tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2013 Perşembe

Hz. İsâ ve Mehdi

Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma'nın evladlarındandır. 
Ebu Davud, Mehdi 1, (4284).

4968 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim! Meryem oğlu İsâ'nın, aranıza (bu şeriatle hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (Ehl-i Kitap'tan) kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olur."


Sonra Ebu Hureyre der ki: "Dilerseniz şu ayeti okuyun. (Mealen): "Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce onun (İsa'nın) hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyamet gününde ise İsâ onlar aleyhine şâhitlik edecektir" (Nisa 159).

Buhari, Büyû' 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242, (155); Ebu Dâvud, Melâhim


14, (4324); Tirmizi, Fiten 54, (2234).

4969 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Bu müslümanların reisi: "Gel bize namaz kıldır!" der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: "Hayır! der, Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!"

Müslim, İman 247.

4970 - İbnu Mes'ûd radıyallahhu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek."

İbnu Mes'ûd: "Resûlullah yahut da şöyle buyurmuştu der: "...Ehl-i beytimden birini, ki bu zatın ismi benim ismime uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, -eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine- adalet ve hakkâniyetle doldurur."

Ebu Davud, Mehdi 1, (4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231, 2232).

4971 - Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma'nın evladlarındandır."

Ebu Davud, Mehdi 1, (4284).

4972 - Ebu İshâk anlatıyor: "Hz. Ali radıyallahu anh, oğlu Hasan radıyallahu anh'a baktı ve: "Bu oğlum, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın tesmiye buyurduğu üzere Seyyid'dir. Bunun sulbünden peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlakı yönüyle peygamberinize benzeyecek; yaratılışı yönüyle ona benzemeyecek" dedi ve sonra da yeryüzünü adaletle dolduracağına dair gelen kıssayı anlattı."

Ebu Davud, Mehdi 1, (4290).

Kaynak: Kütüb-i Sitte
http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
"Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa
Allah, o günü uzatıp, benden bir kimseyi
o günde gönderecek."


3 Aralık 2013 Salı

Milli Kütüphane Milli rezalet

346 bin kitab çürümeye terkedildi

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in talimatı üzerine Milli Kütüphane'nin kapılarına kilit vurulan depolarına giren yetkililer, tam bir rezaletle karşılaştı. 29 depodan 5'inde hiçbir işlem yapılmadığı, 346 bin kitabın çürümeye terkedildiği ortaya çıktı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in Milli Kütüphane hassasiyeti çürümeye terkedilmiş eserleri açığa çıkardı. 'Milli Kütüphane, milli kültürün kalesidir,' diyen Bakan Çelik'in talimatları doğrultusunda bulunan depolarda kitapların tasnif edilmeden, balyalar halinde bekletildiği belirlendi.

GÖREVDEN ALINDILAR


Depolarda 1500'lü yıllarda yazılmış el yazma tıp, mantık ve retoriğe ilişkin kitaplar, başka hiçbir kütüphanede bulunmayan Osmanlıca gazeteler yer alıyor. Ayrıca Türk Ocak Koleksiyonu'nun ve merhum Milletvekili Mehmet Tevfik Gerçeker'in bağışladığı koleksiyonunun sandukasının hiç ellenmeden toz ve toprak içerisinde olduğu gözlemlendi. Ortaya çıkan görüntüler muhalefet tarafından 'Milli Kütüphane'de görevden almalarla eleştirilen Bakan Çelik'in haklı olduğunu gösterir nitelikte.

ELEKTRİK KABLOLARI AÇIKTA BIRAKILDI


Bakan Çelik'in talimatlarıyla bulunan 29 depodan 3'ünün hiç açılmadığı, 2'sinin ise hiç işlem görmediği öğrenildi. Bazı depolarda her an yangın riski oluşturabilecek elektrik kabloları da açıkta bırakılmış. Kapısı hiç açılmayan depolarda kuş yuvaları ve kuş cesetleri var. Türk Ocağı Koleksiyonunda yer alan 40 bin civarı Gotik Almanca, Sırpça, Latince, Bulgarca eserlerin yer aldığı koleksiyonla ilgili eserlerin kimlik bilgileri, künye bilgileri de çıkarılmaya başlandı. İşlemler tamamlanınca eserler kütüphanenin hizmetine sunulacak.

Hiçbirinin kaydı tutulmamış


1500'lü yıllara ait yazmaları, TBMM'nin gizli tutanakları, Danıştay'a ait bilgiler, TBMM'de Bursa milletvekilliği yapan Mehmet Tevfik Gerçekeri'in torunları tarafından Milli Kütüphane'ye hediye edilen Gerçeker kütüphanesi, Cumhuriyet tarihiyle ilişkilendirilen Türk Ocak koleksiyonu... Hepsi Milli Kütüphane'nin depolarında çürümeye mahkum edilmiş birbirinden değerli eserler.

Atatürk Belgeliği de aynı


Atatürk'le ilgili dosyaların, diplomatik pasaportların, o dönemde kullanılan nişanların, belgelerin yer aldığı Atatürk'ün Belgeliği deposunda da belgelerin tasnif edilmediği, dosyalar haline bekletildiği görüldü. Bunun üzerine bu depoda çalışma yapılmasına karar verildi. Atatürk'ün adına yakışır bir birim olması için iç mimarlar tarafından yeni düzenleme planları hazırlandı.

Girilmedik hiçbir yer kalmasın


Bakan Çelik'in 'Milli Kütüphane'de açılmadık hiçbir kapı, girilmedik' hiçbir yer kalmasın talimatını vermesinin ardından kütüphane yetkilileri harekete geçti. Personel çöplük haline gelen, içerisinde ne olduğu görülemeyen depoyu boşaltmaya başladı. Adım dahi atılamayan depolar içerisinde ayakta durulabilecek hale getirildi. Kitapların sınıflandırılması için 2 ayrı komisyon kuruldu. Kitapların tasnif edilmesi, arşivinin yapılması, trasnkripsiyon işlemlerinin yapılması için çalışmalara başlandı. Mevcut depolar ıslah edilecek. Depolama sistemi iyileştirilecek. Yazmalar için kurulan komisyon kitapların dergilerin kimlik bilgilerini çıkarmaya başladı. Yazma eserler dışında kalan sınıflandırma işlemlerine de başlandı. Bunlar bittikten sonra kataloglaması yapılıp sisteme atılacak.

Kitap mürekkebinden yandı


Depoların iklimendirilmesi yapılmadığı için bazı eserler kurumaya, çatlamaya başlamış. Bakımsız kalan çoğu el yazması eserin mürekkebi de sayfalarını yakmış ve eseri kullanılamaz hale gelmiş. Depolarda çürümüş ve kurtarılması imkansız hale gelen kitaplar da mevcut. Cildi bozulduğu için dağılmış, parçalanmış, kutulara atılmış, çöpe gidecek vaziyette muhafaza edilen koleksiyonlar iç parçalıyor. Farklı yerlerde depolanırken su basmış, kurutma işlemleri veya diğer süreçler iyi yapılamadığından ciddi anlamda hasar görmüş, restorasyonu da neredeyse imkansız hale gelmiş eserler söz konusu.

Onlar böyle sahip çıktı


Milli Kütüphane'de bulunan eserlerin birçoğundan daha yeni olan ve ABD'de basılan ilk kitap olduğu belirtilen Bay Psalm Book ise geçtiğimiz günlerde 14.2 milyon dolara satıldı. 1640 yılında basılan kitap, ABD'li hayırsever ve finansör David Rubenstein tarafından alındı. Kitabın, yeni sahibi tarafından ülke genelindeki kütüphanelere ödünç verilmesinin planlandığı bildirildi.

Ambalajdan çıkmamış malzemeler


Kütüphanenin hiç açılmayan depolarında şaşırtıcı manzara sadece çürümeye bırakılmış 346 bin kitap değil. Devletin sunduğu mali imkânlarla alınan tonerler, gümüş uçlu kalemler, jelatini hiç açılmamış merdivenler, raflar hepsi birbirine karışmış bir vaziyette hiçbiri kayıt altına alınmadan bekletildi. Birebir hizmete sunulması gereken materyallerin çürümeye terk edildiğinden habersiz olan kütüphane yetkilileri ise raf ihtiyacını karşılamak için dışarıdan raf alımına gitti.

Personel cevap veremiyor


Çürümeye terkedilen kitapların bulunduğu depoların şimdiye kadar neden açılmadığı sorusu ise akıllarda soru işareti bırakmaya devam ediyor. 20 yıldır kütüphane bünyesinde çalışan personel bile neden açılmadı sorusuna cevap veremiyor. Evraklarda personelin yetersizliği nedeniyle kapıların açılmadığı ifade ediliyor. Öte yandan Milli Kütüphane Başkanı Zülfi Toman, depoları tek tek incelemiş. Uzun yıllar açılmadığı için raflarda bekleyen ve tozdan görülmeyen kitapların oluşturduğu bakteriler Toman'ın ellerinde mantar oluşmasına sebep olmuş.



http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Milli Kütüphane’de 10 yıldır depolarda unutulan 346 bin kitap kurtarılarak yeniden Türk kültürüne kazandırılacak.



1 Aralık 2013 Pazar

Osmanlı Arşivi, Bulgaristan’a nasıl satıldı

Osmanlı Arşivi, Bulgaristan’a nasıl satıldı?


Atatürk’ün gizlenen bir vasiyeti var mı? Bana göre yok, birilerine göre var, hem de 400 sayfalık bir hacimde. Son zamanlarda alevlenen tartışma bakalım nereye bağlanacak?

Türk Tarih Kurumu 2005 yılında Latife Hanım’ın mektuplarını açıklayacaktı, ailenin müdahalesiyle açıklanamadı. İşin tuhafı, ne zaman açıklanacağı da belli değil. Bu açıklama Türkiye’deki arşivlerin güvenilirliğini tartışmalı hale getirmişti.

Tabii bütün arşivler için değil söylediklerimiz. Ancak Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı ATASE arşivindeki kısıtlamalar, Dışişleri Arşivi’ndeki tasnifin bir türlü bitmek bilmeyişi, İçişleri-Emniyet arşivlerinde gizlenen belgeler gibi örnekler insanları kuşkuya düşürüyor haklı olarak.

Bu arada Türk Tarihi Kurumu’nun sabıkasının epeyce kabarık olduğunu belirtelim. “Türk Tarihi”ni ortaya çıkarmak üzere kurulan bir kurumun bizzat gerçekleştirdiği Mimar Sinan’ın mezarının açılması hakkında herhangi bir kayıt tutmamış olması çok tuhaf değil mi sizce de? İşte Atilla Oral’ın bir sahaftan bulduğu Atatürk’ün “sansürlenen” mektubunun aslı normalde TTK’da olmalıydı, zira oraya yazılmıştır. Ancak yoktur. Kurumun eski müdürlerinden Uluğ İğdemir’in şahsi arşivinden kopyası çıkan mektubun aslını bakalım ne zaman okuyabileceğiz?

Mektupta neler var peki? Mesela şu cümleler yeterince ilginç:

“Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden ‘İkrebismi rabbi’ safsatasını esas tutmuş olan Araplar medeni cihanlarda, bilhassa Türk zengin medeni muhitlerinde bu iptidai (ilkel) ve cahiliyet devrinin timsali olan düstura yaslanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır.”

Başka ne var Atatürk’ün sansürlenen mektubunda? Hz. Ömer aleyhindeki şu cümleye dikkat buyurunuz: “…Ömer’in (…) gösterdiği çıplak ve çıfıt Araplık malumunuzdur.”

Ya halifeleri alaya aldığı şu sözü nasıl yorumlamak gerekir: “(Türkler) En nihayet Muhammed’in halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine ram etmişlerdir.” (Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, 2013, s. 67-68.)

Bunlar apaçık ortadayken Atatürk’ün etrafında kıyamet kopartılan gizlenen vasiyetinde 50 yıl sonraki yöneticiye halifeliği getirme emrini verdiğini söylemiyorlar mı? İnsaf. Bu direktifi verecek kişinin sağlığında hiç değilse Halifeliğin kurulmasına yönelik bir iması olmaz mı?



Balya balya belge

Asıl meselemiz sansürleme, saklama, gizleme değil, resmen gümbür gümbür satılmış olan arşiv belgelerimiz. Bizzat Atatürk’ün Ayasofya’da mozaiklerin sıvaların altından çıkarılması için emir verdiği 1931 yılında geçiyor olay. Birilerine göre “Altın Çağ”da…

“Altın Çağ” da, kime göre? Tarihimiz ve kültürümüze göre Altın Çağ olmadığı kesin. Tuğralar ve kitabelerin yok edildiği, camiler ve tekkeler gibi vakıf eserlerinin haraç mezat satıldığı bir döneme Altın Çağ denilebilir mi? Siz karar verin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri tarafından 1993’te basılan “Bulgaristan’a Satılan Evrak…” adlı kitapta “Arşivin bir milletin tarih ve kültür hazinesi olduğunu idrak eden ecdadımız, bunun içindir ki, kurduğu arşiv teşkilatına “Hazine-i Evrak” adını vermiştir.” diye yazılı. Yani Osmanlı döneminde arşivin adı, “Belge Hazinesi”dir.

Bakalım bu hazine 1931 yılında nasıl satılmış? Aynı kitaptan okuyoruz: “1931 yılında, asla affedilmesi ve unutulması mümkün olmayan bir gaflet neticesi, bilebildiğimiz kadarı ile dünya arşivcilik tarihinde bu konuda tek örnek olarak çoğu maliyeye ait Osmanlı dönemi arşiv malzemesi, milli hafızamızın bir bölümü, sorumsuz, milli kültür ve şuurdan habersiz bir iki kişinin gayretiyle Bulgaristan’a hurda kâğıt olarak satılmıştır.”

Ancak Muallim Cevdet ve İbrahim Hakkı Konyalı hadisenin üzerine gidince satışlar durdurulmuş, satılanların hurda kâğıt değil, tarihî arşiv belgeleri olduğu anlaşılmış ve giden balyalar geri istenilmişse de, Bulgaristan bu sayede en büyük Osmanlı arşivlerinden birini kurmuş, bize de birkaç çuval işe yaramaz belgeyi iade etmiştir. Bulgaristan bu gaflet ve hatta hıyanet yüzünden bugün Osmanlı tarihi çalışanların uğramak zorunda oldukları duraklardan biridir.

Peki olay nasıl ortaya çıkmış? Bunu Konyalı’nın 4 Haziran 1931 tarihli “Son Posta” gazetesine yazdıklarından takip edelim. Evrak satılırken arşivde gördüğü manzara şöyleymiş:

“Koridor harman halinde dökülmüş kâğıtlarla dolu idi. Arkada yüzlerce torba kâğıt yığılmıştı. Torbaların üzerine çıktım. Çok kıymetli vesikalar, defterler göze çarpıyordu…”

Kadrini bilemediğimiz değerlerden Muallim Cevdet ilk duyduğunda inanamamıştır bu hoyratlığa. Gazeteleri ve resimleri görünce yıldırımla vurulmuşa döner ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Ardından kalkıp gider Sultanahmet Meydanı’na. Manzarayı gözleriyle görür. Ve yarım saat sonra bir kucak dolusu belgeyle döner. “Bunları beşer kuruşa çocukların elinden aldım, tarihî evrak bu hale getirilir mi?” der ve gözyaşları ıslatır bu defa belgeleri.

Ardından Başvekil İsmet İnönü’ye mektup yazıp faciayı haber verir. 400’e yakın sandık ve balya dolusu belge, kilosu üç kuruştan Bulgaristan’a satılmıştır. Demek ki, Türkiye’nin en zengin arşivinin yarısı imha edilmiştir! Ve hiç sakınmadan öldürücü sorusunu sorar: “Biz vahşi miyiz?”

Vahşi miyiz, değil miyiz? Tarih bunu yazmıştır ve daha bilmediğimiz daha neleri yazacaktır?

Tarih yağması

İşte Muallim Cevdet’in taşınırken yere düşen ve sokaktaki çocuklar tarafından toplanan belgelerden her birine 5 kuruş ödeyerek satın aldığı belgelerden bazıları:

1. Viyana seferine dair parçalanmış yol masrafı defteri.

2. Uygurca metinlerin çözülmesi için hayati değerde bir anahtar.

3. Orhaniye zırhlısının mühimmat defteri.

4. Sırbistan’da ilk fethettiğimiz Niş Kalesi’ne ait kayıtlar.

5. Gazi Mihal evladının Plevne’deki vakfına ait bir kayıt.

6. 1700’lü yılların başına ait Hatice Sultan’ın mührünü taşıyan bir mutfak defteri ki, o dönemdeki yemeklerin nasıl yapıldığını vs. öğrenmek için birinci el kaynak.

7. Maliye memurlarının mühürleriyle vergi nişanlarını içeren bir defter.

8. Divan edebiyatının yıldızlarından Şeyh Galib’in evlatlarına verilen bir ferman ve daha neler neler…

Muallim Cevdet’in ısrarı ve basının rezaletin üzerine gidişiyle mızrak çuvala sığmayacak, Bulgaristan’a belge sevkiyatı duracak ama giden de gitmiş olacaktır. Sonunda Başvekil İsmet Paşa satışın durdurulması ve arşivin korunması talimatını verir ama iş işten geçmiştir. Yine de Muallim Cevdet bu faciaya “cinayet” demeye devam edecek, gazeteler ise şu başlığı atacaklardır: “Türk tarihinden beş asır yağma edilmiştir.”

26 Kasım 2013 Salı

Tarihteki En Önemli Robotlar

Robotlar, bugün mutfağımızdaki karıştırıcıdan fabrikalarda montaj hattında kullanılanlara hayatımızın içindeler. Peki tarihteki en önemli robotlar hangileriydi ve hangi işi yaptılar? İşte kronolojik sırayla tarihin en önemli robotları;


M.Ö. 350: The Pigeon

Yunan fizolof, astronom ve matematikçi Archytas'ın ilk projelerinden bir tanesi, The Pigeon adında ağaçtan yapılmış mekanik bir kuştu. Kuş, buhar yoluyla 200 metre uçabiliyordu.

1495: Leonardo'nun robotu



Robotların geçmişinde Leonardo Da Vinci'nin de adı var. Leonardo Da Vinci, 1945'de ilk insan benzeri robotu meydana getirmişti. Robotun çizimlerine bakacak olursak ayakta durduğunu, oturabildiğini, miğferinin önünün kaldırabildiğini ve kollarını oynatabildiğini görüyoruz. Robotun bugün çizimlere dayanarak meydana getirilen bir kopyası bulunuyor.

1738: The Duck

Fransız mucit Jacques de Vaucanson tarafından meydana getirilen The Duck adındaki robot ördek, 400'ün üzerinde farklı parçaya sahipti ve kanatlarını çırpabiliyor, yemek yiyebiliyor, onu sindirebiliyor ve dışkı üretebiliyordu!

1898: Tesla'nın uzaktan kumandalı botu

Elektrikli buluşlarıyla tanıdığımız Nikola Tesla'nın robotlarla ilgili alanda da bir buluşu vardı. Tesla, kablosuz aktarım sistemini tanıtmaya çalışırken demirden bir botu uzaktan kumandayla kontrol etmişti. Ancak o zamanlar böyle bir denetimin önemini kimse kavrayamamıştı.


1962: The Unimate

Bilim adamları, 1960'larda robot kollara büyük önem vermişlerdi. Bunlardan belki de en önemlisi, The Unimate adlı koldu. Bu kol, ilk endüstriyel kollardan biriydi ve General Motors'un montaj hattında kullanılıyordu. Sakatlanma ve ölüm riskini azaltan kol, sıcak döküm metallerini tutuyor ve araba gövdelerini birleştiriyordu.





1966: Shakey

SRI International tarafından geliştirilen Shakey, diğer robotlardan farklı olarak bir görevi nasıl tamamlayacağını kendi buluyordu. Shakey, odalarda dolaşabiliyor, ışıkları ve kapıları açıp kapatabiliyor, nesneleri çekip itebiliyordu. 

1989: Genghis

MIT Labs'ta Mobile Robots Group tarafından geliştirilen Genghis, düzgün bir biçimde yürüyebilen ilk robottu. Diğer bir özelliği ise hıza ve kolayca üretilebilmesiydi.

1997: NASA Mars Pathfinder ve Sojourner

Mars'ın atmosferine bir paraşütle giren Sojourner, dünyaya gezegen hakkında faydalı bilgiler göndermişti. İki makine de beklendiğinden daha uzun hayatta kalmayı başardı.

2000: ASIMO



Honda tarafından geliştirilen ASIMO, insana benzer yürüme şekillerine sahipti ve kollarını kullanabiliyor, konuşabiliyor, dinleyebiliyor, görebiliyor, insanları ve nesneleri tanıyabiliyordu.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Bilgisizlerden yoruldum

Şeriat
Bilgisizlerden yoruldum

“Şeriat” diyorsunuz, karşılığı şöyle geliyor: “Ay bunlar dört kadın almak istiyor, elimizi kesecekler, cebren başımızı örtecekler, özel hayatımıza müdahale edecekler, içkiyi yasaklayacaklar!”Ne ilgisi var?..

“Din” diyorsunuz, “Ay kalbim çok temiz” diye başlıyor, “dedem hafızdı” diye bitiriyorlar…

Beş İslâm şartı ile altı iman şartını doğru dürüst sayabilen mumla aranıyor. Rol icabı “lahavle” çekemeyen oyuncu, din konusunda ahkâm kesiyor.

“Tarih” diyorsunuz, “Bizim tarihimiz cumhuriyetle başlar” diye gevelemeye koyuluyorlar…

Öncesi yok! Cumhuriyet tarihine bile doğru düzgün vakıf olan yok! Bir sürü mehdiye, yüceltme sonrasında “uzanan elleri kıracağız” edebiyatı geliyor…

“Osmanlı” diyorsunuz, bilgisizliklerini kusuyorlar: “Padişahların anneleri yabancı… Padişahlar kardeşlerini katlettiler… Hacca bile gitmediler… Haremde zevk u safa sürdüler…”

Tek tek cevaplandırıyorsunuz, o zaman da başka telden çalmaya başlıyorlar:



“Siz Atatürk düşmanısınız, cumhuriyet düşmanısınız, laiklik düşmanısınız!”

Ne ilgisi var?..

“Ecdat” diyorsunuz, “Yahu heykelleri yok, sanatları yok, resimleri yok” diye sıralıyorlar… Ne mezartaşı sanatını biliyorlar, ne ebruyu, ne minyatürü…

“Namus ve ahlâk” konusunu açıyorsunuz, “Ahlâk beyindedir, belden aşağıda değil” diye tekerliyorlar…

“Fal” diyorsunuz, “fala inanma, falsız da kalma” diyerek güya ki vecize yumurtluyorlar: “İnanılmayan bir şeye nasıl bel bağlanır?” suali cevapsız kalıyor.

“Demokrasi” diyorsunuz, “Sayısal üstünlük değil, siyasal üstünlük” diye meydan okuyorlar…

“Kalkınma” diyorsunuz, “950 öncesinde her şey yolundaydı, sonradan Demokrat Parti çıktı ve her şeyi mahvetti” diyerek gerçeği tersine çeviriorlar…

“Gelişme” diyorsunuz, ideolojik nutuklar atıyorlar…

“Aile” diyorsunuz, “Bir imza ile insanları bağlamak çağ dışılıktır” diyerek karşı çıkıyorlar…

“Gençlik” diyorsunuz, “imam hatipli olmasın” şartını dayatıyorlar…

Ben bu bilgisizlikten ve ilgisizlikten bıktım!..

Slogancılıktan gına getirdim!..

Yüzeysellikten yoruldum!..

Tekerleme dinlemekten usandım!

Topyekün gelin, ama biraz bir şeyler öğrendikten sonra gelin…


En iyisi cahillikle ilgili birkaç “özlü söz”ü alt alta yazmak…

Basma cahilin izine, gitme şeytanın sözüne (Ruhsati).

Bilgisiz kimse, savaş davuluna benzer, içi boş olduğu için sesi çok çıkar (Sadi).

Bilgisizlik kolay ve rahat elde edildiği için, çoğunluk bilgisizdir (La Bruyere).

Cahil insan kendi kendinin bile düşmanıdır; başkasına dost olması nasıl beklenir (Sokrates).

Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol (Mevlana).

Cehalet öyle binektir ki, üzerine binen zelil olur, arkadaşlık yapan yolunu kaybeder (Hz.Osman).

Hareket halindeki cehaletten daha korkunç hiçbir güç yoktur (Bernard Shaw).

Öğrenmek pahalıdır, ama cehalet ondan da pahalıdır (Henry Clausen).

Bu kadar.


Yavuz Bahadıroğlu 



http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
Cehalet öyle binektir ki, üzerine binen zelil olur,
 arkadaşlık yapan yolunu kaybeder (Hz.Osman).
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

14 Kasım 2013 Perşembe

İSRAİL'DE MECELLE, TÜRKİYE'DE İSVİÇRE KANUNU

İSRAİL'DE MECELLE, TÜRKİYE'DE İSVİÇRE KANUNU

Mecelle, Sultan Abdülaziz zamanında, Ahmed Cevdet Paşa’nın önderliğinde kıymetli İslam hukukçularının yer aldığı bir heyet tarafından 1869-1876 seneleri arasında müşterek bir çalışma sonrası oluşturulmuş 1851 maddelik bir medeni kanundur. Ancak yüksek vasıfları sebebiyle dünya çapında itibar görmüş; başta İsrail olmak üzere Osmanlıdan ayrılan ülkelerde yıllarca tatbik edilmiştir. Arapça, Bulgarca, Rumca, Ermenice, Fransızca ve İngilizce'ye tercüme edilen Mecelle için çok sayıda da şerh yazılmıştır.

Mecelle, 1926’da İsviçre Medenî Kanunu’nun alınmasına kadar 57 sene Türkiye'de tatbik edildi. 1926'da ise 1000 yıllık hukuk birikimine sırtını dönen Türkiye kendisiyle kültürel, tarihsel ve duygusal hiç bir yakınlığı olmayan İsviçre'nin medeni kanununu aynen tercüme ettirerek kendi kanunu olarak kabul etti. Buna karşın Mecelle Osmanlı Devletinden ayrılan ülkelerde ise yakın zamana kadar uygulanmaya devam etti. Arnavutluk'ta 1928, Lübnan'da 1934, Kıbrıs'ta 1946, Suriye'de 1949, Irak'ta 1953, Ürdün'de 1976, Güney Yemen’de 1992’ye kadar tatbik edildi. Bulgaristan Prensliği kurulurken, Mecelle’yi yeni mevzuatlarının esası kabul ettiler. Sırbistan ve Karadağ medenî kanunlarına, pek çok hüküm Mecelle’den alındı. Eski Yugoslavya'nın Müslüman bölgelerinde ise şuf'a ile ilgili maddeleri uygulanmaya devam edilmiştir. Lübnan'da 1934'de Mecelle'nin ekseri maddeleri kaldırıldı ise de hâkimler mevzuatta çözüm bulamadıkları meselelerde Mecelle'ye bakmakla mükellef kılındı. Filistin'de Mecelle’nin tatbikatı İsrail kurulduktan sonra da devam etti. İsrail’de Mecelle 1984’te kaldırıldı. Ancak İsrail'de aynî haklar kanununun pek çok hükümleri de Mecelle’den alınmıştır. Bugün Kıbrıs, İsrail ve Ürdün'ün Medenî Kanunları'nın esası Mecelle'dir.

Mecelle bütün dünyada saygı görmüştür. Hükümleri arasında tezada rastlanmaz. Kolay anlaşılan parlak bir üslûbu vardır. Maddeleri son derece veciz ve açıktır. Her kitabın evveline o mevzuya ait tabirlerin konması, her maddede de misallerin verilmesi hükümleri anlamayı ve tatbikatını kolaylaştırmıştır.

Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle'nin hazırlanmasındaöncülük etmekle yalnız İslam hukukuna değil, dünya hukuk hayatına da büyük bir hizmette bulunmuş, hem kendi ismini hem de eserinin ismini ölümsüzleştirmiştir.

Ahmed Cevdet Paşa şunu nakleder: "Mecelle'yi Roma Kanunnâmesiyle mukayese eden ve her ikisine de insan eseri nazarıyla bakan bir Avrupalı hukukçu şöyle demiştir. Âlemde ilmî cemiyet tarafından iki defa kanun yapıldı. [Roma Kanunnâmesi (Codex Justinianus) ve Mecelle] İkisi de Konstantiniyye'de gerçekleşti. İkincisi, tertip ve intizamı ve meselelerinin düzenlenmesi ve irtibatı bakımından birincisine çok üstündür. Aralarındaki fark da insanın o asırdan bu asra kadar medeniyette kaç adım atmış olduğunu gösteren güzel bir ölçüdür."

13 Kasım 2013 Çarşamba

Sultân Bayezid-î Velî Han - Gazi

ÖMRÜNDE BİR TEK SÜNNET BİLE KAÇIRMAYAN PADİŞAHIN ÖYKÜSÜ!!!

Birinci bölüözet: Sultân Bayezid-î Velî Han - Gazi

19 Mayıs 1481- 25 Nisan 1512

ÖMRÜNDE BİR TEK SÜNNET BİLE KAÇIRMAYAN PADİŞAHIN ÖYKÜSÜ!!!
''Bu çalışmaları sırasında birgün, ustalardan birinin duvarı gâyet sür’atle örüp yükseltmesi dikkatini çekti. Alâkayla bakınca, şâirin:
“Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil” ifâdesi vechile, O’nun Hızır (aleyhisselâm) olduğunu anladı.
Hemen yanına varıp O’nu yakaladı ve elini sıkı sıkıya tuttuktan sonra:


“– Her namaz vaktinde bu câmîye uğrayacağına söz vermezsen, şimdi bağırır ve Hızır’ı yakaladığımı cümle âleme îlân ederim!..” dedi''


Sultan Bâyezîd Han, kendi adıyla anılan bu meşhûr câmi-i şerîfin (Beyazıt Camii) inşâatında, sık sık gelip bizzat bedenen de çalışırdı. Bu çalışmaları sırasında birgün, ustalardan birinin duvarı gâyet sür’atle örüp yükseltmesi dikkatini çekti. Alâkayla bakınca, şâirin:

“Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil” ifâdesi vechile, O’nun Hızır -aleyhisselâm- olduğunu anladı.

Hemen yanına varıp O’nu yakaladı ve elini sıkı sıkıya tuttuktan sonra:



“– Her namaz vaktinde bu câmîye uğrayacağına söz vermezsen, şimdi bağırır ve Hızır’ı yakaladığımı cümle âleme îlân ederim!..” dedi.

Hızır -aleyhisselâm-, özür beyân etti, işlerinin çokluğunu ileri sürerek, böyle bir külfetten afv edilmesini diledi. Fakat Velî Bâyezîd, her namaz vaktinde uğramak iddiâsını, günde bir defâ uğramak şeklinde hafifleştirdiyse de, Hızır -aleyhisselâm-, buna da râzı olmadı. Nihâyet, haftada bir kere uğramak şeklindeki talebini kabul etmesi üzerine Bâyezîd-i Velî, Hızır -aleyhisselâm-’ı serbest bıraktı.

Bu menkıbe dolayısıyladır ki, asırlardan beri Bâyezîd Câmi-i Şerîfi’ne Hızır -aleyhisselâm-’ın haftada bir defâ uğradığına inanılır. Hattâ bu husustaki tevâtüre göre de, Hızır -aleyhisselâm-, her uğrayışında namazını kırmızı kuşaklı minârenin civârında kılarmış.

İbâdete bir cum’a günü açılan câmîde, ilk namazı II. Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu hâdiseyi de Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:

“Câmînin yapısı tamam oldukta, bir cum’a günü büyük bir merâsimle ibâdete açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki:

«–Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetini hiç terketmemiş ise, şu mübârek vakitte o imâm olsun!.»

Deryâ misâli cemâat içinden bir kişi çıkmayınca, Bâyezîd Han mecbûr kalarak:

“–Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri terk etmedik!..” dedi ve kendisi imâm olup namazı kıldırdı.


II. Mehmet ve Gülbahar Hatun’un oğlu;
Oğlu I. Selim lehine tahttan feragât etti;
26 Mayıs 1512'de Dimetoka yakınlarında öldü.



Sultân Bayezid-î Velî Han - Gazi

19 Mayıs 1481- 25 Nisan 1512


ikinci Bölüm detaylı bilgi Sultan II. Bâyezîd Han-I Velî  (1448-1512)


Sekizinci Osmanlı pâdişâhıdır.
Küçük yaştan itibaren büyük bir ihtimamla yetiştirilmiş, henüz yedi yaşında iken Hadım Ali Paşa’nın nezâretinde Amasya vâliliğine tâyin edilmiştir. Böylece üstün bir devlet adamı olarak yetiştirilmesi sağlanmıştır.
II. Bâyezîd Han, üstün bir devlet adamı olduğu gibi, aynı zamanda san’atkâr bir mizaç ve şahsiyete de sahipti. Bestekâr, şâir ve hattat olarak da temâyüz etmiştir.
O, Osmanlı sultanlarının en âlimlerinden biridir. Zîrâ şehzâdeliğinde, sadece fennî ilimleri tahsîl etmekle iktifâ etmemiş, mânen de büyük zâtların üstün terbiyeleriyle yetişip olgunlaşmıştır.Ebu’s-Suûd Efendi’nin babası Muhyiddîn-i İskilibî gibi devrin birçok evliyâsının teveccühlerini kazanmış, onların tasarruf, himmet ve duâlarını almıştı. Birçok hayır müessesesi kurarak, asıl tahtını, ahlâk, fazîlet ve adâlet dolu idâresiyle halkının gönlüne kurmuştu. Bu yüzden kendisine “velî” sıfatı verilerek “Bâyezîd-i Velî” diye anılagelmiştir.
O’nu bu makâma, yâni zâhirî ve bâtınî sultanlığa yücelten ihlâs ve takvâsıydı. Nitekim çıktığı seferlerde elbise ve papuçlarına sıçrayan tozları toplattırırdı. Bunların vefâtından sonra yanaklarının altına konmasını vasıyet etmiş, böylece Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in hadîs-i şerîfindeki müjdeye1 nâil olmak istemiştir.
Şiirlerini, “Adlî” mahlası ile yazardı. O’nun gönül derinliğini ve mârifetullâha olan iştiyâkını ifâde eden şiirlerinden iki beyti şu şekildedir:
Hudâyâ, hudâlık sanayaraşır,
Nitekim gedâlık bana yaraşır..
Çü sensin penâhı, cihân halkının,
Kamûdan sanailticâ yaraşır…”
“Ey Allâh’ım, sanailâhlık lâyık olduğu gibi, bana da (senin yolunda ve huzûrunda) kölelik lâyıktır.”
“Zîrâ  bütün cihan halkının sığınağı olan (Mevlâ) sensin.. (Bu sebeple) bütün yaratılmışlara, ancak sana sığınmak yaraşır.”
Bâyezîd-i Velî, 1481 yılında pâdişâh olduktan sonra, saltanatının ilk 14 yılını kardeşi Cem Sultan ile uğraşmakla geçirdi. Bu durum da, hıristiyanlık âlemine karşı belli ölçüde âtıl davranmasını îcâb ettirdi. Cem Sultan, Bâyezîd Han’a:
“–Ülkemizi ikiye bölelim, yarısında sen hükümdar ol, yarısında ben olayım!.” diye teklif etti.
Bâyezîd-i Velî ise:
“–Kardeşim, vatan ümmetin malıdır. Devlet gücünü kaybeder. Neticede güçsüz beyliklere döneriz. Bu büyük bir vebâl olur. Gövdem ikiye bölünür, ümmet toprağı bölünmez!.” diyerek bu teklifi reddetti.
Sırf bu tavır bile, Bâyezîd-i Velî’nin dirâyeti, ileri görüşlülüğü kadar, O’nun ne derece İslâm dâvâsının istikbâli endişeleriyle dolu idealist bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.
Yaptığı teklîfe red cevabı alan Cem Sultan, -birçok büyük meziyetlerine rağmen- idârî mes’elelerdeki dirâyetsizliği sebebiyle ağabeyi II. Bâyezîd Han ile neticesiz kalan uzun mücâdelelere girişti. Ağabeyinin hikmet dolu nasîhatlerine ve mâkûl teklîflerine râzı olmadı. Bunu sitemkâr bir şiirle de ona bildirdi:
Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handân;
Ben kül döşenem külhân-ı mihnette, sebeb ne?..
“Sen, gül gibi döşeklerde huzur içinde sürûr ve şevk ile yatarken, benim sıkıntı külhanında yanarak kül döşenmemin sebebi nedir?” 
Kâmil ve muttakî bir kimse olan II. Bâyezîd de, kardeşinin ihtiras dolu bu suâline, ona ilâhî takdîri hatırlatıcı ve yanlış hareketten îkâz edici manzum bir mukâbelede bulundu:
Çün rûz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdîre rızâ vermeyesün böyle sebeb ne?.
Hâccü’l-Harameyn’im deyüben dâvâ kılursun;
Yâ saltanat-ı dünyevîye bunca taleb ne?..
“Ey kardeşim! Devlet, bize ezelde nasîb kılınmışken senin takdîre rızâ göstermemenin sebebi nedir? Sen iki mübârek belde olan Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’nin hacısıyım diye iftihâr ediyorsun, fakat şu dünyâ saltanatına olan ihtirasın nedir?..”
Bundan sonra Cem Sultan, şövalyelerin üstâd-ı âzamı Pierre d’Aubusson’un nâzik bir dille dâvetine aldanarak Rodos’a gitti. Karşılıklı imzâlanan anlaşmaya göre Cem, istediği zaman adadan ayrılabilecekti. Lâkin Rodos şövalyeleri, sözlerinde durmadılar ve O’na bir nevî esir muâmelesi yaptılar.
Cem Sultan’ın bu suretle Rodos şövalyelerine sığınması, kendisinin ve ümmetin bağrına saplanan bir hançer gibi büyük bir hatâ ve tâlihsizlik oldu. Batı fütûhâtına engel teşkil etti. Hattâ, Roma’nın fethine zemin hazırlayacak olan Otranto Kalesi elden çıktı.
Cem Sultan’ı nazikçe elde eden şövalyeler, bir müddet sonra onu köle satar gibi belli bir meblağ karşılığında Papalığa devrettiler. Papalık da, Cem’i haçlı seferlerinde kullanmak hevesine kapıldı. Bâyezîd Han ise, bu takdirde hıristiyanlarla mücâdeleye girişeceği tehdidi ile tehlikeyi güç belâ atlatabildi. Bu uğurda, Papalığa devlet hazînesinden yüklü paralar ödemek mecbûriyetinde kaldı.
Bu durumda, Cem’i kullanmak sureti ile Osmanlılar’a karşı bir haçlı seferi açamayacağını anlayan Papa İnnocent-VIII, O’na hıristiyanlık teklifinde bulundu.
Bu teklif, Cem Sultan’a çok ağır geldi. Mahzûn oldu. Papa’ya:
“–Değil Osmanlı saltanatını, bütün dünyâyı verseniz dînimi değiştirmem!..” dedi.
Zîrâ ne olursa olsun Cem Sultan, dînini her şeyin üzerinde tutmaktaydı. Allâh ve Rasûlü’ne olan muhabbeti sonsuzdu. Onun hac ibâdetini yaptıktan sonra yazdığı şu beyti, bu hakîkati açıkça ifâde eder:
Kâbetullâh’a varup bir kez tavâf eylediğin,
Bin Karaman, Bin Acem, bin memleket-i Osmân’dur..
“Ey gönül! (Sultan olamadım diye üzülme!) Senin Allâh’ın beyti olan Kâbe’ye varıp bir kez tavâf etmen, bin Karaman, bin Acem ve bin Osmanlı memleketine bedeldir…”
Diğer yandan haçlılar tarafından İslâmiyet aleyhine kullanılmak istendiğini anladığı zaman Cem Sultan’ın Cenâb-ı Hakk’a yaptığı niyâz, ondaki dînî kemâli göstermeye kâfîdir. O, İslâmiyet aleyhinde kullanılma ihtimâlinden bile tir tir titriyor ve Rabbine şöyle yalvarıyordu:
“Yâ Rabb! Kâfirler eğermüslümanlığa zarar vermek için beni âlet etmek istiyorlarsa, bu kulunu daha fazla yaşatma! Rûhumu bir an önce dergâh-ı izzetine al!..”
Onun bu duâsı müstecâb oldu ki otuzaltı yaşında Napoli’de vefât etti. Vefât ederken yanındakilere şu vasıyeti yaptı:
“Benim ölüm haberimi mutlak bir surette her tarafa duyurun! Bunu mutlakâ yapın ki, kâfirlerin müslümanlar üzerinde benim vesîlemle oynamak istedikleri oyunlar nihâyet bulsun! Bundan sonra ağabeyim Sultan Bâyezîd’e varın. Ricâ eyleyin ki, ne kadar zor olursa olsun benim cesedimi vatana aldırsın.. Kâfir bir memlekette gömülmeyi istemiyorum. Şimdiye kadar ne oldu ise oldu. Sakın bu ricâmı reddetmesin!. Lutfedip bütün borçlarımı ödesin.. Borçlu olarak huzûr-i ilâhî’ye gitmek istemiyorum. Âilemi, çocuklarımı ve bana hizmet edenleri afvetsin. Hallerine göre memnûn etsin..”
Ağabeyi Bâyezîd Han da bu vasıyeti yerine getirdi.
Cem’in vefâtından sonra Sultan Bâyezîd Han, hâricî siyâsetini daha hür bir zemine oturtmak imkânına kavuştu. Ayrıca, ülke içerisinde de büyük bir îmâr hamlesine girişti. İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine oturtulan o muhteşem Bâyezîd Câmii’ni, mîmâr Kemâleddîn’e inşâ ettirdi. Bu câmînin temeli, 1501 senesinde atılmış, külliyesi ile beraber beş senede tamamlanmıştır.
Evliyâ Çelebi, Seyâhat-nâme’sinde Bâyezîd Câmîi hakkında pek çok mâlumat kaydeder. Şöyle ki:
“Mîmârbaşı, kıble husûsunda tereddüd edince, Sultan Bâyezîd Han:
«–Şu anda ayağıma bas!.» der.
Mîmârbaşı, ayağını basınca, Kâbe-i Muazzama’yı karşısında görür. Sultan Bâyezîd-i Velî’nin ayaklarına kapanır. Böylece kıblenin istikâmetini belirlemiş olur.”
Câmî-i şerîf’in inşâsı sırasında yaşanan başka bir tablo:
Câmî-i şerîfin inşâatında çalışan usta ve işçilerin gündeliklerinin kaçar akçe olduğu tesbit edilmişti. Bunlar hergün küplere konarak bir köşeye bırakılır, herkes de küpten kendi payına düşeni alırdı. Ancak hergün küpteki akçelerde bir yevmiyelik fazlalık çıkmaktaydı. Bunun üzerine kimin kendi payını alıp almadığı araştırıldı ve nihâyet gâyet fakir bir işçinin bu işi yaptığı öğrenildi. Meğer adamcağız akşam olunca bir yolunu bulup akçesini almadan inşâattan ayrılıyormuş. Kendisine bunu niçin yaptığını sordular.
Fakîr işçi, sırrının ortaya çıkmasından mahcup bir şekilde:
“–Benim malım-mülküm yok! Bu sebeple şu fânî dünyâda murâd ettiğim gibi maddî bir hayır yapamadığım için dâimâ mahzûnum. Hiç olmazsa bu câmînin inşâatında para almadan çalışayım da gönlümü ferâhlatıcı bir hayır işlemiş olayım diye düşündüm…” dedi.
Bu gönlü zengin fakire dediler ki:
“–Efendi burası pâdişâh hayrâtıdır. Bunun için çalıştığını alacaksın. Sen burada bedenen çalış, fakat hakkını da al ve dilediğin yere ver!..”
Sultan Bâyezîd Han, kendi adıyla anılan bu meşhûr câmi-i şerîfin inşâatında, sık sık gelip bizzat bedenen de çalışırdı. Bu çalışmaları sırasında birgün, ustalardan birinin duvarı gâyet sür’atle örüp yükseltmesi dikkatini çekti. Alâkayla bakınca, şâirin:
“Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil” ifâdesi vechile, O’nun Hızır -aleyhisselâm- olduğunu anladı.
Hemen yanına varıp O’nu yakaladı ve elini sıkı sıkıya tuttuktan sonra:
“–Her namaz vaktinde bu câmîye uğrayacağına söz vermezsen, şimdi bağırır ve Hızır’ı yakaladığımı cümle âleme îlân ederim!..” dedi.
Hızır -aleyhisselâm-, özür beyân etti, işlerinin çokluğunu ileri sürerek, böyle bir külfetten afv edilmesini diledi. Fakat Velî Bâyezîd, her namaz vaktinde uğramak iddiâsını, günde bir defa uğramak şeklinde hafifleştirdiyse de, Hızır -aleyhisselâm-, buna da râzı olmadı. Nihâyet, haftada bir kere uğramak şeklindeki talebini kabul etmesi üzerine Bâyezîd-i Velî, Hızır -aleyhisselâm-’ı serbest bıraktı.
Bu menkıbe dolayısıyladır ki, asırlardan beri Bâyezîd Câmi-i Şerîfi’ne Hızır -aleyhisselâm-’ın haftada bir defa uğradığına inanılır. Hattâ bu husustaki tevâtüre göre de, Hızır -aleyhisselâm-, her uğrayışında namazını kırmızı kuşaklı minârenin civârında kılarmış.
İbâdete bir cum’a günü açılan câmîde, ilk namazı II. Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu hâdiseyi de Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:
“Câmînin yapısı tamam oldukta, bir cum’a günü büyük bir merâsimle ibâdete açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki:
«–Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetini hiç terketmemiş ise, şu mübârek vakitte o imâm olsun!.»
Deryâ misâli cemâat içinden bir kişi çıkmayınca, Bâyezîd Han mecbûr kalarak:
“–Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri terk etmedik!..” dedi ve kendisi imâm olup namazı kıldırdı.
Böylece II. Bâyezîd Han, bu târihî zühd ve takvâ sahnesini mecbûren sergilemiş oldu.
Bâyezîd-i Velî’nin böyle halk arasında yaygın menkıbeleri çoktur. Onlardan birini daha arzedelim:
Bâyezîd-i Velî’nin genç kerîmelerinden biri, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ne mensubdu. Sık sık O’nun ziyâretine giderdi. Bu keyfiyet, dedikoduyu mûcib olmuş bulunmalıdır ki, Bâyezîd-i Velî, kızını îkâz ile şeyhini ziyârete gitmekten menetti. Sultan Efendi (Babadan hânedâna mensub hanımlar, bu suretle anılırlar), babasından son bir ziyâret için müsâade kopardı. Duruma hâl lisanı ile vâkıf olan Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, kendisine, babasına verilmek üzere bir hediye takdîm etti. Bu bir enfiye kutusuydu. Velî Bâyezîd, enfiye tiryâkisi olduğundan Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, kerîmesi ile Velî Bâyezîd’e tercîhan bu hediyyeyi göndermişti.
Bâyezîd-i Velî, şeyhin selâm ve duâlarıyla takdîm edilen bu kutuyu açtığında hayrette kaldı! Zîrâ, bu kutuda enfiye yoktu. Bir tutam pamuk üzerine konulmuş kor hâlinde bir ateş parçası vardı. Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, Sultan Bâyezîd’in ciddiye aldığı dedikodulara bu suretle cevap vermiş oluyordu. Ve bunun, dünyevî muhabbetten değil, ilâhî muhabbetten bir pırıltı olduğunu göstermek istiyordu.
Şu hâdise sebebiyledir ki, Bâyezîd-i Velî, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni ziyâret arzusuna kapıldı. Babası Fâtih’te olduğu gibi müteaddid talebi kabul görmeyince, sultanlık damarı kabarmış olmalı ki, birgün âniden, sessiz ve sadâsız bir şekilde erkânı ile tekkenin yolunu tuttu. Kalabalık saray arabalarıyla tekkeye yaklaştıkları sırada, dervişler, koşuşarak bu ziyâretten Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni haberdar ettiler. O:
“–Olamaz!. Böyle bir şey mümkün değildir!.” dediği halde dervişler:
“–İşte geldi!. Geliyor!..” diye yaklaşan pâdişâhtan ısrarla haber verince, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri, sedirde kıbleye müteveccihen uzandı ve kelime-i şehâdet getirdi…
Sultan, Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin bulunduğu mekâna girdiğinde, O, rûhunu çoktan teslîm etmişti. Çünkü daha önce de;
“–Bu dünyâda görüşmemiz mukadder değildir!” diyerek, vâkî olan Sultan’ın görüşme taleblerini geri çevirmiş bulunuyordu.
II. Bâyezîd’in Edebali’si olan kıymetli devlet adamlarından Hacı Mesih Paşa, zaman zaman Hünkâr’a karşı sert îkâzlarda bulunurdu. Vezirlerin yaptığı gayr-i İslâmî hâlleri pâdişâha anlatır, bu gibi hatâların ıslâhının bir mecbûriyet olduğunu, aksi halde ferdî takvâsının, kendisini cehennem azâbından kurtarmaya kâfî gelmeyeceğini öğütlerdi.
II. Bâyezîd Han da, bu nasîhatleri can kulağıyla dinlerdi. Bir dîvân toplantısında üzerindeki ağır mes’ûliyetin idrâkiyle vezirlerini şöyle îkâz etmişti:
“–Paşalar! Elimin altında bulunan ahâlînin bütün hallerinin yarın kıyâmet gününde benden sorulacağı muhakkaktır. İşitiyorum ki benim kapımda birtakım gayr-i İslâmî usûller îcâd etmişsiniz! Bilir misiniz  ki böyle yapmakla bana âhırette yatacak yer komuyorsunuz! Rûz-i mahşerde ben nasıl hesap vereceğim? Âgâh olun ve sakın ola rızâ-yı ilâhîye mugâyir bir fiilde bulunmayın!..”
II. Bâyezîd-i Velî’nin, vakfiyye, külliye, şifâhâne ve hayrât hizmetlerinin yanında İslâmî ilimlere ve kültüre verdiği ehemmiyet de çok büyüktür. O’nun devri, Osmanlı kültür ve medeniyetinin temellerinin atıldığı bir zamandır. Meşhur İtalyan mîmâr ve ressam Leonardo de Vinci, II. Bâyezîd’e mektup yazıp İstanbul’daki câmî ve diğer eserlerin plân ve projelerini bizzat yapmayı teklif edince, bu mektub Kubbealtı vezirleri arasında sevinç uyandırmıştı. Derin ve ince bir tasavvufî anlayışa sahip olan II. Bâyezîd Han ise, bu teklifi reddederek şöyle dedi:
“–Şâyet bunu kabul edersek, ülkemizde üslûb ve rûh itibarıyle kilise mîmârîsinin mukallidi bir mîmârî hâkim olur, kendi İslâmî mîmârîmiz inkişâf edemez ve şahsiyet kazanamaz!.”
İşte bu görüş, akıllı, firâsetli ve gönül ehli bir müslümanın ufkunu ifâde eder. Zîrâ, II. Bâyezîd’in ardından İslâm toprakları nasıl yirmidörtmilyon kilometrekareye ulaştıysa, aynı şekilde İslâm san’atı da zirveye tırmanmıştır. Bu anlayış sayesinde İslâm’ın rûhu, hendeseye nakşedilmiş, değerini kıyâmete kadar koruyabilecek Süleymaniye ve benzeri âbideler silsilesi vücûd bulmuştur.
Târihte; ilmi, tâkvâsı, merhameti, vakarı ve hilmi ile meşhûr olan Bâyezîd-i Velî, ulemâ ve evliyâya çok hürmet gösterirdi. O’nun bu istikâmette kullandığı husûsî bir bütçesi vardı. Bununla ilim ve irfân erbâbını eser vermeye teşvîk ederdi. Sultan’ın bu himâyesi, İstanbul’u bir ulemâ meşheri hâline getirdi.
Sultan Fâtih devrinde başlamış olan ilmî çalışmalar, Bâyezîd-i Velî’nin ince anlayış ve zekâsı ile inkişâf etmiş, diğer İslâm memleketlerindeki âlim ve âriflerle de alâkadar olunmuştu.
Herat’ta bulunan Molla Câmî Hazretleri ile Buhâra’daki Nakşibendî dergâhının şeyhi ve müridlerine şahsî mülkünden maaş bağlamıştır.
Hâce Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri’nin oğlu Hâce Abdülhâdî’yi İstanbul’a dâvet etmiş ve çok ikrâmda bulunmuştur.
Şeyhülislâm Kemâl Paşazâde, Sultan Bâyezîd Han’ın zâhirî ve bâtınî büyüklüğünü ifâde ederken:
“Adâlet ve insâfın koruyucusu idi. Dâhiyâne siyâseti neticesinde memleket mâmûr bir hâle gelmişti. Âşikâr kerâmetleri zuhûr etmişti. Vakarlı hâl ve davranışları ile düşmanları hor ve hakîr olmuştu.” demektedir.
II. Bâyezîd, Osmanlı sultanlarının en büyüklerinden biri olduğu halde, değeri  lâyıkı ile takdîr edilememiş bir şahsiyettir!.
Bunun sebebi, -yukarıda îzâh edildiği üzere- kardeşi “Cem Sultan”a karşı, O’nun hazin âkıbeti dolayısıyla duyulan umûmî bir acıma hissidir!
Bir diğer sebep de, babası Fâtih Sultan Mehmed Han gibi uzun asırlar boyunca nâdiren zuhûr eden devâsâ bir şahsiyetten sonra hükümdar olmasıdır… O’ndan, babasının açtığı fütûhât yolunda yürüyerek “Batı Roma”nın başlanmış olan fethini ikmâl etmesi bekleniyordu. Ancak, başta “Sultan Cem” vak’ası olmak üzere, alevî menşe’li “Şahkulu” isyânı gibi vak’alar, bu umûmî arzuyu gerçekleştirmesine imkân bırakmamıştır. Böyle olmasaydı, O’nun da babası Fâtih Sultan Mehmed Han ve oğlu Yavuz Sultan Selîm Han gibi fütûhâtçı olacağı muhakkaktı. Nitekim bütün bu gayr-i müsâid şartlara rağmen, O’nun zamanında parlak zaferler de kazanılmıştır. Bunlardan biri olan “Abdina”
(Kırbova) zaferi, dâsitânî bir muzafferiyettir.
Değerli bir akıncı kumandanı olan şâir Yakup Paşa, Sultan’ın emriyle İstirya içlerine akınlar yapmış geri dönüyordu. Ellerinde birçok ganîmet ve esir bulunmaktaydı. Akıncılar, Kırbova önlerine geldiklerinde büyük bir düşman ordusu ile karşılaştılar. Askerlerinin yorgunluk ve azlıklarına rağmen Yakup Paşa, harbe mecbûr kalarak kendilerinden sayıca kat kat üstün düşman ordusuyla âdetâ bir meydan muhârebesi yaptı ve Allâh’ın yardımıyla şiddetli bir taarruz neticesinde düşmanı tamamen perîşân etti. O gün sekiz bin seçme akıncıyla yaklaşık altı bin düşman askeri öldürülmüş, yirmibeşbin kadarı da esir alınmıştır.
Akıncıların bu zaferi, târihte ender rastlanan hâdiselerdendir. Zîrâ yaptığı akınlarla yorulmuş olan, aynı zamanda elinde birçok ganîmet ve esir bulunan küçük bir kuvvetin, kendisiyle kıyas edilemeyecek çapta bir ordu ile muhârebeyi göze alması, kimsenin hayâl bile edemeyeceği kadar yüce, maddî ve mânevî bir yiğitliktir. Bu zaferde büyük payı olan akıncı kumandanı şâir Yakup Paşa, muhârebenin neticesini sultana şu şiirle bildirmiştir:
Buluştuk düşmanla çün Kırbovâ’da;
Nidâ erişti kim «Kır bû ovâ’da!»
Hakk’ın emriyle itdim bir gazâ kim;
Murâd Han itdi ancak Kôsovâ’da..
Aceb mi bu zafer, çün gayb erenler;
Muâvindir bize arz u semâda..
Kılam ednâ kulumu voyvoda ben,
Hudâ fırsat virirse Belgrâd’a.
Benüm Bosna Beyi Dervîş Ya’kûb;
Hudâ avniyle irdüm bu cihâda.
Makâm ide bana cennet-i Adn’i;
Umarım ol Gânî dâru’l-bekâda..
Bu şiir, o şanlı Osmanlı akıncısının gönül dünyâsını ne güzel aksettirmektedir. Burada Yakup Paşa, paşalıktan ziyâde dervişlik ve Allâh’a kulluğuyla müftehirdir. Bu da, o dönem Osmanlı askerlerinin sahip bulunduğu fütûhât aşkı, gazâ ve cihâd rûhunu besleyen asıl kökün mâneviyat ve mârifetullâh olduğunu gösterir.
II. Bâyezîd Han devrinde Endülüs müslümanlarına elden gelen yardımın yapılmasından da geri kalınmamıştır. O târihte, henüz bütün Avrupa donanmalarıyla başedebilecek dirâyette bir donanmamız olmadığı halde, yüzbinlerce müslüman, hıristiyanların fecî katliamlarından kurtarılarak, Afrika’ya taşınmış, İspanya sâhilleri şiddetli bombardımanla devamlı tâciz edilerek, Endülüs’ün kaybı felâketine karşı misilleme yapılmıştır.
Çok daha önceden birbirleriyle nefsânî sebepler yüzünden boğuşarak beylikler hâline gelmiş ve aralarındaki kardeş kavgasında defâatle -maalesef- hıristiyanları yardıma çağırmış olan Endülüs müslümanlarına, yapılabilecek başka bir yardım düşünülemezdi. Çünkü onlar, Kur’ân rûhuna zıd olarak bölünüp parçalanmış ve birbirlerine karşı hıristiyanları dost edinmenin hazin bir neticesine dûçâr olmuşlardı. Aşağıdaki hâdise ne kadar ibretlidir:
Son Gırnata hükümdarı olan Ebû Abdullâh, düşmanlara teslîm ettiği memleketinden annesiyle birlikte uzaklaşırken Padul tepesinde durarak son kez Gırnata’ya bakmış, alevler içinde yanan bu inci gibi İslâm yurdunu ve İslâm san’atının hârikası olan el-Hamrâ sarayını seyrederken gayr-i ihtiyârı iç çekerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Onun bu hâli üzerine annesi de, çatık kaşlarla şu târihî cevabı vermişti:
“–Ağla ey gâfil, ağla! Erkekler gibi muhâfaza edemediğin şu mübârek yurdun için şimdi kadınlar gibi ağla!..”
Şu hâdise münâsebetiyle bu târihten sonra o tepe «Arab’ın son âhı» ya da «Arab’ın âh tepesi» mânâsında bir isimle yâd edilir olmuştur.
Bugüne kadar Osmanlı’yı, Endülüs müslümanlarının felâketine karşı seyirci kalmakla itham edenler, ya bu târihî gerçekleri lâyıkıyla takdîr edemeyenler, ya da kasıtlı olan kimselerdir. Çünkü karadan Almanya ve Fransa’yı aşarak İspanya’ya ulaşılamayacağı gibi, denizden de koca İspanya kıt’asına karşı, ancak düşmanı tâciz hareketleri yapılabilirdi ki, Osmanlı bunu yapmıştır.
Cem vak’ası dolayısıyla hıristiyanlık âlemini tahrîk etmemeye a’zamî bir surette dikkat göstermeye mecbûr kalan Sultan II. Bâyezîd Han’ın 31 yıllık saltanat devresinde; “Şahkulu”isyanının bastırılması, büyük deniz savaşlarından “Sapienza” zaferi, İnebahtı’nın fethi,Koron, Modan ve Navarin kalelerinin alınması gibi zaferlerin de kazanıldığı dikkate alınırsa, O’nun devrinin sanıldığı gibi askerî bakımdan da pek sönük geçmemiş olduğu anlaşılır.
İslâm Vahdetini Te’sîs Eden Eşsiz ve Çilekeş

 ÖMRÜNDE BİR TEK SÜNNET BİLE KAÇIRMAYAN PADİŞAHIN ÖYKÜSÜ!!!
www.tarihimiz.info


10 Kasım 2013 Pazar

Secde ediyorsan oku İbretlik Bir Hikaye...

İbretlik Bir Hikaye... Okumadan Geçme !

Delinin biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. 
Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır.
Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider..

Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir
camiye ve tam namaza başlamak üzere olan
cemaatle birlikte saf tutar..
Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs.
derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan.. Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar..
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar…

İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini,
şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:
“Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak,
bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”

Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar “Âdetiniz böyle değil mi?”
“Ne âdeti?!” der Hoca..
Cemaat da toplanmış,
merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..
Der ki meczub bu kez:

“Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye,
şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım,
gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var.
Zannettim ki adet böyledir, ben de
şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun?

Kızacaksan herkese kız, tek bana değil! Hoca şaşırır:
“Benim sırtımda da mı var?” der..
“Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..

Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına,
bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..

Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek,
saf bir çocukça, heyecanla bağırır:

“Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk,
bunda kocaman bir elma ağacı vardı..
Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek,
bunda kızarmış tavuk,
şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun,
bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”

Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;
“ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar.
O böyle söyleyince,
herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!
Aynen doğrudur dedikleri çünkü;

Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda,
kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı,
diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
Biri açtır aklında yiyeceği tavuk,
birinin sırtında sevdiği kadın,
diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der,
bu kez endişeyle Hoca.. O da der ki:

“Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış,
“öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda… “

Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.” Bildirince bildiren, yüreği olan görü elbet.




ww.tarihimiz.info
NAMAZ MUMIN'IN DiREGI
http://www.tarihimiz.info