üzerinde büyük etkisi olmuştur. Kaynaklarda, bu toplantılar için "Encümen-i Daniş", "Akademi" gibi ifadeler kullanılmaktadır.. Bu toplantıların en fazla yapıldığı ve rağbet gördüğü dönem, Abdülaziz'in saltanatı zamanı olan 1861-1876 dönemidir..

 Abdurrahman Sami Paşa

(İlhami Yangın, "İhtilal Tüccarları" adlı kitaptan paylaştım.)
     

PADİŞAHLAR DA AĞLAR


Sultan İkinci Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan (Osmanoğlu) 1960 yılındaki ölümünden kısa süre önce hayatını ve anılarını anlattığı 'Babam Sultan Abdülhamid' adlı kitabı yazmıştı. İşte kitaptan alıntılar...

Padişahlar da ağlar

Hayatı boyunca tatlı ve mesut olduğu kadar acı ve elemli zamanlar da geçiren Ayşe Osmanoğlu'nun kitabından beni daha çok etkileyen bölümler oldu.
İlk görüşte aşk
Sultan Abdülhamid çok küçükken, annesi Tirimüjgan Kadın veremden vefat eder. Sultan Abdülhamid’in babası Sultan Abdülmecid, analık olarak en güvenilir kadın olan Perestü Kadınefendi’yi seçer.
Sultan Abdülhamid, analığı için “Annem ölmemiş olsaydı o da ancak bana bu kadar bakabilirdi” der.

Ayşe Osmanoğlu, dedesi Abdülmecid Han ve Perestü Kadınefendi’nin evlenmesini şöyle anlatmış kitabında: “Dedemin halası ve Sultan Birinci Abdülhamid’in kızı olan Esma Sultan, Çerkes bir asilzade kızını evlat ediniyor ve ona ‘Perestü’ adı veriliyor. Herkes bu kızı çok seviyor. Bir gün halasına gelen Abdülmecid Han, Perestü’yü görüp hayran kalıyor. Ona, kim olduğunu soruyor ama kız padişahı tanımadığı için kaçıyor. Bu kez, halasına aynı soruyu soruyor.

Durumu anlayan Esma Sultan tüm cariyeleri huzuruna çağırıyor. Maksadı, padişahın bu kadar güzel kızdan birini beğenip Perestü’den vazgeçmesi. Fakat padişah kızları beğenmiyor. Esma Sultan da kızlara ‘Perestü’ye söyleyin, arslanıma kahve getirsin’ diyor. Abdülmecid Han, kahveyi içince halasının ellerine sarılıyor ve kızı istiyor.

Esma Sultan ‘Oğlum, bu kız benim evladımdır. Onu düğün dernekle evlendirip büyük bir kimseye vermek için bir yaşından beri baktım. Mürüvvetini görmek isterim” diyor. Padişah da “Benden büyük kime vereceksin? İstediğin gibi düğün dernekle ben alırım” cevabını veriyor.”
Otoriter ama nazik
“Babam gerek haremlerinin gerekse kızlarının resmi işlere karışmasını istemezdi. En küçük kusurlarımızı dahi hoşgörmezdi. Yüksek sesle konuşmazdık. Daima sakin ve nazik hareketli olmamıza dikkat ederdi. Çok sade giyinmemizi isterdi. Yakalarımız hafif açık olabilirdi, fakat kollarımız tamamen kapalı idi.

Babam ‘Jan Mari Farina’ kolonyası kullandığı için biz de bunu kullanırdık.

Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Derdi ki ‘Din ve fen. Bu ikisine de itikat etmek caiz’...”

Sanatsever sultan
Harem bahçesinin Hünkar Sofası’nda portatif bir tiyatro kurulduğunu anlatan Ayşe Osmanoğlu devam ediyor; “Ortaoyunu veya komedi gibi hafif oyunlar oynanırdı. Biz sarayın penceresinden seyrederdik.

Babam bazı akşamlar orkestra getirtirdi. Bazen bir piyano, bir keman, bir viyolonsel veya bir flüt olurdu. Çok kıymetli musiki ve nota koleksiyonu vardı. Orkestra için yazılmış mühim eserler ciltlenmiş olarak saklanırdı. Acaba bunlara ne oldu?

Babam, evlatlarının da müzikle meşgul olmasını ister, bize muhtelif müzik aletleri alırdı. Huzurunda piyano çaldırır, yanlışlarımızı düzeltirdi. ‘Alaturka güzeldir ama gam verir. Alafranga değişiktir, neşe verir. Piyanoda alaturka dinlenmez, kendine mahsus alaturka sazlarla çalınmalıdır’ derdi.”
Evlat acısı
“Babamın ilk evladı Ulviye Sultan bir gün annesinin odasına girmiş. Annesi piyano ile meşgulken küçük sultan masanın üstünde bulduğu, o zamanın yeni icatlarından kibritle oynamaya başlamış. Saçları ve üzerindeki tül elbise tutuşmuş. Arkası dönük anne ilk anda kazayı görememiş.

Farkına varınca onu kurtarmak için kızıyla birlikte yerlerde yuvarlanmış. O zamanki tıbbın muktedir olduğu tedaviler yapılmış. Babama haber verdiklerinde koşa koşa gitmiş, her tarafı kapalı yatan kızını görünce heyecanla yüzünü açmış.

Çocuk da gözlerini açarak babama bakmış ve ‘Baba’ dedikten sonra ruhunu teslim etmiş. Babam oraya düşüvermiş. 13. çocuğu Hatice Sultan öldüğünde de aynı acıyı tekrar yaşadı. Hatice Sultan’ın sekiz aylıkken vefatı üzerine Hamidiye Etfal Hastanesi’ni (Şişli Etfal) onun adına yaptırdı.”
Ayşe Sultan’ın sürgün hayatı
Ayşe Osmanoğlu, Sultan İkinci Abdülhamid’in onuncu çocuğu ve altıncı kızı olarak, 1887’de İstanbul Yıldız Sarayı’nda doğdu. Annesi Müşfika Sultan’dı. 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi üzerine, babası ve ailesiyle birlikte bir süre Selanik’teki Alatini Köşkü’nde hapis hayatı yaşadı.

Ahmet Nami Bey ile evliliğinden Ömer Nami ve Osman Nami adlı oğulları oldu. Mehmet Ali Rauf Bey ile ikinci evliliğinden de Abdülhamit Rauf adlı çocuğu doğdu. 1924’te hanedan üyeleriyle birlikte yurt dışına çıkarıldı.

28 yıl Paris’te yaşadıktan sonra 1952’de hanedanın kadın mensupları için çıkarılan afla İstanbul’a döndü. 10 Ağustos 1960’ta İstanbul’da vefat etti. Ölmeden önce yayımladığı ‘Babam Sultan Abdülhamid’ adlı kitabında yazdığı anılar, Abdülhamid’in kişiliği ve aile yaşamına ilişkin en önemli kaynaklardan biridir.
Baba-kızın ayrılık gözyaşları
1909 yılında, Sultan İkinci Abdülhamid, Meclis-i Milli tarafından tahttan indirildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin desteğiyle yerine, kardeşi Veliaht Reşad Efendi (65) geldi. Selanik’e götürülmek istenen Sultan Abdülhamid “Ailemle gönderilmemize izin verirseniz giderim” der. Böylece aile üyeleri, hayatlarının en zorlu ve hazin yolculuğuna çıkar.

Selanik’teki Alatini Köşkü’nde yaşadıkları zorlu şartlar, çocukların sağlığını bozar. Çocukların İstanbul’a dönmesine izin gelir. Ancak ayrılık herkes için zorludur. Ayşe Osmanoğlu o anları kitabında şöyle yazmış; “Ağlayarak babamın odasına girdim. Rahatsız olduğu için yatıyordu. Diz çöktüm, yorganın altındaki ayaklarına sarılıp öpmeye başladım. Gözlerimden yaşlar boşanmıştı, ‘Babacığım’ diye inliyordum.

Babam saçımı okşuyordu. ‘Ağlama kızım’ diyor fakat kendisi de ağlıyordu. Daha sonra Balkan Harbi’nde ‘Selanik düşmek üzere. Sizi İstanbul’a götürmek istiyorlar’ dendiğinde şu cevabı vermişti;

‘Selanik İstanbul’un anahtarıdır. Düşmana verilir mi? Şuradan şuraya gitmem. Bana da bir tüfek veriniz. Birlikte son nefesimize kadar müdafaa edelim’...”

Bir padişahın vedasıSultan Abdülhamid, 1918’de İstanbul’daki Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. O sırada İsviçre’de bulunan Ayşe Sultan olanları daha sonra annesinden dinleyecek ve kitabına şöyle aktaracaktı; “Babam, kalfadan sulu bir kahve istiyor. Annem Müşfika Kadın’ın koluna dayanarak oturuyor.

Annemin avucunu öperek ‘Allah senden razı olsun’ diyor. Sonra çevresindeki diğer kişilerle vedalaşıyor. Kahvesinden bir yudum içiyor, yüksek sesle ‘Allah’ dedikten sonra başı annemin koluna düşüyor...”
(13.04.2013 tarihli Cumartesi Postası ekinden alınmıştır.)

18 Nisan 2013 Perşembe

Yaşanmış Bir Olay [Mutlaka Okuyun]


Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak halinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor 
ve bükülmüş haline rağmen sağa sola koşuyordu. Yanına sokularak: 
- Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? 
Sıcak bir tebessümle:
- Buraların yabancısıyım evladım, dedi. Hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum.
- Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm..




Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyenin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanakları pembe pembe olmuştu.

- Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim." 

- 20 dakikanız var, dedim. Hastaneye yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor. 

Durağa herkesten önce geldiğimiz için, dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm. İçeriye doluşan ve arkadaş olduğu anlaşılan adamlara: 

- İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı? 

Ön koltukta oturanı:

- Hak istiyorsan Hakkari'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan KDV'de alınmıyormuş.

Bu laf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu. Sakinleşmeye çalışarak: 

- Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor. 

Bu defa şoför lafa karışıp: 

- Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi, hastaneye uçuverir. 

Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu. 

5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre "teyzeyi hastanede indirmesini" söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikayet etmiyordu. Üstelik trafik de, yarı yolda tıkanıp kalmıştı. Şoför: 

- Yolun bu durumu, hayra alamet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak. 

Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileri doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde: 

- Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış. Heyecanla: 

- Bir şey olmuş mu? diye atıldım. Yani yaralı falan var mı? 

- Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastaneye kaldırmışlar. 

Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu. Şoför, koltuğuna yavaşça otururken: 

- Kısmet işte, diye tekrarlayıp, duruyordu.Sen kalk koca bir kamyonla çarpış, hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkari plakalı bir kamyonla...



{ Beğenmeyi ve paylaşmayı unutmayınız }

Akademik Fizik

New York'ta Dilenci

New York'ta Dilenci

New York’ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci bir gün, bir şairin dikkatini çeker.
Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.
Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı 

tabelayı ters çevirerek bir şeyler yazar;


‘Şimdi buraya senin kazancını arttıracak bir şeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin’ der ve oradan ayrılır.

Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca…

Dilenci:

‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?

Bunun üzerine şair gülümser ve:

Tabelada ” Doğuştan körüm, yardım edin ” yazıyordu.

Bense ” Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim diye yazdım “der.

Önemli olan, anlatılmak istenen seyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre; Her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.

Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşalım . . .


AKADEMİK FİZİK

PAZARLAMA TAKTİĞİ


Baba: Benim seçtiğim bir kızla evlenmeni istiyorum.
Oğul: Hayır!
Baba: Kız Bill Gates’in kızı.
Oğul: O zaman tamam.



- Baba Bill Gates’e gider:

Baba: Kızını oğlumla evlendirmek istiyorum.
Bill Gates: Hayır.
Baba: Ama oğlum Dünya Bankası’nın CEO’su
Bill Gates: O zaman tamam.

- Baba Dünya Bankası’nın başkanına gider:

Baba: Oğlumu CEO yap!
Başkan: Hayır.
Baba: Ama oğlum Bill Gates’in damadı.
Başkan: O zaman tamam.


Akademik Fizik art

isveç'de çöp bitti!

Geri dönüşüm, güneş enerjisi ve daha birçok sürdürülebilir uygulamada tüm ülkelerin
 başını çeken İsveç, önemli bir sorunla karşı karşıya. Elektrik ve ısınma ihtiyaçlarının büyük
kısmını çöplerden elde eden ülkede çöp bitti.

Af art

Mohammed Babu [Harika]


Bilim insanı Mohammed Babu, parlak renklerde jel yedirdiği midesi
 şeffaf karıncaları fotoğraflayarak, bu karelere imza atmış.

Af art