curzon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
curzon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2013 Pazar

Ayasofya’yı müze yapma fikri İngilizlerden gelmiş

Ayasofya’nın sahibi kim olacaktı? 
27 Mayıs’tan sonra müze yapılmış olan Trabzon Ayasofya Camii yeniden ibadete açıldı. Ne diyelim, darısı İstanbul’daki Ayasofya’nın başına.
Ancak İstanbul’daki Ayasofya’nın açılması öbürlerinkine benzemez. Geçen yıl Ayasofya Müzesi Müdürü’yken Haluk Dursun isim vermeden Batılı devlet adamlarının (İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve ABD Başkanı Obama da içlerinde olmalı) Ayasofya’yı ziyaretlerinde ne zaman yeniden kilise olacağını sorduklarını ifade etmişti.
Peki neden bu kadar merak ediyorlardı Ayasofya’nın kilise yapılmasını?
Birazdan vereceğim örnekler karşısında İngiltere devleti ve kamuoyunun İstanbul’un işgali başlar başlamaz Ayasofya’nın rehinden kurtarılması (the redemption of St. Sophia) kampanyaları başlattığını ve bunu 1922 yılında İstanbul yeniden Milli Güçlerin eline geçene kadar devam ettirdiklerini bilmemiz gerekir.
Mütareke yıllarında İngiltere’de Ayasofya’nın rehinden kurtarılması için hususi komiteler kurulduğunu biliyor muydunuz?
Başbakan Lloyd George’un “İstanbul’dan Sultan gidecek ve Müslüman nüfus da ardından şehri boşaltacak, böylece Ayasofya doğal olarak Hıristiyan olacak, Haç yeniden Ayasofya’nın kubbesine konulacak. Bu olunca yeni bir çağ başlayacak.” dediğini duymuş muydunuz?
Lozan’da yeniden karşımıza çıkacak olan Lord Curzon’un 1919 tarihli ünlü memorandumunda şöyle dediğini hafızamızdan hiç çıkarmayalım:

“Bu şartlarda Jüstinyen’in muhteşem mabedi Ayasofya -ki 900 yıl Hıristiyanlığa hizmet etmiştir, Müslümanlığa hizmet ettiği süre ise bunun yarısından biraz fazladır- doğal olarak asli Hıristiyan mabedi haline dönecektir. Öte yandan İstanbul’un selatin camileri Müslümanlara fazlasıyla yeter de artar bile.”
Sonradan tarihçiliğe girecek olan ama o tarihte Dışişleri Bakanlığında istihdam edilen Arnold Toynbee, 6 Mart 1919’da şaşırtıcı bir teklifte bulunuyordu. Konuşan Toynbee değil de sanki Atatürk’tür. Şöyle der: “Ayasofya’da dinî statüko terk edilmeden ona arkeolojik bakış açısından ‘uluslararası abide’ statüsü vermek mümkün olamayacaktır.”
Kilise yapmak mı müze yapmak mı?
Ayasofya için iki seçenek vardır İngilizlerin kafasında: 1) Yeniden kilise yapmak, 2) Dinî statüsünü ortadan kaldırarak uluslararası bir anıt, yani müze yapmak. Thomas Hohler yıllar sonra Atatürk’ün uygulayacağı formülü bulmuştur bile. Hohler’e göre bina mimari bir anıt olmalı ve din sorunu da ortadan kaldırılmalıdır.
Ayasofya’yı rehinden kurtarmaya yeminli komite deyince bunun ayak takımından oluştuğunu sanmak hata olur. Komitenin iki üyesi, sonraki yıllarda Dışişleri Bakanlığı yapacak, diğerleri de hatırı sayılır makamlara gelecektir.
Velhasıl Ayasofya’nın kimliği Hıristiyan dünyasının lideri olarak İngilizler için çok önemlidir ve bu, İslam dünyasının kalbini teşkil eden Osmanlı’nın tasfiyesinden sonra onun başkenti dahil, hilafeti dahil, Ayasofya’sı dahil tasfiyesi düşüncesinin bir parçasıdır.
Hedefler şunlardı: 1) Halife Bursa’ya veya Konya’ya gönderilecek, 2) Halk onun peşinden gideceği için İstanbul’da Müslüman neredeyse kalmayacak ve şehir yeniden Konstantinopolis olacak, 3) Ayasofya Camii kilise yapılarak tepesine haç dikilecektir.
Zira İngiltere, Lloyd George’un dediği gibi “Belki de dünyadaki en büyük Müslüman devletti.” Bu İngiltere’nin Halifeyi ve Halifeliği elinde bulunduran bir devleti önemsememesi düşünülemezdi.
Ancak bir sorun çıktı. Ayasofya’nın sahibi kim olacaktı? Yunanlılar bizim diyordu, Fener Patrikhanesi de öyle, Rusya’nın öteden beri -Trubetskoy bunu 1915’te söylemişti- Ayasofya’ya haç dikme idealini kovalayan bir ülke olduğu biliniyor. Dostoyevski bile bayağı buna inanmış biriydi. Öte yandan İngilizler Hind Müslümanlarının ayaklanmasından korkuyorlardı.
İstanbul Yunanistan’ın başkenti olursa Yunan mandası mı kurulacaktı bu şehirde yoksa başka bir idare tarzı mı sürdürülecekti? Hindistan Ofisi bu çözüme karşı çıkıyor, İstanbul bir Hıristiyan şehri haline gelirse ben Hint Müslümanlarını tutamam, bilesiniz diyordu.
Bir yandan da iç kamuoylarında Yunan sevdalıları ile Türklere fazla haksızlık yapıldığını savunanlar ve İstanbul’da Türkleri hesaba katmadan bir çözüm bulunabileceğine inanmayanlar ayaktaydı. Megalo İdea İstanbul’a girerse diğer Hıristiyan ve gayri Müslim unsurlar bundan hoşnut olmayacaklardı vs.
Bütün bu müzakere sürecinden sonra İstanbul’un başka bir ülkeye bırakılamayacağı sonucuna ulaşıldı ve Sevr’de Hilafet üzerinde belli bir kontrol kurularak başkent İstanbul olarak kaldı.
Müze fikri kimin?
Crowe adlı görevli 7 Aralık 1918’de Dışişlerine yazdığı bir mektupta Türklerin İstanbul’dan kovulması çözümünden bahsedebiliyordu. Diyordu ki, Ayasofya Türklerden alınmadıkça onların Hıristiyanlık karşısındaki galebesinin sembolü orada Hıristiyanların başında bir kılıç gibi sallanmaya devam edecektir.
Şubat 1919’dan itibaren bir dizi kitap çıkar İngiltere’de. Hepsi de Ayasofya’yı geri istemektedir. Bu arada ilginç bir girişimden de bahsetmek gerekir. Dışişleri Bakanlığı, Ayasofya’nın rehinden kurtarılması girişimi bizzat Türklere yaptırılsa iyi olur diye bir fikir ortaya atar Nisan 1919’da. Ne var ki İstanbul hükümetini razı edemez.
Ancak 15 Mayıs’ta İzmir’in işgali bütün hadiseye şekil değiştirtecek ve bir yandan direnişi uyandırırken öbür yandan Ayasofya’nın korunması için bir askeri birlik camiye yerleştirilecek, eğer çan takmaya gelen olursa camiyi havaya uçuracakları tehdidinde bulunacaklardır.
Bu kadarını göze alamayan İngilizler zamanla kararlarını gözden geçirdiler. Ancak bir şeyi unutmadılar: Ayasofya cami kaldıkça Hıristiyan dünyasının, bu arada kendi kamuoyunun rahatsızlığını yenemeyecektir. Bu nedenle ısrar edecek ve önce 1924’te Hilafetin kaldırılması, ancak bundan sonra Lozan’ı onaylaması, 1930’lu yıllarda Amerikalı ‘uzmanlar’ın devreye girmesiyle başlayan restorasyon çalışmaları derken Toynbee ile Hohler’in 15 yıl önce ortaya attıkları Ayasofya’yı beynelmilel (uluslararası) bir abide yapma girişimi başarıya ulaşacak ve binanın dinî statüsü ortadan kaldırılarak ne cami, ne kilise, herkes buyursun müzeye formülü uygulamaya geçirilecektir.
Ne ki, bunun ilk defa bizim aklımıza geldiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Malum o yıllarda ışık Batı’dan gelirdi. Bana hayal gördüğümü söyleyenler bu bilgileri kendisinden toparladığım tarihçi Erik Goldstein”ın “Byzantine and Modern Greek Studies” dergisindeki “Ayasofya ve İngiliz Dış Politikası” başlıklı makalesine bakabilirler (1991).
Bu arada aklıma takıldı: İngilizlerin Başkenti İstanbul’dan Anadolu’ya gönderme politikaları sizde bir çağrışım yapmadı mı? Sanki bu da uygulanmış gibi geliyor ama neyse. Bu hafta bu kadar çatırtı yeter.

Mustafa ARMAĞAN / ZAMAN


AYASOFYA CAMII
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

3 Eylül 2013 Salı

LOZAN IN GERÇEK KAHRAMANI KİMDİ ?

CHP, Başbakan'ın Lozan'ı anarken İnönü'den söz etmemesine karşı sert bir bildiri yayınlamış.

CHP'ye göre İnönü'yü anmamak kendi tarihine ihanet etmekmiş. Asıl beni bu yazıyı yazmaya sevk eden, İnönü'nün adının anılmamasını vatana ihanetle eş tutmaları oldu.

Lozan'da gerçekte kimin kazandığı, aradan geçen 88 yıla rağmen aydınlatılabilmiş değil. Sebebi basit: İçeride kesif bir propaganda bulutu kol geziyor: Bir yanda "Lozan zaferi"nin mimarı İsmet Paşa, alabileceğinin hepsini aldı, Lozan Sarayı'nın camlarını gür sesiyle titretti, yedi düveli dize getirdi cinsinden yağcılıklar. Dışarıda yazılanlara karşı da ya taştan bir duvar ya da 'Zaten emperyalistler başka ne yazacaktı ki' sızlanmaları. Belge deseniz, görüşmelerin en kritik olanları kapalı kapılar ardında cereyan etmiş, dolayısıyla mahrem bilgiler hemen hemen yok gibi (Rıza Nur'unkiler hariç). Affedersiniz ama Lozan eğer onur duyulacak bir "zafer" idiyse her anının şerefle belgelenmesi gerekmez miydi?
Öyle de, elde İsmet Paşa'nın muğlak Türkçesiyle gevelediklerinden öte bir şey yok. Mecliste yapılan 14 muhalif konuşmada

bazı ipuçları seziliyor ama onların da danışıklı dövüş kabilinden -yani dostlar müzakerede görsünler hesabı- çıkışlar olduğunu bir parça iz'anı olan hemen anlar.

O zaman hakikat nasıl ortaya çıkacak?

İşin tuhafı, eğer bir zafer varsa, mantıken bir kaybeden de olmalıdır. Peki Lozan'da kim kaybetmiştir?

İngiltere mi? Lord Curzon'un Londra'da İngiltere'nin kaybettiği itibarı geri getiren adam olarak karşılandığını biliyoruz. Yunanistan mı? Venizelos'un tek kuruş tazminat ödemeden, üstelik adaları ve Batı Trakya'yı nasıl ustalıkla sınırları içinde tutabildiğini, savaşı kaybeden Yunanistan'ı en az zararla kurtardığını biliyoruz. Fransa mı? Belki Fransa kapitülasyonlar açısından kayıpları oynamış denilebilir ama o da geçici güney sınırlarını kalıcı hale getirip Sancak (İskenderun-Antakya) bölgesini elde tutabilmişti.

Soruyu tekrarlıyorum: Lozan'da kim kaybetmiştir? Fedakârlığı kim yapmıştır? Geri adımı kim atmıştır?

İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan kaybetmediğine göre bir kaybeden olmalıdır ve acıdır ama bu, Türk tarafıdır. Bunu ben söylemiyorum. Tutanaklara göre İsmet Paşa şöyle söylüyor:

"Başka milletleri memnun etmek için savunma araçlarından vazgeçen Türkiye'yi tarihin nasıl yargılayacağını bilmiyorum. Askerden tecrit adı altında kabul ettiğimiz fedakârlıkların, hakiki dokunulmazlığımızı ağır surette baltaladığını görüyorum. Ümit ederim ki bu beyanat, Türk heyetinin yeni bir fedakârlığı olarak kabul edilecektir. İtilaf devletleri ne istiyor? (...) İşte biz onları tamamen kabul ediyoruz." (8 Aralık 1922)

Gördüğünüz gibi aynı konuşma içinde feragat, fedakârlık ve kabul kelimeleri bir araya gelmiştir ve Lozan'ın bizim için "ilkeleri" bunlardır. Feragat da, fedakârlık da, kabul de bizden gelmiştir. Okuyalım mı biraz daha Paşa'nın sözlerini:

"Eğer dünyada tek kimse çıkıp da bana 'Daha yapılacak fedakârlıklar vardı, şu kararı almalıydınız' diyebilirse onları yapmaya razı olurum. BEN FEDAKÂRLIĞI SON HADDİNE VARDIRDIM. Toprak meselelerinde kendi zararımıza ve müttefiklerin lehine kararlar aldık. Azınlıklar meselesini müttefiklerin dilediği gibi hallettik. Boğazların serbestliğini kabul ettik. Düyun-u Umumiye yönetiminin faaliyetinin devamına razı olduk. Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim." (4 Şubat 1923) (Bu sözler, İnönü tarafından zamanın parasıyla tam 5 bin liraya yazdırılan Ali Naci Karacan'ın "Lozan Konferansı ve İsmet Paşa" (1943, s. 151-2, 211-2) adlı kitabından alındı.)



Demek ki, resmi metinleri de farklı bir gözle okumak mümkündür ve içlerinde sonraki müthiş propaganda rüzgârıyla gelen toz bulutunun üzerini örttüğü çok ilginç ayrıntılar gizlemektedir.

Bu açıklamaları doğrulayan ve Lozan'ın gerçek kahraman ve galibinin Lord Curzon olduğunu ortaya koyan yabancı çalışmaların neden dikkate alınmadığını merak etmişimdir. Mesela Harold Nicholson'un harikulade biyografisi "Curzon: The Last Phase"in Lozan'ı da ele alan 3. cildinin bugüne kadar neden Türkçeye tercüme edilmediğini merak ederim. Kitabın basım tarihi, 1934. Neredeyse 80 yıldır Türkiye'deki okurun aklı karışmasın diye kitap gözlerden saklanmış. Onu nadir olarak ele alan çalışmalardan biri, Prof. Ömer Kürkçüoğlu'nun "Türk-İngiliz İlişkileri"dir (Ank. 1978).

Nicholson Lozan'da olup bitenleri bize İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon açısından göstermekte, böylece alternatif bir Lozan portresi de çizmektedir. Buna göre Curzon konferansı baştan sona bir orkestra şefi gibi yönetmiş, gerektiğinde masaları yumruklamış, gerektiğinde o soğuk İngiliz esprilerini patlatmış, zekâ dolu çıkışlarla İsmet Paşa'yı sersemletip bunaltmış, alacaklarını aldıktan sonra 4 Şubat günü 9.45'te bizi Fransızlarla baş başa bırakıp Orient Express treniyle Londra'ya dönmüş ve konferansın son bölümüne katılma gereğini dahi duymamıştır.

Curzon, Lozan'da Musul meselesini erteletmiş, azınlıklar, Boğazlar, silahsızlandırılmış bölgeler, Trakya sınırı, adalar, Yunan tazminatı gibi sorunları istediği tarzda halletmiş, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasına fit sokmayı başarmış, mali, adli ve iktisadi kapitülasyonlarla ilgili meseleler ise daha çok Fransızları ilgilendirdiği için onların hallini ertelemişti. Bu sonuç hem İngiltere kamuoyunu tatmin edecek hem de üzerinde anlaşılamayan meselelerin Fransızlar ve İtalyanları ilgilendirdiği söylenecekti. Halk bunların ayrıntısına vâkıf olmayacağı için çok da önemli değildi. Nicholson şöyle diyor:

Sonuçta İngiltere Lozan'da verdiği diplomatik savaşı kazanmıştı: Curzon, Doğu'da İngiliz prestijini ihya etmişti. Geriye, bu prestiji Batı'da ihya etmek kalmıştı. Müttefiklerinden kopmuş görünmemek için Fransa ve İtalya'yı, onların tatmin olmayacağı hiçbir antlaşmaya imza atmayacağı konusunda temin etti. Şimdi İsmet'ten de, Mustafa Kemal'den de daha zorlu bir rakip bekliyordu kendisini: Fransa Başbakanı Poincare. 1924 Ocağı itibariyle Poincare de teslim olacaktı Curzon'a.

Nicholson bir de sürpriz yaparak Curzon'un sekreterlerinden birinin özel günlüğünden geniş bir alıntı yapıyor. Alıntıda Curzon'un bir yandan müttefikleriyle, öbür yandan Venizelos ve İsmet Paşa'yla nasıl piyon gibi oynadığı bizzat içeriden bir tanığın dilinden aktarılıyor. Bu kısmı paylaşacağım sizinle ama daha önemlisi, o günlüğün nerede olduğunu tespit etmiş olmam. Bundan sonrası, bulup yayınlamak olacaktır.

Müjde! Veya Eyvah! Baktığınız yere göre değişir.

Mustafa ARMAĞAN.



 Lozan'da kim kaybetmiştir? Fedakârlığı kim yapmıştır? Geri adımı kim atmıştır?