ottoman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ottoman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2013 Çarşamba

Birinci Murad Han Osmanlı padişahlarının üçüncüsüdür.

Birinci Murad Han

Özet Bölum:  Detayli anlatim asagida 

Sultan Murad-ı Hüdavendigar, Osmanlı padişahlarının üçüncüsüdür. Sultan Orhan’ın oğlu, Yıldırım sultan Bayezid’in babasıdır. 1326 da doğdu. Bursa valisi oldu. Babası zamanında altın para basılmasında hizmeti görüldü. 1362 de, pederi vefat edince tahta çıktı. 


Selçuki devleti parçalanınca Ankara’da bir devlet kuran Ehilerin, Konya’daki Karaman oğulları ile, Osmanlı aleyhine birleştikleri işitilince, 1362 de Ankara’yı aldı. Lala Şahin paşayı ilk serdar ve sadr-ı azam yaptı. Çorlu, Keşan, Edirne, Gümülcine’yi alıp Bursa’ya döndü. Biga’yı aldı.


Haçlı ordusu geldiğinden Rumeli’ye geçip Sırp Sındığı muharebesini kazandı. Tuna’ya kadar aldı. İkiyüzbin kişilik ikinci haçlı ordusu geldi. Kosova ovasında çetin savaşı kazandı. Sırp Kralı Lazari ve kumandanları öldü. Sırp devleti yok edildi.

1389 de, bir yaralı sırbın hâlini sorarken şehit edildi. Bursa’da Çekirgede defnedildi. Dini bütün, adil, merhametli, faziletli idi. Otuzyedi gaza etti.

Murad-ı Hüdavendigar Han zaferden zafere koşmuş, Anadolu'da ve bilhassa Avrupa'da devletin hudutlarını çok genişletmiş ve babasından bir beylik olarak aldığı ülkeyi büyük bir devlet halinde oğluna bırakmıştır.

Azim ve irade kudreti, vakar ve ciddiyeti, ahalisine karşı şefkatli oluşu, açık ve samimi siyasetiyle içte ve dışta istikrarıyla ve mühim askeri, adli, mali ve idari teşkilatıyla Osmanlı Devletini sağlam temeller üzerine oturtmuştur. Güneydoğu Avrupa'ya Anadolu'dan Türk-İslam nüfusunun naklinde tatbik ettiği şuurlu sistem, Sultan Murad Hanın dahiyane bir siyasetidir. Fütuhatla alınan Rumeli topraklarına iskan edilen Türk ve İslam nüfusu, Avrupa'da kalıcı bir hakimiyetin ve emniyetin başlangıcı olmuştur.

Anadolu'da, Rumeli'nde pek çok hayır müesseseleri, dini, askeri ve idari teşkilatlarını kuran Sultan Murad Han, tarihte kazandığı zaferlerle olduğu gibi, yaptığı eserlerle de milletin kalbinde taht kurmuştur. Sultan Murad Han, ihtiyaç ve lüzumunda eserler yaptırdığı gibi zaferlerin ardından da şükran ifadesi olarak, mescid, cami, medrese, mektep, imaret, han ve sosyal müesseseler inşa ettirmiştir. 1364 Sırpsındığı Zaferi sonunda şükran olarak; Bursa ve Bilecik'te birer cami, Yenişehir'de bir imaret, Çekirge'de bir imaret, medrese ile kaplıca ve han yaptırmıştır.



I. Murâd Han (Hüdâvendigâr)
Târihin Ender Şahsiyetlerinden Gâzîler ve Şehîdler Sultanı 


_____________________________________

Genisletilmis Bolum:


I. Murâd Han (Hüdâvendigâr)
Târihin Ender Şahsiyetlerinden Gâzîler ve Şehîdler Sultanı I. Murâd Han (Hüdâvendigâr)

Osmanlı Pâdişâhları’nın üçüncüsüdür.

Nilüfer Hatun’dan dünyâya gelmiştir. Doğduğu sene, dedesi Osman Gâzî vefat etmiş ve Bursa fethedilmişti1.

(1. Osman Gâzî’nin Karacahisarı zaptı ile Orhan Gâzî’nin doğumu aynı âna denk gelmişti. Yine Bursa’nın fethi ile de Murâd Han’ın doğumu aynı zamana tesâdüf etmişti ki, garîb bir tevâfuk kabûl edilir. Ayrıca Murâd Han’ın doğumu, Osman Gâzî’nin vefatına Orhan Gâzî’nin cülûsuna tesâdüfü ile oğlu Yıldırım’ın doğumu da, Orhan Gâzî’nin vefatına kendisinin cülûsuna tesâdüf etmiştir ki, Osmanlı kaynaklarında bu tevâfuka pek ehemmiyet verilir.)

I. Murâd Han, devrinin zâhirî ve bâtınî ilimlerinde otorite olan büyük şahsiyetler tarafından yetiştirilmiştir. Ağabeyi Rumeli fâtihi Süleyman Bey’in vefatı üzerine veliaht tâyin edildi. Kısa bir müddet sonra babası vefat etti. Bursa’ya dâvet edilerek Osmanlı tahtına oturtuldu. Hüdâvendigâr ve Gâzî-Hünkâr diye anıldı.

Bir devlet adamında bulunması gereken mümtaz vasıflara mâlik olan Murâd Han, aynı zamanda kalbî derinliğe de sahipdi. İşte bu kalbî derinlik sebebiyle velîlik, ahî şeyhliği ve şehîdlik gibi mânevî pek yüce makamlara vâsıl oldu.

O, Anadolu’da sükûn ve huzûru kısa bir zamanda sağladıktan sonra istikâmetini Rumeli’ye çevirdi. O’nun zamanında fütûhât, Avrupa’ya yayıldı, İslâm hukûkuna göre harpte elde edilen ganîmetlerin beşte biri devletin hakkı olduğundan “Pencik (beşte bir) Kânûnu” çıkarıldı. Fethedilen yerlerde Osmanlı devlet teşkilâtı mükemmel bir sûrette te’sîs edildi. Kimse aç ve açıkta bırakılmayıp, fakir-zengin, müslim-gayr-i müslim herkes büyük bir huzûr ve seâdete kavuşturuldu.

Bütün bu güzel hamleler devam ederken Osmanlı’nın batıdaki fütûhâtı neticesinde krallıklarının son bulacağından endîşe eden Avrupalı hıristiyan devletler, 60-100 bin kişilik bir “haçlı seferi” düzenlediler.

Bunun üzerine Sultan Murâd, Hacı İlbey kumandasındaki dörtbin kişilik bir orduyu, keşif maksadıyla onların üzerine gönderdi. Diğer taraftan haçlılar da, Meriç’i geçtikleri halde hiçbir mukâvemet ile karşılaşmadıklarından zafer çığlıkları atarak şenlikler yapmağa başlamışlardı. Yiyip içip sarhoş olduktan sonra uyudular. Düşmanın gafletinden istifâde eden Hacı İlbey, üç koldan düşman üzerine bir gece baskını yaptı.

Dörtbin kişilik Osmanlı askerinin hücûmu ile neye uğradığını şaşıran ve paniğe kapılan müttefik haçlı askerleri büyük bir bozguna uğradılar. Gece karanlığında pek çoğu birbirini kırarak çekilirken, geriye kalanların ekserîsi de Meriç Nehri’nde boğuldu. Kurtulabilen çok az bir kısmı kaçabildi. Tan yeri ağardığında artık bütün kâfirler tamamen helâk olup gitmişti. Böylece târîhteki meşhur “Sırp Sındığı” zaferi meydana gelmiş oldu. Haçlılar perîşân oldular. Bu hâdiseden sonra başşehir, Bursa’dan Edirne’ye nakloldu.

Câmiler, medreseler, birçok kültür müesseseleri inşâ edilerek Edirne, devletin aynı zamanda bir medeniyet merkezi hâline getirildi. Anadolu’dan yeni fethedilen yerlere göç eden müslümanlar, oralarda da İslâm’ın yüce hayat tarzını ve yaşayışını sergilediler. Ahlâk ve fazîlet nümûnesi oldular. Devletin âdil idâresi ve kurduğu hayır müesseseleri, her yerde büyük bir hoşnudluk meydana getirdi. Hududlar, tâ orta Avrupa’ya kadar dayandı. Artık sıra Avrupa’da fitnenin başı olan Sırp unsûrunu bertaraf etmeğe gelmiş oldu.

Priştine’nin güney batısındaki Kosova sahasında, müttefik haçlı kuvvetleri ile Osmanlı ordusu karşı karşıya geldi. Müttefikler, yaklaşık yüzellibin kişilik bir güce sahipti. Osmanlı ordusu ise, ancak altmışbin kişi idi.

Şafak sökerken Osmanlı ordusu, muhârebe nizâmına girdi. Merkeze Sultan Murâd Han, sağ cenâha Şehzâde Yıldırım Bâyezîd, sol cenâha da Şehzâde Ya’kûb Çelebi kumanda ediyordu. Baba ve oğulları, tek bir kalb ve tek bir nefes hâline gelmişlerdi. İ’lâ-yı kelimetullâh uğruna şehîdliğe ve gâzîliğe hazırlanmanın heyecanını yaşıyorlardı. Sanki «Anam, babam ve cânım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!..» diyen ashâb-ı kirâmdan bir rüzgâr, Avrupa ortasındaki Kosova ovasını dalgalandırıyordu. Nitekim bu ulvî rüzgârdan bir nefes teneffüs eden Murâd Han, muhârebenin nihâyetinde şehîd olacak, o gün Kosova ovasında kazanılacak destânî bir zaferin temelinde yatan îmân, vecd ve gayretin müstesnâ bir sembolü olarak kıyâmete kadar yaşayacaktır.

Pâdişâh, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Bu durumda âdetâ göz gözü görmüyordu. İşte o gece Berât Gecesi idi. Murâd Han, iki rekât namaz kıldıktan sonra, gözyaşları içinde şu duâyı yaptı:

“Yâ Rabbî! Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günâhları yüzünden çıktıysa, mâsûm askerlerimi cezâlandırma!..

Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslâm’ı teblîğ etmek için geldiler!..

İlâhî! Bunca kerre beni zaferden mahrûm etmedin. Dâimâ duâmı kabul buyurdun. Yine sana ilticâ ediyorum; duâmı kabûl eyle! Bir yağmur nasîb eyle! Bu toz bulutu kalksın.. Kâfirin askerini âşikâr görüp, yüz yüze cenk edelim!..

Yâ İlâhî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben âciz bir kulum.. Benim niyetimi ve esrârımı en iyi Sen bilirsin.. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızânı isterim..

Yâ İlâhî! Bu mü’min askerleri küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme!.. Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin!. Dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun yolunda kurbân olsun!..

Yâ İlâhî! Bunca müslüman askerin helâkine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben cânımı kurbân ederim; yeter ki tek Sen beni şehîdler zümresine kabûl eyle!.. Asâkir-i İslâm için teslîm-i rûha râzıyım. Tek ki, bu mü’minlerin uğruna benim rûhum fedâ olsun.. Beni gâzî kıldın. Sonunda da lutfen ve keremen şehîd eyle!

Âmîn!..”

Yâ Rabbî! 
Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günâhları yüzünden çıktıysa, 
mâsûm askerlerimi cezâlandırma!..

Bu âbidâne münâcaattan sonra Sultan, fevkalâde bir huzûr içinde Kur’ân-ı Kerîm tilâvetine başladı. Çok geçmeden rahmet bulutları peydâh oldu. Kosova meydanı üzerine sağnak hâlinde yağmur boşandı. Rüzgâr durdu. Toz bitti..

Rüzgârın kesilmesi ve yağmurun toz bulutlarını sindirmesi üzerine bütün Osmanlı ordusunda büyük sevinç ve memnunluk yaşandı. Murâd Han, secde-i şükrâna kapandı. O gün sevinç gözyaşları, yağmur damlalarıyla kardeş oldu.

Harp başlamadan evvel Murâd Han, mümtaz askerlerine şu târihî hıtâbede bulundu:

“–Yiğitlerim! Bugün gayret günüdür. İbrâz-ı hamiyyet vakti, erlik zamanı ve mertlik demidir…

Bunca senedir vatan sizinle fahreder. Şimdi dahî sizden cihâna yayılmış bulunan şân ve şerefle dolu geçmişimizi te’yîd edecek büyük muvaffakıyetler bekler.

Bugün mehâbetinizle titreyen şu Kosova meydanı, bi-izni’llâh muzaffer bir şekilde dalgalanacak olan şanlı sancağımızın Macaristan içlerine doğru gitmesini bundan sonra hiçbir düşman hamlesi durduramayacaktır. Bugün kazanacağımız şanlı bir galebe, bütün Rumeli’nde i’lâ-yı kelimetullâha sebep olacaktır.

İnsanın ömrü uzun olsa da ebedî değildir. Âkıbet bitecektir. Dâim bâkî olan yalnız Allâh Azîmü’ş-şân’dır. İ’lâ-yı kelimetullâh ile cennete kavuşmak isteyenlere, işte şu meydân-ı şân ü celâdet duruyor.

Gâzîler! Benimle beraber Allâh sadâları ile hücûm ve savlet eyleyiniz!”

Bu sözlerin ardından başlayan şanlı mehterin cenk marşları arasında yükselen «Allâh, Allâh…» sesleri ile düşman saflarına hücûm başladı. 8 Ağustos 1389 sabahı başlayan meydan muhârebesi, sekiz saat sürdü. Hemen hemen düşmanın tamamı imhâ oldu.

Muhârebenin sonunda zaferin kesinleştiğini gören Murâd Han, bunun şükrânesi olarak muhârebe sahasında geziniyor, bir şehîde rastladığında:

إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

“Muhakkak ki biz, Allâh içiniz ve hiç şüphesiz ki biz O’na döndürüleceğiz!..” (el-Bakara, 156) diyordu.

Yaralı bir cengâverinin yanına geldiği zaman ise, onu okşuyor ve ızdırabı olup olmadığını, bir arzusunun bulunup bulunmadığını sorarak merhamet ve şefkat gösteriyordu. Bu esnada ölüler arasından yaralı bir Sırp askeri kalkarak;

“–Beni bırakınız; pâdişâhın elini öpüp müslüman olacağım! Ayrıca size bir müjdem var! Kral Leyan da yakalandı. Getiriliyor..” dedi.

Hünkâr’ın muhâfızları, bir anlık gafletle, getirilmekte olduğu söylenen kralı görmek üzere etrafa bakınırken, yaralı taklidi yapan Sırplı, pâdişâhın elini öper gibi yaptı ve koltuğunun altında sakladığı hançerini hızla çıkararak kaşla göz arasında Hünkâr’ın göğsüne sapladı. Muhâfızlar, neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Kâtili yakalayıp bir anda paramparça ettiler.

Böylece Murâd Hân’ın duâsı da kabul olmuş oldu. Zîrâ Sultan Murâd Han, daha önce Rabbinden şehîdlik temennî eden ve târihde meşhur olan bir duâ yapmıştı.

Hünkâr’ın şehîd olmadan önceki son sözleri şunlardı:

“–İslâm’ın muzafferiyeti, benim şehîd olmama bağlı ise, şehîdlik şerbetini nasîb buyurmasını Cenâb-ı Hakk’dan duâ ve niyâz etmiştim. Demek ki duâm kabûl buyuruldu. Allâh’a hamd ve senâ olsun ki, İslâm askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtım son bulmaktadır!..

Ben artık sizleri, muzaffer askerlerimi ve devletimi Mevlâ’ma emânet ediyorum..”

Bu sözlerinin ardından Sultan Murâd’ın temiz nâşı, şehâdetin mübârek kanlarına bürünerek, ilâhî ve ebedî yolculuğa sefer etti!..

Şâir Ahmedî, Sultan Murâd’ın eriştiği yüce makamı ifâde sadedinde bir beytinde şöyle der:

İstiânet dile rûhundan anın,

Ki eresin fethe fütûhundan anın…

“O’nun (fetihle müzeyyen) rûhundan mânevî bir yardım (nasîb) iste ki, sen de O’nun fetih(ler)i gibi bir fethe nâil olasın!”

Sultan I. Murâd Han’ın hançerle parçalanan azîz bedeninin iç organları, şehîd olduğu yere gömüldü ve oraya bir türbe yapıldı. Asıl cesedi ise, Bursa’ya getirilerek Çekirge’de yaptırmış olduğu câmi ve külliyenin yanına defnedildi. Oraya da ikinci bir türbe yapıldı.

Sultan Murâd’ın iç organlarının gömülü olduğu Kosova’daki yer de “Meşhed-i Hüdâvendigâr” olarak meşhûr oldu. Meşhed, ism-i mekân olduğundan Sultan Murâd’ın şehîd olduğu yere “Meşhed-i Hüdâvendigâr” ismi verildi. Meşhed-i Hüdâvendigâr, o kadar mukaddes sayılmıştır ki, Osmanlı, Balkanlar’dan çekilirken bile imzaladığı anlaşmalara bu yer için husûsî bir madde koydurtmuştur.

Arnavut asıllı Kosovalı rahmetli hocam Ali Yakub Efendi, Osmanlılar’ı çok sever ve hep rahmet ile anardı. Şöyle derdi:

“–Ben Osmanlılar’ı nasıl sevmeyeyim ki, onlar gelmeseydi, bizler küfrün karanlığı içinde kalacaktık… Bizim memlekette Osmanlı ile dîn muhabbeti öyle mecz olmuştur ki, Osmanlı ile müslümanlık, değişik lafızlarla birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Öyle ki, bazen gayr-i ihtiyârî olarak İslâm’ın şartı yerine «Türklüğün şartı kaçtır?» diye sorulur olmuş, cevaben de İslâm’ın şartları sayılmıştır. Ben hergün bir hatm-i şerîf okusam, her nefeste «Yâ Rabbî! Bu kavme rahmet eyle!» diye duâ etsem, yine de Osmanlılar’ın haklarını ödeyemem!..”

Allâh cümle geçmişlere rahmet eyleye!..

Halkı ve askeri tarafından çok sevilen I. Murâd Han, birçok ünvân ve lâkaplarla yâd olunur. Bunların başlıcaları:

Sultânü’l-guzât ve’l-mücâhidîn (gâzîlerin ve mücâhidlerin sultanı),

Melikü’l-meşâyıh (mürşidlerin sultanı)

Gıyâsü’d-dünyâ ve’d-dîn (dîn ve dünyâ işlerine imdâd edici, yardım edici),

Ebu’l-feth (fethin babası),

Es-sultânü’l-adl (adâletli sultan),

Leysü’l-İslâm (İslâm’ın arslanı)

Ve en meşhûru olarak da Hüdâvendigâr (mücâhid, kahraman, sahip ve hükümdar)’dır..

Murâd Hüdâvendigâr, yirmidokuz sene hükümdarlığı müddetince zaferden zafere koştu. Mağlûbiyet yüzü görmedi. Babasından küçük bir beylik olarak aldığı devleti, kısa zamanda yüce bir imparatorluk haline getirdi. Gerçekten babası Orhan Gâzî’nin vefâtında 95.000 km∑ olan Osmanlı’nın toprakları, Murâd Han devrinde 500.000 km∑’ye ulaşmıştır.

Sultan Murâd Han, 27 senelik saltanatı müddetine 37 muhârebe sığdırmış, ömrünü harp meydanlarında geçirmiş ve târihin ender şahsiyetlerinden olmuştur.

Bütün hıristiyanlık âleminin lideri olan Papa dahî, O’nun satvetine karşı âcizdi. Şâir bu ihtişâmı şöyle anlatır:

Çünkü ol Gâzî Murâd’a erdi baht,

Buldu arâyiş anınla tâc ü taht..

O, ağabeyinin Rumeli’de başlattığı fütûhâtı, büyük bir ihlâs ve azim ile kısa zamanda geliştirdi ve Orta Avrupa’ya kadar genişletti. Balkanlar kâmilen Türk nüfûsuna dâhil olmuş, Bizans, Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılar’ın haraç-güzârı olmuştu.

Murâd Han, fethettiği yerlere, devrin mânevî büyüklerini yerleştirdi. Oralara, zamanının en mükemmel ilim ve irfân müessesesi olan tekke ve zâviyeler inşâ ettirdi.

Ayrıca, ciddî bir iskân siyâseti takip etti. Türkmen aşîretlerini getirip bu bölgelere yerleştirdi. Bu göçler sâyesinde torunlarının fütûhâtı, Viyana önlerine kadar ilerleyebildi. Rumeli’de beşyüz yıl devam edecek olan Osmanlı Devleti hâkimiyetinin temelleri atılmış oldu.

Osmanlı sultanları, küffâra karşı gazâ ve cihâd üzre iken Anadolu’daki birtakım beylikler tarafından zaman zaman saldırılara mârûz kalıyorlardı. Nitekim Sultan Murâd Han, Rumeli’de gazâ ve cihâd üzre iken de böyle bir durum vâkî oldu ve Karamanoğlu Alâaddîn Bey, Osmanlı topraklarına taarruz etti. Bunu öğrenen Hünkâr, son derece üzülerek yanındakilere:

“–Şu zâlimin yaptığına bakın! Bizler bir aylık mesâfede kâfirler ile cenk üzre olup gece gündüz gazâ eyleyelim, o da gelip müslümanların mülkünü yağma etsin! Ey gâzîler! İmdi cihâdı bırakıp da ben nasıl müslüman kardeşlerime kılıç çekeyim?!.” diyerek tevhîd-i ümmet için Anadolu beyliklerine karşı sabır ve tahammül-fersâ müsâmahasını sergiledi.

Çünkü ceddi gibi O da, Anadolu beyliklerine düşman nazarıyla bakmıyordu. Ayrıca, beylikleri kuvvet ve cebir zoruyla kendilerine râm etmeyi mahzurlu buluyor, böyle kurulacak bir vahdetin çok çabuk zevâl bulacağını biliyordu. Bu sebepledir ki O’nun, ve diğer Osmanlı sultanlarının, Anadolu’da işi hep ağırdan almaları, bir zaaf eseri değil, kendileri gibi müslüman olan Anadolu’yu iknâ yoluyla birleştirip bütünleştirmeyi daha münâsip bulmalarındandır. Dolasıyla onlar, kesin bir mecbûriyet olmadıkça kuvvet yoluna başvurmamışlardır. Bu firâsetli ve uzun sabrın neticesi olarak Anadolu birliği, ancak Yavuz zamanında kurulabilmiştir. Ama öyle muhkem kurulmuştur ki, bütün Osmanlı topraklarının dağıldığı zamanlarda bile Anadolu, dimdik ve yek-vücûd yapısını olduğu gibi muhâfaza etmiştir.

Babası Orhan Gâzî, velî ve şehîd bir pâdişâh olan Sultan Murâd Hân’a yaptığı vasıyetinde:

“Nasıl Selçuklular’ın vârisi biz isek, Roma’nın da vârisi biziz!.” buyurarak oğluna Avrupa’yı hedef göstermişti.

Sultan Murâd Hân da, kendinden sonra gelenlerin önünü açmış ve Avrupa’yı onların fethine âmâde bir hâle getirmiştir. Avrupa, ova ve yaylaları hâlâ O’nun cevvâl atının ayak izleri ile doludur.

Bütün bunlar da göstermektedir ki Murâd Han, büyük bir ahlâkî, irâdî ve idârî güce sahipti. Yaptıkları dâhiyâne idi. Şer’î kânûnları büyük bir titizlikle tatbîk ederdi. Geliştirip güçlendirirdi. Âni karar vermedeki mâhirâne hasleti, kendisine çok zaferler kazandırmıştır. Gâyet dîndar, ulemâ ve meşâyıha karşı hürmetkârdı.

Bizans târihçisi Halkondil, Sultan Murâd hakkında şu îtirafta bulunmuştur:

“Sultan Murâd, Anadolu ve Rumeli’de otuz yediden ziyâde harbi idâre ederek zafer üzerine zafer kazanmıştır. Düşmandan kaçtığı ve arkasını döndüğü hiç görülmemiştir.

O, askerini bir müddet istirahat ettirmeyi arzu ettiği zamanlarda bile, kendisine bir meşgûliyyet bulurdu. Tembellikten nefret ederdi. İstirahat nedir bilmezdi. Askerleri, istirahat ederken O, ava çıkardı. Yaşlılığında da cevvâliyetini hiç kaybetmemiştir.

Kemâl-i sükûnetle boyun eğen milletlere ve sarayındaki ecnebî çocuklara şefkatle muâmele ederdi. Mükâfât vermede de cömert ve sür’atli idi. Harbe gireceği zaman, askerini cesâretlendirip coştururdu. Yapılan yanlış hareketleri müsâmahasız cezâlandırırdı. Verdiği söze riâyet ederdi.

Murâd Hân’ın maiyyeti, O’nun heybeti ve şiddeti ile titrerdi. Bununla beraber, onlara bir kumandanın gösteremeyeceği yumuşaklık, şefkat ve muhabbetle muâmele ederdi.”

Gibbons’un şu ifâdeleri de câlib-i dikkattir:

“Otuz sene kadar bir müddet Murâd Han, zamanının hiçbir devlet adamı tarafından fevkine geçilemeyen bir kiyâset ile Osmanlı mukadderâtını sevk ve idâre etmiştir.

Biz, Sultan Fâtih ile Muhteşem Süleyman hakkında daha çok şeyler bildiğimizdendir ki, Murâd, Osmanlı hânedânı içinde en şâyân-ı dikkat ve en muvaffak bir devlet ve harp adamı olarak kendine has mevkie geçememiş görünmektedir. Ancak kendisinin karşılaştığı müşkilâtı, hallettiği mes’eleleri, saltanatının neticelerini, daha ziyâde göz kamaştıran haleflerinin icrâatıyla mukâyese edecek olursak, onun, bunların üstünde değilse de, onlarla birlikte kolayca yer tutabileceğini görürüz.

O’nun hayatı esnâsında vukûa gelen değişiklikler, bütün târihin en hayret verici vak’alarındandır. O’nun fütûhâtı 1878 Berlin muâhedesine kadar beş asır devam etmiştir..

Sultan Murâd, Bizans kilisesi erbabının nazarında Îsâ düşmanı kabul edilse de, onlara papalarından daha iyi muâmele etmekte idi. O, Allâh’dan korkan, akıllı ve temkînli bir kimseydi. Mağlûba karşı insaflıydı. Bu sebeple O’nun mührünü gören derhal dizleri üzerine çökerdi.

Osman Gâzî, etrafına toplamış, Orhan Gâzî de devleti kurmuştu, fakat imparatorluğu kuran Sultan Murâd olmuştur.”

Düşmanın bile itirafa mecbur kaldığı şu güzel sıfatların sahibi olan Sultan Murâd, gerek Anadolu’da ve gerekse Rumeli’de yaptırdığı eserlerle de, milletin kalbinde taht kurmuştur. 1364 Sırp Sındığı zaferinin sonunda şükrân ifâdesi olarak, Bursa, Bilecik ve Filibe’de birer câmî, Yenişehir ve Bursa Çekirge’de bir imârethâne, medrese, kaplıca ve bir han yaptırmıştır.

Şâir, Osmanlı’nın bu ihlâsları neticesinde Hakk katında makbûl kimseler olarak yüce bir ihtişâma nâil olduklarını şöyle ifâdelendirir:

Âl-i Osman’ın çün ihlâsı oldu hâs,

Buldular Hakk hazretinde ihtisâs!..

Bu hakîkati aşağıdaki hâdise ne güzel sergiler:

Sultan Murâd Hüdâvendigâr, derviş meşrebli bir pâdişâh idi. Bunun için elinden gelen her türlü gayreti sarfettikten sonra her işin sonunu Allâh Teâlâ’ya havâle eder, duâ ve niyâzdan hiçbir zaman fâriğ kalmazdı. Nitekim Plevne’yi onbeş gün muhâsara ettiği halde fethin bir türlü müyesser olmaması üzerine oraya bir miktar asker bırakarak geri çekilmişti. Ancak bu kadar çok emeğe rağmen geri çekilmesi kendisini son derece üzmüş ve:

“Hâlık Teâlâ Hazretleri, bu yıkılası kaleyi kahreyleyip vîrân eyleye!..” diye duâ ve ilticâda bulundu.

Bu esnâda bir haberci geldi ve kalenin bir duvarının yerle bir olduğunu bildirdi. Oysa kalenin yıkılmasını îcâb ettiren bir sebep yoktu. Cenâb-ı Hakk’a şükrederek o yıkık duvardan kaleye giren İslâm askeri, kısa bir müddette orayı fetheyledi.

Kosova şehîdi, velî pâdişâh Murâd Han’ın îmân, vecd ve ittikâsını gösteren aşağıdaki şu hâli, bizler için ne muazzam bir ibret levhasıdır. Murâd Han, saray imâmına gözyaşları içerisinde şöyle demişti:

“–Namazlarda tekbîr aldığım zaman, üç tekbîr getirmeden Kâbe’yi göremiyor ve huzûr içinde namaz kılamıyorum…”

Bugün, Balkan ülkelerinde var olan bütün müslüman halkların mevcûdiyeti, ilk Osmanlı fütûhâtı ve iskân siyâsetinin bir eseridir.

O ahâlî ise, bugün bize Osmanlı’nın bir emânetidir. Onların bulundukları yerlerde muhâfaza olunmaları zarûrîdir. Zîrâ ezân sadâsı, Avrupa’da onlarla devam edegelmektedir.

Kosova, Avrupa ortasında İslâm’ın ilk karakoludur.

Kosova, Murâd Han’ın mübârek kanı karşılığında bize pahalıya mâl olmuş bir mîrâsdır. Merhûm Âkif bu mîrâsı ne kadar güzel hatırlatır:

Nerde görsem çıkıyor karşıma bir kanlı ova…

Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!

Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın?

Hani sînende yarıp geçtiği yol “Yıldırım”ın?

Hani asker? Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd?

Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyd?

Söyle Meşhed, öpeyim secde edip toprağını;

Yok mudur sende Murâd’ın iki üç damla kanı?..

…..

Basacak mıydı fakat göğsüne Sırp’ın çarığı?!.

…..

O günkü Sırp ile bugünkü Sırp aynıdır. Zaman farkından başka değişen hiçbir şey yoktur.

Acabâ Sırp yılanları, şaha kalkıp evlâd-ı fâtihânı, yâni Sultan Murâd’ın evlâdlarını ağır bir zulümle imhâ ederken, bizlerin, kırık kanatlı bir kuş gibi çırpınan mazlûm, muzdarip kardeşlerimize yardım yüreğimiz ne kadar uzanabiliyor? Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:

“Mü’minlerin, birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstemekte bir vücûd gibi olduklarını görürsün!. (Bu vücûdun herhangi) bir uzvu muzdarip olduğu takdîrde diğer kısımları da uykuyu kaybedip ateşler içinde onun ızdırabını duyarlar.”

“Mü’minler, birbirlerine kenetlenmiş (cüzlerden meydana gelmiş) bir binâ gibidirler.”

hadîs-i şerîfleri muktezâsı olarak biz mü’minlerin, kalbi ve nabzı tek olan bir insanın kalbi ve nabzı gibi olmamız îcâb etmez mi? Sürûrlarımızın müşterek olması gerektiği gibi elemlerimizin de müşterek olması ve paylaşılması gerekmez mi?

Bugün, Kosova’nın, Bosna’nın vâris-i tabiîsi olan bizler, bir nefis ve tarih muhâsebesine mecbûruz!.

Ülkemizde yüz yıla yakın zamandan beri, ecdâdımızın bize bıraktığı mukaddes mîrâsı reddedişimizin ve onların hâtıralarını rencide edecek çirkin üslûbun hazîn âkıbeti gözler önündedir!.

Silkinip tarihimize dönmeye mecbûruz. Bosna ve Kosova fâciaları gibi ibretli hâdiseler, hamdolsun bugün bize bir kısım nâdânın “gömdük” diyerek övündüğü Osmanlı rûhunu yeniden hatırlatmakta ve bizi, O’nun emânetine sahip çıkmaya doğru zorlamaktadır!.

Gerçekleşmekte olan yeni bir uyanış ve dirilişin, gelecek hesâbına va’d ettiği bereketli azmin şanlı cengaverlerine ne mutlu!.

Rabbim! Ecdâdın gönül iklîminden bizlere de yeni bir hamle gücü ihsân eyle ki, yirmibirinci yüzyıla girerken doğan büyük fırsatları kaçırmayalım!.

“Muhakkak ki biz, Allâh içiniz ve hiç şüphesiz ki biz O’na döndürüleceğiz!..” (el-Bakara, 156) diyordu.
“Muhakkak ki biz, Allâh içiniz ve hiç şüphesiz ki biz O’na döndürüleceğiz!..”
(el-Bakara, 156) diyordu.


13 Kasım 2013 Çarşamba

Sultân Bayezid-î Velî Han - Gazi

ÖMRÜNDE BİR TEK SÜNNET BİLE KAÇIRMAYAN PADİŞAHIN ÖYKÜSÜ!!!

Birinci bölüm özet: Sultân Bayezid-î Velî Han - Gazi

19 Mayıs 1481- 25 Nisan 1512

ÖMRÜNDE BİR TEK SÜNNET BİLE KAÇIRMAYAN PADİŞAHIN ÖYKÜSÜ!!!
''Bu çalışmaları sırasında birgün, ustalardan birinin duvarı gâyet sür’atle örüp yükseltmesi dikkatini çekti. Alâkayla bakınca, şâirin:
“Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil” ifâdesi vechile, O’nun Hızır (aleyhisselâm) olduğunu anladı.
Hemen yanına varıp O’nu yakaladı ve elini sıkı sıkıya tuttuktan sonra:


“– Her namaz vaktinde bu câmîye uğrayacağına söz vermezsen, şimdi bağırır ve Hızır’ı yakaladığımı cümle âleme îlân ederim!..” dedi''


Sultan Bâyezîd Han, kendi adıyla anılan bu meşhûr câmi-i şerîfin (Beyazıt Camii) inşâatında, sık sık gelip bizzat bedenen de çalışırdı. Bu çalışmaları sırasında birgün, ustalardan birinin duvarı gâyet sür’atle örüp yükseltmesi dikkatini çekti. Alâkayla bakınca, şâirin:

“Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil” ifâdesi vechile, O’nun Hızır -aleyhisselâm- olduğunu anladı.

Hemen yanına varıp O’nu yakaladı ve elini sıkı sıkıya tuttuktan sonra:



“– Her namaz vaktinde bu câmîye uğrayacağına söz vermezsen, şimdi bağırır ve Hızır’ı yakaladığımı cümle âleme îlân ederim!..” dedi.

Hızır -aleyhisselâm-, özür beyân etti, işlerinin çokluğunu ileri sürerek, böyle bir külfetten afv edilmesini diledi. Fakat Velî Bâyezîd, her namaz vaktinde uğramak iddiâsını, günde bir defâ uğramak şeklinde hafifleştirdiyse de, Hızır -aleyhisselâm-, buna da râzı olmadı. Nihâyet, haftada bir kere uğramak şeklindeki talebini kabul etmesi üzerine Bâyezîd-i Velî, Hızır -aleyhisselâm-’ı serbest bıraktı.

Bu menkıbe dolayısıyladır ki, asırlardan beri Bâyezîd Câmi-i Şerîfi’ne Hızır -aleyhisselâm-’ın haftada bir defâ uğradığına inanılır. Hattâ bu husustaki tevâtüre göre de, Hızır -aleyhisselâm-, her uğrayışında namazını kırmızı kuşaklı minârenin civârında kılarmış.

İbâdete bir cum’a günü açılan câmîde, ilk namazı II. Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu hâdiseyi de Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:

“Câmînin yapısı tamam oldukta, bir cum’a günü büyük bir merâsimle ibâdete açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki:

«–Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetini hiç terketmemiş ise, şu mübârek vakitte o imâm olsun!.»

Deryâ misâli cemâat içinden bir kişi çıkmayınca, Bâyezîd Han mecbûr kalarak:

“–Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri terk etmedik!..” dedi ve kendisi imâm olup namazı kıldırdı.


II. Mehmet ve Gülbahar Hatun’un oğlu;
Oğlu I. Selim lehine tahttan feragât etti;
26 Mayıs 1512'de Dimetoka yakınlarında öldü.



Sultân Bayezid-î Velî Han - Gazi

19 Mayıs 1481- 25 Nisan 1512


ikinci Bölüm detaylı bilgi : Sultan II. Bâyezîd Han-I Velî  (1448-1512)


Sekizinci Osmanlı pâdişâhıdır.
Küçük yaştan itibaren büyük bir ihtimamla yetiştirilmiş, henüz yedi yaşında iken Hadım Ali Paşa’nın nezâretinde Amasya vâliliğine tâyin edilmiştir. Böylece üstün bir devlet adamı olarak yetiştirilmesi sağlanmıştır.
II. Bâyezîd Han, üstün bir devlet adamı olduğu gibi, aynı zamanda san’atkâr bir mizaç ve şahsiyete de sahipti. Bestekâr, şâir ve hattat olarak da temâyüz etmiştir.
O, Osmanlı sultanlarının en âlimlerinden biridir. Zîrâ şehzâdeliğinde, sadece fennî ilimleri tahsîl etmekle iktifâ etmemiş, mânen de büyük zâtların üstün terbiyeleriyle yetişip olgunlaşmıştır.Ebu’s-Suûd Efendi’nin babası Muhyiddîn-i İskilibî gibi devrin birçok evliyâsının teveccühlerini kazanmış, onların tasarruf, himmet ve duâlarını almıştı. Birçok hayır müessesesi kurarak, asıl tahtını, ahlâk, fazîlet ve adâlet dolu idâresiyle halkının gönlüne kurmuştu. Bu yüzden kendisine “velî” sıfatı verilerek “Bâyezîd-i Velî” diye anılagelmiştir.
O’nu bu makâma, yâni zâhirî ve bâtınî sultanlığa yücelten ihlâs ve takvâsıydı. Nitekim çıktığı seferlerde elbise ve papuçlarına sıçrayan tozları toplattırırdı. Bunların vefâtından sonra yanaklarının altına konmasını vasıyet etmiş, böylece Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in hadîs-i şerîfindeki müjdeye1 nâil olmak istemiştir.
Şiirlerini, “Adlî” mahlası ile yazardı. O’nun gönül derinliğini ve mârifetullâha olan iştiyâkını ifâde eden şiirlerinden iki beyti şu şekildedir:
Hudâyâ, hudâlık sanayaraşır,
Nitekim gedâlık bana yaraşır..
Çü sensin penâhı, cihân halkının,
Kamûdan sanailticâ yaraşır…”
“Ey Allâh’ım, sanailâhlık lâyık olduğu gibi, bana da (senin yolunda ve huzûrunda) kölelik lâyıktır.”
“Zîrâ  bütün cihan halkının sığınağı olan (Mevlâ) sensin.. (Bu sebeple) bütün yaratılmışlara, ancak sana sığınmak yaraşır.”
Bâyezîd-i Velî, 1481 yılında pâdişâh olduktan sonra, saltanatının ilk 14 yılını kardeşi Cem Sultan ile uğraşmakla geçirdi. Bu durum da, hıristiyanlık âlemine karşı belli ölçüde âtıl davranmasını îcâb ettirdi. Cem Sultan, Bâyezîd Han’a:
“–Ülkemizi ikiye bölelim, yarısında sen hükümdar ol, yarısında ben olayım!.” diye teklif etti.
Bâyezîd-i Velî ise:
“–Kardeşim, vatan ümmetin malıdır. Devlet gücünü kaybeder. Neticede güçsüz beyliklere döneriz. Bu büyük bir vebâl olur. Gövdem ikiye bölünür, ümmet toprağı bölünmez!.” diyerek bu teklifi reddetti.
Sırf bu tavır bile, Bâyezîd-i Velî’nin dirâyeti, ileri görüşlülüğü kadar, O’nun ne derece İslâm dâvâsının istikbâli endişeleriyle dolu idealist bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.
Yaptığı teklîfe red cevabı alan Cem Sultan, -birçok büyük meziyetlerine rağmen- idârî mes’elelerdeki dirâyetsizliği sebebiyle ağabeyi II. Bâyezîd Han ile neticesiz kalan uzun mücâdelelere girişti. Ağabeyinin hikmet dolu nasîhatlerine ve mâkûl teklîflerine râzı olmadı. Bunu sitemkâr bir şiirle de ona bildirdi:
Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handân;
Ben kül döşenem külhân-ı mihnette, sebeb ne?..
“Sen, gül gibi döşeklerde huzur içinde sürûr ve şevk ile yatarken, benim sıkıntı külhanında yanarak kül döşenmemin sebebi nedir?” 
Kâmil ve muttakî bir kimse olan II. Bâyezîd de, kardeşinin ihtiras dolu bu suâline, ona ilâhî takdîri hatırlatıcı ve yanlış hareketten îkâz edici manzum bir mukâbelede bulundu:
Çün rûz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdîre rızâ vermeyesün böyle sebeb ne?.
Hâccü’l-Harameyn’im deyüben dâvâ kılursun;
Yâ saltanat-ı dünyevîye bunca taleb ne?..
“Ey kardeşim! Devlet, bize ezelde nasîb kılınmışken senin takdîre rızâ göstermemenin sebebi nedir? Sen iki mübârek belde olan Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’nin hacısıyım diye iftihâr ediyorsun, fakat şu dünyâ saltanatına olan ihtirasın nedir?..”
Bundan sonra Cem Sultan, şövalyelerin üstâd-ı âzamı Pierre d’Aubusson’un nâzik bir dille dâvetine aldanarak Rodos’a gitti. Karşılıklı imzâlanan anlaşmaya göre Cem, istediği zaman adadan ayrılabilecekti. Lâkin Rodos şövalyeleri, sözlerinde durmadılar ve O’na bir nevî esir muâmelesi yaptılar.
Cem Sultan’ın bu suretle Rodos şövalyelerine sığınması, kendisinin ve ümmetin bağrına saplanan bir hançer gibi büyük bir hatâ ve tâlihsizlik oldu. Batı fütûhâtına engel teşkil etti. Hattâ, Roma’nın fethine zemin hazırlayacak olan Otranto Kalesi elden çıktı.
Cem Sultan’ı nazikçe elde eden şövalyeler, bir müddet sonra onu köle satar gibi belli bir meblağ karşılığında Papalığa devrettiler. Papalık da, Cem’i haçlı seferlerinde kullanmak hevesine kapıldı. Bâyezîd Han ise, bu takdirde hıristiyanlarla mücâdeleye girişeceği tehdidi ile tehlikeyi güç belâ atlatabildi. Bu uğurda, Papalığa devlet hazînesinden yüklü paralar ödemek mecbûriyetinde kaldı.
Bu durumda, Cem’i kullanmak sureti ile Osmanlılar’a karşı bir haçlı seferi açamayacağını anlayan Papa İnnocent-VIII, O’na hıristiyanlık teklifinde bulundu.
Bu teklif, Cem Sultan’a çok ağır geldi. Mahzûn oldu. Papa’ya:
“–Değil Osmanlı saltanatını, bütün dünyâyı verseniz dînimi değiştirmem!..” dedi.
Zîrâ ne olursa olsun Cem Sultan, dînini her şeyin üzerinde tutmaktaydı. Allâh ve Rasûlü’ne olan muhabbeti sonsuzdu. Onun hac ibâdetini yaptıktan sonra yazdığı şu beyti, bu hakîkati açıkça ifâde eder:
Kâbetullâh’a varup bir kez tavâf eylediğin,
Bin Karaman, Bin Acem, bin memleket-i Osmân’dur..
“Ey gönül! (Sultan olamadım diye üzülme!) Senin Allâh’ın beyti olan Kâbe’ye varıp bir kez tavâf etmen, bin Karaman, bin Acem ve bin Osmanlı memleketine bedeldir…”
Diğer yandan haçlılar tarafından İslâmiyet aleyhine kullanılmak istendiğini anladığı zaman Cem Sultan’ın Cenâb-ı Hakk’a yaptığı niyâz, ondaki dînî kemâli göstermeye kâfîdir. O, İslâmiyet aleyhinde kullanılma ihtimâlinden bile tir tir titriyor ve Rabbine şöyle yalvarıyordu:
“Yâ Rabb! Kâfirler eğermüslümanlığa zarar vermek için beni âlet etmek istiyorlarsa, bu kulunu daha fazla yaşatma! Rûhumu bir an önce dergâh-ı izzetine al!..”
Onun bu duâsı müstecâb oldu ki otuzaltı yaşında Napoli’de vefât etti. Vefât ederken yanındakilere şu vasıyeti yaptı:
“Benim ölüm haberimi mutlak bir surette her tarafa duyurun! Bunu mutlakâ yapın ki, kâfirlerin müslümanlar üzerinde benim vesîlemle oynamak istedikleri oyunlar nihâyet bulsun! Bundan sonra ağabeyim Sultan Bâyezîd’e varın. Ricâ eyleyin ki, ne kadar zor olursa olsun benim cesedimi vatana aldırsın.. Kâfir bir memlekette gömülmeyi istemiyorum. Şimdiye kadar ne oldu ise oldu. Sakın bu ricâmı reddetmesin!. Lutfedip bütün borçlarımı ödesin.. Borçlu olarak huzûr-i ilâhî’ye gitmek istemiyorum. Âilemi, çocuklarımı ve bana hizmet edenleri afvetsin. Hallerine göre memnûn etsin..”
Ağabeyi Bâyezîd Han da bu vasıyeti yerine getirdi.
Cem’in vefâtından sonra Sultan Bâyezîd Han, hâricî siyâsetini daha hür bir zemine oturtmak imkânına kavuştu. Ayrıca, ülke içerisinde de büyük bir îmâr hamlesine girişti. İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine oturtulan o muhteşem Bâyezîd Câmii’ni, mîmâr Kemâleddîn’e inşâ ettirdi. Bu câmînin temeli, 1501 senesinde atılmış, külliyesi ile beraber beş senede tamamlanmıştır.
Evliyâ Çelebi, Seyâhat-nâme’sinde Bâyezîd Câmîi hakkında pek çok mâlumat kaydeder. Şöyle ki:
“Mîmârbaşı, kıble husûsunda tereddüd edince, Sultan Bâyezîd Han:
«–Şu anda ayağıma bas!.» der.
Mîmârbaşı, ayağını basınca, Kâbe-i Muazzama’yı karşısında görür. Sultan Bâyezîd-i Velî’nin ayaklarına kapanır. Böylece kıblenin istikâmetini belirlemiş olur.”
Câmî-i şerîf’in inşâsı sırasında yaşanan başka bir tablo:
Câmî-i şerîfin inşâatında çalışan usta ve işçilerin gündeliklerinin kaçar akçe olduğu tesbit edilmişti. Bunlar hergün küplere konarak bir köşeye bırakılır, herkes de küpten kendi payına düşeni alırdı. Ancak hergün küpteki akçelerde bir yevmiyelik fazlalık çıkmaktaydı. Bunun üzerine kimin kendi payını alıp almadığı araştırıldı ve nihâyet gâyet fakir bir işçinin bu işi yaptığı öğrenildi. Meğer adamcağız akşam olunca bir yolunu bulup akçesini almadan inşâattan ayrılıyormuş. Kendisine bunu niçin yaptığını sordular.
Fakîr işçi, sırrının ortaya çıkmasından mahcup bir şekilde:
“–Benim malım-mülküm yok! Bu sebeple şu fânî dünyâda murâd ettiğim gibi maddî bir hayır yapamadığım için dâimâ mahzûnum. Hiç olmazsa bu câmînin inşâatında para almadan çalışayım da gönlümü ferâhlatıcı bir hayır işlemiş olayım diye düşündüm…” dedi.
Bu gönlü zengin fakire dediler ki:
“–Efendi burası pâdişâh hayrâtıdır. Bunun için çalıştığını alacaksın. Sen burada bedenen çalış, fakat hakkını da al ve dilediğin yere ver!..”
Sultan Bâyezîd Han, kendi adıyla anılan bu meşhûr câmi-i şerîfin inşâatında, sık sık gelip bizzat bedenen de çalışırdı. Bu çalışmaları sırasında birgün, ustalardan birinin duvarı gâyet sür’atle örüp yükseltmesi dikkatini çekti. Alâkayla bakınca, şâirin:
“Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil” ifâdesi vechile, O’nun Hızır -aleyhisselâm- olduğunu anladı.
Hemen yanına varıp O’nu yakaladı ve elini sıkı sıkıya tuttuktan sonra:
“–Her namaz vaktinde bu câmîye uğrayacağına söz vermezsen, şimdi bağırır ve Hızır’ı yakaladığımı cümle âleme îlân ederim!..” dedi.
Hızır -aleyhisselâm-, özür beyân etti, işlerinin çokluğunu ileri sürerek, böyle bir külfetten afv edilmesini diledi. Fakat Velî Bâyezîd, her namaz vaktinde uğramak iddiâsını, günde bir defa uğramak şeklinde hafifleştirdiyse de, Hızır -aleyhisselâm-, buna da râzı olmadı. Nihâyet, haftada bir kere uğramak şeklindeki talebini kabul etmesi üzerine Bâyezîd-i Velî, Hızır -aleyhisselâm-’ı serbest bıraktı.
Bu menkıbe dolayısıyladır ki, asırlardan beri Bâyezîd Câmi-i Şerîfi’ne Hızır -aleyhisselâm-’ın haftada bir defa uğradığına inanılır. Hattâ bu husustaki tevâtüre göre de, Hızır -aleyhisselâm-, her uğrayışında namazını kırmızı kuşaklı minârenin civârında kılarmış.
İbâdete bir cum’a günü açılan câmîde, ilk namazı II. Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu hâdiseyi de Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:
“Câmînin yapısı tamam oldukta, bir cum’a günü büyük bir merâsimle ibâdete açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki:
«–Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetini hiç terketmemiş ise, şu mübârek vakitte o imâm olsun!.»
Deryâ misâli cemâat içinden bir kişi çıkmayınca, Bâyezîd Han mecbûr kalarak:
“–Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri terk etmedik!..” dedi ve kendisi imâm olup namazı kıldırdı.
Böylece II. Bâyezîd Han, bu târihî zühd ve takvâ sahnesini mecbûren sergilemiş oldu.
Bâyezîd-i Velî’nin böyle halk arasında yaygın menkıbeleri çoktur. Onlardan birini daha arzedelim:
Bâyezîd-i Velî’nin genç kerîmelerinden biri, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ne mensubdu. Sık sık O’nun ziyâretine giderdi. Bu keyfiyet, dedikoduyu mûcib olmuş bulunmalıdır ki, Bâyezîd-i Velî, kızını îkâz ile şeyhini ziyârete gitmekten menetti. Sultan Efendi (Babadan hânedâna mensub hanımlar, bu suretle anılırlar), babasından son bir ziyâret için müsâade kopardı. Duruma hâl lisanı ile vâkıf olan Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, kendisine, babasına verilmek üzere bir hediye takdîm etti. Bu bir enfiye kutusuydu. Velî Bâyezîd, enfiye tiryâkisi olduğundan Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, kerîmesi ile Velî Bâyezîd’e tercîhan bu hediyyeyi göndermişti.
Bâyezîd-i Velî, şeyhin selâm ve duâlarıyla takdîm edilen bu kutuyu açtığında hayrette kaldı! Zîrâ, bu kutuda enfiye yoktu. Bir tutam pamuk üzerine konulmuş kor hâlinde bir ateş parçası vardı. Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, Sultan Bâyezîd’in ciddiye aldığı dedikodulara bu suretle cevap vermiş oluyordu. Ve bunun, dünyevî muhabbetten değil, ilâhî muhabbetten bir pırıltı olduğunu göstermek istiyordu.
Şu hâdise sebebiyledir ki, Bâyezîd-i Velî, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni ziyâret arzusuna kapıldı. Babası Fâtih’te olduğu gibi müteaddid talebi kabul görmeyince, sultanlık damarı kabarmış olmalı ki, birgün âniden, sessiz ve sadâsız bir şekilde erkânı ile tekkenin yolunu tuttu. Kalabalık saray arabalarıyla tekkeye yaklaştıkları sırada, dervişler, koşuşarak bu ziyâretten Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni haberdar ettiler. O:
“–Olamaz!. Böyle bir şey mümkün değildir!.” dediği halde dervişler:
“–İşte geldi!. Geliyor!..” diye yaklaşan pâdişâhtan ısrarla haber verince, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, sedirde kıbleye müteveccihen uzandı ve kelime-i şehâdet getirdi…
Sultan, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin bulunduğu mekâna girdiğinde, O, rûhunu çoktan teslîm etmişti. Çünkü daha önce de;
“–Bu dünyâda görüşmemiz mukadder değildir!” diyerek, vâkî olan Sultan’ın görüşme taleblerini geri çevirmiş bulunuyordu.
II. Bâyezîd’in Edebali’si olan kıymetli devlet adamlarından Hacı Mesih Paşa, zaman zaman Hünkâr’a karşı sert îkâzlarda bulunurdu. Vezirlerin yaptığı gayr-i İslâmî hâlleri pâdişâha anlatır, bu gibi hatâların ıslâhının bir mecbûriyet olduğunu, aksi halde ferdî takvâsının, kendisini cehennem azâbından kurtarmaya kâfî gelmeyeceğini öğütlerdi.
II. Bâyezîd Han da, bu nasîhatleri can kulağıyla dinlerdi. Bir dîvân toplantısında üzerindeki ağır mes’ûliyetin idrâkiyle vezirlerini şöyle îkâz etmişti:
“–Paşalar! Elimin altında bulunan ahâlînin bütün hallerinin yarın kıyâmet gününde benden sorulacağı muhakkaktır. İşitiyorum ki benim kapımda birtakım gayr-i İslâmî usûller îcâd etmişsiniz! Bilir misiniz  ki böyle yapmakla bana âhırette yatacak yer komuyorsunuz! Rûz-i mahşerde ben nasıl hesap vereceğim? Âgâh olun ve sakın ola rızâ-yı ilâhîye mugâyir bir fiilde bulunmayın!..”
II. Bâyezîd-i Velî’nin, vakfiyye, külliye, şifâhâne ve hayrât hizmetlerinin yanında İslâmî ilimlere ve kültüre verdiği ehemmiyet de çok büyüktür. O’nun devri, Osmanlı kültür ve medeniyetinin temellerinin atıldığı bir zamandır. Meşhur İtalyan mîmâr ve ressam Leonardo de Vinci, II. Bâyezîd’e mektup yazıp İstanbul’daki câmî ve diğer eserlerin plân ve projelerini bizzat yapmayı teklif edince, bu mektub Kubbealtı vezirleri arasında sevinç uyandırmıştı. Derin ve ince bir tasavvufî anlayışa sahip olan II. Bâyezîd Han ise, bu teklifi reddederek şöyle dedi:
“–Şâyet bunu kabul edersek, ülkemizde üslûb ve rûh itibarıyle kilise mîmârîsinin mukallidi bir mîmârî hâkim olur, kendi İslâmî mîmârîmiz inkişâf edemez ve şahsiyet kazanamaz!.”
İşte bu görüş, akıllı, firâsetli ve gönül ehli bir müslümanın ufkunu ifâde eder. Zîrâ, II. Bâyezîd’in ardından İslâm toprakları nasıl yirmidörtmilyon kilometrekareye ulaştıysa, aynı şekilde İslâm san’atı da zirveye tırmanmıştır. Bu anlayış sayesinde İslâm’ın rûhu, hendeseye nakşedilmiş, değerini kıyâmete kadar koruyabilecek Süleymaniye ve benzeri âbideler silsilesi vücûd bulmuştur.
Târihte; ilmi, tâkvâsı, merhameti, vakarı ve hilmi ile meşhûr olan Bâyezîd-i Velî, ulemâ ve evliyâya çok hürmet gösterirdi. O’nun bu istikâmette kullandığı husûsî bir bütçesi vardı. Bununla ilim ve irfân erbâbını eser vermeye teşvîk ederdi. Sultan’ın bu himâyesi, İstanbul’u bir ulemâ meşheri hâline getirdi.
Sultan Fâtih devrinde başlamış olan ilmî çalışmalar, Bâyezîd-i Velî’nin ince anlayış ve zekâsı ile inkişâf etmiş, diğer İslâm memleketlerindeki âlim ve âriflerle de alâkadar olunmuştu.
Herat’ta bulunan Molla Câmî Hazretleri ile Buhâra’daki Nakşibendî dergâhının şeyhi ve müridlerine şahsî mülkünden maaş bağlamıştır.
Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri’nin oğlu Hâce Abdülhâdî’yi İstanbul’a dâvet etmiş ve çok ikrâmda bulunmuştur.
Şeyhülislâm Kemâl Paşazâde, Sultan Bâyezîd Han’ın zâhirî ve bâtınî büyüklüğünü ifâde ederken:
“Adâlet ve insâfın koruyucusu idi. Dâhiyâne siyâseti neticesinde memleket mâmûr bir hâle gelmişti. Âşikâr kerâmetleri zuhûr etmişti. Vakarlı hâl ve davranışları ile düşmanları hor ve hakîr olmuştu.” demektedir.
II. Bâyezîd, Osmanlı sultanlarının en büyüklerinden biri olduğu halde, değeri  lâyıkı ile takdîr edilememiş bir şahsiyettir!.
Bunun sebebi, -yukarıda îzâh edildiği üzere- kardeşi “Cem Sultan”a karşı, O’nun hazin âkıbeti dolayısıyla duyulan umûmî bir acıma hissidir!
Bir diğer sebep de, babası Fâtih Sultan Mehmed Han gibi uzun asırlar boyunca nâdiren zuhûr eden devâsâ bir şahsiyetten sonra hükümdar olmasıdır… O’ndan, babasının açtığı fütûhât yolunda yürüyerek “Batı Roma”nın başlanmış olan fethini ikmâl etmesi bekleniyordu. Ancak, başta “Sultan Cem” vak’ası olmak üzere, alevî menşe’li “Şahkulu” isyânı gibi vak’alar, bu umûmî arzuyu gerçekleştirmesine imkân bırakmamıştır. Böyle olmasaydı, O’nun da babası Fâtih Sultan Mehmed Han ve oğlu Yavuz Sultan Selîm Han gibi fütûhâtçı olacağı muhakkaktı. Nitekim bütün bu gayr-i müsâid şartlara rağmen, O’nun zamanında parlak zaferler de kazanılmıştır. Bunlardan biri olan “Abdina”
(Kırbova) zaferi, dâsitânî bir muzafferiyettir.
Değerli bir akıncı kumandanı olan şâir Yakup Paşa, Sultan’ın emriyle İstirya içlerine akınlar yapmış geri dönüyordu. Ellerinde birçok ganîmet ve esir bulunmaktaydı. Akıncılar, Kırbova önlerine geldiklerinde büyük bir düşman ordusu ile karşılaştılar. Askerlerinin yorgunluk ve azlıklarına rağmen Yakup Paşa, harbe mecbûr kalarak kendilerinden sayıca kat kat üstün düşman ordusuyla âdetâ bir meydan muhârebesi yaptı ve Allâh’ın yardımıyla şiddetli bir taarruz neticesinde düşmanı tamamen perîşân etti. O gün sekiz bin seçme akıncıyla yaklaşık altı bin düşman askeri öldürülmüş, yirmibeşbin kadarı da esir alınmıştır.
Akıncıların bu zaferi, târihte ender rastlanan hâdiselerdendir. Zîrâ yaptığı akınlarla yorulmuş olan, aynı zamanda elinde birçok ganîmet ve esir bulunan küçük bir kuvvetin, kendisiyle kıyas edilemeyecek çapta bir ordu ile muhârebeyi göze alması, kimsenin hayâl bile edemeyeceği kadar yüce, maddî ve mânevî bir yiğitliktir. Bu zaferde büyük payı olan akıncı kumandanı şâir Yakup Paşa, muhârebenin neticesini sultana şu şiirle bildirmiştir:
Buluştuk düşmanla çün Kırbovâ’da;
Nidâ erişti kim «Kır bû ovâ’da!»
Hakk’ın emriyle itdim bir gazâ kim;
Murâd Han itdi ancak Kôsovâ’da..
Aceb mi bu zafer, çün gayb erenler;
Muâvindir bize arz u semâda..
Kılam ednâ kulumu voyvoda ben,
Hudâ fırsat virirse Belgrâd’a.
Benüm Bosna Beyi Dervîş Ya’kûb;
Hudâ avniyle irdüm bu cihâda.
Makâm ide bana cennet-i Adn’i;
Umarım ol Gânî dâru’l-bekâda..
Bu şiir, o şanlı Osmanlı akıncısının gönül dünyâsını ne güzel aksettirmektedir. Burada Yakup Paşa, paşalıktan ziyâde dervişlik ve Allâh’a kulluğuyla müftehirdir. Bu da, o dönem Osmanlı askerlerinin sahip bulunduğu fütûhât aşkı, gazâ ve cihâd rûhunu besleyen asıl kökün mâneviyat ve mârifetullâh olduğunu gösterir.
II. Bâyezîd Han devrinde Endülüs müslümanlarına elden gelen yardımın yapılmasından da geri kalınmamıştır. O târihte, henüz bütün Avrupa donanmalarıyla başedebilecek dirâyette bir donanmamız olmadığı halde, yüzbinlerce müslüman, hıristiyanların fecî katliamlarından kurtarılarak, Afrika’ya taşınmış, İspanya sâhilleri şiddetli bombardımanla devamlı tâciz edilerek, Endülüs’ün kaybı felâketine karşı misilleme yapılmıştır.
Çok daha önceden birbirleriyle nefsânî sebepler yüzünden boğuşarak beylikler hâline gelmiş ve aralarındaki kardeş kavgasında defâatle -maalesef- hıristiyanları yardıma çağırmış olan Endülüs müslümanlarına, yapılabilecek başka bir yardım düşünülemezdi. Çünkü onlar, Kur’ân rûhuna zıd olarak bölünüp parçalanmış ve birbirlerine karşı hıristiyanları dost edinmenin hazin bir neticesine dûçâr olmuşlardı. Aşağıdaki hâdise ne kadar ibretlidir:
Son Gırnata hükümdarı olan Ebû Abdullâh, düşmanlara teslîm ettiği memleketinden annesiyle birlikte uzaklaşırken Padul tepesinde durarak son kez Gırnata’ya bakmış, alevler içinde yanan bu inci gibi İslâm yurdunu ve İslâm san’atının hârikası olan el-Hamrâ sarayını seyrederken gayr-i ihtiyârı iç çekerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Onun bu hâli üzerine annesi de, çatık kaşlarla şu târihî cevabı vermişti:
“–Ağla ey gâfil, ağla! Erkekler gibi muhâfaza edemediğin şu mübârek yurdun için şimdi kadınlar gibi ağla!..”
Şu hâdise münâsebetiyle bu târihten sonra o tepe «Arab’ın son âhı» ya da «Arab’ın âh tepesi» mânâsında bir isimle yâd edilir olmuştur.
Bugüne kadar Osmanlı’yı, Endülüs müslümanlarının felâketine karşı seyirci kalmakla itham edenler, ya bu târihî gerçekleri lâyıkıyla takdîr edemeyenler, ya da kasıtlı olan kimselerdir. Çünkü karadan Almanya ve Fransa’yı aşarak İspanya’ya ulaşılamayacağı gibi, denizden de koca İspanya kıt’asına karşı, ancak düşmanı tâciz hareketleri yapılabilirdi ki, Osmanlı bunu yapmıştır.
Cem vak’ası dolayısıyla hıristiyanlık âlemini tahrîk etmemeye a’zamî bir surette dikkat göstermeye mecbûr kalan Sultan II. Bâyezîd Han’ın 31 yıllık saltanat devresinde; “Şahkulu”isyanının bastırılması, büyük deniz savaşlarından “Sapienza” zaferi, İnebahtı’nın fethi,Koron, Modan ve Navarin kalelerinin alınması gibi zaferlerin de kazanıldığı dikkate alınırsa, O’nun devrinin sanıldığı gibi askerî bakımdan da pek sönük geçmemiş olduğu anlaşılır.
İslâm Vahdetini Te’sîs Eden Eşsiz ve Çilekeş

 ÖMRÜNDE BİR TEK SÜNNET BİLE KAÇIRMAYAN PADİŞAHIN ÖYKÜSÜ!!!
www.tarihimiz.info