kureys etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kureys etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2013 Pazar

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN ŞEKLİ VE ŞEMÂİLİ

Peygamber Efendimizin Şekli, Şemâili ve Ahlâkı



PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN ŞEKLİ VE ŞEMÂİLİ 

Peygamberler ve bütün târihi şahsiyetler arasında, şekil ve şemâili, en ufak husûsiyetlerine varıncaya kadar bilinen ve nesilden nesile naklolunan bir peygamber ve târihî şahsiyet varsa, o da ancak bizim Peygamberimiz Muhammed'ül Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem'dir. 

Peygamberimiz'in dâmâdı Hz.Ali ve üvey evlâdı Hz.Hind'e göre şekli ve şemâili şöyle idi: 

Her ululuk, Rasûlüllah'da toplanmıştı. 

Yüzü ayın ondördü gibi parlardı. Teni, kırmızı ile karışık, ak ve güzeldi. 

Ne uzun ne de kısa boylu idi. O, herkesten ayrılan bir orta boylu idi. 

Saçı, ne dümdüz, ne de kıvırcıktı. Hâreli idi. Saçı, kendiliğinden ikiye ayrılıp yanlarına dökülürse, onları birleştirmezdi. Birleştikleri zamanda da onları ayırmayıp, oldukları gibi bırakırdı. Saçını uzattığı zaman kulaklarının memesini aşardı. 

Alnı, açık ve genişti. Kaşları, uzun ve kavisli idi. Kaşlarının uçları ince, araları çok yakındı, fakat, çatık değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, kızgınlık zamanında kabarır, görünürdü. 

Burnunun iki kaş arasında başladığı yer, yüksekçe, burnunun ucu da ince idi. Bundaki denklilik ve ölçülülük, dikkat edenlerin gözünden kaçmazdı. Burnunda ayrı bir parlaklık da vardı. 

Sakalı, sıktı. Yanakları düzdü, yumru ve tombul değildi. Ağzı, tabîi bir büyüklükte idi. Dişleri inci taneleri gibi idi. Göğsünden, göbeğine kadar, çizgi gibi inen ince tüyler vardı. Boynu uzunca idi. Gümüş gibi ak ve pâktı. 



Bütün uzuvları düzgündü. Ne şişman, ne de zayıftı; İkisinin ortası, sıkı etli idi. Karnı ve göğsü bir seviyede idi. Çıkık değildi. Göğsü ve iki küreğinin arası genişti. İri yapılı, iri kemikli idi. Soyunduğu zaman vücudundan nur saçılırdı. Vücudu, kıllı değildi. Yalnız, omuz başlarında, pazularında biraz kıllar vardı. 

Bilek kemikleri uzun, el ayaları genişti. El ve ayak parmakları kalınca ve uzunca idi. Ayaklarının altı düz değil, çukurca idi. Ayakları, hafif etli idi, üzerine su döküldüğü zaman etrafa yayılırdı. 

Yürürken, ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü. Bakmak istediği zaman, bakacağı tarafa bütün vücudu ile dönerek bakardı. Etrafına gelişigüzel bakınmazdı. Yeryüzüne bakışı, semâya bakışından çoktu. Yeryüzüne bakışı da göz ucu ile idi. 
İki küreği arası enli, kendisinin Peygamberler hâtemi olduğu, omuz kürekleri arasındaki Peygamberlik Mührü'nden belli idi. 
Kâvim ve kabîle yönünden de insanların en şereflisi idi. 

O'nu birden bire görenler, mânevi bir vakar ve heybetinden sarsılırlar, kendisini yakından tanıyınca da O'na en derin sevgi ile bağlanırlardı. O'nun yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen: "Ben, ne ondan önce, ne de sonra O'nun bir benzerini görmedim!" demekten kendisini alamazdı. 

RASULÜ EKREM'İN MEKÂRİMİ AHLÂKI 

Peygamber Efendimiz, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Onun için, O'nun her hâli ve sözü fazîlettir. 

Hz.Peygamberimiz, insanların en güzel ahlâklısı idi. Çünkü O, Kur'ân ahlâkı ile ahlâklanmıştı. 

Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, affeder ve bağışlardı. Peygamberimiz'in ağzından hiçbir zaman hak ve gerçek sözden başkası çıkmazdı. 

Rasûlü Ekrem'in sözü gâyet açık ve düzgündü, konuşmaları her türlü noksanlıktan ve fazlalıktan uzaktı. Onu işiten hemen ezberleyebilirdi. Hz.Âişe (R.Anha) şöyle buyurur: "Allah Rasûlü'nün kelâmı gâyet açıktı ve O'nunla oturan hemen O'nun sözlerini ezberleyiverirdi..." 

O kadar ağır konuşurdu ki, birisi arzu etse kelimeleri sayabilirdi... 

Eshab'ından bâzısı Peygamberimiz'e; "Biz Senden daha edebî konuşan bir kimse görmedik" dediklerinde, 

Peygamberimiz; "Bu gâyet normal, Kur'ân benim lisânımla geldi. Öyle bir lîsan ki fasih Arabça" buyurdu. 

Bir gün, Hz.Ebû Bekir (R.A.) Rasûlüllah'a şöyle dedi: (Hz. Ebû Bekir kavminin en iyi neseb ve şecere bileniydi.) "Bütün Arabistan'ı dolaştım. Onların fasih konuşanlarını dinledim. Sizin gibi fasih ve beliğ konuşanını görmedim". 

O'na Peygamberimiz şöyle cevap verdi: "Beni Rabbim edeblendirdi. Hem de en güzel bir şekilde". 

Büyük edib Câhız, Allah Rasûlü'nün fesâhatı hakkında şöyle söyler: "Allah, Rasûlü'nün sözlerinin içine güzellik ve sevgi koymuştur. Allah Rasûlü konuştuğu zaman, kimse tekrar etmesine ihtiyaç hissetmezdi. Sözlerinde hiçbir eksiklik yoktu. Hâtâ yapmazdı. Karşısına, fesâhatta hiçbir kimse çıkamazdı. O'nu kimse, hitâbette geçemezdi. Çok kısa sözlerle uzun hutbeler okurdu. O ancak doğru konuşurdu. Hiçbir kimse Allah Rasûlü'nün sözlerinden daha fâideli, daha doğru hiçbir söz işitmemiştir." 

O, Eshâbı ile tatlı tatlı konuşur sohbet eder, hatta şakalaşırdı. Küçükleri okşayıp sever, onları sevindirirdi. 

Zengin, yoksul, köle demez, herkesin hatırını sorar, gönlünü alırdı. Fakirlerle birlikte otururdu. Köleler arpa ekmeğine bile dâvet etseler, dâvetlerine icâbet ederdi. 

Dullar, zayıflar ve kimsesizlerle birlikte yürümekten, onların ihtiyaç ve dileklerini yerine getirmekten arlanmaz ve onurlanmazdı. 

Peygamberimiz, toprak üzerinde oturur ve yemeğini de yerde yerdi. Kimsenin kalbini kırmazdı. 

En kenar mahallelerden bir kimse hastalandı mı, gider ziyâret eder hatırını sorardı. 

Herkese selam verir, karşılaştığı kimsenin elini sıkardı. Herkese tatlı söz söyler, güler yüz gösterirdi. Hiçbir zaman aşırılığı sevmezdi. Tevâzû sâhibi idi. 

Bir gün, adamın biri ziyâretine geldiğinde, huzûrunda titremişti. Ona; "Arkadaş, korkma, ben hükümdar değilim. Ben, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum" demişti. 

Sâde fakat, temiz giyinirdi. Temizliği severdi. "Temizlik îmândandır" buyururdu. Pislikten ve fena kokulardan asla hoşlanmazdı. Câmiye temiz gelmelerini Eshâbına tembih ederdi. 

Âile hayâtında hüsn-ü muâşeret sâhibi, çok geçimli idi. Evinde boş oturmazdı. "Bu dünyâda dört şeyden hiç hoşlanmam, onlardan Allâh'a sığınırım: Korkaklık, cimrilik, tembellik bir de pislik." buyururdu. 

Hizmetçilerine bile bir defa "of! aman!" dediği işitilmemişti. 

Gönlü insanlık sevgisi ile dolu idi. En çok, şefkata muhtaç olan yoksullara, öksüzlere, çocuklara merhamet gösterirdi. 

Bir gün çocuğu severken onu gören bir bedevi, "Siz küçükleri çok seviyorsunuz. Benim on torunum var. Bir tanesini bile kucağıma alıp sevmem" deyince, 

Peygamber Efendimiz, ona; "Senin kalbinde merhamet yoksa ben ne yapayım. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." buyurdu. 

O'nun sevgisi hudutsuzdu. Hayvanlara karşı bile merhametli davranmağı öğretmiştir. Kapıda seslenen bir kediyi eliyle içeri almıştı. Hastalanmış bir hayvanın tedavisiyle meşgul olurdu. Susuz kalmış bir köpeğe, ayakkabısıyla su çekip veren kimsenin günahı dahi olsa onu cennetle müjdelemişti. Bir kediyi aç bırakan kadının, bu yüzden azap göreceğini bildirmişti.

Susuz kalmış bir ağacı sulayana, sevap yazıldığını haber vermişti. 

Peygamber Efendimiz'den bir şey istendi mi asla yok demezdi. İstenilen şey yanında bulunursa onu yerine getirir, bulunmazsa vaad ederdi. Cömertliğin hepsi kendisinde mevcuttu. 

O her hususta fazîlet timsali idi. 

O, BÜTÜN ÂLEMLERE RAHMETDİR. 

( RAHMET'EN LİL ÂLEMÎNDİR.) 

Salât Sana, selâm Sana, Ey Allâh'ın Rasûlü! 

Seni hakkıyla bilen ve öven, Âlemlerin Rabbi Allâhü Teâlâ'dır. 

Sen, «Rahmet'en Lil âlemînsin!» 

Sen, «Hâtem'ül Enbiyâ'sın!» 

Sen, «Levlâke, Levlâke, Lemâ Halakt'ül Eflâk» hitâbı izzetinin muhâtabısın. 

Sen, «Muhammed Mustafâ'sın» (Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammed'in ve alâ alihî ve sahbihî ve sellim.) 

[1] [İhram: Müslüman, farz hac veya umreye niyet ettiğinde, üzerindeki elbisesini çıkarır ve kumaştan, iki parça halinde, dikişsiz bir kumaş parçası giyer. Bu parçalardan birini, göbeğinden aşağı ve bacaklarına örter ki, buna «izar» adı verilir. Diğer parçayı da omuzlarına örter ki buna da «rida» adı verilir. İhramın Hac'daki mevkii, tekbirin namazdaki mevkii gibidir. Müslüman ihramı giyince, daha önce helâl olan birçok şeyler haram olur. Tabî ki bu ihram, erkekler içindir. Kadınlar elbiselerini çıkarmazlar. Ancak yüzleri açık kalır. İhram giymeden önce gûsletmek, yıkanmak sünnettir. 

[2] [Telbiye, şu duâyı okumaktır: «Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk, Lâ şerîke leke Lebbeyk, innel hamde ve'n niğmete, leke, vel mülk, Lâ şerîke lek.» Bunun mânâsı ise; "Allâh'ım, biz Senin dâvetine icabet eder, zâhiren ve bâtınen Sana itaat ederiz. Sen'in ortağın yok. Hamid ve niğmet, mülk Sen'in içindir. Bunu da Kâbe'ni ziyaret etmekle tam olarak gösteriyoruz." 

Tıpkı (teşbih olmasın), baban seni çağırıyor ve ona diyorsun ki; "evet babacığım ben senin bütün hizmetine hazırım." İşte böyle bir hâl. 

[3] [Hacer-ül-Esved: Kabe'nin doğu köşesinde birbuçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yakutlarından olan parlak siyah taş. Esas adı Hacer-ül-Esad'dır. Bu taş içerisinde Cenab-u Hakk'a Elestü bezminde verdiğimiz ahidnamenin bir sureti bulunmaktadır. Bu mubarek taş yeryüzüne ilk indirildiğinde beyazdı. Günahkar insanların ellerini, yüzlerini sürmesi ile üzerine zulmetten manevi siyah bir perde çekilerek Hacer-ül-Esved adını almıştır. Piranımız, Velâyet-i Ulya'ya sahip olan evliyaullah'ın o mübarek taşı bembeyaz gördüklerini beyan etmişlerdir. Hacer-ül-Esved'in kendisine has çok hoş bir kokusu vardır. Ziyaret edenler hissederler.] 

[4] [Veda Hutbesi adıyla anılan bu hutbe, M.:632, Hicretin 10. yılı, Zilhicce ayının dokuzuncu arefe günü, Veda Haccı'nda Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.) Efendimiz tarafından, onbinlerce Sahâbeye Arafat'taki Rahmet dağı üzerinde îrad edilmiştir.] 

[5] [Kölelik, aslında İslamla gelmiş bir müessese değildir. İslamdan önce de kölelik vardı. Ancak İslâmiyet onu düzene sokmuş ve kölelere bir takım insani haklar temin eden sisteme oturtmuştur. Cenâb-u Hakk, kendisine imân etmeyenleri, imân eden kullarına "köle (hizmetçi)" yapıyor ki, onlar da imân eden kulları vâsıtasıyle kendisini tanısınlar, imân etsinler, böylece ebedî hayatlarını kazansınlar diye. Nitekim, Müslüman efendilerine köle olarak gelenlerden, Müslüman olmayan kalmamıştır. 

İslâmın kölelik mevzuuna dudak büken düşmanların, kulakları çınlasın. İslâmda kölelik kalkmış değildir. Fakat, dînimiz bir kısım şer'i cezâların keffâretinin köle âzâdı ile ödenmesini emretmiştir. Bunun hikmeti; hürriyetine kavuşan köle ile kavuşturan sâhibi arasında kardeşlik ve birliği sağlamaktır. Kölelik, din düşmanlarının dedikleri gibi İslâmın alnında siyah bir leke değil, bilâkis İslâmın âlicenaplığını gösteren şâhitlerden biridir. Çünkü, Müslümanlar kölelerine, Avrupalıların yaptıkları gibi, zûlüm ve işkence değil, şefkat ve merhametle me'murdurlar. Nitekim, Rasûlüllah Efendimiz'in bu hutbedeki emri de bunu gösterir. Gerçekten Müslümanlar, bu emre büyük bir sa dâkat ve samimiyetle itâat etmişlerdir. İslâmın ilim âfâkında parlayan yıldızların pek çoklarının azledilmiş köleler olması, bunun ilk şahididir.] 

Hasan Arıkan

www.tarihimiz.info
Peygamberler ve bütün târihi şahsiyetler arasında, şekil ve şemâili, en ufak husûsiyetlerine varıncaya kadar bilinen ve nesilden nesile naklolunan bir peygamber ve târihî şahsiyet varsa, o da ancak bizim Peygamberimiz Muhammed'ül Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem'dir.


www.tarihimiz.info



29 Temmuz 2013 Pazartesi

Birgün bir sahabe, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sav) huzuruna gelerek

PEYGAMBERİMİZİ AĞLATAN BİR OLAY

Birgün bir sahabe, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sav) huzuruna gelerek cahiliye devrine ait bir vahşiliği şöyle dile getirir:- Ya Resulallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, “Bunu giydir, dayısına götüreceğim” dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu iyi bilirdi. Ciğerparesi, biricik evladı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme imkânı yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp kanlı gözyaşı dökmekti). Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk gerçekten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu.Çocuğun elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor..., diğer taraftan da “Babacığım üzerin toz oldu” deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.

Adam bunu anlatırken Sevgili Peygamberimiz ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi “Be adam, Resulullah’ı, çok üzdün!” deyince, Efendimiz, adama “Bir daha anlat” dedi. Adam olayı bir kere daha anlattı. İki Cihan Güneşi Peygamberimizin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya damla damla akıyordu.

Allah Resulü hadiseyi tekrar ettirmekle sanki şunu anlatmak istiyordu: “İşte siz İslam’dan önce böyleydiniz. İslam öncesi kömür ve demir gibiydiniz. Şimdi ise altın ve elmas gibisiniz. Tekrar tekrar anlattırdım ki, İslam’ın size kazandırdığı insanlığı, güzel özellikleri bir kere daha hatırlayın..
.