9 Kasım 2012 Cuma

293 ) O'NDAN HEMEN SONRA !..

 

  " İstanbul, 10.11.1938 ( A.A.) Atatürk'ün müdavi ( hastaya bakan ) ve müşavir ( danışılan ) tabipleri tarafından verilen rapor suretidir :
   Reisicumhur Atatürk'ün umumi hallerindeki vahamet dün gece saat 24'de neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı 9'u 5 geçe büyük Şefimiz derin koma içinde terk-i hayat etmişlerdir.
   Müdavi Tabipler :
Prof.Dr. Neşet Ömer İrdelp
Prof.Dr.M.Kemal Öke
Dr. Nihat Reşat Belger
   Müşavir Tabipler :
Prof.Dr. Akil Muhtar Özden
Prof.Dr. Hayrullah Diker
Prof.Dr. Süreyya Hidayet Serter
Dr. M.Kamil Berk
Dr. Abrevaya Marmaralı "

   Anadolu Ajansı'nın gazetelerde yayımlanan bu tebliği herkesi derin üzüntülere boğarken, bir kısım kişileri de siyasi anlamda uyarıyordu..
   Atatürk'ün 1937 yılı sonunda İsmet İnönü'yü başbakanlıktan ayırıp yerine Celal Bayar'ı getirmesine ; Ata'nın çevresinden bir grup çok memnundu ve bunu hiç de saklamamıştı..
   İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras dahil, bazı bakanlar ve Atatürk'ün "sofra"sındaki bazı milletvekilleri, o grubun içindeydi. 1938 ağustosundan itibaren Ata'nın hastalığı artınca bu konuyu düşünmeye başlıyorlar. Biliyorlar ki, Atatürk ölür de yerine İnönü geçerse, kendi siyasal gelecekleri o kadar parlak olmayacak !..
   Bir kısım, çareyi Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak'ın cumhurbaşkanlığında arıyor. Başka aday olarak Bayar'ın adı geçiyor. Bir de Şükrü Kaya'nın adı geçiyor. Veya Şükrü Kaya kendi adını geçirtiyor !..
   O tarihte 54 yaşındaki İnönü de, Pembe Köşk'te köşesine çekilmiş, bu gelişmeleri büyük bir dikkatle izliyor...
  

   Tabii, Atatürk'ten sonra, Ata'nın en uzun süreli yardımcısı İnönü'nün Cumhurbaşkanlığını doğal sayanlar ve onu destekleyenler de az değil.. Örneğin, İnönü'nün en yakını, eski Sağlık Bakanı Refik Saydam.. Eski Başbakanına Meclis kulislerindeki her bilgiyi anında iletiyor.  Ya da örneğin, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan. Ne olur ne olmaz diye İnönü'nün güvenliğiyle ilgili tüm önlemleri alıyor ve bunları bizzat kontrol ediyor..
   Ama İnönü karşıtı grup da, girişimlerini sürdürüyor. Mareşal Fevzi Çakmak'ın ağzını arıyorlar. Cumhurbaşkanlığına niyeti var mıdır ?.. Çakmak, İnönü'nün uygun olacağını söyleyince işleri güçleşiyor..
   Bayar da İnönü'ye karşı bir kulise girmeyeceğini açık seçik belirtiyor. Şükrü Kaya adı ise hiç tutmuyor..
   Ve böylece, Meclis'in en şiddetli İnönü karşıtlarına bile, İnönü'nün seçilmesine razı olmaktan başka çare kalmıyor..
  

   11 Kasım 1938 günü saat 9:30'da önce CHP grubunda partinin adayının İsmet İnönü olduğunu belirleyen seçim yapıldı. Gruptaki seçime katılanlardan yalnızca biri İnönü'ye oy vermemişti. Sonradan yazılan anılardan anlaşıldığına göre o kişi Hikmet Bayur'du ve Celal Bayar'a oy vermişti..
   Asıl seçim daha sonraki Meclis oturumunda yapıldı. Atatürk'ün dört yılda bir  cumhurbaşkanı seçilmesi sırasında oluşan geleneğe göre, Grubun adayı olan İnönü, oturuma katılmamıştı..
   Saat 11'de radyo yayınları Meclis'e bağlandı. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Vekili de olan Meclis Başkanı Abdülhalik Renda oturumu açtı. Atatürk'ün vefatını bildiren "resmi tebliğ" okundu. Beş dakikalık saygı duruşundan sonra cumhurbaşkanı seçimine gidildi.
   Toplantıya katılan 348 milletvekilinin tamamının oylarıyla İsmet İnönü seçildi.. Oturuma, sonucun Meclis Başkanı tarafından, evinde olan İnönü'ye "arz edilmesi" ve kendisinin Meclis'e davet edilmesi için ara verildi..
   Radyo, aynı gün İnönü'nün, usulen istifasını veren Başbakan Celal Bayar'ı yeniden başbakanlığa atadığını ve Bayar'ın yeni hükumeti kurduğunu da bildirdi.
   Yeni hükumette bakanların çoğu yerinde duruyordu ama, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras yoktu. İnönü onları affetmemişti ve Kabine dışında bırakmıştı !..
   Birkaç ay sonra evlerdeki Atatürk fotoğrafının yanına İnönü'nün aynı büyüklükteki fotoğrafı asılmıştı ama fotoğrafın altında bir şey daha yazılıydı : "Milli Şef" !..
   Bu sıfat ona aralık ayında toplanan CHP Kurultayı tarafından verilmişti. Kurultay bir de tüzük değişikliği yapmış, onu partinin "değişmez genel başkanı" ilan etmişti.  Bu öneriyi yapan ise, ilginçtir, İnönü'nün geçmişte ve gelecekteki rakibi Celal Bayar'dı !.. O sırada Başbakan idi.. Parti Genel Başkan Yardımcısı idi.. O öneriye imza atmayı, herhalde görev saymıştı !..
( ALTAN ÖYMEN, "BİR DÖNEM BİR ÇOCUK" )
   



7 Kasım 2012 Çarşamba

Kuantum Teorisi

Kuantum teorisi, atomik olaylardaki enerjiyi açıklamaya yarayan bir fizik teorisidir. Kuantum kelimesi yalnız başına kullanıldığında bir sistemin değiştirebileceği enerjinin küçük bir kısmı anlamına gelir. Mesela foton, elektromanyetik radyasyon kuantumudur. Kuantum teorisi enerjinin devamlı olmadığını ve seviyelere sahip olduğunu, bu seviyelerin küçük kademeler halinde değişebileceğini matematik ifadelerle açıklar.


Mesela; bir atomda elektronların çekirdek etrafında kendi yörüngelerindeki hareketleri, siyah cismin küçük miktarlar halinde ısı yayması(Max Planck'ın siyah cismin radyasyonunu buluşu), fotonun elektromanyetik radyasyonu (Bohr teorisi), fotoelektrik olayı, atom spektrumu (tayfı) kuantum teorisi ile izah edilebilir. Kuantum teorisi üzerine yapılan çalışmalar şunlardır:
Plank'ın radyasyon teorisi:
1901 senesinde Alman fizikçisi bir cismin ufak bir oyuğundan yaydığı ısı enerjisinin frekans dağılımını (radyasyonunu), ışığın elektromanyetik teorisine benzeterek, cisme ait en küçük parçalarının titreşimler yaparak yaydığı enerjisine benzetmiş ve matematik olarak bunu ifade etmiştir. Yaptığı hesaplardan, bu titreşimlerin genliklerinin sınırlı olması gerektiğini anladı. Mesela bir salınımın veya titreşimin genliği 1 m veya 2 m olabilmekteydi, arada bir değer alamamaktaydı. Bunun sonucu olarak, sadece belirli genlikteki salınımlara müsaade edildiğinden dolayı, enerji artık düzgün bir şekilde alınamamaktaydı veya yayılamamaktaydı. Böylece işlem sarsıntılı olarak, müsaade edilen bir genlikten diğer genliğe sıçrayarak ortaya çıkacaktı. Böyle bir sıçramayı ortaya çıkarmak için gerekli olan enerji miktarını bir kuantumluk enerji olarak isimlendirdi. Ayrıca bir kuantumluk enerjinin, salınımın frekansı ile, Planck sabiti denen sabit bir sayının çarpımına eşit olduğunu kabul etti. Bu sabite h=6,62·10-27 erg. saniye şeklinde çok küçük bir değer olduğu için sıçramalar da çok düşüktür.
Bu kabuller o kadar değişiktir ki, Planck bile geçerliliğinden şüpheye düştü. Ancak 1905'te Albert Einstein, önemli bir adım atarak, bunları ciddi bir şekilde inceledi. Işığın kendisinin kuantumların birleşmesinden meydana gelen taneciklerden ibaret olduğunun kabul edilmesi gerektiğine işaret etti. Yoksa, teoride bir dengesizlik ortaya çıkmaktaydı. Şimdi bu taneciklere foton denilmektedir ve bunların enerjileri, frekansları ile Planck sabitinin çarpımına eşittir. E=h·f. Bu kabul, metalik bir yüzeye ışığın çarpmasıyla bu yüzeyden elektronların koparılması olayını açıklayarak pekiştirdi. Buna fotoelektrik olayı denilir.
Dalga ve parçacık teorisi:
On yedinci yüzyılda Isaac Newton, ışığın parçacıklardan meydana geldiğini kabul etmiş ve bir geometrik optik geliştirmişti. Ancak daha sonra meydana gelen gelişmeler ve ışığın hızının diğer şeffaf cisimlerde ölçülmesi, James Clerk Maxwell'in geliştirdiği elektromağnetik dalga teorisinin kabulünü zorlamıştı. Ancak Einstein'in çalışmasıyla parçacık teorisi canlanmış ve dalga teorisiyle rekabet eder duruma gelmiş oldu.
Atom spektrumu (tayfı)
1993'te Danimarkalı Niels Bohr kuantum fikrini, klasik teorilerin o zamana kadar açıklayamadığı, atom spektrumu teorisine tatbik ederek önemli bir adım attı. İngiliz Ernest Rutherford'un yaptığı deneylerden, atomun minyatür güneş sistemi gibi, ortasında pozitif yüklü bir çekirdek etrafından dönen elektronlardan ibaret olduğu kabulünü getirdi. Ancak atomu tutan elektriksel kuvvetlerin, kütle çekim kuvvetlerinden farklı olduğunu iddia eden Maxwell, elektronların yörüngelerinde kararlı olmayacağını bildirdi. Buna göre elektronlar enerjilerini sürekli frekansa sahib olan ışık şeklinde yayacaklardı. Bu ise atom spektrumunda görülen ayrık frekansları açıklamaktan uzaktı. Hatta atomların kararlı durumu bile açıklanamıyordu.
Bohr klasik teorinin kabullerinden ayrılarak bazan eskiye taban tabana zıt yeni kabuller yaparak işe başladı:
  • Elektronlar kararlı yörüngeye sahiptirler.
  • Yörüngelerinde bulundukça enerji yaymamaktaydılar.
  • Sadece belirli yörüngeler mümkündür. (Aynen Planek belirli salınım genliklerine izin verdiği gibi.)
  • Elektronlar bir yörüngeden diğer yörüngeye sıçrayabilmektedirler. Ancak bu halde meydana gelen enerji farkı, foton yaymak veya almakla karşılanacaktır. Bu fotonun f frekansı da E enerji farkının h Planck sabitine bölünmesiyle elde edilecekti: f = E / h
Bu kabuller şaşırtıcı sonuçlar çıkardı. Bohr, yüksek bir yaklaşımla hidrojen atomunun spektrum frekanslarını hesapladı. Eski ve yeni kabullerin karışımı olan bu teorinin sonuçları artık herkesin dikkatini çekmekteydi.
Bir elektronun hareketinin kuantum sayıları denilen belirli sayılara bağlı olduğu anlaşılmıştı. Kuantum sayıları tam sayılar veya tek sayıların yarılarından ibaretti. Bu sayılar Bohr teorisindeki müsaade edilen yörüngelerle ilgiliydi. Bohr'un teorisiyle atomun içine nüfuz edilmekte olduğu için, bu teorinin önemi büyüktür. Ancak seneler sonra bilim adamları, bunun da açıklayamayacağı olaylarla karşılaştılar. Bunun sonucu olarak iki farklı yönden gelinerek bir modern teori geliştirildi.
Dalga mekaniği:
1923'te Fransız Louis de Broglie, ışığın dalgalar tarafından iletilen fotonlardan ibaret olduğunu iddia etti. Ona göre elektron ve diğer atomik parçacıklar da dalgalarla hareket etmekteydi. Ayrıca iddiasının Bohr'un müsaade edilen yörüngeler kabulüyle de uyuştuğunu gösterdiyse de pek dikkati çekmedi.
Erwin Schrödinger 1925'de bu iddianın dalga kısmını alarak, Newton'un mekaniğine tatbik etti. Bu yeni ortaya çıkan Dalga mekaniği'ne göre elektronlar parçacıklar olarak değil, farazi bir matematiksel uzayda yayılı dalgalar olarak belirmekteydi. Bu kabuller, Planck'ın salınımlarının kuantum davranışlarını, hidrojen atomunun spektrumunu açıklaması ve çok önemli kuantum sayılarını doğrudan doğruya ortaya çıkarması yönünden, ciddiye alındı. Daha sonra yapılan deneyler De Broglie'nin madde dalgalarının mevcudiyetini de göstermiştir
Matris mekaniği:
Werner Heisenberg de 1925'de tamamen farklı bir yol takip ederek, temel fiziksel büyüklükleri düzenli bir şekilde tablolar halinde yazdı. Bunlara matris denildiği için, teorisi de Matris Mekaniği olarak isimlendirildi. Bir parçacığın koordinatını ve momentumunu (kütlesiyle hızının çarpımı) q ve p ile gösterdiğinde p kere q'nün, q kere p olmadığını ve aradaki farkının Planck sabitiyle ilgili olduğunu keşfetti. Bu, günümüzde modern atom teorisinin temel taşlarından birini teşkil etmektedir. Heisenberg'in teorisi görünüşte çok farklı zannedilen Schrödinger'inkiyle aynı sonuçları vermekteydi. Paul Dirac ise, her ikisinin klasik mekaniğe çok benzeyen kuantum mekaniğinin özel bir şekli olduğunu gösterdi.
Belirsizlik prensibi:
Yukarıdaki gelişmeleri anlatan kuantum teorisi bir başarıdan diğerine gitmekteydi. Ancak temelinin fiziksel bakımdan tutarlı olduğunda hala şüpheler mevcuttur. Mesela p momentum ile q koordinatlarının çarpımında eğer q·p çarpımı, p·q çarpımına eşit değilse bu büyüklükler alışılagelen değerler alamamaktaydılar. 1927'de Heisenberg, belirsizlik prensibini ortaya koyarak bu konuda rahatlık sağladı.

6 Kasım 2012 Salı

292 ) ATATÜRK'Ü ANLAYARAK SEVMEK !..



   "Gayri resmi tarih" görüşüne göre, Kurtuluş Savaşı'nı yapan Gazi Mustafa Kemal Paşa, makbuldür, olumlu olarak değerlendirilir ; Cumhuriyet'i ilan eden ve devrimler yoluyla toplumu laik ve demokratik bir yapı çizgisinde dönüştüren Atatürk ise makbul değildir ; dinden ve gelenekten saptığı ve toplumu da saptırdığı iddiasıyla, olumsuz değerlendirilir !..
   Mustafa Kemal'in bağımsızlık ve Cumhuriyet hedefleri o denli inanılmazdır ki, Halide Edip gibi bir özgürlük savaşçısı bile, bunlara inanmayarak, Amerikan mandası taraftarlığı yapmıştır..
   Komutanların en kıdemlisi olan Mareşal Fevzi Çakmak bile, Lozan dönüşünde İsmet Paşa'ya, ( Mustafa Kemal'e muhalif olan ) komutanların arasında bir fikir birliği oluşturulması yoluyla işlerin yürütülmesi önerisinde bulunmuş, İnönü'nün bu öneriyi "devletin resmi örgütlenmesi dışında olduğu" gerekçesiyle reddetmesi üzerine sessiz kalmıştır.

 

   Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'i ilan ederken önündeki seçeneklerine kısaca bir göz atalım ; böylece onun devrimci yalnızlığını daha iyi anlayabiliriz..

   1 ) Hilafet Seçeneği : Aralarında Kurtuluş Savaşı komutanlarının da bulunduğu büyük bir kesim bu seçeneği savunmaktadır. Bunlara göre Hilafet, sadece Osmanlı İmparatorluğu döneminde toplumun alışageldiği bir yönetim biçimi olmakla kalmayıp aynı zamanda Türkiye'nin bütün İslam coğrafyasındaki liderliğinin de güvencesi olacaktır. Yani hem toplumda kabul görmesi daha kolaydır, hem de Türkiye'ye, dünyadaki İslam ülkelerinin liderliğini sağlayacaktır. Bu model, aslında Mustafa Kemal'in halifelik görevini yüklenebilmesine de olanak vermektedir.
   Büyük Millet Meclisi, halkın ve milletin temsilcisi olarak Hilafetin de temsilcisidir ; Meclis Başkanı da, bu kimliğiyle Meclis adına temsil görevini yerine getirebilir ; kısacası, Mustafa Kemal, Meclis Başkanı kimliği ile devlet başkanı ve halife olabilir..
   Mustafa Kemal bu öneriyi doğru bulmaz, çünkü onun anlayışına göre, artık din-tarım imparatorluklarının dönemi kapanmış, iktidarın geçerlilik kaynağını halktan, milletten alan çağdaş ulus devletler dönemi başlamıştır. Tabii İslam ülkelerinin liderliği açısından da bu önerinin ne denli anlamsız olduğunu bilir ; Osmanlı Padişahı  5. Mehmet Reşat'ın Birinci Dünya Savaşı'na girerken ilan ettiği "cihad" karşısında Müslüman Arapların, İngilizlerle işbirliği yaparak Halife'nin ordularına karşı savaştığı gerçeğini unutmamıştır..

 2 ) Komünizm Seçeneği : Mustafa Kemal'in önündeki ikinci seçenek, o sırada yükselişte olan ve Kurtuluş Savaşı'na da destek veren Sovyet Rusya'nın rejimi olan Komünistliğin kabulüdür. Bu modele göre Türkiye Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilir, kendisi de Yoldaş Kemal olarak bu devletin başına geçer.
  Bu model, hem o dönemde emperyalist güçlerle savaşan Kuvayi Milliyeciler için ideolojik açıdan uygundur, hem "yükselen deneyim" olarak dünyanın gündemindedir, hem de Kurtuluş Savaşı'na para ve silah desteği veren Rusya'nın yeni rejimi olarak, oradan alınacak yardımla, kolayca uygulanabilir. Üstelik Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal'in isteğiyle Türkiye Komünist Partisi de kurulmuştur.
  Mustafa Kemal'in, Komünist modeli derinliğine incelediği ve son derece bilinçli bir biçimde yeni devlet yapısı olarak tercih etmediği bilinmektedir. O sıralarda Lenin'in, Türk Kurtuluş Savaşı da anti-emperyalist nitelikte olduğu için Mustafa Kemal'e yardım amacıyla yolladığı Büyükelçi Aralov, Atatürk'ün bu konudaki görüşlerini kendisine açıkça anlattığını anılarında yazar.. Bu anılara göre, Mustafa Kemal, cepheyi göstermek için Aralov ile birlikte gittiği bir tetkik gezisinde ona, Sovyetler Birliği'ndeki rejimin işçilere dayandığını, oysa kendi elinde sadece köylülerin bulunduğunu, köylülerle ise Bolşevizm kurulamayacağını açıkça söylemiştir.
   Böylece 1917'de dünyanın gündemine bomba gibi düşen "Komünizm" de bir seçenek olarak elenmiş olur..

  3 ) Faşizm Seçeneği : Dönem, ırkçı kuramların moda olduğu, Almanya'da Hitler'in örgütlenmeye başladığı dönemdir. Mustafa Kemal ise bir imparatorluk enkazından, Türklük bilincinin geliştirildiği bir ulus devlet yaratmaya çalışacaktır : Bu amaca en uygun model, Türk ırkçılığına ve milliyetçiliğine dayalı faşist model gibi görünebilir. Bu modele göre Milliyetçi Sosyalist Türk Devleti kurulur, Mustafa Kemal, Führer olur, sorun çözülür !..  Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun en ihmal edilmiş milleti olan Türklük de ön plana çıkarılmış ve yeni devletin ideolojik ve kültürel temeli yapılmış olur.
  Mustafa Kemal, pek çok sorununu çözecek olan bu modele de itibar etmemiştir. Üstelik onu sadece kuruluş döneminde kullanmamakla kalmaz, yıllar sonra Tek Parti Döneminde, İtalya'daki faşist modeli irdeleyen ve bir öneri olarak önüne getirenlere de, onları azarlayarak karşı çıkar..

  4 ) Cumhuriyet Seçeneği : Aslında, feodal bir toplumda, uygulanması en zor olan seçenek Cumhuriyet modelidir.. İlk üç model, Türkiye'de çok daha kolay uygulanabilir seçeneklerdir. Çünkü ; biri din, öteki sınıf, sonuncusu da ırk diktatörlüğüne dayalı olduğundan, din-tarım toplumlarının ilkel ve otoriter yapısına çok daha uygundur.  Ama Mustafa Kemal, en zor olanına, Endüstrileşme ve Aydınlanma olmadan uygulanamayacak bir modeli, laik ve demokratik modeli, yani Cumhuriyet rejimini seçer..
  Çünkü amacı, toplumu dönüştürmek, bir diktatörlük değil, çağdaş bir laik ve demokratik toplum kurmaktır. Bu amaca varmaktaki çabalarında YALNIZ bir liderdir.
  Kurtuluş Savaşı komutanları Hilafet yanlısı olduklarından, yanında sadece İsmet Paşa vardır.. Cumhuriyet'in kurulması ve toplumun laik ve demokratik ilkeler temelinde dönüştürülmesi son derece zor ve uzun bir süreçtir. Altı yüzyıldır "kul" olarak yaşamış insanlara "vatandaş" bilincinin aşılanması, üstelik de bu dönüşümün endüstrileşmeyi ve aydınlanmayı yaşayamamış bir toplumda gerçekleştirilmesi, 20. yüzyılda eşi olmayan bir deneyimin yaşanmasına yol açar.  Bu dönüşümün temelinde kısaca Atatürk Devrimleri denen reformlar yatmaktadır : Eğitim Devrimi, Kıyafet Devrimi, Yazı Devrimi, Dil Devrimi, Tarih Devrimi, Medeni yasanın kabulü gibi devrimler ; dinci-gelenekçi bir tarım toplumundan, çağdaş bir topluma geçişin, kısaca, "kulluktan" "vatandaşlığa" dönüşümün alt yapısını kuran devrimlerdir.
   Batı'da bu dönüşümü sağlayan ( ve çok kanlı olan ) Reform, Aydınlanma, Endüstrileşme, Kentleşme ve bunların sonucu olan Demokratikleşme gibi süreçler Osmanlı İmparatorluğunda yaşanmamış olduğu için, toplumun dönüştürülmesi, hukuk ve eğitim reformlarıyla gerçekleştirilmeye çalışılır ; Aydınlanma, Endüstrileşme ve Kentleşme, bu devrimler sayesinde eşzamanlı yaşanır.
   İşin en zor tarafı, Batı'da "aşağıdan yukarı", geniş halk kitlelerinin desteğiyle, ve çok kanlı olarak yaşanmış olan bu sürecin, Türkiye'de "yukarıdan aşağı" devrimlerle gerçekleştirilmek zorunda kalınmasıdır..
   Laik ve demokratik rejimi kuran, toprak ağalığı ve köylülükle mücadele veren çağdaş sermaye ve işçi sınıfları henüz Türkiye'de gelişmemiş olduğu için bu savaşım, ancak sivil ve asker bir avuç bürokratın desteği ile verilir.
   Tabii bu dönüşümün en önemli unsuru ve desteği, Mustafa Kemal'in büyük bir özenle kurduğu ve varlığını sakınarak sürdürdüğü Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.. Meclis'in varlığı, rejimin geçerlilik temellerini, dinci-gelenekçi yapıdan (halife-sultan geleneğinden) , ulusal temele ( halk temeline ) , "demokratik temsil sistemi"ne aktarmayı olanaklı kılar.. Zaten Meşrutiyet ile Cumhuriyet arasındaki en önemli fark da burada yatar.

   Meşrutiyet rejimleri, padişahlığın, "meşruti bir monarşi" çerçevesinde devamını öngörürken, Cumhuriyet, rejimi doğrudan "Milli Egemenlik" ( Ulusal Egemenlik )  anlayışı üzerine oturtmuştur. Mustafa Kemal'e, toplumu dönüştüren devrimlerini yapma olanağı veren siyasal, yasal ve meşru güç de budur...
 






( Emre Kongar, "Tarihimizle Yüzleşmek", 2006,  s.164-170 )

4 Kasım 2012 Pazar

Five Little Fishies Finger Play


Parmak oyunlarını çocuklar çok seviyorlar. 
Madem amacımız eğlenerek öğrenmek işte talimatları ile birlikte güzel bir parmak oyunu. 
İnternette bu şarkının değişik versiyonları mevcut, sözlerde ufak farklılıklar var, bana en sevimlisi bu geldiği için bunu paylaşıyorum. 



Five Little Fishies(Original Author Unknown)

Five little fishies swimming in a pool, (Wiggle 5 fingers.)
The first one said, “This pool is cool.” (Wrap arms around body.)
The second one said, “This pool is deep.” (Speak in a deep voice.)
The third one said, “I want to sleep.” (Rest head on hands.)
The fourth one said, “Let’s dive and dip." (Hand dives and dips.)
The fifth one said, “I spy a ship.” (Form eyeglass with hands and peer through it.)
A fisherman's boat comes, (Fingers form V and move away from body.)
The line goes KER-SPLASH, (Pantomime throwing fishing line.)
And away the five little fishies dash. (Wiggle 5 fingers away from body) 

Bu da videosu 

291 ) SULTAN ABDÜLAZİZ'İN OTOPSİ RAPORU !..

  

   30 Mayıs 1876 akşamı, penceresinden yaşlı gözlerle izleyen Abdülhamid'in bakışları altında, Sultan Abdülaziz ve ailesi sağanak yağmur altında kayığa bindirilirken Hüseyin Avni Paşa'nın yaveri, arkadaki kayıklardan birine bindirilmekte olan Padişahın eşi Neşerek Kadın'ın üzerinde mücevher olabileceği düşüncesiyle, sarındığı şalı aldı. Alelacele uyandırılıp çıkmak zorunda kalan Neşerek Kadın'ın üzerinde omuzları açık bir elbise vardı. Bu halde kayığa binip, soğuk ve yağmurlu bir havada, uzunca bir süre yolculuk yapmak zorunda kalan kadıncağız ciddi şekilde üşüttü ve iki gün sonra vefat etti.
  Abdülaziz Topkapı Sarayı'nda, altmış sekiz yıl önce III.Selim'in yeniçerilerce öldürüldüğü odaya yerleştirildi. Bu, tesadüfen yapılmış bir hareket değil ; Hüseyin Avni Paşa tarafından kasıtlı olarak alınmış bir karardı. Zaten bu paşayı herhangi bir nedenle öven bir tarihçi de yoktur.. (aşağıda solda )

 

   Avni Paşa, Sultan'ı öldürmeyi çoktan planlamıştı. Uzun zamandır Saray'da casusluğunu yapan İkinci Mabeyinci Fahri Bey'i bu işte kullandı. Cezayirli Mustafa Pehlivan, Yozgatlı Pehlivan Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmet Pehlivan'ı Feriye Sarayı'na bahçıvan yaptılar. Bu üç pehlivan, Şehzade Murad Efendi'nin Kurbağalıdere'deki köşkünde, ayda üç altına bahçıvanlık yaparlarken şimdi geldikleri Feriye Sarayı'nda ( aşağıda ) aylıkları yüz altın olmuş, otuzar altın da ikramiye almışlardı..



   Abdülaziz de Topkapı Sarayı'ndan alınarak Feriye Sarayı'na getirildi. İkinci Mabeyinci Fahri Bey ile bu üç pehlivan, eski padişahın odasına girip, uzun bir dövüşmeden sonra bileklerini kestiler, sonra da pencereden atlayıp kaçtılar. Binbaşı Necip ve Binbaşı Ali Bey'ler de cinayet sırasında odada olup onlara yardım etmişlerdi. Yani toplam altı kişiydiler..
  Sultan Abdülaziz'in cesedi doktor raporu için yakındaki karakola götürülür. Hüseyin Avni Paşa, cesedin üzerine karakolun perdesini kopartarak örtmüş ve sadece kollarını açıkta bırakmıştı. Cesedin kollarını ilk gören Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane (Gülhane) Kumandanı Dr. Marko (Apostolidis) Paşa'dan, bileklerdeki yara izlerine bakarak ve cesede elini bile sürmeden, intihar raporu yazıp imzalaması istenir. Marko Paşa, Avni Paşa'nın dostu ve adamıydı ama, böyle bir raporun altına imza atmayacağını söylediğinde Avni Paşa çılgına döndü.. Sonra, askeri Doktor Miralay Ömer Bey çağrılır ; o da imzalamayınca hemen orada apoletleri sökülerek Libya'ya sürgüne gönderilir..
  Sonunda, on dokuz doktor bulunur. Birkaçı sadece kollarına bakar, diğerleri sadece izleyerek raporu imzalarlar. Başlarında Sadrazam, Serasker, Bahriye Nazırı, diğer iki nazır ve çok sayıda subay beklemekte iken zaten fazla şansları yoktur !..
  İmzalanan rapora göre ; sol bilekte beş santim uzunluğunda, üç santim genişliğinde ; sağ bilekte ise iki buçuk santim uzunluğunda bir yara vardır. Tıp bilimine göre, bir bileğini kesen bir insanın kesik bileği ile diğer bileğinde böyle bir yara açması imkansızdır !..
  Ayrıca intihar olaylarında sadece üstteki "radial" damarlar kesilmektedir. En alttaki "cubital" damarların kesildiği hiç görülmemiştir.
  Ertesi gün yayınlanan hükumet tebliği şu şekildedir : 
"Sultan Abdülaziz sakalını düzeltmek üzere istediği küçük makasla her iki bileğinin damarlarını açarak intihar etmiştir.."
  Bu tebliğ ve ekindeki doktor raporu, hiç kimseyi inandıramadığı gibi ; zaten pehlivanlar da yaptıklarını sonradan itiraf etmişlerdir.
  Pehlivan Mustafa olayı şöyle anlatıyor : 
"Fahri Bey arkasından dolanıp kollarını tuttu. Hacı Mehmet ile Cezayirli Mustafa dizlerine oturdu. Ben de sol kolundaki damarları çakı ile iyice kestim. Sağ kolunun dahi birkaç yerine çakı ile bastırdım.." (Ahmet Mithat Efendi, "Mirat-ı Hayret", S.262)
  Sultan Abdülaziz'in naaşını yıkayan sekiz imamdan, Sultanahmet Şeyhi Ömer Efendi, Yıldız Muhakemesinde ; Sultan'ın iki dişinin kırılmış olduğunu,sakalının sol tarafının yolunmuş olduğunu, sol memesi altında büyük bir çürük olduğunu söylemiştir..
  İsmail Hami Danişmend, beş ciltlik "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi" adlı eserinde, Sultan'ın ölüm nedeninin intihar değil de cinayet olduğuna dair tam otuz bir tane delil sayar..
  Cesedi gören doktorlardan, İngiltere Sefareti doktoru da bu kesikleri insanın kendi kendine yapamayacağını söylemiştir..

    

  Halkın hiçbir katkısı olmayan bu hareket tamamen saray içinde yapılan bir darbeydi. Bu darbeyi yapan Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa ve Süleyman Paşa'nın ortak özelliği ise mason olmalarıydı !..
  Masonluk Osmanlı'da bir padişahı tahtından indirip öldürecek kadar güçlenmişti !..
  Abdülhamid olayı şöyle özetler :
"Sultan Murad'ın hastalığı daha ilk gün, biat töreni sırasında hissedilmiş ve görülmüştü. Sultan Aziz, belki gafil avlanmıştı ama kendisinden yana olanlar pek çoktu. Kısa bir süre içinde, Abdülaziz'in lehinde,toplumda büyük tepki doğacağını kurnaz serasker 'hal' sırasında gördü. Tehlikeyi ne suretle olursa olsun kaldırmak, onun için bir zorunluluktu. İşte Sultan Aziz'in şehadet sebebi budur !.."

     

  İhtilal gecesi şuurunu yitiren yeni padişahın hastalığı, Abdülaziz'in eşi Neşerek Kadın'ın vefatını duyduğunda büsbütün şiddetlenir. Daha sonra Abdülaziz'in ölüm haberi ile tamamen şoka girer. Duyduğunda düşüp bayılır, sonra da bir buçuk gün boyunca hep kusar.. 
  Abdülaziz'in kayın biraderi, Neşerek Kadın'ın da erkek kardeşi olan Kurmay Binbaşı Çerkez Hasan Bey (yukarıda sağda); bakanlar toplantısını basarak ablasının ölümünden sorumlu tuttuğu Serasker Hüseyin Avni Paşa'nın üzerine kurşun yağdırır. Bu arada Paşa ile birlikte Hariciye Nazırı Reşit Paşa, birkaç subay ve asker de can verirler.. Yaralı ele geçirilen Çerkez Hasan birkaç gün sonra Beyazıt Meydanı'nda idam edilir..
  Bu son olay Sultan Murad'ın şuurunun hepten kaybolmasına neden olur. Çünkü Serasker Avni Paşa en büyük destekçisidir ; Çerkez Hasan'ı da uzun zamandır tanımaktadır..
  Hükümdarlığının ilk iki haftası boyunca hareketleri o derece garipleşir ki, Eyüp'te yapılacak Kılıç kuşanma töreni devamlı ertelenir. Osmanlı tarihinde Kılıç kuşanmadan padişah olan tek kişi Sultan V.Murad olmuştur..
  Hükumet erkanı ise, Sultan'ın vücudunda çıban çıktığını, iyileşince halkın huzuruna çıkacağını ilan etmişti. Asıl hastalığı gizlendi.. 
  Fakat işin iç yüzünü bir süre sonra bir Fransız gazeteci açıkladı. Rusya Sefiri Ignatiyef de İstanbul'u terk ederken, "Benim Rusya'ya dönüşüm artık İstanbul'da sefirlik için bir şey kalmadığındandır. Devlet-i Aliye Hükumeti başıbozuk bir hükumettir. Padişahları delidir, hizmet etmek mümkün değildir" demesi bardağı taşıran son damla olmuştu. (Hüseyin Hıfzı, "Sultan Murad-ı Hamis ve Sebeb-i Hal'i",s.16)
  3 Ağustos 1876 tarihli "The Times" ; tahta çıkışından dokuz hafta sonra Sultan Murad'ı şöyle tarif ediyor : Hipnotize olmuş gibi kanepede hareketsiz ve sessiz oturuyor, uzun gün boyunca bıyıklarını ve sakalsız çenesini sıvazlayıp tahttan çekileceği günü düşünüyor ve kendi omuzlarına çok ağır gelen bu yükü kardeşlerinden hangisinin omuzlayabileceğini hesaplıyor.."
  Oysa düşünmesine gerek yoktu !.. Veliaht artık belli idi.. Abdülhamid.. 
  Sultan Murad masonluk kuralları gereği üstatlarının alacağı kararlara itirazsız uymak zorundaydı. Hasta olmadan önce içkiye ve eğlenceye düşkündü. Bu durumdaki bir padişahın "kullanılması" ve yönlendirilmesi kolaydı !.. Ama bu hastalık ortaya çıkıp da tamamı Bektaşi olan ihtilalcilerin karşısına ; dindar, tutumlu ve akil bir profil çıkınca büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Üstelik hiç istemedikleri Abdülhamid, Nakşibendi idi.. Padişahlığına engel olmak için çok uğraşsalar da, 36 yaşındaki Padişah Murad, bir gün kendini Dolmabahçe Sarayı havuzuna atınca artık başka çareleri kalmadı..
  Abdülaziz "cinnet geçirdi" diye düzmece bir fetva veren Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi, bu kez gerçek bir cinnet fetvası verdi !..

      

Mustafa Dede'nin mushafı. Sağ alttaki leke, bu mushafı okurken katledilen Sultan Abdülaziz'in kanı..

KAYNAKÇA : 
Yılmaz Öztuna, "Bir Darbenin Anatomisi"  ve "Türkiye Tarihi" ; Ahmet Mithat Efendi, "Mirat-ı Hayret" ; İsmail Hami Danişmend, "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi" ; Roderic H. Davison,"Reform in the Ottoman Empire" ; Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, "İlan-ı Hürriyet ve Sultan 2. Abdülhamid Han" ; İsmet Bozdağ, "Sultan Abdülhamid'in Hatıra Defteri" ; Henry Eliot, "İntihar mı Kal mı ? Yahut Vaka-i Sultan Aziz" ; İlhami Yangın, "İhtilal Tüccarları"   


1 Kasım 2012 Perşembe

290 ) BİR SARAY DARBESİ !..

    

   Abdülaziz'e yapılan darbeden önce onun döneminin üst düzey yöneticilerine bir göz atmakta fayda var. Örneğin Mustafa Reşit Paşa ile onun yetiştirdiği Mehmet Emin Ali Paşa ve Keçecizade Mehmet Fuat Paşa, Hariciye Nezaretine on üç kez atanmış ve sürekli bu makamı ellerinde tutmuşlardır. Öyle ki ; bu paşalardan birisi sadrazamlık görevinde ise, diğeri mutlaka Hariciye Nazırlığı görevinde bulunmuştur..
  Mustafa Reşit Paşa döneminde, o devirlere kadar pek bilinmeyen, masonluk önem kazanır. Paşa, Osmanlı'da üst düzey yöneticilik yapan ilk masondur aynı zamanda..
  Keçecizade Fuat ve Ali Paşalar Babıali Tercüme Odası'ndan yetişmedir. Fuat Paşa, Midhat Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Sefiri Sadullah Paşa, Namık Kemal, Şair Ziya Paşa ve Şinasi aynı mason locasına kayıtlıdır...
  Abdülmecid 16 yaşında tahta çıktığından, Mustafa Reşit Paşa (aşağıda solda) ve onun yetiştirdiği diğer paşalara karşı çıkamamıştı. Ondan sonra tahta geçen kardeşi Abdülaziz 31 yaşındaydı ama o da bir süre yönetim kademelerine dokunmadı.
  Abdülaziz'in tahta çıkışını izleyen sekiz yılda ; sadrazamlık ve hariciye nazırlığı, Ali Paşa ve Fuat Paşa (aşağıda ortada) arasında birkaç kez el değiştirdi. Fuat Paşa iki dönemde toplam dört yıl sadrazamlık ve seraskerlik (başkumandanlık) görevinde bulundu. O öldükten sonra Sultan Abdülaziz, Ali Paşa'yı ölünceye kadar görevde tuttu. Ali Paşa (aşağıda sağda) ; Abdülmecid döneminde üç, Abdülaziz döneminde iki olmak üzere toplam beş kez sadrazam  ve sekiz kez hariciye nazırı olduktan sonra 7 Eylül 1871'de öldü..
  Ali Paşa'dan sonra göreve gelenler arasında bir tek Hüseyin Avni Paşa bir yılı geçkin süreyle görev yapabildi : bir yıl iki ay !.. 
  Sultan'ın devamlı olarak birinci sınıf devlet adamı arayışında olduğu, onun şu sözlerinden de anlaşılabiliyor :
"Benim ecdadım bu gibilerin aklıyla hareket etmiş olsaydı, Konya Ovası'nda koyun sürüleriyle yaşamaktan kurtulamazdık.."

    

   Rusya ile iyi geçinmek taraftarı olan Abdülaziz, sadrazamlığa Mahmud Nedim Paşa'yı (aşağıda ortada) getirir. "Dörtlü Çete" olarak bilinen Mütercim Rüştü Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa (aşağıda solda), Midhat Paşa ve eski Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi ise İngiliz yanlısıdır. İşte bu dörtlü, Sultan'ı tahttan indirerek yerine, mason da olan, Veliaht Murad'ı geçirmek istemektedir. Serasker Hüseyin Avni Paşa, eski talebesi Süleyman Hüsnü Paşa'yı da (aşağıda sağda) devreye sokar.

   

   Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, karışık işler içerisinde olduğunu sezdiği Hüseyin Avni Paşa'yı seraskerlikten alıp Hüdavendigar (Bursa) Eyaleti valiliğine  atayarak İstanbul'dan uzaklaştırdı. Bunun üzerine Adliye Nazırı Midhat Paşa, görevinden istifa ederek, Çırpıcı Çayırı taraflarındaki köşküne çekildi. 
  Bir süre sonra Selanik'te olaylar patlak verdi (!).. Almanya Konsolosu Abbott ve Fransa Konsolosu Moulin, Türklerce linç edildi. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, Avrupa'nın tepkisini çekmemek ve meseleyi kapatmak için, olaylara karışan Türklerden altısını astırdı, Selanik Valisi Baytar Mehmed Paşa'yı da azletti.. 
  


   Daha sonra da "oyunun ikinci perdesi" başladı !.. 10 Mayıs 1876 günü "Talebe-i Ulum Mitingi" başladı. Görünüşte bu miting, Selanik'te altı Türk'ün asılmasına karşı çıkan medrese öğrencileri tarafından düzenlenmekteydi. Olayın perde arkası ise biraz daha karışıktır !..
"Mason locaları bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra, başını medrese öğrencilerinin çektiği bir gösteri düzenletti. Babıali'de toplanan kalabalık Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi'yi istememekte, Hüseyin Avni Paşa'nın serasker, Midhat Paşa'nın da sadrazam olmasını istemekteydi.."
  Bu arada Veliaht Murad Efendi ile Maslak Kasrı'nda görüşen Midhat Paşa, Veliahdın sarrafı Hristaki Efendi'den yüklüce para almıştı. Midhat Paşa ve gazeteci Agah Efendi, bu parayı medrese öğrencilerine dağıttı. Gösterilere diğer destek verenler de ; Şair Ziya Paşa, ulemadan Şirvanizade Ahmed Hulusi Efendi, veliahdın özel doktoru Kapolyon ve bilhassa çok nüfuzlu olan, Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Osman Efendi idi..



   Padişah, Midhat Paşa'nın sadrazamlığı hariç diğer talepleri kabul etti. Mahmud Nedim Paşa 11 Mayıs'ta azledilerek yerine Mütercim Rüştü Paşa, dördüncü kez, sadarete getirildi..
  Midhat Paşa önce Avusturya Sefaretine giderek darbe için yardım istedi. Sefir onu apar topar başından savar. Ama İngiltere Sefiri yardımı kabul ettiği gibi, darbe başarısız olduğu takdirde kaçmalarına yardım için bir İngiliz savaş gemisini İstanbul'a çağıracağı vaadini de verir.. 
  Redif ve Süleyman Hüsnü Paşalar, Avni Paşa'nın Kuzguncuk'taki evinde toplanarak, 30 Mayıs gecesi Dolmabahçe Sarayı'nı kuşatmaya karar verirler. Oysa darbe tarihi, daha önce Veliaht Murad ile anlaşıldığı gibi, 31 Mayıs idi. Bunun bir gün önceye çekildiğinden Veliahdın haberi yoktu !..
  İngilizler Akdeniz filosuna, Çanakkale ağzına yakın yerdeki Besika Körfezi'ne gitme emri verdiler.. Rus Sefiri Ignatiyef sefarette takviye önlemleri aldı.. Boğaz'daki Türk savaş gemilerinin topları Saray'a çevrildi..
  Merkezi Şam'da bulunan 5.Ordu'dan getirilen beş tabur Arap asker iki gün önceden vapurla Beyrut'tan getirilip, güya kışlalarda henüz yer açılamadığı için, Saray karşısında çadır kurmuşlardı !..
  Süleyman Hüsnü Paşa 300 Harbiye öğrencisine asker elbisesi giydirmişti. Ayrıca yanına Türkçe bilmeyen Suriyeli Arap taburları da almıştı. Bu asker ve öğrencilere, Padişah'ı korumak amacı ile, Saray'dan dışarıya ve dışarıdan Saray'a kimseyi sokmamaları emri verildi. Amiral Arif Paşa, Dolmabahçe önlerine getirilen donanmanın subay ve askerlerine de aynı şeyleri söyledi..
  Süleyman Hüsnü Paşa üzerinde bir binbaşı üniformasıyla ama elinde paşa olduğunu belli eden sırmalı kılıcıyla, yanında güvenilir subay ve askerlerle Saray'a girdi..
  Sultan Abdülaziz uyandırıldı ve ve görevden alındığı kendisine bildirildi. Tam bu sırada donanma, Sultan Murad'ın cülusu için toplarını ateşlemeye başladı..
  Sultan'ın "hal" edilmesinden sonra, Süleyman Hüsnü Paşa yanına iki bölük asker aldı, Veliaht Dairesi ana kapısına geldi. Askerleri iki sıra olarak daire boyuca dizdi Veliaht Dairesi muhafızlarına derhal Veliahdın uyandırılmasını söyledi. 
  Kendisine darbenin bir gün öne alındığı haber verilmemiş olan Murad, bir gece önce aldığı bol miktarda içkinin etkisiyle sarhoş bir halde uyurken, saray ağaları tarafından "bir binbaşı sizi istiyor" diye uyandırılınca, darbe planının  amcası tarafından öğrenildiğini sandı. Odasına doğru yönelen kalabalığın seslerini duyduğunda ise, idama götürecekler diye, korkudan şuurunu kaybetti. 
Oysa, "şuuru bozuldu" diye, Abdülaziz için fetva alınmıştı !..    

   

   Garip kıyafetler giydirilmiş heybetli Sultan'ın laubali bir şekilde duran asker öğrenciler ile birlikte çekilen şu "Hal " anısı fotoğraf, her şeye rağmen insanın içini acıtıyor. 

KAYNAKÇA : Eric Jan Zürcher,"Turkey,A Modern History" ; Necip Fazıl Kısakürek, "Sahte Kahramanlar" ; Kemalettin Apak, "Ana Çizgileriyle Türkiye'deki Masonluk Tarihi" ; Yılmaz Öztuna, "Bir Darbenin Anatomisi" ; Cemil Meriç, "Ümrandan Uygarlığa" ; Yılmaz Öztuna,"Türkiye Tarihi" ; Alan Palmer, "The Decline and Fall of the Ottoman Empire" ; İsmet Bozdağ, "Sultan Abdülhamid'in Hatıra Defteri" ; Lütfü Simavi, "Devr-i İnkilap" ; Roderic H.Davison, "Reform in the Ottoman Empire"    
 


280/A ) OSMANLI'DAN SİYONİST İSTEKLERİ !..

    

   Aslen Budapeşte doğumlu bir Macar Musevisi olan Theodor Herzl, Avusturyalı zengin bir aileye mensuptu. "Neue Freie Press" gazetesinin Paris muhabiri olarak çalışırken, 1859 yılı Ocak ayında, dünyanın gündemine oturan Dreyfuss davasını gazetesi adına izledi ve görüşleri tamamen Siyonizm'e dönüştü..( 1 )
   Yahudi meselesi ile daha yakından ilgilenmeye başlayan Herzl, "The Jewish State" ( Yahudi Devleti ) adlı kitabını yazdı. Herzl, Yahudi Devleti'nin kurulma zamanının geldiğini bildirerek, sağlığında bu devletin kurulacağını iddia ediyordu.. 
   Osmanlı Devleti'nin Filistin'i kendilerine vermesi halinde bu devletin ileri karakolu durumuna geleceklerini söyleyen Herzl, Arjantin'in de uygun bir olduğunu, buna, kurulacak olan örgütün karar vereceğini belirtiyordu.
   Herzl'in kitabının oluşturduğu etki ile Birinci Dünya Siyonist Kongresi, 29 Ağustos 1897 yılında, İsviçre'nin Basel kentinde toplandı. Kongreye Museviler'in yaşadığı on yedi ülkeden 240 delege katıldı. En çok delege, 97 kişiyle, Rusya'dan gelmişti. Kongre'de, Filistin'de tarımsal ve endüstriyel yerleşim alanlarının kurulması, bir devlet gibi yerel ve ulusal düzeyde Yahudi örgütlerini oluşturmak, Yahudiler'in ulusal duygularının güçlendirilmesine çalışmak, Siyonizm'in gerçekleşmesi ve hükumetlerin rızasını almak için bir an evvel girişimlere geçilmesi kararlaştırıldı.. ( 2 ) 
   Herzl, 1. Siyonist Kongresi'nden bahsederken şöyle diyordu : "Basel'de ben Yahudi Devleti'ni kurdum. Eğer bunu yüksek sesle söylersem, bana bütün dünya güler. Fakat beş yıl içinde veya elli yıl sonra garanti olarak söylüyorum, herkes bunu böyle bilecektir.." ( 3 )  

 Basel, 1897


   Siyonizm fikrine Batı Avrupa ve Amerika Yahudileri sıcak bakmıyorlardı. Amerika'da rahat içinde olan Yahudiler, bu nedenle, Herzl ve Siyonistlere büyük tepki gösteriyorlardı. Özellikle Amerikalı haham Isaac Meyer Wise, Yahudiliğin bir vatana gereksinim duymadığını belirterek siyonistlere karşı bütün Yahudileri aktif kavgaya çağırıyordu. ( 4 ) Zaten Rusya'dan kaçan Yahudiler'in büyük bir bölümü, rahatça yaşamak için, Amerika Birleşik Devletleri'ni seçip oraya yerleşiyordu..

   Sultan Abdülhamid'den Filistin'e yerleşme izni alınıp, Rusya'dan göç eden diğer Yahudiler buraya yönlendirilse, Siyonizm rüyası gerçekleşecekti ; her şey Sultan'ın iki dudağı arasındaydı. Bu yüzden Herzl ilk olarak, Sultan'ın Avrupa'daki ajanlarından Polonya asıllı Kont Philipp de Newlinsky ile tanışıp anlaştı. Daha sonra İstanbul'daki "Osmanische Post" gazetesi sahibi Diongs Rosenfeld ile temasa geçti. Rosenfeld, ona Osmanlı Devleti'nin mali açıdan çok zayıf durumda olduğunu bildirerek bir an evvel İstanbul'a gelip Abdülhamid'le görüşmesini söyledi..  
   Herzl'in Sultan'dan istemeyi tasarladığı toprak, Tevrat'ın Tekvin Bölümü'nde Yahudiler'e vaat edildiğine inanılan, Nil Nehri ile Fırat Nehri arasındaki alanı kapsıyordu..  Yahudilere bu topraklar üzerinde, Bulgaristan Prensliği'ne benzer bir muhtariyet statüsü tanınmasını isteyecekti. Bu topraklar karşılığındaki teklifi ise şuydu : "Biz, Türkiye'nin mali durumunu düzeltmek için 20 milyon harcayacağız. Bu meblağın 2 milyonunu Filistin'deki değişiklik için vereceğiz. 80 bin lirası, bu sermayenin temeli olacak. 18 milyon lira ile Türkiye'yi Avrupa'nın kontrolünden kurtaracağız." ( 5 ) 
   Herzl, Doğu Ekspresi'nde Osmanlı diplomatlarından Ziya, Karatodori ve Tevfik paşalarla tanıştı. Onlara, İngiltere'nin Heligolnad Adası'nı para karşılığı Almanlara bırakmasını örnek verdi. Ziya Paşa, Herzl'e, bunu padişahın kabul etmeyeceğini söyledi... 17 Haziran 1896'da İstanbul'a gelen Herzl'i Abdülhamid kabul etmedi. Bunun üzerine Herzl, Sadrazam Halil Rıfat Paşa'nın oğlu Cavid Bey ile görüştü ve kendisini babasıyla görüştürmesini istedi. Ertesi gün sadrazamla görüşen Herzl'i padişah yine kabul etmedi, ancak Kont Newlinsky, Padişah ile görüşüp Herzl'in isteklerini bildirdi.. ( 6 ) 
   Abdülhamid'in yanıtı ise şöyle oldu : "Eğer M. Herzl senin benim arkadaşım olduğun gibi bir arkadaşın ise ona nasihat et, bu konuda başka bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu toprakları savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar ; onu kanları ile verimli kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu kanlarımızla sularız... Ben onun hiçbir parçasını veremem.. Bırakalım Yahudiler paralarını saklasınlar. Benim devletim parçalandığı zaman, onlar Filistin'e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben, canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim.." ( 7 ) 
2. Wilhelm'in 1898 yılında Osmanlı'yı ziyareti Herzl'i ümitlendirdi. Bu kez de Alman İmparatoruna yanaştı. Kayzer, Yahudi sorununun Avrupa ve Doğu Akdeniz'de yarattığı duyguların farkındaydı. İstanbul'a gelişinin ertesi günü, Herzl başkanlığındaki, Osmanlı olmayan beş Yahudi'den oluşan bir heyeti kabul etti. Filistin'deki siyonist yerleşimlerine Alman koruması sunma fikri, tebaasının onda biri Yahudi olan Kayzer'in ilgisini çekmekteydi.. Oysa Kayzer'in, İstanbul ziyareti sırasında, Abdülhamid'e "Siyonistler Türkiye için hiçbir zaman tehlikeli değillerdir. Fakat her tarafta baş belası olduklarından dolayı onları Almanya'dan kovup kurtulmak istiyoruz" dediği de bilinmekteydi !..
   Sultan da yanıt olarak, Musevi uyruklu vatandaşlarından memnun olduğunu söyleyip nezaketle konuyu kapatmıştı.. ( 8 ) 

   Herzl, Filistin'i ziyaret eden Kayzer'in peşinden gider. Burada yine, Kayzer'e vaatlerde bulunur. Filistin'e yerleşmelerine yardım ederse, dünya üzerindeki bütün Yahudilerin Kayzer ve Almanya için çalışacaklarını yineler. Fakat, ilkinden dokuz gün sonra gerçekleşen bu görüşmede, Kayzer'i eskisi kadar sıcak bulamaz..
   Herzl, Sultan'la konuşamayınca tekliflerini artırır ; Ermeni meselesini de halledeceğini ; Avrupa basınına Ermeni meselesinde, Sultan'ı destekleteceğini, hatta Ermeni liderlerinin doğrudan doğruya Sultan'a itimadını sağlayabileceğini belirtir. ( 9 ) 
   İstanbul'daki İngiliz elçiliğinde hazırlanıp Londra'ya gönderilen bir istihbarat raporu, Ermeni örgütlerle siyonistlerin ilişkisini göstermektedir. Raporda, "Abdülhamid'e  muhalefet eden güçlerin Rusya'daki aşırı Ermeni Taşnak ihtilalcileriyle de ilişkileri olduğu, bunlar aracılığı ile Rusya'yı zayıflatmayı tasarladıkları"  belirtilmektedir. ( 10 ) 
   Abdülhamid, Ermenileri yabancıların kışkırttığını bilmektedir : "Çok geçmeden buna Fransızlar ve İngilizler de katıldılar. Osmanlı ülkesinden koparılacak yeni parçada, onlar da söz sahibi olmak istiyorlardı ; ilk Ermeni komitesinin Türkiye'de değil de Paris'te kurulmuş olması, her şeyi ortaya koyar. Fitnenin başı dışarıda idi.." ( 11 ) 
   Ermeni terörü de zaten bu tarihlerde hızlanmaya başlamıştır.. 1890'da Erzurum'daki ilk ayaklanmayı İstanbul'da Kumkapı ayaklanması izler..
   Theodore Herzl, anılarında, Türkçülüğün kurucularından Vambery'nin de siyonizm davasını desteklediğini belirtir. Vambery aracılığıyla da 19 Mayıs 1901'de Sultan'la görüşmeyi başarır. Sultan, isteklerini reddedip onlara kapıyı gösterince ; 1902 yılının Şubat ve Temmuz aylarında iki kez daha gelir İstanbul'a ama görüşme olmaz.. Herzl, 1896-1902 yılları arasında tam beş kez başkente gelerek, amacına ulaşmak için girişimlerde bulunmuştur.. ( 12 ) 
   Abdülhamid ise, sadece siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onların Filistin'e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevilerin siyonistleşmesini engellemeye çalışmış, siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba sarf etmiş ve Yahudilerin Filistin'den arazi satın almalarını yasaklamıştı. . 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Yahudilerin Kutsal Topraklar'da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883'de çıkarılan yeni kanun ise, yabancı siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere siyonist örgütlerce para verilerek bölgede önemli bir toprak parçasının siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.. Böylece bazı siyonist koloniler kurulmuştu. Yerli Arap halk ve bürokratlar para kazanma arzusuyla, bu yıllarda, Filistin'in önemli bir bölümünün Yahudilere satılmasında aracılık yapmışlardı..
   1892 sonbaharında Abdülhamid yönetimi, yerli ya da yabancı kim olursa olsun, Yahudilerin taşınmaz mal almalarını yasakladı ; yerel kadastro yöneticilerine ve halka bildirdi.. 
   Bu yıllarda Osmanlı ülkesinde yabancılara toprak satmak "hem vatan hainliği hem de ahiret azabının" nedeni olarak görülüyor ; Abdülhamid'in özel izni olmadan yabancılara toprak satma ve okul, hastane açma gibi misyonerlik kurumlarıyla ilgili haklar kesinlikle verilmiyordu. Sultan, toprağını satmak zorunda kalan Filistinli Arapların topraklarını Hazine-i Hassa adına kendisi satın alıyordu..( 13 )
   Ayrıca ; Ekim 1882'de hac yapacaklar dışındaki tüm Musevilerin Filistin'e girmesini engelleyen Osmanlı yönetimi ; 1884'de hacı dahi olsalar, vizesiz Yahudilerin Filistin'e girişini yasakladı. 1887 ilkbaharında hacıların ziyaret süresi bir ay ile sınırlandırılmış, çıkışlarının garantiye alınması için, girişlerinde oldukça yüklü bir depozito alınmıştı. 1898 Ağustosunda, hangi ülkenin vatandaşı olduğuna bakılmaksızın, Filistin kapıları tüm Yahudilere kapatıldı. 21 Kasım 1900 'de yayımlanan Duhul Şartları Nizamnamesi ile kırmızı pasaport uygulaması başlatıldı...



KAYNAK NOTLARI...


( 1 ) Howard M. Sachar, "The Course of Modern Jewish History", s. 271 ; George Lenczowski, "The Middle East in World Affairs", s. 260

( 2 ) Nahum Solokov, "A History, Zionism", s. 268-269
( 3 ) Theodor Herzl, "The Complete Diaries" c.2, s.581
( 4 ) Max Isaac Dimont, "Jew's God and History"
( 5 ) T. Herzl, a.g.e., c.1, s. 342-365
( 6 ) T. Herzl, a.g.e., c. 2, s. 367-372
( 7 ) T. Herzl, a.g.e., c.2, s. 378-379
( 8 ) Mim Kemal Öke, "Siyonizm ve Filistin Sorunu", s. 78-79
( 9 ) T.Herzl, a.g.e. , c.2, s.387
(10) Orhan Koloğlu, "İttihatçılar ve Masonlar", s. 203-206
(11) İsmet Bozdağ, "Abdülhamid'in Hatıra Defteri", s. 56
(12) Mim Kemal Öke, "Kutsal Topraklar'da Siyonistler ve Masonlar", s. 53-55
(13)BOA, İrade Dahiliye, 30 Ca. 1311, nr. 40  

İLHAMİ YANGIN'ın,  " İhtilal Tüccarları" kitabından derlenmiştir...