Çok yeni bir keşif... Şu an hâlâ Mars etrafında bir yörüngede dolanıp Mars'ı gözlemleyen Mars Reconnaissance Orbiter uzay aracı tarafından alınan görüntülerde çok tuhaf bir yapı bulundu. Yaklaşık 1.5 milyar yıl önce bir meteor çarpması ile oluşmuş küçük bir kraterin tam ortasında kraterin altındaki bir mağraya açılan bir oyuk görüntülendi. Oyuğun genişliği 35 metre. Ardı ardına alınan görüntüler ve gölge hareketi üzerinden yapılan hesaplar, oyuğun açıldığı mağranın 20 metre derinliğe sahip olduğunu gösteriyor. Mağranın tabanı da oldukça düz. Bu çok ilginç ve bundan sonraki tüm Mars çalışmalarını yönlendirecek bir keşif oldu. Eğer oyuğun açıldığı mağra gerçekten de bu genişlikteyse burada yaşam sürdürülebilir. Kraterin bulunduğu yer önceden su birikintisine sahip görünüyor (deniz ya da göl yatağı). Bu su kururken kraterin içine de su akışı olduğu açıkça görünüyor. Kraterin duvarlarına bakarsanız, akıntı izlerini görebilirsiniz. Curiosity'den sonraki Mars projesi olan 'MAVEN Missions' şimdi yeniden programlandırılıyor. Bu keşif, çok şeylere gebe olabilir...
9 Haziran 2013 Pazar
Sibirya'nın Mavi Gözü ''Baykal Gölü''
Son zamanlarda bu fotoğraf internette sıklıkla paylaşılmaktadır. Birçok kişi bunun yapay bir görüntü olduğunu düşünse de bu fotoğraf, Alexey Trofimov tarafından çekilmiş gerçek bir görüntüdür. Fotoğrafta da görüldüğü gibi gerçekten de turkuaz renginde bir buz mevcuttur. Bu buz, ünlü Lake Baikal (Baykal Gölü) suyunun donmuş halidir.
Bilindiği gibi Baykal Gölü, dünyanın ünlü göllerinden biri olup, bilinen en derin göldür ve Sibirya'nın güneyinde, Irkutsk ve Buryatya bölgeleri arasında yer alır. Gölün taban yüzeyi, deniz seviyesinin yaklaşık 1285 metre altındadır. Irkutsk şehrine yakın olan Baykal Gölü, "Sibirya'nın Mavi Gözü" diye bilinmektedir ve bu göl aslında yer kabuğunda bulunan çok derin bir yarığın su ile dolmasıyla oluşmuştur. Gölün dibindeki tortul kayaçların yaklaşık 7 km kalınlığında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da gölün yeryüzündeki en derin yarıklardan biri olduğunu göstermektedir. Baykal Gölü, Dünya içme suyu rezervinin yaklaşık %20'sini barındırmaktadır. Yaşı yaklaşık 25-30 milyon yıl olarak tahmin edilen göl, jeolojik olarak bilinen en eski göllerden biridir ve Dünya'da sadece Ladoga Gölü ve Baykal'da tatlı su fokları yaşamaktadır.
Baykal Gölü'nün suyu, gölün tabanına yakın katmanlarda bulunan tortulardan kazandığı mineral ve elementlerce çok zengindir. Bu nedenle de gölün suyu donduğunda turkuaz rengine bürünmektedir. Kuzey kesimlerde donan göl suyunun üzerine kar yağdığında ise bu fotoğrafta görülen görüntü ortaya çıkmaktadır.
Bu göl, Sibirya Bölgesi'nin turistik bir bölgesi olup, göle çeşitli turlar düzenlenmektedir.
Etiketler:
Alexey Trofimov,
baykal gölü,
don,
donmuş,
göl,
Hasan Ali Dal,
ilginç,
Lake Baikal,
mavi göz,
sibirya,
turistik,
turkuaz
8 Haziran 2013 Cumartesi
Yörük Çadırı
![]() |
| MADRAN CASHMERE |
Yörük çadırı, günümüzde halen göçebe ve yarı yerleşik Yörükler tarafindan kullanılmaktadır. Bunun yanında turistik yörelerde, fuarlarda, sergilerde, kafelerde, Türk geceleri, Türk evlerinde, sark köşelerinde, gözleme evleri, dinlenme yerlerinde, geniş alanların çatı kapatmasında daha pek çok alanda ve yerlerde kullanılmaktadır.
![]() |
| yörük çadırı |
| Özellikleri |
AYRINTILI BİLGİ İÇİN SİTEMİZİ ZİYARET EDEBİLİRSİNİZ: MADRAN CASHMERE |
Etiketler:
çadır,
dokuma,
kıl çadır,
madran cashmere,
otag,
reklam,
tiftik,
yörük,
yörük çadırı
7 Haziran 2013 Cuma
370 ) İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ARİFESİNDE TÜRKİYE....
1936'da Amerikalı diplomatlar Türk dış politikasının önceliklerini şöyle sıralıyordu : Gerçek barış isteği, Rusya ile dostluk, İtalya'ya karşı güvensizlik ve inanmazlık, Balkan Antantı'nı korumak ve güçlendirmek, Orta Doğu ülkelerinde liderlik, Milletler Cemiyeti üyeliği, İngiltere ile dostluk, siyasi ilişkiler olmaksızın Almanya ile ticari ve kültürel ilişkileri geliştirme.... (KAYNAK : USA, Foreign Office Document, Subject : Turkey's Present International Position, from American Embassy, Ankara, March 8, 1936, "767.000/64", aktaran Hasan Köni, "Hatay Sorununa Yeni Bir Bakış" )
1937'de Akdeniz'in güvenliği gündeme gelir : İspanya'da iç savaş sürerken, kimliği belirsiz gibi görünen ama aslında İtalya'ya ait olduğu bilinen bazı denizaltılar, Akdeniz'de İspanya Cumhuriyetçi hükumetine silah ve cephane taşıdıkları şüphesiyle çeşitli bandıralı ticaret gemilerini batırmaktadır. Şiddet kullanarak Akdeniz'de statükoyu değiştirme girişimine karşı koymak ve alınacak önlemleri görüşmek üzere İngiltere'nin önderliğinde, İsviçre'nin Nyon kentinde, 10 Eylül 1937 günü bir Akdeniz Güvenliği Konferansı toplanır. Türkiye'yi temsil eden Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'a hem Atatürk hem İnönü talimat vermektedir. Temkinli İnönü, İtalya ile çatışmaktan çekinirken, Mustafa Kemal bunda risk görmemektedir. Mustafa Kemal'in kararıyla, İngiltere, Türkiye, Yunanistan ve Fransa'nın birbirlerine karşılıklı güvence vermesi Atatürk ile İnönü arasında tam bir ciddi gerilime yol açmıştır ve Atatürk, İnönü'nün istifasını ister. Celal Bayar başvekil olur. Atatürk, çok sevdiği eski silah arkadaşıyla yolları ayırırken ; ülke için daha liberal bir ekonomi politikasının yolu açılmış olur..
Atatürk-İnönü ilişkisi artık soğuk ve mesafelidir. Atatürk'ün hastalığının şiddetlenmesinden sonra İnönü ona istikrarlı bir şekilde mektup yazmaya başlar. Bej renkli zarflar düzenli olarak gelir, Atatürk bunları okur, başucundaki komodinin üzerine koyar. İsmet Paşa ile görüşmekten kaçınan Atatürk, ölüme yaklaşırken Ali Fuad Cebesoy'u yanına çağırmış, iki haftayı kadim dostuyla birlikte geçirmiştir. Atatürk'ün ölümünden sonra, Nafi Atıf Kansu mektupları İnönü'ye iade eder. Atatürk vasiyetnamesine Türkiye İş Bankası'ndaki özel hesabından İnönü'ye her ay 3.000 lira ödendikten sonra, İnönü'nün çocuklarına yüksekeğitimlerini tamamlayabilmeleri için özel bir yardım sağlanmasını yazdırır. Vasiyetnamesini hazırladığı sırada Atatürk, 29 Ekim 1938 günü orduya da bir mesaj yayınlar. Mesajında orduya, "Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini içten ve dıştan her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan" görevini hatırlatır..
Atatürk ile İnönü'nün arasındaki iplerin koptuğu sıralarda, muhalif kimliğiyle tanınan Ahmed Emin Yalman (yukarıda solda) ile kardeşi Rıfat Yalman Tan gazetesini 1936'da devralırlar. Bedii Faik'in betimlemesine göre, Ahmed Emin Yalman kısa, hatta çok kısa boylu ama yazıya gelince uzun, çok uzun yazan biridir ; o kadar uzun ki, bazen bir başyazısı beş sütuna yayılabilmektedir. 1937'de Atatürk'ün İnönü'yü başbakanlıktan uzaklaştırıp yerine Celal Bayar'ı ataması karşısında, İnönü'nin başbakanlıktan "sürmenaj" değil de, "şiddetli süren teessür" nedeniyle ayrıldığını yazması üzerine, Tan on gün süreyle kapatılır. Gazete tekrar yayımlandığında, Cumhuriyet ile aralarında şiddetli bir kalem kavgası başlar..
Almanya Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'in (yukarıda,ortada) Eylül 1937'de Nürnberg'deki Nazi toplantısında sarf ettiği "Davamız Lehistan'da, Avusturya'da, Yugoslavya'da, Yunanistan ve Türkiye'de başarıyla ilerlemektedir.." sözleri üzerine, Tan yazarı Sabiha Sertel (yukarıda, sağda), "Herr Goebbels doğru söylüyor" başlığı altında, bu sözlerin Türkiye'de Nazizm'in yayılmakta ve taraftar bulmakta olduğu anlamına geldiğini belirten bir yazı yazar. Goebbels'ten de bir açıklama talep eder. Sertel'in açık hedefi Cumhuriyet'tir.
Atışma sertleşerek devam eder. Cumhuriyet, "Bir nutuk üzerinde koparılan lüzumsuz gürültüler" başlığı altında, 18 Ekim 1937'de, açıkça Tan ve yazarlarını komünizm propagandasını yapmakla suçlar ve gereksiz yere telaşlanmamalarını öğütler. Hatta, "Hitler Alman halkını komünizm tehlikesinden kurtarmak için kurmak istediği rejimin esaslarını tasarladığı sırada Kemalizm'i uzun uzun incelediğini söylemiştir. Başta Goebbels olmak üzere bunu bütün Almanlar bilir," der. Bu kez, 19 Ekim tarihinde Ahmed Emin Yalman karşı saldırıya geçerek, "Bundan bir süre önce, Cumhuriyet sütunlarında isteyerek istemeyerek Alman propagandasının sokulduğuna delalet edecek yazılar çıktığını işaret etmiş ve Cumhuriyet refikimizi bu tarz propagandalara alet edilmesine karşı uyandırmaya çalışmıştık. Fakat o vakitten beri Cumhuriyet'in bu kabil yazılara sütunlarında yer vermemesi şöyle dursun, bilakis açıktan açığa Nazi ve Faşist propagandası telakki edecek yazılar yayımladığını görerek müteessir olduk. Onun için telaş ediyoruz ve telaşta haklı olduğumuzu anlıyoruz.." der.
Cumhuriyet ve Tan arasındaki polemik kolay kolay dinmeyecektir. Bir sonraki söz düellosu Yunus Nadi ile Sabiha Sertel arasında cereyan eder. Sabiha Sertel yabancı ülkeler gönderilen öğrencilerin yüzde sekseninin Almanya'da faşist okullarda okuduklarını, ayrıca sinemalarda da Nazi yanlısı propaganda yapıldığını söylemektedir. Sertel'in Goebbels'e cesaret veren "etkenlere" eğilmek gerektiği yollu sözleri üzerine, ertesi gün Yunus Nadi saldırı şiddetini artırarak doğrudan Sabiha Sertel'i hedef alır, onu komünist olmakla suçlar ve Goebbels'in sözleri çevresinde kopartılan fırtınanın birtakım gizli amaçlara hizmet ettiğini ileri sürer. "Burası Almanya olmadığı gibi Patagonya da değildir. Burada adamlar propagandalarından korkulduğu için değil, milli ahengi bozdukları için cezalandırılırlar," diyerek tehdit eder. İki gazete arasındaki meydan savaşı sürüp giderken, Cumhuriyet Ahmed Emin Yalman'a doğrudan saldırır. İki başyazarın birbirlerine yönelik ağır suçlamaları sırasında Yunus Nadi, Yalman'ın Yahudilikten dönme olduğunu söyleyecek kadar ileri gider. Nadi'nin, "Bolşevik Dudu" ve "eli maşalı Çingene" dediği Sabiha Sertel, ona karşı hakaret davası açar. Tartışma, hükumetin isteği üzerine kapanır...
1939'da, İkinci Dünya Savaşı daha başlamadan, Hitler'in Propaganda Bakanı Goebbels'in İstanbul'u ziyaret etmesi ilginçtir. Günlerden bir gün Goebbels'in Teutonia'da ( Eski Alman kulübü. Günümüzde Beypğlu Galip Dede caddesindeki Goethe Enstitüsü, aşağıdaki foto ) vereceği bir konferansla ilgili olarak, Tünel'deki Galata Mevlevihanesi'nin içinde yer alan karakolun başkomiserine bir haber gelir. Haber şöyledir : "Çevrenizdeki esnaf arasında, Almanca bilen herhangi bir kişi Teutonia'daki konferansa katılsın ve burada Goebbels'in yapacağı konuşmayı dikkatle dinleyerek, bir özetini yazarak bildirsin.." Ancak o dönemde Türkiye Almanya ile savaşta olmadığı gibi, savaşın çıkacağı da kesin olmadığından, Alman kolonisiyle içli dışlı olan esnaf böyle bir işe yanaşmaz. Goebbels de konferansını verir ve gider...
EMİNE UŞAKLIGİL'in, "Benim Cumhuriyet'im" adlı kitabından alıntıdır..
4 Haziran 2013 Salı
369 ) İTALYA KURTLAR SOFRASINA GEÇ OTURUNCA !..

İtalya yarımadası, Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden beri, yani 1400 yıl boyunca hep yabancı yönetimlerin egemenliği altında yaşadı. Yahut da bu yabancı egemenliklerin gölgeleri altında birbirleriyle savaşıp duran bir dizi küçük prensliklerin, krallıkların idaresi altında kaldı..
19. yüzyılın ortasında, Piemonte Krallığı da bunlardan biriydi. Fakat 1852'de bu küçük krallığın hükumet başkanlığına Kont Cavour (aşağıda solda) geldi. Cavour, kudretli bir politikacı ve idealist bir insandı. O sırada Fransa'da imparator olan Üçüncü Napoleon'un şahsında, güçlü bir dost ve anlayışlı bir müttefik buldu. 1854'de Kırım Savaşı'na Fransa, İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu saflarında, küçük Piemonte Krallığı da katıldı. Bu suretle Avrupa devlet birliği içinde kendine bir yer kazanmış oldu. 1859'da bu küçük devletin, o hantal Avusturya ordusunu birkaç gün içinde İtalya toprakları üzerinde yenmesi ve Avusturya'nın da bu yenilgiyi hemen kabullenmesi, Piemonte'nin geleceğine yeni imkanlar açtı. 1858'de III.Napoleon ile Piemonte başbakanı, dört krallıktan oluşan bir İtalya düşünüyorlardı ama 1859'da Piemonte Avusturya'yı yenince, bu plan geride kaldı. Küçük krallık ve prenslikler, birer birer Piemonte krallığına katılmaya başladılar. Garibaldi (aşağıda ortada) adında bir ihtilalci, Sicilya'yı işgal edip Napoli'de de isyanlar çıkarınca, adına Napoli veya Sicleteyn krallığı denilen bu memleketler de Piemonte'ye katıldı. Piemonte Kralı II. Victor Emmanuel (aşağıda sağda), İtalya Kralı ilan edildi. Ve İtalyan birliği resmen kurulmuş oldu. O güne kadar hariçte kalan Venedik ve Roma'nın da 1866 ve 1870 yıllarında katılmalarıyla İtalyan birliği tamamlandı. Kont Cavour ölmeden önce, bu birliğin oluştuğunu görebildi..
İtalya Krallığı kurulmuştu ama, dünya sömürgelerinin paylaşılması da bitmiş gibiydi !.. Halbuki Avrupa'da ve dünyada söz sahibi olabilmek için, sömürgeci devlet olmak şarttı. Ucuz hammadde ve garantili pazarlar, ancak sömürge veya yarı-sömürgelerde bulunabiliyordu. Böylece İtalya da gözlerini etrafa ve uzak ülkelere çevirdi.
Kuzey Afrika'nın Atlas ülkelerini Fransa kapatmıştı. Mısır'a İngilizler yerleşmişti. Doğu Afrika'da, Habeşistan'da giriştiği tecrübe ise 1896 yılında İtalya için kanlı ve utandırıcı bir yenilgiyle bitmişti. Ancak Somali kıyılarında, verimsiz bir parça üzerinde tutunabildi. O zaman İtalya'nın gözü Adriyatik kıyıları ile Libya topraklarına, Trablus-Bingazi'ye döndü. Bütün bu topraklarda karşısına iki devlet çıkıyordu : Avusturya ve Osmanlı. Ama garip bir durum da vardı : İtalya 1882'den beri Avusturya ile "Üçlü İttifak" içinde müttefik bulunuyordu. İtalya bu üçlü ittifakta, Almanya ve Avusturya ile aynı cephede yer almış bulunuyordu. Avusturya'dan Adriyatik kıyılarını nasıl alabilirdi ?
O halde ortada tek hedef kalıyordu : Osmanlı İmparatorluğu !...
İtalyan siyaseti daima Makyavelist esaslar üzerinde oynadı. İtalyan siyasetinde vefa ve ahde sadakat yoktur. Nitekim daha 1882'de Üçlü İttifak içinde yer alan İtalya, 1914'de, yani bu ittifakın tam işleyeceği anda birden cephesini değiştirdi. Eski hasımlarının yanında, eski müttefiklerine karşı savaşa girdi. Ama ne var ki, İtalya siyasi entrikalardan daima yararlanmasını bildi.
Örneğin Trablus hakkında İtalyanlar, daha 1882'den başlayarak İngilizlerle anlaştılar. 12 Aralık 1887 tarihli bir İngiliz-İtalyan antlaşmasıyla, İngilizlerin Mısır'daki yerleşmelerine İtalya'nın hoşgörü göstermesine karşılık, İngiltere de Libya'da İtalyan emel ve çıkarlarına öncelik hakkı tanımaktaydı.
İtalya 16 Aralık 1900'de Fransa ile de anlaştı. İtalya, Fransa'nın Fas'taki istila ve himayesine göz yummasına karşılık, Fransa da İtalya'nın Libya'daki hareketlerine karşı çıkmayacağını vaat ediyordu.
24 Ekim 1909'da Rus Çarı ile İtalya Kralı, Boğazlar ve Trablus hakkında karşılıklı bir antlaşma imzaladılar. 1911'de Fransa ile Almanya'nın Fas üzerindeki çatışmalarından sonra toplanan Alceziras konferansında, İtalya'nın da Trablus'a karşı hak veya alakalarının kabul edildiği yazılır. Ve bu neticeyi Almanya'nın da uygun gördüğü kaydedilir. Halbuki o tarihte Almanya, Osmanlı Devleti'ne karşı dost ve koruyucu görünüyordu. Ama ne var ki, İtalya ile de henüz ittifak halinde bulunuyordu !..
İtalya Trablus'ta önce birtakım tesisler, girişimler ve banka şubeleri ile yerleşmeye çalışır. Bir gün fırsat çıkınca, burada kolay ve kansız bir işgale zemin hazırlar. İstanbul'un Trablus ile ilgilerini zayıflatmaya gayret eder. Valilerin, kumandanların atanma ve yer değiştirmelerine müdahale etmeye girişir. Nitekim İstanbul nezdinde bazı uyarılara girişen Trablus Vali ve kumandanı Müşir İbrahim Paşa 12 Ağustos'ta yani İtalyan saldırısından bir ay önce görevinden alınır. Ama bir taraftan da İtalyan devlet adamları, Osmanlıların Trablus'taki varlıklarının gerek ve öneminden bahseden nutuklar verirler. Sadrazamlığa getirilen Roma Sefiri Hakkı Paşa'nın yerine gelen Roma Sefiri Kazım Bey'in 17 Şubat 1911 tarihli ciddi uyarısı da, İstanbul'da etki uyandırmaz !..
Daha başka bir şey daha olur : Trablus'da hükumet bir tümen kadar asker bulundururdu. Fakat 1910'da alevlenen Yemen isyanını bastırmak için bu askerlerin hemen hepsi Trablus'tan çekilir. İbrahim Paşa'nın direnişleri fayda vermez. O sırada Harbiye Nazırı olan Mahmud Şevket Paşa, Trablus'da "ancak
jandarma vazifesini görecek kadar" asker bırakılır.
Modası geçmiş olmakla beraber, depolarda bulunan ve icabına milis kuvvetleri tarafından kullanılacak silahlar da, yenileştirilecekleri kaydıyla İstanbul'a alınır. Böylece Trablus fiilen boşaltılır. Ve bütün bunlar, doğal olarak İtalyanların gözleri önünde cereyan eder. Trablus'u bu boşaltma ve adeta terk etme hareketleri üzerinde, çeşitli eserlerde verilen bilgiler birbirlerini tamamlarlar.
Sonunda vali ve kumandan da alınınca beklenen vakit gelir. İtalya artık bu fırsatı kaçırmak istemez. İşgalin bir "askeri gezinti" halinde geçeceğine de inanır. Buna rağmen savaş durumuna, birtakım oyalayıcı notalar, muharebelerle girer. Bunlarda esas fikir, Trablus ve havalisinin Osmanlı hükumeti tarafından, çağdaş gelişmeden ve uygar tesislerden yoksun bırakıldığı ve bu şartlar altında İtalyan çıkar ve girişimlerinin maruz kaldığı tehlikedir. Ama sonuçta şu olur : 29 Eylül 1911'de İtalya Trablus'a saldırır. Kuzey Afrika'da savaş başlamıştır. 11 Ekim'de Derne, 13 Ekim'de Hums ve 21 Ekim'de Bingazi işgal edilir. Bu savaş, 18 Ekim 1912'ye kadar sürecek ve sonunda, bütün Osmanlı Afrika'sı ile Ege denizinde 12 adanın, imparatorluktan kopması ile bitecektir. Kuzey Afrika'da savaşın bittiği gün, Balkan Savaşı başlayacaktır. Ve bu savaş, hemen bütün Rumeli'yi Osmanlı'dan koparacaktır..
ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR'İN "ENVER PAŞA" ADLI ESERİNİN İKİNCİ CİLDİNDEN DERLENMİŞTİR...
Miraç Kandili 5 haziran 2013 günü idrak edilecek!
![]() |
|
1 Haziran 2013 Cumartesi
368 ) SEVMEYENLERİ İÇİN BİR NAZIM YAZISI !..

Nedense bazı insanlar üzerinde çok tartışılır, hatta bu tartışmalar ölümlerinden sonra da yıllarca sürüp gider. Türkiye'de bu isimlerin başına Nazım Hikmet'i yerleştirmek herhalde pek yanlış olmaz. Çünkü Nazım yaşadığı dönemde de öldükten sonra da çok tartışıldı ; sevenler onu çok sevdi, nefret edenler ise aleyhinde kampanyalar yürüttü, sövgü ve iftira dolu yayınlar yaptı.
Acaba neden ?..
Niye Nazım'ın hala bu kadar çok seveni ve sevmeyeni var ?..
Eğer üstünkörü önyargılarla hareket etmeyi bırakır da biraz düşünmek zahmetine girersek, karşımıza şöyle sorular çıkar :
O dönemlerdeki tek solcu şair Nazım değildir ki ! Birçok yazar ve şair, komünizm suçlamasıyla hapse atılmıştı. Onların hiçbiri Nazım kadar tartışılmadı.
Türk sağı Nazım'ı her zaman hedef tahtasına koydu, akıl almaz hakaretler ve iftiralar türetti ama bu sadece sağ ile sınırlı kalmadı. Birçok solcu isim de Nazım'a karşı hakaret dolu yayınlar yaptı, aleyhine kitaplar yayımladı, ağza alınmaz suçlamalarda bulundu.
Bir şairin, Türkiye'de "komünizm taraftarı", Moskova'da ise "komünizm eleştirmeni" olarak baskı altına alınması, zulüm görmesi bir çelişki değil mi ?
Hem Türk hükumetlerinin hem de Stalin rejiminin şairi ezmeye çalışması bir rastlantı mı yoksa baskıcı rejimlerin bağımsız vicdanlara karşı duyduğu derin nefretin belirtisi mi ?
Nazım'ın "İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu ?" adlı oyunu SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi Kültür Bölümü'nün 27 Mayıs 1957 tarihli kararıyla yasaklanır. Karara gerekçe olarak, "yönetici olmanın kişiyi bozduğu şeklinde ahlaksız bir fikrin işlendiği", bunun yanı sıra, "oyunun gösteriminin izleyenlerin eğitimine ciddi bir darbe vuracağı" saptamaları yapılmıştır.
Bu eleştirilerden sonra Nazım'ın sürekli izlendiği, hatta öldürülmek istendiği birçok belgeyle ortaya çıkmış durumda. (Literaturnaya Gazeta, 16 Şubat 1994 tarihli sayısında, SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi arşivlerinin bilinmeyen dokümanını yayımladı.)
Ölene kadar sosyalizmin insanlığı kurtaracağı inancını bir an bile yitirmeyen şair, Stalin rejiminin devrime verdiği zararı yüksek sesle dile getirmekten çekinmiyordu.
Hayatı boyunca birçok iftiraya uğrayan Nazım için çıkarılan iftiralardan biri de "Beni Stalin yarattı !" dediği.. Bu, büyük bir yalan. Stalin onu yaratmadı, tam tersine öldürmek istedi...
Kurtuluş Savaşı'nın en güzel destanını yazmış olan Nazım, bu kadar çile çekmeyebilir, çok güzel, rahat ve zengin bir hayat sürebilirdi. Çünkü aristokrat bir aileden geliyordu, yakışıklı ve kültürlüydü, iki yabancı dil biliyordu ve genç yaşında Mustafa Kemal Paşa ile tanışmıştı. Cumhuriyet'i kuran kadrolar arasında çok akrabası, eşi dostu vardı. Atatürk'ün Selanikli bir hemşehrisi olarak, zaten yetişmiş insan kıtlığı çekilen bir devrin en önemli yöneticilerinden biri olabilirdi. Çankaya'daki sofralara katılabilir, geniş kültürü ile göz doldurabilir, bakan olabilir ve hayatını yalılarda, köşklerde geçirebilirdi. Bugün birçok meydana ve caddeye adı verilmiş, heykelleri dikilmiş olurdu..
Böyle bir insan, politik sistemin çarkları arasında nasıl ezilip parçalandı ?. Bunun bir tek nedeni vardı : İnsan kardeşliğine, eşitliğe ve emeğin en yüce değer olduğuna inanması. Bu idealin Sovyetler Birliği'nde yeşereceğine dair umutları.. Nazım'ı bu fikre inanan diğer dünya aydınlarından ayıran şey, onun bu umudu Türkiye gibi sert ve acımasız bir ülkede yeşertmeye çalışması olmuştu. Dönemin güçlü adamları olan Şükrü Kaya, Mareşal Fevzi Çakmak gibi korkunç düşmanlar edinmişti..
Ama düşmanlık ne yazık ki bu kişilerle sınırlı değildi. Nazım'ın parlak kişiliği, birdenbire herkesin önüne geçen şöhreti, kitaplarının kapışılması, şiirlerinin ezbere okunması, konuşma yaptığı salonlara gençlerin akın akın gitmesi gibi göstergeler onu kısa sürede her kesimin gözünde istenmeyen adam durumuna getirdi. O, sadece sağ kesimden değil, sol kesimden de bazı yazarların ve aydınların hedefindeydi. Başına gelecek olan bir felakete sevinecek çok insan vardı.
Türkiye Komünist Partisi de ondan hoşlanmıyordu. Çünkü çok tanınmıştı, halk üzerinde gücü çok büyüktü ve deli dolu sanatçı yüreği, parti disiplini ile onu zapturapt altına almak isteyen liderlere uygun gelmiyordu.
Kimseyi aldatmıyordu, olduğundan farklı bir kişiliğe bürünmeye çalışmıyordu. Bu kişilik özelliği sürekli olarak başını derde soktu. Çünkü bu ülke için çok önemli bir eksikliği (!) vardı : Sinsi ve kurnaz değildi. Zaten zeki insanlar kurnaz olmaz, kurnazlar da zeki. Bu iki kavram arasında kesin bir zıtlık vardır. Zeki insanların hem küçük hesaplara akılları ermez, hem de insanlıkla ilgili yüksek düşünceleri bu derece alçalmayı kavrayamaz..
Zeka, rüyaları olan büyük insanlara, kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür..
Nazım küçük bir insan değildi. Bu yüzden, sistemlerin çarklarında dişli olamıyordu..
Nazım Hikmet, doğru bildiği yoldan ayrılmadan, sosyalizme, emeğe ve işçi sınıfına inancını yitirmeden yaşadı, düşüncelerine ihanet etmeden bir devrimci olarak öldü.
Ne var ki, siyasetin kaynayan kazanlarına atıldığı ve bir simge olarak tartışıldığı için, ona asıl büyüklüğü sağlayan şiiri üzerinde pek durulmadı. Basın, siyaset kitleler açısından Nazım "siyasi tartışmaların şairi" olagelmiştir. Kimileri onun heyecanlı ve kırılgan yüreğinden ideolojik bir önder yaratmaya, kimileri onu şeytanlaştırmaya çalışmıştır.
Oysa o, her şeyden önce bir şairdir. Hem de 20. yüzyılın en büyük şairlerinden biri..
Bu gerçek, onun dizelerinde vurucu bir ifadeye kavuşur :
Ben bir insan
Türk şairi Nazım Hikmet ben
Tepeden tırnağa iman
Hasret ve ümitten ibaret ben..
Zülfü Livaneli, "Edebiyat Mutluluktur" adlı kitabında şöyle diyor :
Son dönemlerdeki ideolojik kamplaşmada, "tepeden tırnağa iman" dizesinin "tepeden tırnağa insan" olarak değiştirildiğini görüyor ve üzülüyorum. Çünkü ilk dizede zaten "insan" deniliyor. Nazım ustalığında bir şair üçüncü dizede bunu tekrar etme acemiliğine düşer mi ? Hem "iman" sözünden korkmanın ne anlamı var ? Bir ara da onun Sovyetleri eleştiren "Anlamayı öğreniyorum, inanmayı yitirmenin pahasına" dizesini sansürlemişlerdi. Bütün bunlar, şaire yapılan büyük bir haksızlık.. Dedim ya, "Nazım'ın ideolojisi", "Nazım'ın kadınları", "Nazım yıkanır mıydı ?", "Nazım Komünist Partisine ihanet etti mi ?" gibi milyonlarca dedikodu satırı içinde, büyük şairin dizeleri bile unutturulmak istendi ama öyle sağlam, öyle değerli yapıtlar vermişti ki çoğu şiiri, Pir Sultan gibi, Karacaoğlan gibi halkın ezberine girdi..
Nazım'ın şiirindeki bu kudret, bugün bile genç kuşakları etkileyen söyleyiş biçimi, en başta özel yeteneğinden kaynaklanıyordu kuşkusuz. Kelimenin tam anlamıyla büyük şair oluşundan geliyordu...
Rus edebiyatı nasıl Gogol'un "Palto"sundan çıktıysa, yeni Türk sanatı da Nazım'ın güçlü nefesinde hayat buldu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)



