8 Şubat 2013 Cuma

327 ) EN ÜNLÜ OSMANLI YAHUDİSİ ...

    b

   "...Hasodabaşısı kapıyı açıp konuğun geldiğini söyleyince yerinde dikeldi. Gözlerini kapıya dikmiş, Yasef'i beklemeye koyulmuştu. Az sonra konuğu içeri girdi. Yasef'in başında sarı abaniyle sarılmış sarık, sırtında samur yakalı kaftan vardı. Sarı ipekten şalvarı, koyu kırmızı mintanı ve çılgın sarıdan kuşağı ile o, gerçekten çok göz alıcıydı (...) Yasef zarif bir hareketle kapıya işaret edince dışarıda bekleyen bir düzine zenci köle, kırmızı şallara sarılmış halde, omuzlarında vazolar, sedef kakmalı sandıklar, top top kumaşlar taşıyarak içeri girdiler ve yüklerini Selim'in ayakucuna bırakarak geri çekildiler (...) Konu şaraptan açılınca Yasef zencilerin getirdikleri sandıktan etiketi iyice solmuş bir şişe çıkardı ; 'Şehzademe dünyanın en iyi şarabını getirdim' dedikten sonra sehpadan aldığı iki bardağı yarısına dek şarapla doldurdu ve bardaklardan birini Selim'e uzattı. Selim bardağı hafifçe sallayıp şarabın cidarlarda bıraktığı ize baktı, sonra burnunu bardağa sokup kokusunu kontrol etti. Bir yudum şarabı diliyle damağının arasında ezerken gamzeleri ortaya çıkmıştı ; 'Mükemmel ! Mükemmel de ne demek, olağanüstü !' deyince Yasef gururla dikildi : 'Dünyanın en iyi şarabı Kıbrıs'ta yapılır. Ama haramiler şaraplarını herkesten kıskanıyorlar ! Keşke şehzadem padişah olunca Kıbrıs'ı fethetse de bu şaraplara kolayca sahip olsak !..'
  Selim kocaman bir kahkaha attı : 'Şarabı için adayı fethetmeye ne gerek var ? Oraya iki gemi gönderip üç top savursak, adamlar adalarındaki tüm şarapları gemilerimize yüklerler !..' "

   Cahit Ülkü, "Suların Getirdiği Padişah" adlı kitabında 1557 yılı sonlarında, Yasef Nassi ile Kanuni Süleyman'ın oğlu Şehzade Selim'in tanışmalarını böyle anlatır...

    

   Yasef Nasi/Joseph Nassi ya da Portekiz'deki adı ile Joao Miquez.. İstanbul Yahudileri arasında en ünlüleri Nasi ailesiydi..
  Aile 1492 yılında Katolikliği benimsemeye zorlandığı Kastilya'dan Portekiz'e doğru yola çıkar. 1536 yılında Avrupa'nın mali başkenti Antwerp'e, 1544'de Venedik'e ve 1550'de Ferrara'ya gelirler..Bütün bu şehirlerde karşılarına çıkan hep baskı ve zulüm olmuştur. Örnek vermek gerekirse, 1515'de Venedik'de Yahudiler için bir getto oluşturulmuştu. 
  Osmanlı pazarı ile Batı Avrupa arasında kurulmuş olan ve Buda'nın 1541'deki fethinden sonra daha da sıkılaşan bağlar ; 16.yüzyıl işadamıyla aynı dönemin maceraperest zihniyetini bünyesinde barındıran Joseph Nassi'yi İstanbul'a çekti...
  Kanuni Süleyman'ın, gözde doktor ve diş hekimlerinden Moses Hamon'un teşvikiyle, Venedik Dukası'na gönderdiği mektupların da etkisiyle ; aile reisi Dona Gracia Nasi ya da Avrupa'da bilinen adıyla Beatrice de Luna-Mendez, İstanbul'a doğru yola çıktı. Birkaç ay sonra "La Senora" diye bilinen bu kadın, 1553'de İstanbul'a ulaştı ve arkasında kırk atlı şövalye ve dört araba dolusu hizmetkarla şehre muzafferane bir giriş yaptı !.. Serveti, muazzam iş ilişkileri ağı ve güzelliğiyle ün yapmış bu kadın, Joseph'i aynı zamanda hem yeğen hem de damat olarak İstanbul'a getirtmişti..
  Joseph Nassi Türkiye'ye sığınırken Venedik'te silinmez bir iz bırakmıştı. Dona Garcia ile birlik olup, kadının kız kardeşinin henüz reşit olmamış ve drahoması 100.000 eku olan kızı Brillanda'yı kaçırmıştı. Bu olay ortaya çıkınca Nasi, kanatlı aslanın (Venedik arması) pençesi altındaki bölgelerde istenmeyen kişi olmuştu..
  Bu arada Dona Gracia kişisel servetini ve Müslümanlardan aldığı mevduatları kullanarak iltizam işine girmişti. Şehre kereste ve şarap tedarik etme imtiyazlarını ele geçirmiş ; ayrıca, Avrupa dokuması kumaş, biber, arpa ve ham yün takas ettiği bir ithalat-ihracat işine de girişmişti..

  

  Fransızların Jehan Micquez ve hasımlarının "Koca Yahudi" olarak adlandırdığı Joseph Nassi ; 1526'da Lizbon'da doğmuştu. Geleceğin Kutsal Roma İmparatoru İkinci Maximillian'ın da öğrencisi olduğu, Antwerp'teki Louvain Üniversitesinde eğitim gördü. 
  Onun 1554 yılında İstanbul'a girişini şehrin Alman sakinlerinden biri şöyle anlatıyordu : 
"Yanında yirminin üzerinde iyi giyimli İspanyol hizmetkar yürüyordu. Sanki bir Prens gibiydi.. Üzerinde kenarları samur kürkü işli ipek elbiseler vardı. Adet olduğu üzere, hemen önünde, başına bir şey gelmesin diye, ellerinde değnekleriyle yeniçeriler yürüyorlardı.Tıraşlı siyah sakalıyla iri yarı bir adamdı."
  İstanbul'a gelişinin üzerinden çok geçmeden, İspanyol bir hekimin ifadesiyle, "şeytanın ta kendisi" oldu, yani Museviliğe geri döndü...
  Nasi, Orta Doğu ile İngiltere arasında işleyen Yahudi ticaret sistemine dayalı işleri için, Sultan Süleyman'ın şahsında cömert bir koruyucu bulmuştu. Nasi'nin etkisi o kadar güçlüydü ki, Sultan Süleyman, Papa'ya tehdit mektupları bile yazmış, İtalya'daki Yahudiler için hoşgörülü bir tutum talep etmişti.. Ayrıca, dostu olan Fransa Kralı'na da, "Büyük Yahudi"ye olan 150.000 talerlik borcunu ödemesini istemişti..
  Nasi, zengin kuzeni Brillanda/Reyna ile evlendiğinde, düğününe 3.000 kişi katıldı. Ortaköy sırtlarındaki Boğaz'a hakim Belvedere Köşkü'nde İspanyol asilleri gibi yaşarlardı. Köşkün yanında bir matbaa, bir yüksek okul, bir sinagog ve bir cirit sahası vardı. 
  Şehzade Bayezid'in katlinden sonra Sultan Süleyman, oğlu Selim'e 130.000 altın değerinde ziynet eşyası yollamıştı. Bu armağanı Kütahya'ya götüren Nasi' nin zayıf karakterli Selim'i ele geçirmesi güç olmadı. Kısa sürede kendisine hem nakit, hem de şarap tedarik ettiği şehzadenin dostu, kuyumcusu ve bankeri oldu. 
  Selim'i devamlı olarak borçlandıran Nasi'nin aklında belli bir planı vardı : Kıbrıs'ın Osmanlılar tarafından fethini sağlamak ve sonra buranın krallığını elde ederek Avrupa'da zulüm gören bütün Yahudileri bu adaya toplamak .. 
  Selim tahta çıktığı zaman Joseph Nassi'ye "Naksos ve On İki Siklatlar Dükü" unvanını bahşetti. Yeni vasalı ona 14.000 altın sikke vergi ödemekle yükümlüydü. Şarap üretiminin 15.000 kreutzer değerindeki onda biri için ise Padişah'a sadece 2.000 altın sikke ödeyecekti. Defterdar bu karara karşı koysa da durum değişmedi.. Yeni padişah ona, kararın, babasının son arzularına uygun olduğu yanıtını verdi.. 
  Nasi'nin İstanbul'da kazandığı bu başarı, bir Yahudi'nin Katolik soylulara emir verebilmesini mümkün kılıyordu. Ege'de hala büyük ölçüde mülk sahibi olan Katolik soylular vardı.. Katolik Avrupa cemiyetinden dışlanmış birisi için, şu şekilde emirler yayınlamak herhalde keyifli oluyordu :

"Joseph, Adalar Denizi Dükü, Andros Lordu v.s.

...İstanbul, Pera'da bulunan Belvedere Dukalık Sarayı'nda, 1577 Temmuz'unun on birinci günü emredilmiştir...

Dükün vekaletiyle
Joseph Cohen, Sır Katibi ve Amanensis (verilen buyruğu yazıya dökme görevlisi) " 

   Nasi'nin işleri büyümeye devam etti. Lehistan'a Kıbrıs şarabı ihraç etmeye başlamış, balmumu ticaretini tekeline almıştı. Alacakları için Fransa Kralı'na mektuplar gönderiliyor, II.Maximillien kendisine üç adet altın matara gönderiyor, borç verdiği Lehistan Kralı ise ona, "Mümtaz Beyefendi ve Sevgili Dostum" diyordu !..
   Batı Avrupa'daki bağlantıları, İspanya ve Fransa'dan öcünü almasında kendisine yardımcı olan uluslararası bir istihbarat ağına sahip olmasını sağlamıştı. Boğaz'daki köşkünden, Felemenklileri İspanya Kralı II.Philip'e karşı ayaklanmaya teşvik eden, muhtemelen oydu.. 1569 yılında isyancıların lideri Orange Prensi'nin bir elçisi onu görmek için gelmişti. Tarihçi Famianus Strada, "Flamanlara sorulacak olursa, Miches'in (Nassi) mektuplarının ve teşviklerinin onların üzerlerindeki etkisi yabana atılacak gibi değildir.." diye yazıyordu..
  Nasi, saraydaki hizip çatışmalarında da etkindi. Venedikli Yahudilere karşı tutumu nedeniyle Venedik'e düşmandı. Venedik ile barıştan yana olan Sokollu Mehmed Paşa, Nasi'yi ortadan kaldırmayı planlıyordu. Bu iş için Nassi'nin hekimi Salomon Aşkenazi'yi kullandıysa da, hükümdarla olan iyi ilişkileri nedeniyle, kurulan tuzaklardan hep kurtuldu..
  13 Eylül 1569 gecesi, İstanbul'dan sonra Avrupa'nın en büyük tersanesi olan Venedik Tersanesinin barut deposunda korkunç bir patlama oldu. Çıkan yangın sonucu hem tersanenin büyük bir bölümü, hem de limandaki bazı gemiler yandı. Barut deposu, Türk casuslar tarafından ateşlenmişti ve projeyi bizzat Damad Piyale Paşa düzenlemişti. 
  Bazı tarihçiler bu olayda Nasi'nin parmağı olduğunu iddia eder...
  Bu olayın tetiklediği savaş 1570'de başladı. Papalık, İspanya ve Venedik'e karşı Osmanlı...
  1571'deki İnebahtı deniz savaşında büyük yara alan Osmanlı donanmasının yeniden oluşturulmasında, Nassi de 20 kadırganın yaptırılmasını üstlenerek ortak oldu..
  1573'de barışın sağlanmasından sonra, 1574 yılında İkinci Selim vefat etti. Artık Nassi'nin nüfuzu gerilemeye başlamıştı. Ama yine de son gülen o oldu..
Hasımlarından Kantakuzenos asıldı.. Sokollu ise bir derviş tarafından bıçaklanarak öldürüldü.. Nassi ise köşkünde eceliyle, huzur içinde öldü.. 

7 Şubat 2013 Perşembe

Meyve Bileklikleri

Bu faaliyeti, İnciminci'de görmüştüm, kaynağı şurasıymış.
Ben de çocuklara hazırladım.
Aslında herkes kolundaki meyveyi söyler, I am apple, I have banana gibi cümleler kurarlar diye düşünmüştüm ama olmadı :) Özellikle küçük gruplar yok onda niye apple var, bende niye strawberry yok diye tartıştılar:)
Büyük gruplarda bileklikler amacına ulaştı aslında, çocuklar istediklerini yapıştırdılar, sonra  bende apple var, banana var gibi cümleler kurdular. Son grupta o gün çok az öğrenci vardı,  sınıftakiler de  fazla meyve bulunca üçer beşer yapıştırdılar :) Hemen bunu fırsat bilip "How many fruits do you have?", "Which fruits do you have?" cümleleri kurdum ve meyvelerini saydılar. 

 Fikir olsun:)

6 Şubat 2013 Çarşamba

Asal Sayılar - Aralarında Asal Sayılar


ASAL SAYILAR
Doğal sayılar içerisinde bulunan bir sayı grubudur.Yalnızca 1 e ve kendisine bölünebilen sayılara asal sayılar denir.1 sayısı asal sayı olarak kabul edilmez.En küçük asal sayı 2 sayısıdır ve 2 sayısı asal sayılar içerisindeki tek çift sayıdır.Diğer asal sayılar tek sayı tipindedir.Ancak her tek sayı asal sayı demek değildir.Örneğin 9 sayısı tek sayı olduğu halde asal sayı değildir.Çünkü 9 un 1 ve kendisinden  başka bir de 3 olan böleni vardır.Dolayısıyla asal sayı değildir.
         İki basamaklı doğal sayıları tespit etmek kolaydır.bunun için sırasıyla 2 ye,3 e,4 e, 5 e ,7 ye ,11e  v.b. bölünen sayıları eleriz.Geriye asal olan sayılar kalır.(Aşağıdaki resimde olduğu gibi)
Asal sayılar e.b.o.b ve e.k.o.k hesabında kullanılır.


ARALARINDA ASAL SAYILAR
  Ortak olarak yalnızca 1 e bölünen sayılara aralarında asal sayılar denir.İki yada daha fazla sayının aralarında asal olması için kendilerinin asal olması gerekmez.Eğer iki sayı asal ise zaten doğal olarak aralarında da asal olurlar.

ÖRNEKLER:
iki sayı da çiftse aralarında asal olamazlar.
1) 2 ile 7 sayıları aralarında asaldır.Ortak olarak sadece 1 e bölünürler.
2) 4 ile 9 sayıları aralarında asaldır.Ortak olarak sadece 1 e bölünürler.(Görüldüğü gibi ikisi de asal olmak zorunda değil)
3) 11 ile 9 sayıları aralarında asaldır.Ortak olarak sadece 1 e bölünürler.
4) 5 ile 7 sayıları aralarında asaldır.Ortak olarak sadece 1 e bölünürler.(her ikiside asal)
Hazırlayan: Zafer Güven Matematik Öğretmeni

Sayıları Yuvarlama Nerelerde Kullanılır,Ne Fayda Sağlar


Sayıları Yuvarlama Nerelerde Kullanılır,Ne Fayda Sağlar?

1)Alışveriş yaparken kolaylıklar sağlar.

2)Sayıları yuvarlamak aklımızda daha kolay kalmalarını sağlar.

3)Karışık gibi görünen arazi , yol gibi ölçümleri hesaplamada kolaylık sağlar.

4)Şehirler arası mesafeleri söylemede kolaylık sağlar.Örneğin 717km. yerine 700 km deriz.

5)Mağaza etiketlerinde yazan küsüratlı fiyatları yuvarlayarak daha rahat söyleriz.Örneğin gömleğin fiyatı 9,99 TL ise kısaca 10 TL deriz.

6)Aritmetik hesaplamalar yaparken kullanırız.


7) Tahmin yaparken kullanırız.

8) Alışveriş işlerinde kullanırız.

9)Öğrencilerin notları 5 lik sistemde yazılırken yuvarlama kullanılırdı.Örneğin 3,5 tan 4 gibi.

  Sonuç olarak sayıları yuvarlama günlük hayatta bizlere kolaylık sağlar.İşlemlerimiz ve işlerimiz daha kolay biter.

Sayıları Yuvarlama 3 ve 4.Sınıflar İçin Konu Anlatımı


Bir doğal sayının belli bir basamağa göre (birler,onlar,yüzler v.b.) yaklaşık değerini yazmaya o doğal sayıyı yuvarlama denir.
EN YAKIN ONLUĞA YUVARLAMA:
En yakın onluğa yuvarlama yapılırken birler basamağına dikkat ederiz. Eğer birler basamağı 0,1,2,3 ya da 4 ise sayımız kendi onluğunda kalır. Eğer sayımızın birler basamağı 5,6,7,8 ya da 9 ise bir üst onluğa yuvarlanır.

ÖRNEKLER:
41 sayısının  birler basamağı 1, onlar basamağı 4 yani basamak değeri 40 dır. Bunun için sayımız 40′a yuvarlanır.

87 sayısının birler basamağı 7, onlar basamağı 8 yani basamak değeri 80 dir. Bunun için sayımız 90′a yuvarlanır.


EN YAKIN YÜZLÜĞE YUVARLAMA:
Üç veya dört basamaklı doğal sayılar en yakın yüzlüğe göre yuvarlama yapılırken son iki basamağa bakılır.Son iki basamaktaki sayı 50 den küçükse (49,48,47, 15 v.b.) kendi yüzlüğüne yuvarlanır.Eğer son iki basamaktaki sayı 50 veya 50 den büyükse  (50,51,99, 75 v.b.) bu taktirde bir sonraki yüzlüğe yuvarlanır.

ÖRNEKLER:
415 sayısının  son iki basamağındaki sayı 15 dir.bu sayı 50 den küçük olduğundan sayımız 400′e yuvarlanır.

176 sayısının  son iki basamağındaki sayı 76 dır.bu sayı 50 den büyük olduğundan sayımız 200′e yuvarlanır.

3250 sayısının  son iki basamağındaki sayı 50 dir.bu sayı 50  olduğundan sayımız 3300′e yuvarlanır.

ÖRNEK ÇALIŞMA


5 Şubat 2013 Salı

326 ) İZMİR VALİSİ MİDHAT PAŞA..

  Midhat Paşa hakkında yazılan o kadar çok ve o kadar değişik şey var ki ; insanın kafası karışıyor.. Bir de bunu paylaşayım istedim, adil olmak adına.. Midhat Paşa'nın oğlu, Ali Haydar Midhat Bey'in "Midhat Paşa'nın Hayat-ı Siyasiyesi, Hidematı, Menfa Hayatı" ( Midhat Paşa'nın siyasi yaşamı, hizmetleri ve sürgün hayatı ) adlı iki ciltlik kitabından derlenmiştir..  

   

   Abdülhamid döneminde, Lübnan'da Dürzi isyanı patladığı zaman ; Midhat Paşa Suriye Valiliği yapmaktadır. Bu isyan, paşanın yeteneği, aldığı önlemlerin sonucunda, hızla bastırılmıştır. 
  Bu başarı üzerine orada bir kışla yapılması, Lece içerisinden bir şose yol açılması, vergilerin düzenlenmesi gibi önlemlere girişilmesinin sırası gelmiş ; fakat Midhat Paşa'nın bu konular hakkında çektiği telgraflara İstanbul'dan hiçbir yanıt gelmemişti.. Paşa aleyhindeki maddi ve manevi saldırılar ise arkası kesilmeksizin sürüyordu. Midhat Efendi, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde, Paşa'nın Dürzilerin üzerine asker göndererek devletin başına gereksiz bir sorun açtığı gerekçesiyle onu kıyasıya eleştiriyordu.. 
  Bu eleştirilere fazla dayanamayan Midhat Paşa telgrafla istifasını istemişti. Bu telgrafına karşılık Mabeyin-i Hümayun'dan gelen cevap telgrafında ; Padişah'ın lütfu ve merhameti sonucunda, Paşa övülmekte, İzmir Valisi Hamdi Paşa ile görev yerlerinin değiştirildiği bildiriliyordu. Bu emir üzerine Midhat Paşa Şam'dan Beyrut'a geçerek orada Hamdi Paşa ile buluşmuş ve onu İzmir'den getiren aynı özel vapur ile 1880 yılı ramazan ayının ortalarında İzmir'e gelmiştir.. 
  Artık kendisine yöneltilen eleştirilerden de kurtulurum diye kendini avutan Paşa, bir süre burada görev yaptıktan sonra tekrar istifasını verme niyetinde olduğundan, önceleri İzmir'de fazla bir şeye karışmamak istemiştir. Fakat sonunda yine dayanamayıp kolları sıvamıştır..
  Önce, İzmir'i de içine alan Aydın Vilayeti'nin her tarafını kaplamış olan haydutları temizlemek amacıyla, Suriye'de uyguladığı gibi, zaptiye askeri yerine polis ve jandarma askeri oluşturmuş, bu kuvvet ile kısa süre içinde gerek İzmir, gerekse tüm vilayette kesin güvenliği sağlamıştır.
  Daha önceki Vali Hamdi Paşa zamanında başlatılan bazı işlerin ; ilkokulların ıslahı, bazı bayındırlık işleri gibi, tamamlanması gerçekleştirilmiştir. İzmir kentinin ortasında 20 zira ( 54 ile 91 cm arasında değişen bir ölçü birimi ) genişliğinde bir cadde açılmış, bir tarafına tramvay hattı konulması için 60 bin lira sermayeli bir şirket kurularak çalışma ruhsatı alınmıştır. İzmir'den Urla'ya kadar bir şose yol inşasına girişilmiş ve Karataş'tan sonra iki saatlik bir yol açılmıştır.. 



  Bu arada İstanbul'da aleyhindeki eleştiriler devam etmektedir.. İzmir'de yapılacak olan cadde ve tramvay şirketine dair verilen ferman geri alınmıştır. Midhat Paşa'nın davranışlarını ve Manisa'da bulunan Rüştü Paşa ile mektuplaşıp mektuplaşmadığını gözlemek için, çevresi gizli memurlarla dolu durumdadır.. Bu da yetmemiş ; Yunan gazetelerinde Osmanlı Devleti aleyhinde çıkan yazıları yazdırmakla suçlanmıştır !.. Ahmet Midhat Efendi (yukarıda) tarafından.. Son olarak da onun delirdiğine ilişkin haberlerin yayınlanması üzerine, Midhat Paşa, Tercüman-ı Hakikat gazetesi sahibi ve aynı zamanda Sadrazam olan Said Paşa'ya bir mektup yazarak bu haberlerin düzeltilmesini istediyse de, bu mektubuna herhangi bir yanıt almamıştır.. 

    

  Bu arada, Abdülaziz'in öldürülmesi olayında parmağı olduğu hakkındaki iftiralar devam etmektedir. Bu konudaki bazı söylentilere göre ; pehlivan Mustafa, sorgulama sırasında yapılan sıcak yumurta işkencesine daha fazla dayanamayarak, kendisine öğretildiği şekilde suçunu kabul etmiştir. Bu işte asıl amaç ; Sultan Murad'la birlikte Rüştü, Midhat ve Mahmud Paşaların da töhmet altında bırakılarak cezalandırılmaları idi. Bu konudaki komplonun düzenlenmesi Cevdet paşa ile Sururi Efendi'ye yaptırılmıştır. Bu organizasyona Mahmud Nedim Paşa ve Şeyhülislam Üryanizade Efendi de katılmıştır..
  Tam bu sıralar, Sakız adasında meydana gelen depremden zarar gören ada halkının gereksinimleriyle ilgili yaptığı gayretli çalışmalar Padişah katında beğenilmiş ve bu nedenle ödüllendirilerek Padişah'ın başkanı olduğu bir komisyona üye olarak atanmıştır..
  Bunlara rağmen, birkaç gün sonra, Midhat Paşa'nın sadık dostlarından ve Saray'ın davranışları hakkında bilgi sahibi olanlardan birinin özel olarak İzmir'e gönderdiği adamı, onu ve Rüştü Paşa'yı bir iftira yumağı içine çektikleri konusunda uyararak Avrupa'ya kaçmasını öğütlemiş, hatta bu iş için özel bir vapur bile ayarlayabileceğini söylemiştir. 
  Kendilerini suçlu olarak görmemenin rahatlığıyla Midhat Paşa ve Rüştü Paşa, bu söylentilere kulaklarını tıkayarak görevlerine devam etmişlerdir. 
  Bu sıralarda, Mabeyin-i Hümayun yaverlerinden Binbaşı Hüseyin Bey adında bir subay nisan başlarında İzmir'e gelerek bir otelde kalmaya başlamış, bir yandan da gece gündüz Mabeyin-i Hümayun ile karşılıklı telgraf çekmeye  başlamıştır.. 
  Bu olaya ek olarak, 2 mayıs cuma günü İstanbul'dan İzmir'e gelen posta vapuru ilginç bir yolcuyu da getirmiştir : Eski Şehremini (Belediye Başkanı) Hüseyin Bey'in oğlu Ali Bey.. Zevk ve eğlenceye düşkünlüğüyle ünlü Ali Bey, ayağının tozuyla ve de sarhoş durumda gittiği bir kahvehanede, kaymakam rütbesiyle geldiğini, aceleyle yola çıktığı için askeri elbisesinin sonradan geleceğini söylemiştir. Rastlantıyla orada bulunan İl Genel Meclisi üyelerinden birisi bunları duyup Midhat Paşa'ya haber verir..
  Ali Bey, bir süre önce Midhat Paşa'nın kız kardeşinin kızı ile evlenerek akrabası olmuş fakat sefih yaşantısı ve ahlaksızlıkları nedeniyle bir süre sonra karısı ile ayrılmıştır. Bu ayrılıktan sonra hakkında açılan bazı davalar nedeniyle         Midhat Paşa'nın düşmanı olmuştur. Babasından miras kalan malları satmak için İzmir'de bulunduğu sırada, İstanbul'da Midhat Paşa hakkında hazırlanan plandan haberi olmuş, hemen İstanbul'a giderek, bir memuriyet rütbesi kopardıktan sonra şimdi tekrar döndüğü İzmir'de, önceden dostu olan kayıkçı, tulumbacı takımından serserileri yanına alarak onlara silah ve para dağıtmıştır. 
  Bu durumdan haberdar olan Midhat paşa ise, adamların tutuklanması için bir takım önlemler almaya başlamıştır. 



  Midhat Paşa 4 mayıs pazartesi gününün akşamı saat sabaha karşı 3 sularında hareme çekilip uyumuş fakat gizli polis memurlarından birisi gelerek, hükumet konağının askerle basılması konusunda Mabeyin-i Hümayun'dan telgraf emri geldiğini, Yaver Hüsnü Bey'in bu emri alarak kışlaya gittiğini söylemiştir. Daha sonra gelen bir başka polis, kışlada bulunan iki tabur redif askerinin silahlanarak hükumet konağını sarmak üzere olduğunu haber vermiştir.. 
  Hemen kalkan Paşa, polislerin söylediklerinin doğruluğunu gözleriyle görmüş ve dehşete kapılmıştır. Tam bu sırada silahlar patlamış, o da Ali Bey'in serseri tayfasından şüphelenerek, adamı Yusuf Ağa ile evinden çıkarak Tilkilik Caddesine kadar yaya olarak gitmiştir. Sonra, oradan bindikleri bir arabayla Frenk Mahallesine gitmiş, silah seslerinin yeniden duyulması üzerine Fransa Konsolosluğu binasına girmiştir..
  Fransa Konsolosu'nun iyi karşıladığı, sonradan gelen diğer on dört yabancı konsolosun da her şeyi öğrendiği 5 mayıs salı günü ; Adliye Nazırı Cevdet Paşa tarafından Midhat Paşa'ya çekilen telgrafta şunlar yazılıdır :
"Padişah tarafından bir vilayetin valiliğine atandığınız halde, düşünmeksizin hükumeti terk ederek Fransa Konsolosluğuna sığınmanız şaşkınlık ve üzüntü ile karşılanmıştır. Merhum Sultan Abdülaziz'in katli konusunda gereken soruşturmanın yapılması ve muhakemesi sırasında sizin de mahkemeniz gerekip, Hazret-i Şahane'nin adaleti sayesinde kimse hakkında sebepsiz olarak ceza verilmesi olasılığı bulunmadığından, Adliye örgütünün ve çalışmalarının doğruluk ve haklılığı Avrupa devletleri tarafından da kabul edildiğinden, hemen adalet memurlarına teslim olmanız gerekmektedir.."
  Gecenin bir yarısı, konağı iki bin askerle sararak, bu nasıl bir adalet yasasıydı ki böyle ?!..
  Midhat Paşa da cevap olarak şu telgrafı çeker :
"Sultan Abdülaziz'in katli konusu şimdi işittiğim bir söz olup ; madem ki böyle bir dava var ve bununla ilgiliymişim, bunca asker sevk ederek bir zorlama ve şiddet gösterilmesine ne gerek vardı ?.. Bu konu ile ilgili bana bir soru soruldu da cevap mı vermedim ? Mahkemeye çağırdınız da gelmemezlik mi ettim ?.. Yargılanmak benim de istediğim bir şey olup ancak bu son olaylar üzerine güvenim kalmadığından, hayat ve onuruma zarar gelmemesi ve yapılacak yargılamanın açık olması koşulu sağlanırsa, yargılanmaya hazırım.."
  Bunun üzerine Cevdet Paşa ve bir sorgulama heyeti, özel bir gemiyle yola çıkarak, 8 mayıs günü İzmir'e gelirler. Bu arada Fransa Dışişleri Bakanlığı da Fransa'nın İzmir Konsolosuna bir telgraf çekerek konuyu anlatmış ve artık olaya karışmamasını bildirmiştir..
  Midhat Paşa gemiye getirildikten sonra sıra Rüştü Paşa'ya gelmiştir. Fakat Rüştü Paşa altı aydır hasta olup Manisa'da yatalak durumda bulunmaktadır. Bu durumdayken bile, onun da evi aynı şekilde askerlerle sarılmış, doktorunun karşı çıkması üzerine İzmir'deki gemiden gönderilen doktor da aynı şekilde rapor verdiği halde, zorla İzmir'e getirilmiş ama oradan daha ileriye götürülemeyeceği anlaşıldığından zorunlu olarak İzmir'de bırakılmıştır..Zaten bu olayların etkisiyle, kısa bir süre 80 yaşında vefat eden Rüştü Paşa ; 60 yıl devlete hizmet etmiş, 6 kez serasker olmuş, sicilinde bir tek leke olmayan bir askerdir..
  İzmir'den saat 3 sularında ayrılan gemi ertesi sabah erkenden Çanakkale Boğazı'na varmış, bu hızla devam edecek olurlarsa akşama İstanbul'a varacaklarını telgrafla haber verdiklerinde, İstanbul'a gece yarısından sonra gelmeleri emredildiğinden, zorunlu olarak akşama kadar Çanakkale Boğazında beklenerek, İstanbul'a sabaha karşı 5 sularında varılmıştır...
  Sonrası malum...

      



2 Şubat 2013 Cumartesi

325 ) GAZETECİ ECEVİT ...


 

  Türkiye, İngiltere'nin başkentinde bir basın ataşeliği açmaya karar vermişti. Başına da, daha sonraları Birleşik Amerika'da basın ataşeliği, emekliliğine yakın günlerde de Çin Halk Cumhuriyetinde büyükelçilik yapan Nuri Eren'i getirmişlerdi. 
   Ecevit'e göre "yetenekli ve beceri sahibi" bir insan olan Nuri Eren'in Londra, Mayfair Street'teki küçük bürosunda "her işe koşan" tek yardımcısı vardı : Bülent Ecevit...
   Bülent Ecevit, 1946'da bir "mahalli katip"ti, memur kadrosunda bile değildi. Yalnızca devletin basın ataşeliğinin bulunduğu o ülkede, bir çeşit "sekreterlik" yapacak yabancı elemanlara verilecek "kısıtlı" ücreti alıyordu.
   Nuri Eren'le başladığı çalışma Ecevit'i o denli sardı ki, bir de baktı kaptırmış kendini gidiyor. Büroyu sabahları Ecevit açıyor, gazeteleri bir bir okuyor, kimi zaman çeviriler yapıyor, daktilo ediyor, resmi yazışmaların hepsi elinden geçiyordu. Kimi gün ve saat geliyordu ki, çok sevdiği çayını, konukların kahvesini de bizzat kendisi yapıyordu..
   Mayfair Caddesinde oturanlar,sabahın erken saatlerinde bacakları üzerinde yaylanarak, büyük adımlarla, hızlı yürüyüş temposuyla Türk basın ataşeliğinin bürosunu açan esmer, bıyıklı, eskimesini önlemek için ceketinin dirsekleri deri yamalı insanı artık yadırgamıyorlardı. Kimine göre aşırı ölçülere varan nezaketi ilişki kurduğu hemen her çevrede "sempati" ile anılmasına yol açmıştı.
   Ecevit'in Londra'daki bu "yoksulluk günleri" siyasette "bir numara"ya geldiği ve anılıp söylendiği zaman, pek çok çevrede gülümsemelerle hatta inanılmazlıkla dolu anlatımlarla karşılanacaktı.. Oysa, doğruydu. Para açısından zor günler geçirmişti. Bütün bu maddi güçlüklere sesini çıkarmamış, eşi Rahşan Ecevit'le Londra'daki mutluluklarını parasızlık gölgelememişti..
   Para açısından yokluğu yaşayan Ecevit'lerin karşılaştıkları büyük üzüntü, Rahşan Ecevit'in akciğerlerinden rahatsızlanıp Türkiye'ye dönmesiydi. Yeterince besin alamaması, belki de Londra'nın iklimi, ciğerlerinden rahatsız olmasına yol açmış, daha özenli yaşam isteyen hastalığın tedavisi için Türkiye'ye dönmesi gerekmişti..
   Rahşan Hanım ile gelen üzüntüyü Bülent Ecevit'in "devlet memuru kadrosu" na alınmadığı haberi örtememişti. Eşini Türkiye'ye yolcu ettikten kısa bir süre sonra Bülent Ecevit de ülkesine dönmüştü..
   Londra'dan Ankara'ya doğru yola çıktığı zaman, belki de, parlak geleceğine ilk adımı attığının bilincinde değildi...


   1954'de, bir bursla gittiği ABD'de, Winston-Salem kentinin küçük, yerel bir gazetesinde çalışıyordu. Bu sıralarda siyahlarla beyazlar arasında korkunç bir savaş sürüyordu. Kente egemen olanlar, beyazlardı. Ancak, siyahların nüfusu da neredeyse beyazlara eşitti. 
   30 yaşına henüz gelmiş bir genç Türk, siyah-beyaz kavgasında alacağı yeri daha ilk günlerden belirledi. Çalıştığı gazete beyazların elindeydi ama Amerikan toplumunda, beyazların egemen olduğu bir yayın organında, siyahları tutacak bir kalemin yazdıkları yayımlanmaz değildi. 
   Ecevit, bir "konuk-yazar"dı. ABD'deki zencilere karşı başlayan, büyüyen, genişleyen harekete karşı durum alıyordu. Yazıları, siyahların bu denli hor görülmelerindeki sakıncaları sıralamakla başlıyor, adalet kavramlarına ters düşen bu tutumu şiddetle eleştirmeye değin uzanıyordu.
   Bir yandan da, şiirle uğraşmaktan geri durmuyordu. Henüz Türkiye'de zenci-beyaz ayrımı ve savaşımının kökeninde yatan ögelerle gelişmeler tartışılamıyordu. Kökende bu savaşım, Türkiye'ye 1960 ihtilalinden sonra benimsenen anayasayla girecek, Türk kamuoyu, okuru ve düşünürü ile, zenci-beyaz savaşımında görüşlerini söylemeye başlayacaktı. 
   Ecevit'in, Winston-Salem'den yazıp gönderdiği bir şiir, 1954'de yayımlandı :

UZAKTAN

Dertler özledim dertlerden uzakta
yarık topraklar özledim
yanık insanlar türkülerin çağırdılar uzaktan beni
başımda kağnıların ağrıdılar
kavruldu kuraklığın içimde, toprağın su istedi benden
yaylaların ekin dediler
ışık dediler insanların, kök salasım geldi ağaç gibi toprağına
gökten yağmur alıp güneşten ışık
sana veresim geldi, yaşlar dökülesi gözlerimden Türkiye
çorak topraklarına senin
açılmamış gözlerine gözlerim verilesi..

   Bu şiirinde Ecevit, bir zenci-beyaz savaşımını mı anlatıyordu, yoksa, uzaktan, çok uzaktan, Türkiye'nin çorak topraklarına düşmeyen yağmurları, başında ağrılar yaratan, kuraklığın kavurduğu Anadolu bozkırlarını mı dile getiriyordu. Kuşku yok, ABD'nin o görkemli karmaşasında, Winston-Salem'deki zencilerin öyküleri, geri kalmış Anadolu insanını anımsatıyordu Ecevit'e...
   
 

   1960 ihtilali kadrosunun bir bölümü, 14'ler, 1961 seçimine geçilmeden çok önce, askeri yönetimin sivil sürece geçtikten sonra "dolaylı biçimde sürmesi" için bir yasa taslağı hazırlamışlardı. "Ülkü Birliği" adı altında Türkiye'de açık rejim görüntüsü veren, ancak kapalı rejim özellikleri taşıyan bir siyasal sistem oluşturmak istiyorlardı. İçlerinde kimi yüzbaşılar da yer alıyordu. Örneğin, yüzbaşı Muzaffer Özdağ, Ülkü Birliği'nin ateşli yandaşlarındandı. "Yakında Babıali'den de geçeceğiz" diyerek, gazeteleri de tasfiye edeceklerini söylemeye değin gitmişti..
   Bu tasarıyı gören yazar Ecevit (artık milletvekili değildi, ihtilal sonrası Ulus'ta yazarlığa dönmüştü) Ülkü Birliği'ne karşı çıkan yazılar yazmaya başladı.
   Bu yazılar 14'leri huzursuz ediyordu. Ecevit yazıyordu ama, Ulus'ta yazıyordu. Ulus ise CHP'nin organı idi. CHP'yi ise, ihtilalden sonra önderliğini koruyan İnönü ve etkenliği yönetiyordu.
   1950 öncesi "genç isim" olarak üne kavuşan CHP'li Tahsin Banguoğlu'nu Milli Birlik Komitesi'ne çağırdılar. Ona Ülkü Birliği'nin kökenini açıkladılar. Ülkeye yarar sağlayacak bu girişimin Ulus'ta kötülenmesini istemediklerini söylediler. Banguoğlu'na ayrıca, Ülkü Birliği'nin Ziya Gökalp'ten esinlendiğini açıkladılar. Oysa, Ecevit'e göre, Ülkü Birliği bütünüyle faşist bir eğilim ve eylemdi.
   Ecevit bu konunun üzerine gitmeyi sürdürdü. Konuya son kez değindiği yazıyı gazeteye götürdüğü gün onu MBK'ne çağırdılar. Ecevit oraya gittiğinde, Komite üyesi Dündar Taşer ve Komiteye yakınlığı bilinen bir başka subay, Baha Vefa Karatay ile görüştü. Yanlarında (Ecevit'in yüzünü hiç görmediği, bir daha da görmeyeceği) bir adam vardı ve sürekli susuyordu. Üç insan arasındaki tartışma olumlu düzeyde yürümediği sırada, sürekli susan o insan konuşmaya başladı. Adının "Muhterem Sarol" olduğunu söyleyen, ağır ağır konuşan, ama kim olduğunu, nereden geldiğini açıklamayan bu insan da, Ülkü Birliği'ne ülkenin gereksindiğini devamlı anlatıyordu..
   Ecevit direnmeyi sürdürünce, "tehditler" başladı.. Anlaşamadılar..Ayrıldılar..
   Ecevit yapılan tehditlerin nereye varacağını o gece düşünürken, 14 Kasım gecesi, Cemal Gürsel Paşa, 14'leri evlerinden toplatıyor, her birine yurt dışında bir görev veriyor, uçaklarla derhal ülke dışına gönderilmelerini sağlıyordu. 
   Ülkü Birliği karşısındaki son yazısının çıktığı, tehditlerin nereye varacağını düşündüğü gecenin sabahı, Ecevit, bir de bakıyordu ki, Türkiye'den 14'ler gitmiş, ne tehditleri kalmış, ne de Ülkü Birlikleri..
   Rahatladı.. 
   Sıkıntılı günlerin bir armağanı oldu Ecevit'e : 
   Onikiparmak bağırsağında ülser başladı...  

    

   ( ALTAN ÖYMEN'in  "Yeni İktidar Yeni Dönem" adlı kitabından derlenmiştir..)