5 Haziran 2011 Pazar

38 ) ANILAR, ANILANLAR VE ANDIRANLAR !...

    

   İzmir, gözünü sevdiğim şehrim benim !.. Dünyaya gözlerimi sende açtım, ilk maviyi, ilk yeşili sende tanıdım, ilk iyot kokusunu sende kokladım, ilk aşkı kokladığım gibi ; ilk sevgilimin elini senin sokaklarında tuttum gizlice, kuytuluklarındaki ağaçlarının altında öptüm ilk kez onu.. Hiç uzun süreli ayrılmadım senden, sana hep sadık kaldım !.. Ama seni benim kadar sevmedi herkes ! Yeşilliklerini birer birer öldürdüler, sahillerini birer birer ördüler ; iç taraflarını imbatından mahrum ettiler, plansız bir şekilde en güzel yerlerine çirkin binalar kondurdular, masmavi denizini kirlettiler, güzelim balıklarını tükettiler.. Senin bozulmanla benim yaşlanmam atbaşı gitti..



   Bazen uzun yürüyüşler sırasında, deniz kenarındaki bir parka oturup hem soluklanır hem de denize karşı keyif yaparım. Karşımda Karşıyaka, arka tarafımda Göztepe Spor Kulübü.. Dünya 2. futbol lig seyirci rekorunun kırıldığı, 70-80.000 kişinin arasında bendenizin de olduğu Karşıyaka-Göztepe maçı gelir aklıma.. Sonra daha eskilere gider anılar ; Ali-K.Mehmet -Çağlayan-Hüseyin-B.Mehmet-Nevzat-Ceyhan-Ertan-Fevzi- Gürsel- Halil kadrosunu düşünürüm, yıllar boyu izlediğim ve uzun süre bozulmadığı için de belleğime kazınan.. Alsancak Stadında, maç öncesi hortumla sulanarak ıslatılan, kömür tozu karışımlı kum zeminde Atletico Madrid'i 2-0' ın rövanşında 3-0 yenerek çeyrek finale kaldığımız maçı anımsadığım gibi, yağmurlu bir gecede, Gürsel'in, sevgili "Kestane" nin kaçırdığı penaltıdan sonra elendiğimiz Voyvodina maçında gözyaşlarımın yağmura karıştığını da anımsarım.. Yarı finalde karşılaştığımız ve bize 1 numara büyük gelen Ujpest takımının az saçlı, iki gol atıp 1-4 yenilmemizin en büyük etkenlerinden olan Bene'sini de unutamam, acıyla tabii ki !...Okulu ekip hafta içindeki Türkiye Kupası maçlarına gidişimi de unutmam.. O kadar çok anı var ki ...
   Gezdiğimiz, dolaştığımız sokaklarda, caddelerde devamlı burun buruna gelirdik bu efsane kadroyla. Halil'in babasının Göztepe semtinde kasap dükkanı vardı. Gürsel bir tarafımızdaki sokakta otururdu, Fevzi diğer taraftakinde.. Kemeraltına inerdin, Kemeraltı Karakolu'nun karşı köşesinde kaleci Ali'nin kardeşi Adil Artuner'in ayakkabıcı dükkanı vardı... Şimdiki gibi halktan gizlenmezdi futbolcular, halkla iç içeydiler..
   Sonra bir haller oldu, bir ayrılık gayrılık halleri oldu ve bir de ne görelim ; karşı  yaka ile hasım olmuşuz !.. Ben o sırada evlenip çoluk çocuğa karıştığımdan biraz elimi ayağımı çekmiştim maç muhabbetinden, farkında bile değildim olanların..
   İzmir'in iki güzide yakası arasındaki bu sürtüşmeyi ortadan kaldırır düşüncesiyle, körfez vapurlarının küpeştelerine bir şiir asılmıştı o günlerde :

 " Güzelyalı'da bir okaliptüs
   Bir palmiyeye vurulmuş Karşıyaka' dan
   Gelgelelim arada koskoca bir deniz
   Ah palmiye
   Ah okaliptüs..."


   Bu dizelerin sahibi Erdoğan Çokduru, fazla meşhur olmayan bir şair ; çünkü aynı zamanda subay.. Uçucu Hava Kıdemli Albay rütbesindeyken, anasının çok arzuladığı "paşa" olamadan emekliye sevkedilir... Bunun sebebi ise 70'li yılların sıkı devrimcilerinden ve güvenlik kuvvetleriyle girdiği bir silahlı çatışmada öldürülen Sinan Cemgil'in cesedinin cebinde bir şiirinin çıkmasıdır !... O şiir de şudur :

"Bir adam öldü
 gazatalar bile yazdı öldüğünü
 acanslar bile verdi
 ama gömülmedi
 ne bok yesin mezarcıbaşı
 nasıl örtsün toprağını
 adam hababam bağırmakta
 batan güneşe karşı
 nüfusunu düşseler kütükten
 helvasını kotarsalar
 vasiyetini yazsalar
 adam hababam ummakta
 doğan güneşe karşı
 adam adam değil ki
 adam kurtuluş marşı ..."
 

   Bir başka devrimci, bir başka ülkede ve başka bir zaman diliminde öldürülür ve cesedi bir helikopterin iniş takımlarına bağlanır. Ernesto Che Guevara, özgürlükleri uğruna canını verdiği Bolivyalı yerlilerin üstünden uçurularak Vallegrande'ye götürülür. Cesedi buradaki bir hastanede bir küvete konarak basına gösterilir. Bir doktor tarafından elleri kesilen Che'nin bedeni bilinmeyen bir yere götürülür...
   Efsanenin sona erdiğini ilan etmek için Che'nin cesedinin bağlanarak sergilendiği helikopter, iki milyar dolarlık gaz ve bir milyar dolarlık petrolün karşılığı olarak Gulf Petrol tarafından, Bolivya Başkanı Barrientos'a verilmiştir. Tarihin gördüğü en zalim, en hırsız devlet başkanlarından biridir.. Bu helikopterle Bolivya' yı dolaşıp halka para saçmıştır, binlerce de futbol topu...Bir gün yine para dağıtmak üzere alçalırken tellere takılan helikopter yükselemez ve kayalara çarparak infilak eder. İlahi adalet yerini bulmuştur...


   Sekiz yıl önce ise Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, 17.Şubat.1959'da SEV uçağıyla Londra yakınlarındaki Gatwıck'te, yoğun sis nedeniyle zorunlu iniş yapan uçaktan mucizevi bir şekilde kurtulmuştu.. Uçağın enkazına ilk ulaşan Bailey ailesinin, o sıralar altı yaşında olan kızı Margaret, yıllar sonra bir Türk doktorla evlenip nereye yerleşecekti dersiniz ? Başbakan Menderes'in de, gençliğinde kaleciliğini yaptığı Altay Spor Kulübünün olduğu bir şehire, sevgili İzmir'e !..
   Futbol kalesi de üç direkten kurulur, idam sehpası da..
   Kaybedilen bir maçın suçlusu bellidir : Kaleci... Maç bittiğinde tribünlerdeki bakışlar daha sahadayken sırtında "1" numaralı formayı taşıyan kaleciyi idam ederler adeta !..
   Ne trajedidir ki, Adnan Menderes, "1" numaralı adam olarak, bir kalecinin de, bir siyasetçinin de en kötü ve en hüzünlü anlarını yaşamıştır...

   14 Eylül 1977'de Trabzon Spor, şampiyon kulüpler kupasında Danimarka şampiyonu Kopenhag ile oynamaktadır. Seremonide konuk takımın kalecisinin elindeki oyuncak bebeği gören taraftarlar buna bir anlam veremez. Kaleci bu oyuncağı maç başlamadan önce kale ağlarına takar.
   Trabzon maça fırtına gibi başlar ; o yıllar muhteşem oynamaktadır zaten, bu maçta da adeta tek kale oynamaktadır ama kaleci Poulsen'i bir türlü mağlup edememektedir. Kaleci de her yaptığı kurtarıştan sonra dönüp oyuncak bebeğine gülümser..
   İkinci yarı da aynı şekilde devam ederken aniden bir rüzgar esmeye başlar ve şiddetlenen rüzgar kale ağlarına takılı oyuncağı yere düşürür !.. Kaleci tam eğilip alacakken, orta sahadan hızlı gelişen bir Trabzon atağında top Necdet'e gelir. Kaleci bir bebeğe bakar, bir de gelmekte olan Necdet'e.. O düşünce karambolü sırasında konsantrasyonu bozulur kalecinin ve Necdet'in uzaktan sayılabilecek sert şutunu kurtaramaz !.. Skor Tabelasında Trabzon'un hanesine 1 yazılırken, kaleci bebeğini yerden alır, yeniden ağlara takar ve sonra topu santra yapılması için kaleden çıkarır.. Bu da bir başka kaleci dramı, ve küçük bir inanç örneği !..

   Saygı ve sevgilerimle...

4 Haziran 2011 Cumartesi

Yüzdeki Kilit Gen Bulundu

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) araştırmacıları, yüz gelişiminde kritik rol oynayan bir gen ailesini keşfederek bir ilke imza attı.

Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Gen Haritalama Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Nurten Akarsu ve ekibi, insanlarda ciddi yüz yarıklarına ve gelişme anomalilerine neden olan Aristaless-like homeobox 1 (ALX1) adı verilen geni bularak embriyo döneminde yüzün nasıl geliştiğini aydınlatacak önemli bir adımı tamamladılar.

Prof. Dr. Akarsu, AA muhabirinin sorularını yanıtlarken, ALX gen ailesinin ALX1, ALX3 ve ALX4 isimli 3 adet geni içerdiğini belirterek, ekiplerinin geçen yıl yüzün gelişiminde rol oynayan ALX4 geninin yüz gelişimindeki rolünü ortaya çıkaran çalışmalarını Human Molecular Genetics dergisinin Kasım sayısında yayımladıklarını belirtti. Akarsu, bu gen ailesinin üçüncü üyesi olan ALX3 genindeki mutasyonların yüz gelişimindeki rolünün de Oxford Üniversitesi araştırmacıları tarafından aynı yıl içinde tanımlandığını aktardı.

Akarsu, gen ailesindeki ''ALX1'' geni mutasyonlarının keşfedilmesi ile ALX gen ailesinin tüm üyelerinin yüz gelişimindeki kritik rollerinin anlaşılmış bulunduğunu ifade ederek, bu bu genin eksikliği durumunda oluşabilecek durumlara ilişkin şu bilgileri verdi: 

''İnsanlarda yüz gelişimi gebeliğin 4-8. haftalarında tamamlanan kompleks bir olaydır. Başlangıçta birkaç tomurcuk halinde başlayan gelişim aşamaları bu tomurcukların orta hatta doğru büyümeleri ve birbirleri ile birleşmeleri ile yüzün son görünümünü oluşturur.

Göz, burun, dudak, yanak gibi yüzün bütününü oluşturan parçaların doğru şekli kazanmaları embriyonun erken dönemlerinde rol alan genlerin ve yüzü oluşturan dokuların birbirleri ile kurdukları kompleks ilişkilere bağlıdır.

Bu kompleks ilişki ağının bozulması, yüzü oluşturan parçaların birbirlerine kaynaşmasını engelleyerek farklı tipte yüz yarıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu malformasyonların toplumda en sık rastlanan örneği yarık dudak ve yarık damak anomalileridir.

Toplumda oldukça sık görünen yarık dudak/damak anomalisine oranla daha nadir görünen anomalilerde burnun basık ve iki parçalı kalışı, gözlerin orta hatta yaklaşamayıp birbirlerinden uzak yerleşimli kalmaları, göz yapısının bozulması, gözlerden dudaklara kadar uzanan ciddi yarıklanmalar gibi çeşitli malformasyonlar gözlenebilir.''

Akarsu, bu malformasyonlara yol açan gen bozukluklarının büyük oranda bilinemediğini de ifade ederek, gerek tanı, gerekse tedavi açısından bu malformasyonların birçok disiplinin bir arada çalışmasını gerektiren karmaşık bir olay olduğuna işaret etti.

''GENLER, ALX1 YOKLUĞUNU DENGELEYEMİYOR''

HÜ Kraniyomaksillofasiyal Cerrahi Çalışma Grubu'nun son 10 yılda bir çok disiplini bünyesinde birleştirmeyi başararak kafa ve yüz gelişimlerinde etkin tanı, tedavi ve araştırma vizyonunu gerçekleştirdiğini ifade eden Akarsu, çalışmalarında, malformasyonların bir grubunun, akraba evlilikleri sonucu ortaya çıktığını ortaya koyduklarını dile getirdi.

Çalışmalarında ayrıca, ALX1 geninin embriyonun erken dönemlerinde burun, gözler, dudak ve damakların oluşumu için kritik öneme sahip olduğunun keşfedildiğini bildiren Akarsu, bu genin yokluğunun diğer genler tarafından dengelenemediğini kaydetti.

Akarsu, ''İlkel burun, burun kanatları, damağı oluşturan yapılar görünmekle birlikte bu tomurcukların birbirleri ile kaynaşamaması sonucu yüzde ve damakta ciddi malformasyonlar olmaktadır. ALX3 ve ALX4 genleri ise daha çok burnun son şeklini almasında etkili olmaktadır. Bu iki genin yokluğunda burnu oluşturan iki tomurcuğun orta hat üzerinde birleşerek burun ucunu oluşturması gerçekleşememekte; burun, basık ve iki parçalı bir görünümde kalmaktadır'' açıklamasını yaptı.

''NADİR HASTALIKLARA ETKİN TANI YÖNTEMİ''

Prof. Dr. Akarsu, çalışmalarının insanlarda yüz gelişiminin anlaşılabilmesi açısından bilim dünyasında büyük heyecan yarattığını belirterek, ''Aynı zamanda hastalara erken dönemde doğum öncesi tanı imkanı sunmakta, bunun yanı sıra dudak, damak ve yüz yarıklarında yenilikçi tedavi yaklaşımlarına öncü bir profil çizmektedir'' dedi.

Akarsu, çalışmanın birkaç DNA örneğinden yeni genlerin bulunmasının, genom boyu homozigotluk analizlerinin Türkiye'nin bir sorunu olan akraba evliliklerine bağlı ''nadir hastalıklar'' grubunda son derece etkin bir araştırma ve tanı yöntemi olabileceğini de ortaya koyduğunu belirterek, şunları kaydetti:

''Tanı ve tedavi politikaları açısından bir hastalığın toplumda yüzde kaç oranda bulunduğu sıklıkla sorgulanmakta ise de birey açısından bu soru aslında çok da önemli değildir. Unutulmamalıdır ki bu hastalığa sahip olan sizseniz, bu olasılık sizin gözünüzde daima yüzde 100 olacaktır. Etkin tanı ve tedaviye götürecek her yeni buluş sizin için dünyanın en önemli keşfidir.

Toplumda çok nadir görülen bir hastalığa sahip olduğu için tanı ve tedaviden yoksun kalmayı ise kimse hak etmez.''

Akarsu, çalışmaya Biolog Dr. Elif Uz ve Doç. Dr. Yasemin Alanay'ın eş katkı verdiğini belirterek, HÜ'nün farklı birimlerinin yanı sıra Kırıkkale Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi, Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü, Almanya; Jena ve Köln Üniversitelerinden araştırmacıların da bilimsel yayına katkı yaptıklarını bildirdi.

Akarsu ve ekibinin çalışması, genetik alanının önde gelen dergilerinden biri olan American Journal of Human Genetics (AJHG) dergisinin bu ayki sayısında da yayımlandı.

Prof. Dr. Akarsu, çalışmanın Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programı ERANET kapsamındaki E_RARE konsorsiyumu tarafından Avrupa genelinde ilk çağrıda desteğe hak kazanan 13 projeden birisi olduğunu ayrıca, E-RARE konsorsiyumunun üyesi olan TUBİTAK tarafından da desteklendiğini sözlerine ekledi.


Kaynak:Ntvmsnbc-Ajanslar(07 Mayıs 2010 Cuma/TSİ:11:56)

Beyin Ölümü

Beyin ölümü, tüm beyin fonksiyonlarının geri dönüşsüz kaybıdır. İlk olarak 1968 yılında Harvard'da tanımlanmış ve beyin ölümü kriterleri Harvard Kriterleri olarak yerleşmiştir.

Bu nedenle Beyin Ölümü tanısı dünyanın her yerinde aynı standartlarda konur. Travma ya da hastalık nedeniyle, beyin ödemi ya da hipoksi (dokuların oksijensiz kalması) sonucu beyninin nekrozu (hücre ölümü) halinde, beyin fonskiyonlarını yapamaz hale gelir.

Bu durumda bilinç kaybolur, refleksler büyük oranda kaybolur ve ek olarak beyin sapının da hasarı ile kendiliğinden solunumun durur, göz bebekleri büyür ve EEG aktivite kaybı görülür. Genel olarak başa ya da kalp gibi hayati organlara gelen ağır darbeler, yaralanmalar, kan kaybı, şok, oksijensizlik, ödem vb.

durumlarda gerçekleşir. Beyin ölümü tanısını esas olarak 4 branştan oluşan beyin ölümü tespit kurulu koyar. Kurul nöroloji, nöroşirürji,anestezi ve kardiyoloji uzmanlarından oluşur. Bu tanının konması, geri dönüşü mümkün olmayan bir ölüm sürecinin başladığı anlamına gelir. O sırada kalp çarpıyor, solunum makineler yardımıyla sürdürülüyor olsa bile beynin kalıcı hasar gördüğü ve kişinin yaşama geri dönme olasılığının kalmadığı kabul edilmiş olur. Eğer yakınlarının da itirazı yoksa organları başka bir insana nakledilebilir. Beyin ölümü tanısı ve buna bağlı olarak organ bağışı birçok ülkede yasalarla standardize edilmiş, kesin kurallara kanıtlara dayalı kurul kararlarına bağlanmıştır.

Fakat halk arasında konu iyi bilinmedigi için birçok spekülasyon ortaya çıkmaktadır. Oysa tamamen bilim dünyasının, bilim adamlarının belirledigi prensiplere bağlı olarak işleyen bir tanı süreci söz konusudur. Beyin ölümü kişinin artık yaşama dair neredeyse hiç fonksyonunun kalmadığına dair bir belirteçtir. Kalp durmasa bile kişinin tekrar hayata döndürülmesi imkansızdır.

37 ) BENİM SİNEMALARIM !.. (2. BÖLÜM)

   Benim için, ilk üç film sıralamasında yerini kaybetmeyecek filmlerden biri de 1957 yapımı siyah-beyaz bir Sidney Lumet filmi : "12 Angry Man"  (12 Öfkeli Adam).. Ama sinemada değil de televizyonda izlediğim bir film bu..
   Büyük şehrin küçük bir köşesinde işlenen bir cinayet. Öldürülen yarı yatalak bir yaşlı adam, zanlı ise genç bir zenci delikanlı. Çok sıcak bir yaz günü. Savcı iddianamesini okumuş, mahkemenin genç için tutmuş olduğu avukat ise doğru dürüst savunma bile yapamamış.. İşte durum böyleyken küçük bir jüri salonuna giriyor 12 "terli" beyaz adam !...Üstelik klima da çalışmıyor, bozuk !...
   Herkes, bir tanesi hariç (Henry Fonda), "şu zenciyi bir an önce mahkum ettirip de gidelim" havasındadır. Ama vicdanının sesine kulak veren o tek adam ; savcının iddianamesiyle ilgili kanıtların her birini birer birer çürütür.. Önce hepsi birlikte onun üzerine çullanırlar, çünkü o, orkestradaki hatalı çalan enstrümandır !.. Ama adam yılmaz ve uğraşına devam eder. Önce birisini, derken bir başkasını ikna eder... Onlara cinayeti oynar adeta orada, yaptığı canlandırmalarla. Savcının, "herkeste bulunmayacak türden" diyerek gösterdiği, suç delili sustalı çakının aynısını da cebinden çıkarıp gösterdiğinde olay orada kopar. Sonra ırkçılık konusu da hakim olur ortama, hala suçlu olduğunda inat edenlerin ırkçı olup olmadığı irdelenir, vicdanlar yeniden sorgulanır ve sonunda jüriden çıkan karar, "SUÇSUZ" olur !...
   Amerikalıların pek çok şeyini sevmem ama, konusu mahkemede geçen filmlerinin hastasıyım !.. O, bizim mahkemelerimizde hiç görülmeyen, savcı ve avukatın karşılıklı atışmaları, hakimin hakemlik rolünü oynaması, jüriye dönük rol kesmeler filan.. Hatta jürinin oluşturulması bile ayrı olaydır.. Gerek savcılık, gerek savunma makamı, işlerine yarayabilecek olan nitelikleri taşıyan kişileri seçmek için uğraşırlar da uğraşırlar..
 
   Çocukluğumdan anımsadığım fazla Mafia filmi yok; hatta hiç yok da diyebilirim. Ya o sıralar fazla ilgi yoktu, ya da aileler çocuklarını bu tür filmlere götürme konusunda daha titizdiler. Bu suç örgütüne ilk kez biraz olsun sempati duymama neden olan filmlerden biridir şimdi anlatacağım film..."GODFATHER" ... En çok izlediğim ikinci film aynı zamanda .. Mario Puzo'nun aynı isimli romanını bile iki kere okudum. İlk olarak Alsancak'ta İzmir Sinemasında izledim bu filmi. Arkadaşlarımla buluşamadığım için ilk kez yalnız başıma seyrettiğim film olmuştu bu. Ama iyi ki de öyle olmuş !..
   Francıs Ford Coppola.. Benim için, yedinci sanatın Yaşar Kemal'idir o !.. Ağır, ağdalı, detaylara son derece önem veren ve çok zengin bir anlatım.. Bir de, bir kitabın sinemaya bu kadar güzel uyarlandığını görmemiştim o güne kadar..
   Muhteşem ve uzun bir düğün sahnesiyle açılıyordu film..Don Vıto Corleone'yi (Marlon Brando), Yahudi danışmanını (consıglıerı) (Robert Duvall), hızlı zampara ve gözü kara büyük oğlu Sonny'yi (James Caan), zevk peşinde koşan ve aralarında en zayıf karakterlisi olan ortanca oğul Freddie' yi, ordudan daha terhis olmamış küçük oğul Michael'ı (Al Pacino) ve nişanlısı rolünde Dıana Keaton'u, evlenmekte olan kızı rolünde Talıa Shıre'ı hep bu sahnede izledik ilk olarak...
   En çarpıcı sahnelerden biri, Baba'nın manevi evladı olan bir şarkıcıya filminde rol vermek istemeyen çok ünlü bir Holywood yapımcısının, görkemli malikanesindeki devasa yatağında bir sabah uyandığında, bir servet değerinde olan yarış atı Hartum'un kesik başını hemen yanı başında kanlar içinde bulması sahnesiydi..
   Baba'nın sokakta vurulduğu sahne de çok etkileyiciydi ; küçük oğul Michael'ın bir İtalyan lokantasında, aileyi uyuşturucu işine girmeye ikna etmeye çalışan iki rakiplerini, ki biri bir polis şefiydi, öldürmesi sahnesi de öyle..
Ve son sahne ; Michael, kilisede kız kardeşinin çocuğunun vaftiz babalığını yaparken, orgdan yayılan müzik eşliğinde, dışarıda tam bir can pazarı yaşanıyordu.. Kız kardeşinin kocası da dahil, aileye tüm ihanet edenler, tüm düşman rakip ailelerin reisleri, kilit noktadaki adamları teker teker öldürülüyordu... Ve kapanış sahnesi, Michael'in Amerikalı bir öğretmen olan ve aslında şiddete hiç gelemeyen bir karakterdeki karısı, evlerinde, salonun önünde durmaktadır. Daha biraz önce kocası tarafından "iyi" bir vatandaş olduğuna, çete işleriyle filan ilgilenmeyeceğine dair teminat almıştır ama  kapanmakta olan salonun kapı aralığından kocasının elinin adamları   tarafından 'yeni Baba' olarak öpülüşünü görür...



   Sidney adlı iki yönetmeni de çok severim. Hem Lumet'i, hem Pollack'ı. Ama Sidney Pollack önce gelir..
   Sidney Pollack'ın  1965 yılında çevirdiği ilk filmi olan "The Slender Thread" (Seni Yaşatacağım) da siyah-beyaz filmlerden.. Siyah-beyaz filmlerin ayrı bir tadı olduğu konusunda hala iddialıyım bu arada !..
   İntiharları önlemek, yalnızlık ve kötümserlikten bunalmış insanların yardım isteyebileceği kliniklerden birisinde gönüllü olarak çalışan siyahi bir üniversite öğrencisi (Sidney Poitier), bir gece, intihar etmeye kararlı bir kadının (Anne Bancroft) telefonuyla karşılaşır.. Yerini bir türlü söyletemediği kadını oyalayarak, bir yandan yerinin saptanmasına uğraşır, bir yandan da onu kurtarmaya çalışır.. Bu da çok güzel bir filmdi..
   Yakın tarihli "Yalnız Kalpler Kulübü" filmini izlerken, bir sahnesinde, bu film gelmişti aklıma.. "Yalnızlık Allah'a mahsustur" sözü ne dereceye kadar doğru ? Bazı tipler de vardır ki yalnız yaşamak için doğmuştur adeta !...
 
   Sidney Pollack'ın bir diğer filmi, 1969 yılında çevirdiği, "They Shoot Horses, don't they ? " (Atları da vururlar, değil mi ?) filmi de beni çok sarsan filmlerden birisidir.1920'lerin sonu, 1930'ların başında ; "Büyük Bunalım" yıllarında, 1.500 dolarlık bir ikramiyeyi kazanabilmek için altı gün sürecek olan bir dans maratonuna katılanların anlatıldığı bir filmdi bu.. Jane Fonda ve Mıchael Sarrazınn genç ve yoksul bir çifti, Gıg Young ise yarışma sırasında elinde mikrofon yarışmacılara "gaz veren" tipi canlandırıyordu..
   Kapitalizmin acımasız çarkları içinde yalnız ve çaresiz insanoğlunun düşebileceği en alt düzeyin, ne olursa olsun hayatta kalma içgüdüsünün insanlık onuru denen şeyi ayaklar altına almasının iç burucu bir öyküsüydü..
   Çok fazla sahnesi aklımda kalmasa da, seyrederken içimin isyan duygusuyla dolduğunu hissetmiştim. Zaten bir filmin asıl başarısı da, seyredenlere bazı duyguları çok yoğun yaşatması değil midir ?
 
   Sidney Pollack'ın belki sinemasal yönden çok önemli olmayan, ama gerilimin temposunu hiç düşürmediği ve sıkı mesajlar verdiği bir filmi de "3 Days of Condor" (Akbabanın 3 günü) idi.. Filmde Robert Redford, Turner adında ve kod adı "Akbaba" olan bir CIA görevlisi rolündeydi. Kentin sakin ama merkezi bir semtinde, fazla dikkat çekmeyen bir binada çalışan bu "Şirket" birimi ; tüm dünyada yayımlanan kitap, gazete ve dergileri okuyarak, gerek dünyadaki ülkelerde olup bitenleri izlemekte, gerekse CIA için yeni düşünceler bulmak amacıyla çalışmaktadır.. Bir gün öğle yemeği için dışarıya çıkan Turner, geri döndüğünde tüm büro elemanlarını öldürülmüş olarak bulur.. Korku içinde hemen şefine haber verir ve kısa zamanda kendisinin de hedef durumuna geldiğini dehşetle farkeder. "Akbaba" avı başlamıştır artık !.. Tesadüfler onu bir gazeteci kadınla (Faye Dunaway) karşılaştırır. Onun evinde kalmaya başlar ve bir yandan da örgüt içindeki bir başka örgütün varlığını da keşfeder !.. Aynı zamanda da CIA'in devlet çapındaki korkunç boyutlarını ve gücünü de...
   Filmin unutamadığım son sahnesinde, CIA üst kademesinden Binbaşı Higgins (Cliff Robertson) ile Turner New York Times gazetesinin binası önünde konuşmaktadırlar. Hıggıns, "Amerikan halkı bizim yaptıklarımızı istemiyor mu sanıyorsun ? Hele bir petrol krizi patlak versin, arabalarına koyacak benzin bulamasınlar, kuyruklar başlasın, o zaman görürsün !" diyerek sanki sorumluluğu örgütün sırtından alıp topluma mal etmek ister.. Turner, belgeleri gazeteye vereceğini söylediğinde, "basacaklarına emin misin ?" sorusu ise yanıtsız ve havada kalır !.. Basının dördüncü güç olduğu ABD'de bile "devlet çıkarları" bahanesi ardında bu gücün gereğince çalıştırılamayabileceğini (üç kez okudum doğru mu diye ! ) ima eder...
 
   Benim gibi çok okuyanların irkilerek ve korkuyla izlediği bir film var. Umut ediyorum ki ; günümüzde kitap yasaklayan, mizah dergisini poşete koymaya kalkan zihniyet, sonunda bu filmde yapılanları da yapmaz !..
   Ray Bradbury'nin ünlü romanından 1966 Françoıs Truffaut uyarlaması "Fahrenheıt 451" den bahsediyorum tabii ki, yani kağıdın yanma derecesi.. Unutamadığım filmlerden bir başkası.. Kitapların sakıncalı bulunup yakılmaya başladığı, itfaiye araçlarının yangın söndürmeye değil, yangın çıkarmaya gittikleri ve benim gibi bir kitap okuma hastası için kabus sayılabilecek bir gelecekten bahsediyordu bu film !.. Unutulmayan sahnesi ise, son bölümdür. Kentin epey dışında bir ormanlık alanda, beyazlar giyinmiş kadınlı, erkekli ve çocuklardan oluşmuş bir topluluk ağaçlar arasında, bir yandan aşağı yukarı yürürlerken, bir yandan da ezberledikleri kitapları unutmamak için içlerinden tekrar ediyorlardı. Yaşlı bir "Karamazov Kardeşler" di mesela, genç bir kadın "Sefiller" !.. Canlılardan oluşan ve ezberledikleri bu kitapları sonraki kuşaklara aktarmak için bir tarikat gibi bir araya gelmiş bir canlı kütüphane.. Her koşulda çareler tükenmiyor demek ki !...
  
   Bugünlük de bu kadar yeter !.. Daha sizlerle paylaşmak istediğim birkaç film daha var ama sizleri de fazla sıkmak istemiyorum !.. İlgilendiğinizi görürsem devam ederim.. Saygılarım ve sevgilerimle...

3 Haziran 2011 Cuma

Boa yılanları eşeysiz üreyebiliyor!

Boa Yılanları Eşeysiz Üreyebiliyor!

Boa yılanları eşeysiz üreyebiliyor!


Dişi yılanlar, erkeğe ihtiyaç duymadan yavrulayabilir mi? Eşeysiz üremenin çok hücreli canlılardaki son örneği, “boa yılanları“…
North Carolina State University tarafından elde edilen yeni bulgular, sürüngenlerin üremesine ait teorileri alt üst edecek kadar çarpıcı. Çünkü, yapılan keşif, boa yılanlarının cinsel ilişki geçirmeden de çoğalabileceğini gösteriyor. Bu yolla dünyaya gelen yavrular ise, sıradışı genomları ile, yapılan keşfi daha da ilginç hale getiriyor.
Erkeğe ihtiyaç duymayan “süper anne” yılanın yavrularının hepsi de dişi. Genomik katkının tümü anneden geldiği için, anne yılanın resesif renk mutasyonları da tüm yavru yılanlarda görülüyor.
Keşfi gerçekleştiren takımın başındaki Dr. Warren Booth, literatürde parthenogenesis olarak bilinen eşeysiz üremenin, boa yılanlarında ilk defa gözlendiğini belirtiyor. Booth, elde ettikleri bilgiler ışığında, başta boa yılanı gibi ilkel yılan türleri olmak üzere, sürüngenlerin üremesi üzerine yapılan araştırmaların artması gerektiğini ekliyor.
Yılan genomu, bazı noktalarda, memeli genomundan farklılık gösterir. Erkek yılanlar iki adet Zcinsiyet kromozomu içerir. Öte yandan dişi yılanlar bir Z bir de W kromozomu taşır.
Eşeysiz üreyen bu yılanların, yavruları da oldukça ilgi çekici genomik özellik gösteriyor. Öyle ki, anne yılanın meydana getirdiği dişi yavrular normalde Z ve W kromozomlarına sahip olması gerekirken, iki adet W kromozomu içeriyor. Booth, böyle bir durumun daha önce hiç görülmediğini, görülmesinin de imkansız olarak düşünüldüğünü belirtiyor.
Araştırmaya konu olan “süper anne“nin daha önce, erkek yılanlarla doğal yollarla yavruladığı, eşeyli üreme yaptığı biliniyor. Daha sonra zamanlarda, dişi yılanın eşeysiz üremeye geçmesinde, çevre faktörlerinin rolü olduğunu düşündürüyor. Çevre stresinin bazı balıklarda ve hayvanlarda eşeysiz üremeye yol açtığı biliniyor. Ancak, Booth, Boa yılanlarının bu “özel” yavrulama sırasında, çevre faktör  ve streslerinin değişmediğini belirtiyor.
Boa Yılanı Klonları
Aynı annenin eşeyli (solda) ve eşeysiz (sağda) olarak dünyaya getirdiği yavrular
Booth, her iki üreme yönteminin de evrimsel açıdan yılanlara avantaj getirebileceğini düşünüyor. Dişi Boa yılanları, çevrede uygun erkek yılanlar yoksa, üretimi pahalı olan yumurtaları boşa harcamamak amacıyla, kendi klonunu yaratıyor olabilir. Uygun bir eş bulduğunda ise, tekrar eşeyli üremeye dönebiliyor olabilir.
Elde edilen WW yavrular birkaç yıl içinde cinsel olgunluğa erişecek. Bu süreç sırasında, yoğun gözlem altında tutulacak ve bu özel yavruların bir erkekle yavru getirip getirmeyeceği gözlenecek. WW kromozomuna sahip olan bu yavruların, büyüdüklerinde eşeyli mi yoksa eşeysiz mi üreyecekleri ise büyük merak konusu.
Kaynak:biyorss
Girl power: Female boa constrictor doesn’t need a male / Physorg

36 ) BENİM SİNEMALARIM !.. (1. BÖLÜM)

   Fürüzan'ın çok sevdiğim bir kitabının adını koydum yazı başlığına çünkü çocukluğumun sinemalarından ve beni çarpıp da geçen unutamadığım filmlerden bahsetmek istiyorum bugün.

   Mumla aradığım çocukluğumun İzmir'inde çok fazla sinema salonu yoktu ama olanlar da büyük sinemalar olduğundan yeterli geliyordu galiba.. Buca'da oturuyorduk ve öğretmen olan rahmetli annem hemen her Cumartesi beni sinemaya götürürdü. Eve misafir geleceği hafta sonları ise bu görev (!) bizimle birlikte oturan en küçük dayıma kalırdı. Uzun boylu, yakışıklı ve çapkın dayımın, bir yanında sevgilisi, diğer yanında küçük sepeti olan ben Alsancak'taki Teyyare Sinemasının koltuklarına kurulurduk. Film bitince beni Buca otobüsüne bindirir ve görevini yapmış olmanın iç huzuruyla kendi filmini çevirmeye devam ederdi !.. Annemle ise genellikle Elhamra, Yıldız, Yeni  veya İkbal sinemalarına giderdik. Şimdi Opera olan Elhamra annemin favorisiydi. Benim dönemimde koltukları biraz gıcırdamaya başlamış olmasına rağmen çok güzel bir sinema olduğunu anımsıyorum. Büyük avizeleri, ilginç koltukları, duvarlardaki büyük Kurtuluş Savaşı ve Atatürk tabloları, film başlarken ağır ağır açılan bordo kırmızı kadife perdesi, alt salondaki locaları... Her sene Nisan-Mayıs aylarında Kenter Tiyatrosu turneye gelirdi bu sinemaya, birbirinden muhteşem oyunculardan kurulu kadrosuyla, ve birbirinden güzel oyunlarla.. Yıldız Kenter, eşi Şükran Güngör, kardeşi Müşfik Kenter, Suna Keskin, Pekcan Koşar ilk aklıma gelen oyuncuları... Sonra, ikinci sırada Yıldız Sineması geliyordu. O da güzel filmler getirirdi. Film aralarında gofret ve Sunalko !..Daha Coca-Cola hazretleri ile tanışmamıştık piyasada !.. Sunalko, onun şekerli bir kötü kopyasıydı ama o zamanlar bunu kıyaslayabilecek durumda değildik. Yine de soğuk soğuk hoşumuza giderdi.. Popcorn da yoktu.. Ama vapur iskelelerinde, kapı önünde "cimbom" diye bağırarak mısır patlatanlar vardı. Acaba "cinbom" diye mi bağırırlardı emin değilim !.. Fevzipaşa Bulvarında İkbal Sineması çok güzel bir sinema idi. Orada dünyaca ünlü bir kukla tiyatrosu gösterisine gitmiştik ve büyülenmiştim adeta izlerken. Bir de Hitchcock'un "Kuşlar" filmini unutamam, o sinemada izlediğim.. Filmden çıktığımda gördüğüm her karga ve martıya içim ürpererek baktığımı anımsıyorum !.. 1966'da o güzelim sinema yandığında ben 13 yaşındaydım. O günün değeriyle 4,5 milyona malolan sinema sadece 150 bin liraya sigortalıymış meğer.. Bunu da daha yeni öğrendim.. Yeni Sinema da büyük ve modern bir sinemaydı ama nedense ona fazla gitmezdik. Orada izlediğim filmler arasında ise nedense hep "Herkül" ve "Masist" vardı.. Ne çok tarihi film çekilirdi o dönemler. Şimdiki gibi bilgisayar tekniği de yok. Binlerce, on binlerce figuranın rol aldığı süper-prodüksiyonlar.. On Emir, Ben-Hur, Kleopatra, eski Roma dönemine ait bir sürü film.. Sinemadan çıkınca Kemeraltı çarşısına gidilir ve ayda bir çıkan "Çocuk Dergisi" cildi alınırdı "Taga" Kitapevinden. O gün benim için kaymaklı ekmek kadayıfı gibi olurdu !..
   Bazı hafta sonlarında, Karşıyaka'da oturan başka bir dayıma gittiğimizde de Elif Sinemasına gittiğimizi  anımsıyorum...
   Sinemanın tartışmasız hükümran olduğu devirlerdi kısacası... Televizyon yok, bilgisayar yok..
   Yazları da  bir başka zevkli olurdu sinema muhabbeti. Güzelyalı'ya taşınmıştık 1964 yılında ve 3-4 sinema vardı akşamları gidilebilecek olan. Parkın arkasındaki Vadi Sineması 1980'lere kadar devam etti yaşamaya..
En önce giden, sahildeki apartman yapma furyasına kurban olan Sahil Sineması idi. Sinemanın yarısı beton üzerine, perdeye kadar olan diğer yarısı ise ahşap idi ve rüzgarlı havalarda, tahtadaki budak deliklerinden deniz suyu gelirdi bacaklarımıza !.. Perdesi küçüktü ve sinemaskop filmler için yanlara beyaz bez germişlerdi ! Bu bez, rüzgarlı havalarda hafif hafif oynardı ; üzerindeki oyuncuların suratlarını da kahkaha aynalarındaki suratlara çevirerek ve dramatik filmleri bile komedi havasında izlemek mümkündü !... Faikbey durağında, bir arkadaşımın babasına ait "Gözümoğlu" Sineması vardı. Soyadları böyleydi çünkü.. Güzel bir sinemaydı ve eve en yakın da o olduğu için hep ona giderdik. Film sonlarında yerler Ayçiçeği kabuk tarlası gibi olurdu !.. Ve Elhamra Sinemasının sahipleri tarafından Köprü semtinde, deniz kenarında, amfiteatr şeklinde yapılmış fakat ömrü fazla uzun sürmemiş muhteşem bir sinema daha : Venüs.. İzmir'in o sıcak yaz akşamlarında, İmbatın tatlı esintisini sinemanın her sandalyesinde oturanın hissettiği o güzelim sinema..

   Unutamadığım filmler arasında çok sevdiğim bir yönetmenin çok sevdiğim bir filmini başa koyacağım : "2001 A Space Odyssey" .. Bizde "2001, Uzay Yolu Macerası" adıyla oynamıştı galiba. Garip Türkçe isimler konurdu o zaman. Herhalde orijinal ismin müşteri çekmeyebileceği düşünülerek.. Üniversite birinci sınıfta iken, dört arkadaş gitmiştik bu filme. Küçükyalı'daki Köşk sinemasında oynuyordu. Genellikle Türk filmleri oynatırdı ama, bir dönem de yabancı filmler oynatmıştı. Filmi izledikten sonra yerimizde doğrulduk ve sanki sözleşmişiz gibi, "yarın kaç seansına geliyoruz ? " dedik !.. Filmi çözememiştik !.. İlk defa başımıza geliyordu bu iş !..
   Ertesi gün bir kez daha, sonraları televizyonda iki kez, videoda bir kez, DVD formatında bir kez, oğlumun internetten indirdiği kopyası filan derken en çok seyrettiğim film bu filmdir ; AMA , hala hakkında binlerce yorum yapılabilecek bir filmdir bu aynı zamanda.

   "İnsanlığın şafağı" anlatılıyor filmin başında.. Darwin'i destekler havada maymunları izliyoruz sürüler halinde.. Birgün siyah bir taşla karşılaşıyorlar bir yerde. Yaklaşık iki insan boyunda, pürüzsüz siyah granit veya mermer gibi parlak dikdörtgen bir taş bu.. Merak edip de elini bu taşa sürüyor maymunun biri ve sonra bu maymuna bir haller oluyor !.  Önce "silah" ı keşfediyor. Bu, büyük bir hayvana ait büyük bir kemik. Sonra liderliğine soyunuyor sürünün.Yeni keşfettiği silahı kullanarak birkaçını da öldürüyor bu arada ; sonra "var mı bana yan bakan " havalarında bağırarak, yerdeki başka kemiklere vurmaya başlıyor. Kamera, vurmanın etkisiyle yukarı fırlayan kemiklere ağır çekimle zum yapıyor ve en son vurduğu kemik havada yavaş yavaş dönerek yükselirken birden gökyüzünde gitmekte olan bir uzay gemisine dönüşüveriyor. Biraz önceki sahnenin vahşiliğini vurgulayan müzik ise aynı anda yerini bir vals müziğine, "Mavi Tuna" nın tatlı müziğine bırakıyor !..


   Filmin ikinci bölümü bu sahneyle açılmış oluyor. İnsanoğlu artık gökyüzüne hakimdir ama evrenin sırrını daha çözememiştir. Bir yıldızda siyah bir taş bulunmuştur ve uzay gemisi de, içindeki bilim adamlarıyla oraya gitmektedir. Bu taşın 40 milyon yıl önceden kaldığı düşünülmektedir !.. Sonra, bu taşı inceleyen bilim adamları, inceleme sırasında esrarengiz bir şekilde ölüverirler.
   Üçüncü bölüm ise, 18 ay sonrasında uzayda ilerleyen çok büyük bir uzay gemisinin görüntüleriyle başlıyor. Aynı amaçla yola çıkan bu gemide, üçü yaşam destek ünitelerinde uyutulmuş, beş astronot vardır. Gemiyi ise HAL isimli dev bir elektronik beyin idare etmektedir ve yolculuğun asıl nedeni de bir tek ona açıklanmıştır !..
   Ama ya bu elektronik beyin, insan beyni gibi, zekanın yanında insancıl duygulara da kapılır, giderek astronotlara karşı çalışan bir güç olarak ortaya çıkarsa ?..
   Astronot Dave, HAL' ın bir hatası sonucu, uzay boşluğunda arkadaşını yitirir, kendisi de zar zor kurtulup gemiye kapağı attığında bir sürpriz daha bekliyordur onu : HAL, yaşam destek ünitelerini kapatarak onu gemide tek kişi bırakmıştır !.. İşte burada, insanın makineye olan üstünlüğünü kanıtlarcasına, Gezegenlerarası Konsey' in de emrinden çıkarak, Dave, HAL' ın icabına bakıyor !.. Güneş sisteminin sırrını kendisi çözmek üzere yola devam ediyor. Jüpiter gezegeninin atmosferine girdikleri sırada öyle muhteşem bir renk cümbüşü, öylesine bir görsel efekt şöleni başlıyor ki, inanılmaz.. Ve ancak sinemada izlerken zevki çıkabilecek bir şey bu..
    Jüpiter'de, Dave kendisinin yaşlılığı ile karşılaşır !. Daha sonra bir başka sahnede, çok yaşlı Dave, baş ucunda o meşhur siyah taş dururken ve ölüm döşeğinde yatıyorken bu defa kendi çocukluğuna döner, hem de en başa, cenin haline !.. Acaba yürekliliğinin armağanı olarak ebedi yaşamı mı keşfetmiştir ?  Peki ama o taş neyin nesidir ? Bu film bu şekilde, benim yaptığım gibi anlatılabilir mi !?..Yorumu seyirciye bırakılmış sorular bunlar ama ; kitabın yazarı Arthur C. Clarke ve yönetmen Kubrick ve de izleyen milyonlar, milyarlar, kim biliyor ki bu soruların yanıtını ?...

   1968 yapımı bu filmin 1984'te devamı niteliğinde bir film daha çekildi. Bu defa yönetmen Peter Hyams idi.. Bu filmin adı da "2010" idi. Kubrick hayranları bu filmle " 20:10" (sekizi on geçe) diye dalga geçtiler !...

   Devamı yarın, saygı ve sevgilerimle...                        

1 Haziran 2011 Çarşamba

35) İÇİMİZDEKİ İNGİLİZ ( ! ) : "İNGİLİZ KEMAL" (3.VE SON BÖLÜM)

   Esat Bey, Biga'ya gelir gelmez ayağının tozuyla Müftüyü aramaya başladı. Her tarafta eşkıya kılıklı, tepeden tırnağa silahlı atlılar dolaşıyordu. Müftü Ahmet Efendiyi bulunca, Çerkez Lütfü Beyin selamını ve mektubunu iletti. Esat Beyin isteği üzerine, mektuba Sivas'tan Mustafa Kemal'in yanından geldiği yazılmıştı. Önce kalacak bir yer bulundu kendisine. Bu arada, etrafta dolaşan çetecilerin Kara Hasan isimli birinin adamları olduğunu öğrendi. Yaklaşık 200 atlı olduklarını fakat kısa zamanda çevreden gelen takviyelerle 4-5 bin kişiyi bulabildiklerini ve kasabada mahkeme kurup yargılama yapacak kadar kuvvetli olduğunu duyunca da şaşırdı..
   Akşam müftünün evinde yapılan toplantıda, Kara Hasan'ın yanında Suphi Bey diye biri vardı. Akıl hocası olduğunu tahmin etti Esat.. Toplantıda, bu kasabanın halen İstanbul'un güdümünde olduğunu ve yeni başlayan kurtuluş hareketine karşı soğuk durduklarını anladı. Konuşma arasında Kazım Karabekir Paşa'nın Doğudan büyük bir ordu ile geldiği palavrasını sıkmakta da tereddüt etmedi !..Hemen, toplantıda bulunan Postane müdüründen kağıt kalem istedi ve Mustafa Kemal'e bir telgraf çekmesini söyledi. Telgrafta kısaca, Biga'daki kuvvet reisleriyle temas ettiği, sonucun yakında kendisine bildirileceği yazıyordu..
   Ertesi gün Mustafa Kemal'den gelen telgraf ; hemen bir kongre yapılıp sonucun kendisine bildirilmesini istiyordu. Esat Bey derhal, başkan müftü olacak şekilde, bir yönetim kurulu kurdu. Kendisi Sivas delegesi olarak kaldı. Gençlerden bir propaganda örgütü kurdu. Her gün sağdan soldan gelen haberleri olumlu bir sonuca bağlayıp bu gençlerin diline düşürüyor, onlar da bu haberleri yayıyorlardı. Kısa zamanda örgüt sınırlarını Biga'nın köylerine kadar genişletmişti.
   Mustafa Kemal'den Sivas Kongresi'nin yapıldığına dair telgraf gelince, hemen bir tebrik telgrafı çektiler. Telgrafa atılan imzalar şöyleydi : Müftü Ahmet Hamdi Efendi,  Müdafai Hukuk Başkanı ; Kara Hasan ve Suphi, Milli Kuvvetler Komutanı ; Esat, Biga Delegesi...

   Kuvayı Milliyeye silah satmak isteyen bir silah hırsızının anlattıkları Esat'ın ilgisini çekti ve köylü kılığına girip birlikte Çanakkale'ye gittiler. Silah depolarını yakından inceledi, bir kroki çizdi. Çok sıkı korunmayan bu depoları uygun bir zamanda  boşaltmak üzere geri döndüler.Döndüğünde Mustafa Kemal'in yeni bir telgrafı onu bekliyordu ; Balıkesir'de, 61. Tümen Komutanı Kazım (Özalp) Beyle bağlantı kurulmasını istiyordu. Esat, oradan ayrılınca örgütün başka hırslara alet edileceğinden korktuğu için, müftü ile görüştü, sonra da başta müftü olmak üzere bütün sorumlulara Kur'an'a el bastırarak yemin ettirdi..
   Balıkesir'e giderken, önce Bandırma'ya uğradı. Bir kahvede tanıştığı emekli bahriyeli Hasan Beyi başkanı yaparak, bir gecede Müdafai Hukuk derneğini kurdular. Hasan Bey ona, ağzına dek silahla dolu üç depo gösterdi. Kuvayı Milliye silah diye kıvranırken, bunca değerli silah burada neden bekliyordu ? Yabancıların gelip almasını mı ? Bandırma'da komutan olarak Çerkez Yusuf İzzet Paşa bulunuyordu ve Padişah ile Mustafa Kemal arasında sallanıyordu !..
  Balıkesir'de Albay Kazım Beyi buldu. Yanında, Reddi İlhak (Bağlanma karşıtı) Derneği üyelerinden ve "İzmir'e Doğru" gazetesinin yazarı Vasıf (Çınar) Bey vardı. Mustafa Kemal'in telgrafını göstererek kendini tanıttı. Akşam birlikte yemek yedikten sonra ertesi gün sabah, Kazım Bey ve Reddi İlhak Derneği ile bir toplantı yaptılar. Onlara Biga'daki durumu, Kara Hasan'ın mevcut ve her an toplayabileceği kuvvetlerini, Bandırma ve Çanakkale'deki silah depolarını bütün ayrıntılarıyla anlattı. Ama aynı zamanda da ellerini çabuk tutup iyi bir örgüt kuramayacak olurlarsa, tüm bu olumlu puanların her an karşı tarafın puan hanesine yazılabileceğini de anlatmaktan geri kalmadı...
   Ondan sonra söz alan Vehbi Bey, onun asıl adıyla dolaşmasının artık sakıncalı olduğunu, hayran olduğu Paşa'nın adıyla çok iyi bildiği İngilizce'yi harmanlayarak ona "İngiliz Kemal" adını taktı. Artık 1932'de ölünceye kadar taşıyacağı ünlü isim buydu !...

   Tam o sıralar Balıkesir'e bomba gibi patlayan bir haber düştü : Yunanlılar İzmir'i işgal edecekti !...
   İngiliz Kemal ve Kazım Bey bu konu hakkında epey düşündüler, taşındılar ve sonunda Kemal planını şöyle açıkladı : "Anadolu İhtilal Komitesi" diye hayali bir komite adına bildiriler hazırlanacak ve bunlar İzmir içinde dağıtılacaktır. Bu bildirilerde; eğer İzmir'i Yunanistan'a katmaya yönelik gösteri yapılırsa bu komitenin hemen harekete geçeceği, bütün kuruluşları yakıp yıkacağı, konsolosları öldüreceği, halkı toptan yok edeceği yazacaktı.. Ayrıca bir sandık içine tahrip kalıpları, el bombaları, bomba düzeneklerinde kullanılan malzeme en alta,sonra bildiriler konulacak ve en üste de yumurta döşenecekti !.. Bu sandık İzmir'deki güvenilir bir tüccara gönderilecek, "almaya gelene verilsin" şeklinde bir de mektup hazırlanıp Kemal'e verilecekti...
   Bu çok tehlikeli bir plandı. Kazım Bey bu değerli genç adamın harcanmasını istemiyordu ama o, öylesine çok ısrar etti ki, planı benimsemek zorunda kaldı.. Vasıf Beyi çağırdılar ve bildirilerin "İzmir'e Doğru" gazetesinin matbaasında basılmasını sağladılar. Patlayıcılar ve diğerleri de ayarlandı. Kazım Bey mektubu yazdı. Ama herkes onun yüzde yüz ölüme gittiğini düşünerek üzülüyordu..
   Ertesi gün muhasebeci Adil Bey, yoksul kasalarından 30 lira verdi ona.. Bu yeni serüvenin kendisini ölüme götürebileceğini de hesaplayarak, paranın yarısını ve vasiyetini gizlice Vasıf Beye bıraktı.
   Tam bir gazete satıcısı kılığına girdi, kolunun altına bir tomar İstanbul gazetesi aldı ve İzmir'e gidecek trene atladı. Tren Saruhan'a kadar Kuvayı Milliye gizli polisinin korumasında gidiyor, oradan itibaren yabancı kontrolü başlıyordu. Hemen bir İngiliz polisi karşısına dikilip yanındaki istanbul gazetelerini gözden geçirdi ve çekildi gitti.
   İzmir'de Basmane'de indi. Sandığı trenden alıp bir hamala yükleyerek, Kazım Beyin adresini verdiği, Hisaraltı dolaylarındaki tüccara götürdü. Yaşlı tüccara, Balıkesir'den bir emanet getirdiğini, sonra birisinin bir mektupla gelip teslim alacağını söyledi ve teşekkür edip ayrıldı..
   Başdurak'ta küçük bir aşçı dükkanında yemek yerken Filibeli Naci adlı bir arkadaşını gördü. Salepçi hanında ut, keman, saat tamiri yapıyordu. Ona, yumurta ticareti yaptığını, iki müşteriden tahsilat yapması gerektiğini, son kalan sandığın da bir tüccarda emanette olduğunu söyledi ve ona bir lira vererek, "bir arabaya bin, şu mektubu da al, sonra da mektubu verip sandığı al gel," dedi. "Akşama da seninle bir alem yaparız" demeyi de unutmadı !..
   Naci'yi yakınlardaki bir kahvede bekledi. Onun içinde sandık olan bir arabayla geçtiğini gördükten sonra çarşıya gitti. Bir kasket, haki bir pantolon, bir İngiliz subay pardesüsü ve İngiliz deniz askeri kıyafetleri satın alarak arkadaşının handaki odasına gitti. Ona durumu açıkça anlattı ve faltaşı gibi açılan gözlerini görünce de, "sen eğer bildiğim eski komiteci Naci isen otur karşıma konuşalım, yok değilsen.." Bunu söylerken bir eline bomba, diğer eline de bir kutu kibrit aldı, "bu han da, biz de havaya uçarız..." dedi. Naci çabuk ikna oldu..
   Karşılıklı oturup hem içtiler hem konuştular. Sarhoş olmadan kalkıp bildirilerin bırakılacağı yerleri tek tek gezip tespit ettiler..    
   Ertesi gün, akşama kadar hiç dışarı çıkmadı. Karanlık basarken, bir İngiliz eri kılığına girdi. Malzemeleri bir el çantasına doldurdu, sandıkta da birkaç tahrip kalıbını yedek bıraktı.. Kiliselerin kapı önlerine ; bankaların, türlü kuruluşların, konsoloslukların pencereleriyle kapılarına patlayıcı maddelerle bildirileri yan yana bıraktı. Kimsenin ruhu bile duymamıştı.. Şimdi sıra en güç işteydi.. İşgal güçleri temsilcisi İstiryadis'in evine nasıl girecekti ?  Eve yaklaştığında kapıda bir aşağı bir yukarı yürüyen bir Efzun askeri gördü. Giriş kapısı ise açıktı ve giren çıkan çoktu..O da bir İngiliz askeri üniforması taşıdığından kolayca içeri girdi, rahatça bir üst kata çıktı, köşedeki helaya girdi. Helanın pencere pervazına bildirileri koyarak, üstlerine de uçmamaları için tahrip kalıplarını koydu ve yine hiç kimseyle karşılaşmadan merdivenleri inerek caddeye çıktı.
   Yanı başında bir araba durdu. İçinden çıkan genç kıza kapıyı açmak için fırlayan askeri şoför kızla oyalanırken, yüksek rütbeli bir subaya ait olduğu belli olan bu arabanın açık camından içeri de elinde kalan bildirileri ve bombaları bırakıverdi.. Çantayı da boş bir arsaya fırlatarak yine Naci'nin odasına döndü. Arkadaşına her şeyi anlattıktan sonra, kıyafetini değiştirip bu defa bir İngiliz subayı kılığına girdi. Naci'ye, elinde kalan patlayıcıları yok edip, ertesi gün olayları ve tepkileri iyice izlemesini, sonra da Balıkesir'e gelmesini  söyledi, ona epeyce bir para bıraktı ve helalleştiler...
   Kordonboyu'nda yabancıların girdiği bir bara oturup sabaha kadar viski içti ve sonra Bandırma trenine bindi. Mükemmel yapılmış bir sahte kimlik taşıyordu, içi rahattı. Ayak ayak üstüne atmış, piposunu içip, İngilizce dergi ve gazete okuyan bu İngiliz subaya kondüktör saygıyla selam vermişti !..
   Tren Saruhan'a gelip Türk bölgesine geçtiğinde trene binen ve aslında onu tanıyan kişiler onu tanıyamadı, o da hiç sesini çıkarmadı. Bir İngiliz subayının gözünü boyamak için, durumu olduğundan çok daha iyi göstermek amacıyla attıkları yalanlara bıyık altından güldü. Tren Balıkesir'e geldiğinde ve perona ayak bastığında, başkasını karşılamak üzere orada olan Albay Kazım Bey ve Vasıf Beyle burun buruna geldiği halde onlar da tanıyamadılar !.. Yanlarından geçti, bir faytona atladı ve doğru Müdafai Hukuk merkezine yollandı. Kıyafetini değiştirince herkes sevinçten deliye döndü. Şöhret yıldızlarına bir tane daha eklemişti !..

   İzmir'den gelen taze haberler, başarı sağlandığını gösteriyordu. Yabancı sorumlular büyük bir kaygı içinde "Anadolu İhtilal Komitesi" (!) ' nin peşine düşmüşlerdi. Sıkı askeri tedbirler alınmıştı. Konsolosluklar paniğe kapılmış, İstanbul'daki elçiliklere ne yapacaklarını danışıyorlardı. İtilaf devletleri, İzmir'i Yunanistan'a katma projesini beklemeye almış, Türk halkın morali yerine gelmişti...