Masadaki yabancı
Türkiye'de yaşananların bir iç mesele olduğunu sakın düşünmeyin! En büyük yalan ya da körlük budur!
Tabii, Türkiye'yi 200 yıldır kendi haline bırakmayan güçlerin bir anda sihirbaz tarafından yok edildiğini düşünmüyorsanız!
Türkiye çok uzun zamandır sermaye, asker, bürokrasi, istihbarat, partiler gibi oluşumlar gibi tabelalar altında KONTROL edildi!
Biz zamanın ruhuna hangisi uygunsa o enstrümanla karşılaştık!
Şimdiye kadar yüzyüze geldiklerimiz daha çok askeri darbe, cunta ve ekonomik krizlerdi!
Çünkü ülkeyi avuçlarının içine alan YAHUDİ BANKERLER kumandayı bırakmak istemedi!
Hem para kazanmak, hem bizi tarihimizden koparmak, hem de istedikleri rotayı belirlemek için bir elleri içeride, diğer elleri ise Türk görünümlü BARONLARIN arkasındaydı!
Düne kadar devlet, devlet olmadığı/olamadığı için dışarıdan gelen ve birilerinin cebine inen parayı bilemedik!
* Kimin nasıl ve neden ZENGİN olduğunu hiç öğrenemedik!
* Hangi bankalar, hangi krediler ve hangi paralar birilerinin kasasına girdi!
* Musevi BARONLARA çalışan kaç kişi vardı?
* Türk bildiğimiz, laikliği ağzından düşürmeyen ancak Museviler'in karşısında el pençe divan duran kaç BARONUMUZ oldu?
* Neden hep Londra'nın kararları uygulandı?
* Tel Aviv'i İstanbul üzerinden Londra'ya oradan da New York'a bağlayan faktörler ve aktörler kimdi?
* İsmini bilmediğimiz, sokakta görsek asla ve kat'a tanıyamayacağımız ama herkese para dağıtacak kadar güçlü olan isim kimin adamıydı?
* Bu adamlar neden PARA ile her sorunu aşacaklarını düşünüyordu?
* Türkiye bu adamlara çalışacak kişileri nasıl kolaylıkla üretiyordu?
Soru çok!
Ciddi bir sosyolog yetiştiremediğimiz için derinliklerde yatan cevabı bilmiyorduk!
Aile bağlarını görmeden, dışarısı ile kenetlenenleri bir bir ortaya dökmeden kimse gerçekleri göremezdi!
Çünkü öyle bir yapı oluşturuldu ki DÜŞMAN içeride! Hem de yanı başımızda! Sakın abarttığımı düşünmeyin!
Daha önce FİNALİN İstanbul'da olacağını yazmıştım! Türkiye'yi alan, kupayı kaldıracaktı çünkü!
Ama bizler bunu görmeyip KISIR tartışmalarla 200 yıldır sürdürdüğümüz KÖRLÜĞE devam ediyorduk!
Sınırlarımız içinde meydana gelen her değişikliğin altında kesinlikle YABANCI parmağı vardır! Abdülaziz'in öldürülmesi, Abdülhamit'in indirilmesi, Menderes'in asılması, Nihat Erim'in vurulması, Özal'ın zehirlenmesi gibi onlarca DERİN operasyonun arkasında DIŞARISI vardı!
Her zaman olduğu gibi içerideki adamlarını kullandılar! Sonuçta ülke her derin yırtıktan sonra YÖN değiştirdi!
Mesela rahmetli ÖZAL, Kürt sorununu bitirecekti! Gücü yetmedi! Ya erken ölümle ya da düşürme ile yeni KAPTANLARINI seçtiler! Her değişiklik ülkenin rotasından sapmasına yol açtı! Her siyasi infazdan sonra Türkiye büyüme hevesinden vazgeçti ve içeriye gömüldü!
Şimdi Türkiye'yi kendi haline bırakmak istemeyenler aynı ÇATI altında toplandı!
Hem KATOLİK hem PROTESTAN KİLİSESİ operasyonun arkasında! "Museviler nerede?" diye sormayın sakın!
Kraliçe'nin takibindeler çünkü!
Bakın geçtiğimiz günlerde İngiliz Başbakan Cameron, Çin'e tam 131 şirketin CEO'su ve patronuyla gitti! Amaç Obama'yı getiren güce karşı meydan okumaydı! Okudular da!
Bu ziyaretten hemen sonra Amerika'nın aslında BİRİNCİ adamı olan Joe Biden, Çin'e uçtu! Biden, Pekin'de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Keqiang'la bir araya geldi... Ancak ziyaretin perde arkası ile ilgili ilginç bir detay ortaya çıktı! Biden, ziyaret öncesi "Ben de işadamlarımı alıp geleyim" teklifinde bulundu.
Ancak Çin yönetimi "İşimiz var, olmaz!" cevabını verdi!
2000'li yılların başından itibaren DÜNYA büyük değişim için start verdi!
Obama Erdoğan Putin Kraliçe, Krallıklar, Musevi BARONLAR, Avrupa ve Çin savaşmaya karar verdi! Bir tarafta milli devletler, diğer tarafta ise MUSEVİLERİN yönettiği PARA İMPARATORLUĞU vardı!
Çin de bu adamların SIĞINMA ÜSSÜ olarak var ettikleri limandı!
Finansı, madenleri, altını, elması, iletişimi, bankaları elinde tutan BARONLARIN karşısında YOK OLMAMAK İÇİN direnen DEVLETLER vardı!
Yaşadığımız ve içinde olduğumuz için anlayamadığımız mücadele ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI'ydı!
Mücadele bu kadar derin ve sertti!
Türkiye ise kavganın tam orta yerinde!
Erdoğan giderse, ülke diğer grubun eline geçecek ki zaten 200 yıldır onlar yönetiyor!
Yok; Erdoğan kazanırsa bu milletin çocukları çok uzun zaman sonra ÖZGÜR ve BAĞIMSIZ olacak!
Savaşın aktörlerinden biri de, yani Erdoğan'ı götürmekten başka bir derdi olmayan CHP de, Amerika'da Musevi turunda! Sayın Kemal Kılıçdaroğlu en son CAFE MİLANO'da önemli Yahudi örgütleriyle buluştu! Amerikan Yahudi Komitesi (AJC), askeri ve stratejik konularda çalışan Ulusal Güvenlik İşleri Yahudi Enstitüsü (JINSA) ve New York merkezli İnkâr ve İftiraya Karşı Birlik (ADL) temsilcileri Kemal Bey'le çok iyi anlaştı!
Aralarından su sızmayacak duruma gelindi!
O masada çok ilginç bir kişi daha vardı!
28 Şubat'ın organizasyonunda yer alan ALAN MAKOVSKY de İsrail'in hakkını korumak için oradaydı! Postmodern darbe ile 300 milyarı çalınan bir ülkenin muhalefet lideri, o paraları götürenle aynı masadaydı!
Kemal Bey'in bunları bilip bilmediğini bilmiyorum...
Ama durum maalesef bu!
Bizim adına SOL denen partilerimiz neden Yahudiler ve onların Kemal Derviş gibi temsilcilerinden vazgeçemez?
Kimden korkarlar?
Bizim bilmediğimiz bağlantılar mı var?
Vardır elbette!
Söylenmez ama ülkenin sahibi olarak Museviler kendini görür! CHP de buna hizmet eder! Hem de gönüllü olarak!
Laiklik der, yaşam tarzı der, özgür basın der, hizmet eder!
Museviler'in adına ülkeyi kontrol edince ÖZGÜR BASIN, buna karşı çıkınca "BASKI VAR!" çığlığı...
Kemal Bey, Türkiye'nin ellerinden gittiğini anlatmak adına Amerika'ya uçtu! Mesafe uzun olduğu için TEHLİKEYİ (!)
göremeyen Musevi BARONLARI uyarmak için o kadar yolu katetti!
"Daha ne bekliyorsunuz?
Erdoğan, Kürt sorununu da çözdü! Ülkeyi büyüttü büyütecek!" diye son ikazı yapmak için kendini ortaya attı! Ya da farkında olmadan bunları yapması sağlandı!
Durum bu!
Bir yanda ülkeyi büyütmek için çırpınan insanlar, diğer yanda ülkeyi soyup soğana çevirenlerle kader birliği yapan CHP!
Tamam, tarihimizi unutturdunuz!
Ama 28 Şubat daha dündü!
Bunlar gerçekten milleti aptal sanıyor!
Sansınlar!
Ama çok üzülecekler!
Eskiden para ve güç onlardaydı!
Artık roller değişti!
Sıkıntı bu!
Saldırının sebebi de!
chp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
chp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Aralık 2013 Perşembe
İki Numara
İki Numara
Süleyman Bey bir sebeple kendini yine basının önünde bulur! Bir gazeteci öne çıkıp "Efendim memleketin halini tek kelimeyle anlatmak isteseniz ne dersiniz?" diye sorar!
Demirel zeka saçan gözleriyle gazeteciyi süzdükten sonra "Eyi!" der ve ekler: Ama sen bir değil de iki kelimeyle özetlememi istersen o zaman "Eyi değil!"
Teşbihte hata olmaz!
Kemal Bey'in CHP'sinin hali de böyle, yani EYİ DEĞİL! İşin vahim tarafı, Kemal Bey işin farkında bile değil... Partinin başına geçirilmeye çalışılan çuvalı görmediği gibi içinde kendisinin olmadığı hesapları da görmezden geliyor!
Yanındaki iki eski diplomat Loğoğlu ve Korutürk kendisini ısrarla MUSEVİ mahallesine taşıyor!
Belli ki o da iktidarın oradan geleceğine inanmış durumda!
Söylenecek çok fazla söz yok! Ama CHP tabanına anlatmakta zorlanacağı pek çok ilişki ağı var! Kiminle kahvaltı yaptığı, kiminle akşam yemeği yediği önümüzdeki günlerde sorulur ve cevap vermekte zorlanır!
Benden söylemesi!
Ama benim asıl söyleyeceğim Kemal Bey'le ilgili değil, kendisini ATLANTİĞİN öte tarafına taşıyan LOĞOĞLU'yla ilgili...
Bizler ayrıntıların BÜYÜK FOTOĞRAFI görmede ne kadar işe yarayacağını bilmeyiz! Ayrıca her olaya ve her kişiye SON KAREDEN bakarız!
Büyük yanılgımız bu! DÜNÜ bilmeden ve görmeden gidersek gerçekle asla ve kat'a buluşamayız!
Bakın Faruk Loğoğlu eski BÜYÜKELÇİ'dir! Asıl ismi Osman Faruk'tur! Adana Kadirli nüfusuna kayıtlıdır. Ailesi yörenin en eski ailelerindendir! Sülale olarak çok varlıklılardır! Özellikle ÇELTİK fabrikalarından kazandıkları paranın haddi hesabı yoktur.
Aile bağları çok güçlüdür! Loğoğlu'nun hayatına baktığınızda çok ilginç detaylar ortaya çıkar! Liseyi TARSUS AMERİKAN Koleji'nde okudu!
Eğitim masraflarını ise amcası Tahsin Loğoğlu karşıladı! Tahsin Bey de varlıklı bir insan ve dönemin KADİRLİ TOFAŞ BAYİİ'nin sahibi! Koç Holding, CHP içinde önceden Şükrü Elekdağ'ı ayrı bir yere koyardı. Şimdi de Faruk Bey'i bir ayrı seviyor!
Bizim Faruk Bey liseyi bitirdikten sonra İSRAİL'le aynı yıl kurulan Amerika'daki Brandeis Üniversitesi'ne kayıt oluyor!
Massachusetts'teki üniversite gerçekten çok ilginç!
1948 yılının 4 MAYIS'ında kuruldu!
İsrail devletinin kurulmasından tam üç gün sonra! Kurucusu İsrail Goldstein.
Kurucu imzalardan biri de ünlü bilim adamı Albert Einstein'a ait...
Amerika'da üniversiteler bağışlarla ayakta durur! Daha doğrusu okulu ayakta tutmak için verilen paraların çok önemi vardır! Bu üniversite içinde bu kural geçerlidir! Brandeis'e bağış yapan 10 kişinin 9'u ünlü Musevi ailelere mensuptur!
Üniversite İsrail'le aynı yıl kurulduğu için olsa gerek kampüste farklı alanlarda faaliyet gösteren 13 Yahudi birliği vardır! Sayın Loğoğlu'nun Tarsus'ta lise okurken bulduğu bu üniversite gariptir Amerika'da İBRANİCE ilk eğitimi veren okuldur!
Dışarıdan öğrenci alırlar! Yani başka din ve ırklara kapıları açıktır! Ama bakıldığında üniversite mevcudunun yüzde 80'inin Musevi olduğu görülür!
Bütün bunlara rağmen Amerika'nın en iyi 30 üniversitesinden biridir!
Kısa zamanda büyük başarılara imza atmıştır! Okul, 9 devlet başkanı çıkarmasıyla da gurur duymaktadır!
Dakka, Hamburg, Kopenhag, Bakü, Washington ve New York'ta çeşitli görevlerde bulunan, SARIGÜL'e açık ve büyük destek veren Faruk Loğoğlu, Kemal Bey'le çıktığı Amerika gezisinde neredeyse her önüne çıkana aynı şeyi söylüyor!
Ne hikmetse görüştüğü hemen hemen her isim de aynı soruyu soruyor!
Mesela en son Steve Cohen ve Ed Whitfield isimli milletvekilleri ile bir araya gelen Loğoğlu "Koç'a yapılan vergi baskısı ne alemde?" sorusuna cevap verememiş! Özellikle Whitfield gelişmelerden çok rahatsızmış!
Loğoğlu'nun elinden tutup götürdüğü CHP lideriyle değil de Koç Grubu'nun oradaki algısını oluşturmak için çaba sarf ettiği yönünde güçlü bir düşünce var!
Kemal Bey bunu biliyor mu bilmem!
Ama Loğoğlu, CHP tabelasının altında bir holdinge destek arıyor görüntüsü çizmekte! "İlişkiler Loğoğlu'nun amcasına kadar mı dayanıyor" bilgim yok! "Okuduğu üniversitede özel bir ÖĞRENCİ MİYDİ?" kayıt yok!
Ama HOLDİNGİN, Loğoğlu'na hiç ihtiyacı yokken insanüstü çaba harcadığı ortada!
Her ne kadar CHP'nin önemli isimlerinden de olsa, Kemal Bey'e yarenlik de ediyor olsa Faruk Bey koyu bir İNÖNÜ hayranıdır!
"İsmet İnönü ve Modern Türkiye'nin Oluşumu" isimli bir çalışması vardır!
Hatta tesadüf bu ya eşinin ismi bile MEVHİBE'dir!
Gazeteciler birgün FORD'un etrafını çevirip "Başarınızın sırrı ne?" diye sorarlar! Hiç zaman kaybetmeden cevap veren FORD "Yardımcılarımdır!" cevabını verir!
Gazeteciler şaşkın şaşkın bakarken ekler:
Ben yardımcılarımı benden akıllı adamlardan seçerim ki bana yardım edebilsinler!
Kemal Bey ve CHP kesinlikle yanlış yolda yanlış isimlerle yürümektedir!
Ya Kemal Bey'in bu yanlış istikamete "Hayır!" diyecek gücü yok! Ya da istikamet belirleyen güç, Kemal Bey'in hem kendisinden hem partisinden çok daha büyük!
Bence ikinci şık!
Çünkü CHP, DNA'sına aykırı bir şekilde kağıt üzerinde kendisine benzemeyenlerle oturup kalkıyor! Bunun için de Amerikalar'a gidiyor!
Obama, Beyaz Saray'a gitmek için bu kadar çaba harcamazken, Kemal Bey ve ekibi Washington caddelerini arşınlıyor!
Aslında Sarıgül'ü getirmek için Kemal Bey KURBAN ediliyor!
Çünkü ÜÇ YILDIZLI BARON onu değil Loğoğlu'nun destek verdiği Sarıgül'ü istiyor!
Ama Kemal Bey, CFR ile Sarıgül'ü yan yana oturtan ismi yanına alıp gitmekle en büyük hatayı yaptı!
Loğoğlu'nun kimin adına hareket ettiği gayet açık!
Kemal Bey ne yapmaya çalışıyor, onu anlamış değilim!
Musevi mahallesine giderek o koltukta kalacağını sanıyor?
Dün söyledim! Biri çıkıp Kemal Bey'i uyarmalı!
Hem kendisi hem parti küçük düşüyor!
Entelektüel birikimi olan bir oluşumun düştüğü durum üzüntü verici!
CHP bu değil!
Olmamalı!
İnönü çizgisinden kopmadan Amerika'ya da gitseniz, Çin'e de uçsanız bu halk size destek vermez!
Tek çare Türkiye'ye kesin dönüş yapmanız!
Çünkü Washington'dan alacağınız OY'ların bir önemi yok!
Benden söylemesi!
Ergün Diler
Süleyman Bey bir sebeple kendini yine basının önünde bulur! Bir gazeteci öne çıkıp "Efendim memleketin halini tek kelimeyle anlatmak isteseniz ne dersiniz?" diye sorar!
Demirel zeka saçan gözleriyle gazeteciyi süzdükten sonra "Eyi!" der ve ekler: Ama sen bir değil de iki kelimeyle özetlememi istersen o zaman "Eyi değil!"
Teşbihte hata olmaz!
Kemal Bey'in CHP'sinin hali de böyle, yani EYİ DEĞİL! İşin vahim tarafı, Kemal Bey işin farkında bile değil... Partinin başına geçirilmeye çalışılan çuvalı görmediği gibi içinde kendisinin olmadığı hesapları da görmezden geliyor!
Yanındaki iki eski diplomat Loğoğlu ve Korutürk kendisini ısrarla MUSEVİ mahallesine taşıyor!
Belli ki o da iktidarın oradan geleceğine inanmış durumda!
Söylenecek çok fazla söz yok! Ama CHP tabanına anlatmakta zorlanacağı pek çok ilişki ağı var! Kiminle kahvaltı yaptığı, kiminle akşam yemeği yediği önümüzdeki günlerde sorulur ve cevap vermekte zorlanır!
Benden söylemesi!
Ama benim asıl söyleyeceğim Kemal Bey'le ilgili değil, kendisini ATLANTİĞİN öte tarafına taşıyan LOĞOĞLU'yla ilgili...
Bizler ayrıntıların BÜYÜK FOTOĞRAFI görmede ne kadar işe yarayacağını bilmeyiz! Ayrıca her olaya ve her kişiye SON KAREDEN bakarız!
Büyük yanılgımız bu! DÜNÜ bilmeden ve görmeden gidersek gerçekle asla ve kat'a buluşamayız!
Bakın Faruk Loğoğlu eski BÜYÜKELÇİ'dir! Asıl ismi Osman Faruk'tur! Adana Kadirli nüfusuna kayıtlıdır. Ailesi yörenin en eski ailelerindendir! Sülale olarak çok varlıklılardır! Özellikle ÇELTİK fabrikalarından kazandıkları paranın haddi hesabı yoktur.
Aile bağları çok güçlüdür! Loğoğlu'nun hayatına baktığınızda çok ilginç detaylar ortaya çıkar! Liseyi TARSUS AMERİKAN Koleji'nde okudu!
Eğitim masraflarını ise amcası Tahsin Loğoğlu karşıladı! Tahsin Bey de varlıklı bir insan ve dönemin KADİRLİ TOFAŞ BAYİİ'nin sahibi! Koç Holding, CHP içinde önceden Şükrü Elekdağ'ı ayrı bir yere koyardı. Şimdi de Faruk Bey'i bir ayrı seviyor!
Bizim Faruk Bey liseyi bitirdikten sonra İSRAİL'le aynı yıl kurulan Amerika'daki Brandeis Üniversitesi'ne kayıt oluyor!
Massachusetts'teki üniversite gerçekten çok ilginç!
1948 yılının 4 MAYIS'ında kuruldu!
İsrail devletinin kurulmasından tam üç gün sonra! Kurucusu İsrail Goldstein.
Kurucu imzalardan biri de ünlü bilim adamı Albert Einstein'a ait...
Amerika'da üniversiteler bağışlarla ayakta durur! Daha doğrusu okulu ayakta tutmak için verilen paraların çok önemi vardır! Bu üniversite içinde bu kural geçerlidir! Brandeis'e bağış yapan 10 kişinin 9'u ünlü Musevi ailelere mensuptur!
Üniversite İsrail'le aynı yıl kurulduğu için olsa gerek kampüste farklı alanlarda faaliyet gösteren 13 Yahudi birliği vardır! Sayın Loğoğlu'nun Tarsus'ta lise okurken bulduğu bu üniversite gariptir Amerika'da İBRANİCE ilk eğitimi veren okuldur!
Dışarıdan öğrenci alırlar! Yani başka din ve ırklara kapıları açıktır! Ama bakıldığında üniversite mevcudunun yüzde 80'inin Musevi olduğu görülür!
Bütün bunlara rağmen Amerika'nın en iyi 30 üniversitesinden biridir!
Kısa zamanda büyük başarılara imza atmıştır! Okul, 9 devlet başkanı çıkarmasıyla da gurur duymaktadır!
Dakka, Hamburg, Kopenhag, Bakü, Washington ve New York'ta çeşitli görevlerde bulunan, SARIGÜL'e açık ve büyük destek veren Faruk Loğoğlu, Kemal Bey'le çıktığı Amerika gezisinde neredeyse her önüne çıkana aynı şeyi söylüyor!
Ne hikmetse görüştüğü hemen hemen her isim de aynı soruyu soruyor!
Mesela en son Steve Cohen ve Ed Whitfield isimli milletvekilleri ile bir araya gelen Loğoğlu "Koç'a yapılan vergi baskısı ne alemde?" sorusuna cevap verememiş! Özellikle Whitfield gelişmelerden çok rahatsızmış!
Loğoğlu'nun elinden tutup götürdüğü CHP lideriyle değil de Koç Grubu'nun oradaki algısını oluşturmak için çaba sarf ettiği yönünde güçlü bir düşünce var!
Kemal Bey bunu biliyor mu bilmem!
Ama Loğoğlu, CHP tabelasının altında bir holdinge destek arıyor görüntüsü çizmekte! "İlişkiler Loğoğlu'nun amcasına kadar mı dayanıyor" bilgim yok! "Okuduğu üniversitede özel bir ÖĞRENCİ MİYDİ?" kayıt yok!
Ama HOLDİNGİN, Loğoğlu'na hiç ihtiyacı yokken insanüstü çaba harcadığı ortada!
Her ne kadar CHP'nin önemli isimlerinden de olsa, Kemal Bey'e yarenlik de ediyor olsa Faruk Bey koyu bir İNÖNÜ hayranıdır!
"İsmet İnönü ve Modern Türkiye'nin Oluşumu" isimli bir çalışması vardır!
Hatta tesadüf bu ya eşinin ismi bile MEVHİBE'dir!
Gazeteciler birgün FORD'un etrafını çevirip "Başarınızın sırrı ne?" diye sorarlar! Hiç zaman kaybetmeden cevap veren FORD "Yardımcılarımdır!" cevabını verir!
Gazeteciler şaşkın şaşkın bakarken ekler:
Ben yardımcılarımı benden akıllı adamlardan seçerim ki bana yardım edebilsinler!
Kemal Bey ve CHP kesinlikle yanlış yolda yanlış isimlerle yürümektedir!
Ya Kemal Bey'in bu yanlış istikamete "Hayır!" diyecek gücü yok! Ya da istikamet belirleyen güç, Kemal Bey'in hem kendisinden hem partisinden çok daha büyük!
Bence ikinci şık!
Çünkü CHP, DNA'sına aykırı bir şekilde kağıt üzerinde kendisine benzemeyenlerle oturup kalkıyor! Bunun için de Amerikalar'a gidiyor!
Obama, Beyaz Saray'a gitmek için bu kadar çaba harcamazken, Kemal Bey ve ekibi Washington caddelerini arşınlıyor!
Aslında Sarıgül'ü getirmek için Kemal Bey KURBAN ediliyor!
Çünkü ÜÇ YILDIZLI BARON onu değil Loğoğlu'nun destek verdiği Sarıgül'ü istiyor!
Ama Kemal Bey, CFR ile Sarıgül'ü yan yana oturtan ismi yanına alıp gitmekle en büyük hatayı yaptı!
Loğoğlu'nun kimin adına hareket ettiği gayet açık!
Kemal Bey ne yapmaya çalışıyor, onu anlamış değilim!
Musevi mahallesine giderek o koltukta kalacağını sanıyor?
Dün söyledim! Biri çıkıp Kemal Bey'i uyarmalı!
Hem kendisi hem parti küçük düşüyor!
Entelektüel birikimi olan bir oluşumun düştüğü durum üzüntü verici!
CHP bu değil!
Olmamalı!
İnönü çizgisinden kopmadan Amerika'ya da gitseniz, Çin'e de uçsanız bu halk size destek vermez!
Tek çare Türkiye'ye kesin dönüş yapmanız!
Çünkü Washington'dan alacağınız OY'ların bir önemi yok!
Benden söylemesi!
Ergün Diler
4 Aralık 2013 Çarşamba
CHP'nin yolu
CHP'nin yolu
CHP çok eleştiri alırdı!
Özellikle Ankara'nın doğusuna gitmediği için!
Ama 2013 yılı kendilerine yaramış olacak ki CHP ve Kemal Bey uçmaya başladı! Günlük yaşadığımız için unuturuz! Arşivler yardımımıza yetişir... Hakkari'ye gitmeyen, Şırnak'a inmeyen, Diyarbakır'ı pas geçen Kılıçdaroğlu birdenbire KADRAJI genişletti!
Önce Musevi BARONLARIN gizli kalesi olan ÇİN'e gitti! Bir uçak dolusu gazeteci ve alınan çakma eşyalarla geri gelindi! Çin'deki temaslar Erdoğan'ın politikalarını eleştirmekten öteye geçmedi! CHP heyeti geldi ama boş durmadı!
Arkasından ESAD'a gidildi. Orada neler konuşulduğu sır değil zaten! Hızını alamayan CHP, NATO'nun merkezi BRÜKSEL'e uçtu!
Sayın Kılıçdaroğlu, isminin bile doğru yazılamadığı bir kürsüden konuşma yaptı!
Mesajlarını Londra-Pekin-Tel Aviv ve New York'tan duyulacak kadar yüksek bir sesle verdi! Artık CHP Türkiye'ye sığmıyordu! Hemen hazırlıklara başlandı!
MALİKİ ile görüşmek için çıkılan Bağdat seferinin eksiksiz olmasına özen gösterildi!
Bütün bu temaslardan sonra da herkesin bildiği gibi Amerika gezisine çıkıldı!
Ama durun bir dakika!
Bundan önce araya sıkışan ve gözden kaçan 4 günlük LONDRA gezisi vardı!
Çünkü bütün buralara gidebilmek için LONDRA'nın devreye girmesi şarttı!
Özellikle MUSEVİ BARONLARLA görüşebilmek için İstanbul sermayesinin araya girmesi ve bunun için de EMRİN Kraliçe'nin adamlarından gelmesi gerekiyordu!
Neticede geldi ki gidebildi!
Peki neden Amerika'ya gitti!
Kılıçdaroğlu'na bakarsanız kendilerini anlatmak için!
Oysa kendilerini anlatmaya hiç gerek yok! Çünkü o adamlar zaten partinin ta kendisi!
Partinin mayasında Musevi Baronlar'ın katkısı çok!
Tabii bunları bizim BARONLARIN üzerinden yaptıkları için kimse gerçeği görmüyor, göremiyor!
İşler laiklik, yaşam tarzı, andımız, dershane üzerinden yürüyor!
Oysa Kemal Bey'i göreve getiren, Deniz Bey'i kenara iten güç bambaşka bir AKILLA sahneye çıkmıştı! Kemal Bey neden CHP'nin bir numarası olduğunu bilmese de BARONLARIN oyunu çok açıktı!
Kılıçdaroğlu'nun gittiği yerlere baktığınızda Türkiye'nin şimdi rol aldığı coğrafyadan kovulmasını isteyenlerle işbirliği içinde olduğunu çok rahat bir şekilde görürsünüz!
Cumhuriyet'i kuran CHP anlayışından, Türkiye'yi içeride tutmaya, küçültmeye çalışan bir CHP anlayışına Kemal Bey'le geçilmiştir!
Üzülerek görüyorum ki Kemal Bey'e verilen ROL budur!
Rolleri dağıtanlar da maalesef TÜRK değildir!
Türk'ün karşısına dikilen ve ülkeyi yıllardır kontrol eden güçtür!
Bu gücün bir ayağı Boğaz'da, öteki ayağı New York'ta, AKLI ise BUCKINGHAM'dadır!
Deniz Bey 1995'te hükümetten çekilirken karşılaştığı "Neden bu kararı aldınız?" sorusuna "Partiler gider, tekrar gelir! Ama devlet giderse bir daha asla gelmez!" sözleriyle karşılık vermişti!
CHP'de şimdiki anlayış bunun tam tersidir!
Bu da "Erdoğan da, devlet de gitsin; yerine eski patron MUSEVİ SERMAYESİ gelsin!"dir!
Bunu çıkıp söyleyemezler!
Açıklayamazlar!
Ama AKIL bunları pas geçmiyor işte!
Her şey ortada!
Ankara'daki hükümeti alaşağı etmek için MUSEVİLER'e yalvaran bir CHP lideri kime ne kadar huzur ve keyif verir bilmiyorum! Türkiye'nin büyümemesi için çırpınan bir CHP kimi motive eder kestiremiyorum!
Ama tablo ortada!
CHP bu! "Kendini HALKA değil de Museviler'e anlatma derdinde olan!" bir oluşumun ülkeye nasıl bir fayda sağlayacağı, hala cevabını bulamadığım bir soru!
Bakın! Kemal Bey gittiği her yerde bilerek ya da bilmeyerek Ankara'nın yaptığı her işi kötülüyor!
Bildiğinden değil, ROLÜ bu!
En son NATO'ya sahip çıkmış!
Güldüm!
İngiliz Lord Ismay'ın deyişi ile "Rusya'yı dışarıda, Almanya'yı alaşağı edilmiş hâlde ve ABD'yi içeride" tutmak için kurulan NATO'yu savunmak Kılıçdaroğlu'na kalmış!
Garip ama gerçek!
Osmanlı'ya ve Mustafa Kemal'e diz çöktüren İNGİLİZLERLE oturup kalkmak, onların her dediğini "ŞIP" diye yapmak, Ankara'nın önüne takoz olmak, Kürtler'i dışarıda tutmak için her yola başvurmak, ülkenin menfaatlerini budamak için sınır tanımamak, tarihini inkar etmek için yollara düşmek inanın Kemal Bey'in de açıklayabileceği bir şey değil!
Bugünkü CHP de bunu açıklayamaz!
CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon üyelerinin peşinde koşarak bu ülke büyümez!
Bizim ÜÇ YILDIZLI BARONUN bir dediğini iki etmeyen anlayış en fazla ülkeyi küçültür! Kardeş kavgasını körükler!
Farkında olmasalar da yapmaya çalıştıkları bu!
Çektikleri kürekle gidilecek tek nokta burası!
Tamam, Deniz Bey dışarıda kaldı!
Yahu hiç mi akıllı bir adam yok o partide!
Bilmeden devletine, milletine kılıç çekmiş Kemal Bey'i uyaracak biri de kalmadı mı?
Sarıgül'ü hazırlayan BARONA sessiz kalan, onun gösterdiği istikamette gece gündüz giden CHP ne kadar MİLLİ?
Cevap verilmesi gereken soru bu!
CHP'nin ittifaklarına baktığınız zaman bu sorunun cevabından rahatsız olmadığını görürüz!
Türkiye'nin DEV olması için tarih 100 yıl sonra rövanş fırsatı verdi!
Geçmişimizi çivileyip rafa kaldıran İNGİLİZ elini kesip atmak varken CHP bunu engellemek için yoğun çaba içinde!
Galiba sorun içeride!
Bize dışarıdan düşman gerekmiyor!
Biz bize yetiyoruz!
Çünkü içeridekilerin kim olduğunu hala tam olarak bilmiyoruz!
Bu nedenle ayağa kalktığımız yerde yıkıldık hep!
Baksanıza şimdi de yerli görünümlü YABANCI koalisyon tam olarak karşıda!
"Kimler mi var?"
Lafın tamamı deliye söylenir!
Biraz dikkat yeter de artar bile
Ergün diler
CHP çok eleştiri alırdı!
Özellikle Ankara'nın doğusuna gitmediği için!
Ama 2013 yılı kendilerine yaramış olacak ki CHP ve Kemal Bey uçmaya başladı! Günlük yaşadığımız için unuturuz! Arşivler yardımımıza yetişir... Hakkari'ye gitmeyen, Şırnak'a inmeyen, Diyarbakır'ı pas geçen Kılıçdaroğlu birdenbire KADRAJI genişletti!
Önce Musevi BARONLARIN gizli kalesi olan ÇİN'e gitti! Bir uçak dolusu gazeteci ve alınan çakma eşyalarla geri gelindi! Çin'deki temaslar Erdoğan'ın politikalarını eleştirmekten öteye geçmedi! CHP heyeti geldi ama boş durmadı!
Arkasından ESAD'a gidildi. Orada neler konuşulduğu sır değil zaten! Hızını alamayan CHP, NATO'nun merkezi BRÜKSEL'e uçtu!
Sayın Kılıçdaroğlu, isminin bile doğru yazılamadığı bir kürsüden konuşma yaptı!
Mesajlarını Londra-Pekin-Tel Aviv ve New York'tan duyulacak kadar yüksek bir sesle verdi! Artık CHP Türkiye'ye sığmıyordu! Hemen hazırlıklara başlandı!
MALİKİ ile görüşmek için çıkılan Bağdat seferinin eksiksiz olmasına özen gösterildi!
Bütün bu temaslardan sonra da herkesin bildiği gibi Amerika gezisine çıkıldı!
Ama durun bir dakika!
Bundan önce araya sıkışan ve gözden kaçan 4 günlük LONDRA gezisi vardı!
Çünkü bütün buralara gidebilmek için LONDRA'nın devreye girmesi şarttı!
Özellikle MUSEVİ BARONLARLA görüşebilmek için İstanbul sermayesinin araya girmesi ve bunun için de EMRİN Kraliçe'nin adamlarından gelmesi gerekiyordu!
Neticede geldi ki gidebildi!
Peki neden Amerika'ya gitti!
Kılıçdaroğlu'na bakarsanız kendilerini anlatmak için!
Oysa kendilerini anlatmaya hiç gerek yok! Çünkü o adamlar zaten partinin ta kendisi!
Partinin mayasında Musevi Baronlar'ın katkısı çok!
Tabii bunları bizim BARONLARIN üzerinden yaptıkları için kimse gerçeği görmüyor, göremiyor!
İşler laiklik, yaşam tarzı, andımız, dershane üzerinden yürüyor!
Oysa Kemal Bey'i göreve getiren, Deniz Bey'i kenara iten güç bambaşka bir AKILLA sahneye çıkmıştı! Kemal Bey neden CHP'nin bir numarası olduğunu bilmese de BARONLARIN oyunu çok açıktı!
Kılıçdaroğlu'nun gittiği yerlere baktığınızda Türkiye'nin şimdi rol aldığı coğrafyadan kovulmasını isteyenlerle işbirliği içinde olduğunu çok rahat bir şekilde görürsünüz!
Cumhuriyet'i kuran CHP anlayışından, Türkiye'yi içeride tutmaya, küçültmeye çalışan bir CHP anlayışına Kemal Bey'le geçilmiştir!
Üzülerek görüyorum ki Kemal Bey'e verilen ROL budur!
Rolleri dağıtanlar da maalesef TÜRK değildir!
Türk'ün karşısına dikilen ve ülkeyi yıllardır kontrol eden güçtür!
Bu gücün bir ayağı Boğaz'da, öteki ayağı New York'ta, AKLI ise BUCKINGHAM'dadır!
Deniz Bey 1995'te hükümetten çekilirken karşılaştığı "Neden bu kararı aldınız?" sorusuna "Partiler gider, tekrar gelir! Ama devlet giderse bir daha asla gelmez!" sözleriyle karşılık vermişti!
CHP'de şimdiki anlayış bunun tam tersidir!
Bu da "Erdoğan da, devlet de gitsin; yerine eski patron MUSEVİ SERMAYESİ gelsin!"dir!
Bunu çıkıp söyleyemezler!
Açıklayamazlar!
Ama AKIL bunları pas geçmiyor işte!
Her şey ortada!
Ankara'daki hükümeti alaşağı etmek için MUSEVİLER'e yalvaran bir CHP lideri kime ne kadar huzur ve keyif verir bilmiyorum! Türkiye'nin büyümemesi için çırpınan bir CHP kimi motive eder kestiremiyorum!
Ama tablo ortada!
CHP bu! "Kendini HALKA değil de Museviler'e anlatma derdinde olan!" bir oluşumun ülkeye nasıl bir fayda sağlayacağı, hala cevabını bulamadığım bir soru!
Bakın! Kemal Bey gittiği her yerde bilerek ya da bilmeyerek Ankara'nın yaptığı her işi kötülüyor!
Bildiğinden değil, ROLÜ bu!
En son NATO'ya sahip çıkmış!
Güldüm!
İngiliz Lord Ismay'ın deyişi ile "Rusya'yı dışarıda, Almanya'yı alaşağı edilmiş hâlde ve ABD'yi içeride" tutmak için kurulan NATO'yu savunmak Kılıçdaroğlu'na kalmış!
Garip ama gerçek!
Osmanlı'ya ve Mustafa Kemal'e diz çöktüren İNGİLİZLERLE oturup kalkmak, onların her dediğini "ŞIP" diye yapmak, Ankara'nın önüne takoz olmak, Kürtler'i dışarıda tutmak için her yola başvurmak, ülkenin menfaatlerini budamak için sınır tanımamak, tarihini inkar etmek için yollara düşmek inanın Kemal Bey'in de açıklayabileceği bir şey değil!
Bugünkü CHP de bunu açıklayamaz!
CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon üyelerinin peşinde koşarak bu ülke büyümez!
Bizim ÜÇ YILDIZLI BARONUN bir dediğini iki etmeyen anlayış en fazla ülkeyi küçültür! Kardeş kavgasını körükler!
Farkında olmasalar da yapmaya çalıştıkları bu!
Çektikleri kürekle gidilecek tek nokta burası!
Tamam, Deniz Bey dışarıda kaldı!
Yahu hiç mi akıllı bir adam yok o partide!
Bilmeden devletine, milletine kılıç çekmiş Kemal Bey'i uyaracak biri de kalmadı mı?
Sarıgül'ü hazırlayan BARONA sessiz kalan, onun gösterdiği istikamette gece gündüz giden CHP ne kadar MİLLİ?
Cevap verilmesi gereken soru bu!
CHP'nin ittifaklarına baktığınız zaman bu sorunun cevabından rahatsız olmadığını görürüz!
Türkiye'nin DEV olması için tarih 100 yıl sonra rövanş fırsatı verdi!
Geçmişimizi çivileyip rafa kaldıran İNGİLİZ elini kesip atmak varken CHP bunu engellemek için yoğun çaba içinde!
Galiba sorun içeride!
Bize dışarıdan düşman gerekmiyor!
Biz bize yetiyoruz!
Çünkü içeridekilerin kim olduğunu hala tam olarak bilmiyoruz!
Bu nedenle ayağa kalktığımız yerde yıkıldık hep!
Baksanıza şimdi de yerli görünümlü YABANCI koalisyon tam olarak karşıda!
"Kimler mi var?"
Lafın tamamı deliye söylenir!
Biraz dikkat yeter de artar bile
Ergün diler
2 Aralık 2013 Pazartesi
Sefer
Sefer
Osmanlı'nın yıkımını hazırlayan, verdiği BORÇLARI fitil fitil burnundan getiren, Ortadoğu'ya sırtımızı döndüren, din, tarih ve dille irtibatımızı kesen GÜÇ şimdi CHP'nin içinde ayağa kalkmış durumda!
CHP gibi seçkin bir partiye gönlünü vermiş çok insan bu denklemi bilmiyor! Cumhuriyeti zorla kurduran gücün CHP içindeki yansıması ve adamlarının fonksiyonlarından habersiz!
Bakın!
Görev gereği Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Amerika'ya uçtu!
Yanında kimler var diye bir göz gezdirdim! Şafak Pavey, Faruk Loğoğlu, Sezgin Tanrıkulu, Faik Öztrak, Engin Altay, Osman Korutürk, Aytun Çıray ve Kamer Genç isimlerini hemen gördüm!
Sarıgül'ü partiye paraşütle indiren BARONLAR şimdi de Kemal Bey'e "Git bir Amerika'ya kendini göster!" demiş olmalı!
Anlaşılan ne Kılıçdaroğlu, ne BARONLAR ne de heyetteki isimler gerçekle buluşmuş ve yüzleşmiş değil!
Bu ziyaretin tek bir amacı var!
YAHUDİ sermayesiyle buluşup "Bize ne olur yardım edin!" denilecek!
Programdaki diğer bütün detaylar gereksiz! Bakılması gereken tek nokta bu!
İşte zaman zaman benim eleştirdiğim de bu akıl!
Yahu sizin ayağınıza gittiğiniz o adamların gücü olsa Türkiye'nin altını üstüne getirirler! O adamların gücü olsa Anadolu'yu haritadan silerler! O adamların gücü olsa Ankara'ya akan Kürtler'i, Araplar'ı ipe dizerler! O adamların gücü olsa tek kuruş paranın sınırlarımızı geçip içeriye girmesine izin vermezler!
Ama dediğim gibi o adamların gücü olsa!..
YOK! Çünkü küresel denklemde bu güç zor durumda! CHP'nin ve baronların anlamadığı bu! Hala eski alışkanlıkları devrede!
CHP gidecek, ağırlanacak ve döndüklerinde İKTİDAR onların olacak! Yok öyle bir şey!
Ama CHP'ye gönül verenler peşinden gittikleri partinin İNGİLİZ sözcüsü olduğunu bilmiyorlar!
Maalesef bilmiyorlar!
Bence Kemal Bey de bilmiyor!
Kırım Harbi'nden beri devlete BORÇ veren Yahudi tüccarlar ve arkalarındaki Buckingham Sarayı CHP'nin içinde görünmeyen güçtür!
Onların seçtikleri ve güvendikleri isimler partinin AKLINI meydana getirir!
Mesela Faruk Loğoğlu ile Osman Korutürk partinin rotasından sorumlu kişilerdir!
Bilderberg, CFR ya da Trilatarel Komisyon'un etkili üyeleriyle yapacakları toplantılarla Ankara'da MİLLİ TÜRKİYE'yi yolundan çevirebileceklerini düşünüyorlar!
Bu üç kurumun arkasında yer alan ve bizim BARON'un can dostu ROCKEFELLLER'ın desteğinin yeteceğini düşünüyorlar!
Petrolü elinde tutan BARONLARIN adamlarıyla buluşup Ankara'ya yumruğun ineceğini umuyorlar!
Oysa CHP heyetinin saygın isimleri, bu adamların Türkiye Merkez Bankası'na akan paranın miktarını öğrenmek için 10 yıldır milyonlarca dolar rüşvet dağıttığını bilmiyor!
Para kriziyle devirmek istediler, olmadı! Para akışını kesmek istediler, olmadı! Borsayı çökerttiler, olmadı!
İşadamlarını korkuttular, olmadı! Dost ülkeleri uyardılar, olmadı! Olmadı Allah olmadı!
Ne gelen paranın yerini, ne de miktarını öğrenebildiler!
Devlet artık devlet gibiydi!
Alışmadıkları bir tabloyla karşı karşıya kaldılar!
Anadolu insanı CHP'nin arkasındaki gücü bilmese de kalbiyle doğruyu yıllardır bulabildi! Ama CHP'liler gerçeği bir türlü yakalayamadı!
Yahudi baronların Cumhuriyet'in içine kattıkları karışımın bizi zehirlediğini bir türlü göremediler! Bu formülün bizim buluşumuz olduğu fikrine kendilerini inandırdılar! Peşlerinden gittiler! Hiç sorgulamadılar!
Büyük bir yalana ölesiye sahip çıktılar!
Şimdi de o yalanı piyasaya sürüp koskoca Türk devletini dizlerinin üstüne çökerten adamlardan AKIL ve YARDIM istiyorlar!
İşte CHP'nin Museviler'e ve İngilizler'e el açan bu anlayışının sonu hüsran!
Bunu okuyamadıkları için Anadolu yerine Washington'a gidiyorlar!
Ordu, MİT, bürokrasi, Dışişleri gördü ama İstanbul sermayesi ve onun sözcüsü CHP gerçeği pas geçti!
Bu nedenle sonuç alamayacakları bir yalana sarılmak için Atlantik'in öte tarafını seçtiler!
NAFİLE...
Türkiye'nin gittiği rotada ne onların BARONLARINA ne de Türkiye'yi küçültmeye çalışacak olanlara yer var!
Beli ki Kemal Bey'e ve onun yerine kendini hazırlayan Mustafa Sarıgül Beyefendiye bunlar aktarılmıyor!
Eğer siyaset yapmak ve ilerlemek istiyorsanız ANADOLU'yu
fethetmeniz şart!
Anlamadığınız bu!
Nişantaşı'ndan iktidar çıkmaz!
Levent'teki MASON tapınakları, Teşvikiye'deki GÜL dolu ÖZEL TOPLANTI evleri sizi bir yere taşımaz!
Milli olmadığınız takdirde geçit yok!
İşe Türkiye'nin dünyada aldığı rolü öğrenmekle başlayın!
Elinizdeki biletle trenin gittiği yön bambaşka!
Sizin elinize tutuşturulan notların arkasında Rothschild, Schiff, Warburg, Rockefeller ve Lazard ailelerine ait imzalar var!
Sorun da bu!
Şimdi onların Cumhuriyet'in hamuruna kattıkları su arındırılıyor!
TÜRK MALI Cumhuriyet imal ediliyor!
Siz kalkıp bunu bozmaya çalışıyorsunuz!
İş mi bu?
Size bunu yapmak için izni kim verir!
Daha açık konuşalım!
Türkiye İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞINI veriyor!
Üzülerek söylüyorum ama siz karşı tarafla yan yana görünüyorsunuz!
Ya siz de bilmiyorsunuz ya bizler yanlış anlıyoruz!
Bence ittifakı içerideki milletle kurun!
Tabii isminizdeki HALK kelimesinin bir anlamı varsa
Ergün Diler
Osmanlı'nın yıkımını hazırlayan, verdiği BORÇLARI fitil fitil burnundan getiren, Ortadoğu'ya sırtımızı döndüren, din, tarih ve dille irtibatımızı kesen GÜÇ şimdi CHP'nin içinde ayağa kalkmış durumda!
CHP gibi seçkin bir partiye gönlünü vermiş çok insan bu denklemi bilmiyor! Cumhuriyeti zorla kurduran gücün CHP içindeki yansıması ve adamlarının fonksiyonlarından habersiz!
Bakın!
Görev gereği Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Amerika'ya uçtu!
Yanında kimler var diye bir göz gezdirdim! Şafak Pavey, Faruk Loğoğlu, Sezgin Tanrıkulu, Faik Öztrak, Engin Altay, Osman Korutürk, Aytun Çıray ve Kamer Genç isimlerini hemen gördüm!
Sarıgül'ü partiye paraşütle indiren BARONLAR şimdi de Kemal Bey'e "Git bir Amerika'ya kendini göster!" demiş olmalı!
Anlaşılan ne Kılıçdaroğlu, ne BARONLAR ne de heyetteki isimler gerçekle buluşmuş ve yüzleşmiş değil!
Bu ziyaretin tek bir amacı var!
YAHUDİ sermayesiyle buluşup "Bize ne olur yardım edin!" denilecek!
Programdaki diğer bütün detaylar gereksiz! Bakılması gereken tek nokta bu!
İşte zaman zaman benim eleştirdiğim de bu akıl!
Yahu sizin ayağınıza gittiğiniz o adamların gücü olsa Türkiye'nin altını üstüne getirirler! O adamların gücü olsa Anadolu'yu haritadan silerler! O adamların gücü olsa Ankara'ya akan Kürtler'i, Araplar'ı ipe dizerler! O adamların gücü olsa tek kuruş paranın sınırlarımızı geçip içeriye girmesine izin vermezler!
Ama dediğim gibi o adamların gücü olsa!..
YOK! Çünkü küresel denklemde bu güç zor durumda! CHP'nin ve baronların anlamadığı bu! Hala eski alışkanlıkları devrede!
CHP gidecek, ağırlanacak ve döndüklerinde İKTİDAR onların olacak! Yok öyle bir şey!
Ama CHP'ye gönül verenler peşinden gittikleri partinin İNGİLİZ sözcüsü olduğunu bilmiyorlar!
Maalesef bilmiyorlar!
Bence Kemal Bey de bilmiyor!
Kırım Harbi'nden beri devlete BORÇ veren Yahudi tüccarlar ve arkalarındaki Buckingham Sarayı CHP'nin içinde görünmeyen güçtür!
Onların seçtikleri ve güvendikleri isimler partinin AKLINI meydana getirir!
Mesela Faruk Loğoğlu ile Osman Korutürk partinin rotasından sorumlu kişilerdir!
Bilderberg, CFR ya da Trilatarel Komisyon'un etkili üyeleriyle yapacakları toplantılarla Ankara'da MİLLİ TÜRKİYE'yi yolundan çevirebileceklerini düşünüyorlar!
Bu üç kurumun arkasında yer alan ve bizim BARON'un can dostu ROCKEFELLLER'ın desteğinin yeteceğini düşünüyorlar!
Petrolü elinde tutan BARONLARIN adamlarıyla buluşup Ankara'ya yumruğun ineceğini umuyorlar!
Oysa CHP heyetinin saygın isimleri, bu adamların Türkiye Merkez Bankası'na akan paranın miktarını öğrenmek için 10 yıldır milyonlarca dolar rüşvet dağıttığını bilmiyor!
Para kriziyle devirmek istediler, olmadı! Para akışını kesmek istediler, olmadı! Borsayı çökerttiler, olmadı!
İşadamlarını korkuttular, olmadı! Dost ülkeleri uyardılar, olmadı! Olmadı Allah olmadı!
Ne gelen paranın yerini, ne de miktarını öğrenebildiler!
Devlet artık devlet gibiydi!
Alışmadıkları bir tabloyla karşı karşıya kaldılar!
Anadolu insanı CHP'nin arkasındaki gücü bilmese de kalbiyle doğruyu yıllardır bulabildi! Ama CHP'liler gerçeği bir türlü yakalayamadı!
Yahudi baronların Cumhuriyet'in içine kattıkları karışımın bizi zehirlediğini bir türlü göremediler! Bu formülün bizim buluşumuz olduğu fikrine kendilerini inandırdılar! Peşlerinden gittiler! Hiç sorgulamadılar!
Büyük bir yalana ölesiye sahip çıktılar!
Şimdi de o yalanı piyasaya sürüp koskoca Türk devletini dizlerinin üstüne çökerten adamlardan AKIL ve YARDIM istiyorlar!
İşte CHP'nin Museviler'e ve İngilizler'e el açan bu anlayışının sonu hüsran!
Bunu okuyamadıkları için Anadolu yerine Washington'a gidiyorlar!
Ordu, MİT, bürokrasi, Dışişleri gördü ama İstanbul sermayesi ve onun sözcüsü CHP gerçeği pas geçti!
Bu nedenle sonuç alamayacakları bir yalana sarılmak için Atlantik'in öte tarafını seçtiler!
NAFİLE...
Türkiye'nin gittiği rotada ne onların BARONLARINA ne de Türkiye'yi küçültmeye çalışacak olanlara yer var!
Beli ki Kemal Bey'e ve onun yerine kendini hazırlayan Mustafa Sarıgül Beyefendiye bunlar aktarılmıyor!
Eğer siyaset yapmak ve ilerlemek istiyorsanız ANADOLU'yu
fethetmeniz şart!
Anlamadığınız bu!
Nişantaşı'ndan iktidar çıkmaz!
Levent'teki MASON tapınakları, Teşvikiye'deki GÜL dolu ÖZEL TOPLANTI evleri sizi bir yere taşımaz!
Milli olmadığınız takdirde geçit yok!
İşe Türkiye'nin dünyada aldığı rolü öğrenmekle başlayın!
Elinizdeki biletle trenin gittiği yön bambaşka!
Sizin elinize tutuşturulan notların arkasında Rothschild, Schiff, Warburg, Rockefeller ve Lazard ailelerine ait imzalar var!
Sorun da bu!
Şimdi onların Cumhuriyet'in hamuruna kattıkları su arındırılıyor!
TÜRK MALI Cumhuriyet imal ediliyor!
Siz kalkıp bunu bozmaya çalışıyorsunuz!
İş mi bu?
Size bunu yapmak için izni kim verir!
Daha açık konuşalım!
Türkiye İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞINI veriyor!
Üzülerek söylüyorum ama siz karşı tarafla yan yana görünüyorsunuz!
Ya siz de bilmiyorsunuz ya bizler yanlış anlıyoruz!
Bence ittifakı içerideki milletle kurun!
Tabii isminizdeki HALK kelimesinin bir anlamı varsa
Ergün Diler
28 Kasım 2013 Perşembe
Babıali’nin ‘yurt’sever sevişgenleri!
Babıali’nin ‘yurt’sever sevişgenleri!...
Erdoğan’nın ne dediğinin önemi yok. Doğru mudur, yanlış mıdır diye kafa yormaya da gerek yok... Erdoğan mı dedi.., hücum!...
‘Biz askeri vesayate son vereceğiz, derin devletle mücadele edeceğiz...’ dedi...
Alayı Ergenekoncu oldu...
‘Halkın kafasına balyoz indirmek isteyenlere müsâde etmeyeceğiz...’ dedi...
Alayı Balyozcu oldu...
Kürtaj kötüdür, bebek, insan hayatı?!..vs, dedi...
Alayı kürtajcı oldu!...
Muhteşem Süleyman böyle değildi, hayatı fetihlerle geçti.., Sizin dizideki Sülüman ise ‘savaşma-seviş’ modunda!..’ dedi..
Alayı halvetçi oldu!...
Alkol düzenlemesi yapıldı!..
Alayı alkolik oldu!...
Kırıp dökmek, polise molotof atmak, kamu mallarına zarar vermek çapulcu işidir dedi...
Alayı çapulcu oldu!...
TÜSİAD’a ‘Ben sizinle değil, size rağmen iktidara geldim... Herkes kendi işine baksın...’ dedi...
Alayı TÜSİAD’çı oldu...
Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak istedik, Erdoğan finale kadar işin peşinden koştu, ama Tokyo’ya kaybetti...
Alayı Japon oldu...
Ve bugün de.., ‘Öğrenci evlerinde yanlış şeyler oluyor’ dedi...
‘Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz...
‘Kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmaları bizim toplumumuza ters’ dedi...
‘Analar babalar feryat ediyor, bizden yardım istiyorlar..’ dedi...
Böylece öğrenci yurtlarını, üniversite öğrencilerinin yaşam koşullarıyla ilgili sorunlarını gündeme getirdi...
Yurtlar yetersiz... Öğrenciler için tahsis edilen apartlar ise herkese açık... Bu yüzden fiyatları da uçuk!...
Emniyet raporlarından ve vatandaş şikayetlerinden öğrendik... Üniversite öğrencilerinin kiraladıkları bazı evlere, öğrenci olmayan oda arkadaşları alınıyor... Bazılarının ise hücre evi olarak kullanıldığı ortaya çıkıyor...
Erdoğan, ‘konuyu fuhuşa, evlere paldır küldür girmeye kadar getirdiler..’diyor... Yani kimsenin özel hayatına müdahele edilmeyeceğini ama anne ve babaların da feryatlarına kulak vereceklerini söylüyor...
Diğer taraftan bazıları da feryat ediyor...
Biri, ‘Rahat bırakın... Kızlı erkekli yaşasınlar diyor...’ diyor...
Diğeri, ‘ben çağdaş gençliğe güveniyorum, bir arada seviyeli arkadaş olurlar, bunlar sapık değil ya!...’ diyor...
Öteki ise daha bir sevişgen, ‘bırak sevişsinler, karşı cinsler birbirini tanısınlar, tecrübe kazansınlar...’ diyor...
En mahçup olanı ise, ‘AK Parti’ye oy verdiğim için utanıyorum..’ diyor...
Sonra alayına soruyorsun;
“Senin kızın iki erkekle.., ya da senin oğlun iki kızla aynı evde yaşasa olur mu?... Tasvip eder misin?...”
Alayı “tercih etmem tabii ki, ama.....” diyor...
İş kendi çocuğuna kelince alayı kıvırıyor...
...
Neticede yanlış doğru farketmiyor...
Erdoğan dediyse, vardır bir illeti!...
Yeri gelir Babıali’nin puştları olurlar...
Yeri gelir gavat olurlar!... Gerekirse alayı!...
HİKMET GENÇ / STAR GAZETESİ
Erdoğan’nın ne dediğinin önemi yok. Doğru mudur, yanlış mıdır diye kafa yormaya da gerek yok... Erdoğan mı dedi.., hücum!...
‘Biz askeri vesayate son vereceğiz, derin devletle mücadele edeceğiz...’ dedi...
Alayı Ergenekoncu oldu...
‘Halkın kafasına balyoz indirmek isteyenlere müsâde etmeyeceğiz...’ dedi...
Alayı Balyozcu oldu...
Kürtaj kötüdür, bebek, insan hayatı?!..vs, dedi...
Alayı kürtajcı oldu!...
Muhteşem Süleyman böyle değildi, hayatı fetihlerle geçti.., Sizin dizideki Sülüman ise ‘savaşma-seviş’ modunda!..’ dedi..
Alayı halvetçi oldu!...
Alkol düzenlemesi yapıldı!..
Alayı alkolik oldu!...
Kırıp dökmek, polise molotof atmak, kamu mallarına zarar vermek çapulcu işidir dedi...
Alayı çapulcu oldu!...
TÜSİAD’a ‘Ben sizinle değil, size rağmen iktidara geldim... Herkes kendi işine baksın...’ dedi...
Alayı TÜSİAD’çı oldu...
Olimpiyatlara ev sahipliği yapmak istedik, Erdoğan finale kadar işin peşinden koştu, ama Tokyo’ya kaybetti...
Alayı Japon oldu...
Ve bugün de.., ‘Öğrenci evlerinde yanlış şeyler oluyor’ dedi...
‘Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz...
‘Kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmaları bizim toplumumuza ters’ dedi...
‘Analar babalar feryat ediyor, bizden yardım istiyorlar..’ dedi...
Böylece öğrenci yurtlarını, üniversite öğrencilerinin yaşam koşullarıyla ilgili sorunlarını gündeme getirdi...
Yurtlar yetersiz... Öğrenciler için tahsis edilen apartlar ise herkese açık... Bu yüzden fiyatları da uçuk!...
Emniyet raporlarından ve vatandaş şikayetlerinden öğrendik... Üniversite öğrencilerinin kiraladıkları bazı evlere, öğrenci olmayan oda arkadaşları alınıyor... Bazılarının ise hücre evi olarak kullanıldığı ortaya çıkıyor...
Erdoğan, ‘konuyu fuhuşa, evlere paldır küldür girmeye kadar getirdiler..’diyor... Yani kimsenin özel hayatına müdahele edilmeyeceğini ama anne ve babaların da feryatlarına kulak vereceklerini söylüyor...
Diğer taraftan bazıları da feryat ediyor...
Biri, ‘Rahat bırakın... Kızlı erkekli yaşasınlar diyor...’ diyor...
Diğeri, ‘ben çağdaş gençliğe güveniyorum, bir arada seviyeli arkadaş olurlar, bunlar sapık değil ya!...’ diyor...
Öteki ise daha bir sevişgen, ‘bırak sevişsinler, karşı cinsler birbirini tanısınlar, tecrübe kazansınlar...’ diyor...
En mahçup olanı ise, ‘AK Parti’ye oy verdiğim için utanıyorum..’ diyor...
Sonra alayına soruyorsun;
“Senin kızın iki erkekle.., ya da senin oğlun iki kızla aynı evde yaşasa olur mu?... Tasvip eder misin?...”
Alayı “tercih etmem tabii ki, ama.....” diyor...
İş kendi çocuğuna kelince alayı kıvırıyor...
...
Neticede yanlış doğru farketmiyor...
Erdoğan dediyse, vardır bir illeti!...
Yeri gelir Babıali’nin puştları olurlar...
Yeri gelir gavat olurlar!... Gerekirse alayı!...
HİKMET GENÇ / STAR GAZETESİ
22 Kasım 2013 Cuma
Kimin maşası
Kimin maşası
Başbakan Erdoğan ne zaman Atlantik ötesine geçip Obama ile bir araya gelse kesinlikle içeride bir TERÖR olayı olurdu!
Tokat Reşadiye saldırısı ile Reyhanlı'daki kanlı eylemler bunun en çarpıcı örnekleriydi! Aynı senaryo şimdi Erdoğan, Rusya'ya gitmek için yola çıkacağı gün de vizyona konuldu!
Kendini bilmeyen biri canlı bomba zannıyla etkisiz hale getirildi! Canlı bombanın ya da kendine o süsü verenin kim olduğu hiç önemli değil! Önemli olan onu oraya kimin gönderdiğidir!
Hep söylediğim gibi içeride ACI VEREN pek çok eylemin kökü dışarıdadır! Eylemler içeriye mesaj vermek ya da ülkenin rotasını değiştirmek için yapılır! Son eylem basit ve tesirsiz olsa da bir güç Obama-Erdoğan-Putin arasındaki dengeyi sarsmak ve yeni bir denge oluşturmak için işbaşında!
Türkiye kimin tarafındaysa o kazanacak! Bu denklem kaldığı sürece AVRUPA kaybedecek! Çok sıkıntı yaşayacak! Sorun bu! Bizler televizyonları başında bu olayı izlerken geniş kadrajlı bakıp olayın özüne, hatta arka planına gidebilmeliyiz! Türkiye'de üzerine kafa yoracağınız her hadise böyledir! Tesadüf sadece şapşallar için geçerlidir! Aktörleri, güçleri, senaryoları iyi okuyabilirsek ülke her beladan rahatlıkla sıyrılır! Bunun için AKLIMIZI devrede tutmak şart! Duygulara değil beynimize güveneceğiz!
Ve aktörlerin aslında KİMİN ADINA sahne aldığını göreceğiz! Yoksa büyük fotoğrafı görme şansımız yok! Bakın dün İspanyol basınında bir haber vardı! Konu benim ısrarla takip ettiğim SOROS'tu! Kimdi bu şahıs? Amerikalı'ydı! 17 yaşında London School of Economics'ten burs kazandı! Arkasında dev gibi bir güç vardı. Okul parasını karşılayan aile Rothschildler'di! 1956'da okulu bitirip New York'a döndü! İlginçtir, cebinde sadece 100 dolar vardı! İlk işi borsa spekülatörlüğüydü! Bu alanda kısa zamanda uzman oldu! Parasını ona emanet edenler yılda ortalama yüzde 60 kazandı! Bu şan ve şöhret dünyaya yayıldı!
1980'de biz darbelerle uğraşırken onun lakabı "PARANIN ADI SOROS"a çıktı! Hayatında ilginç virajlar vardı! 1992 bunlardan biriydi! İngiliz Poundu'nun düşüşe geçeceğini düşündü! Bir aileden aldığı 10 milyar dolarla Avrupa'daki en büyük spekülasyonunu yaptı! Sadece 9 saatte 1.3 milyar dolar kazandı! Bugüne kadar bu yöntemi 16 kez kullanan Soros, kayıtlara göre tam 33 milyar dolar kazandı...
16 operasyona ayırdığı zaman toplamda 16 saatti! Yani 16 saatte 33 milyar dolar kazanan tek dünyalı! Yine kayıtlara göre, HEDGE fonların 2.9 trilyona hükmettiği ve bunun arkasındaki isimlerden birinin de Soros olduğu konuşulanlar arasında! Bu fonların 192 BM üyesi ülkede vakıfları var! Soros ve arkasındaki GÜÇ, 20 darbe ve 11 devrimin açıktan destekçisi oldu!
Türkiye'de üç vakfı var! Bunlar İspanyollar'ın bulup çıkardığı bilgiler! Peki "Türkiye ayağında neler olabilirdi?" diye düşündüm! Kimseyi Soros'la birlikte göstermek gibi bir niyetim yoktu! Olamazdı! Ama yine de onunla yolları bir yerlerde kesişenler var mı diye meraklandım!
Bursla okuduğu okula fokuslandım! London School of Economics'e kimlerin gittiğini kısaca araştırdım! Çok zor olmadı! Giden Türkler'e baktım! Burs kazanıp kazanmadıklarını bilmiyorum ama bir hayli ismin orada okuduğunu çıkardım! İlginç isimler vardı!
Begümhan Doğan Faralyalı Hanzade Doğan Boyner Kemal Derviş Asaf Savaş Akad Dışişleri eski Bakanı Emre Gönensay Tayyibe Gülek Koç Üniversitesi Uluslararası Direktörü Prof. Ziya Öniş Bülent Ali Rıza Emine Kamışlı Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Üyesi M. İbrahim Turhan Melikşah Utku Ekonomist Daron Acemoğlu gibi isimler öne çıkanlardan bazılarıydı!
Okul o kadar ünlüydü ki 37 devlet başkanı, 9 başbakan, 300'den fazla etkili siyasetçi, konusunda otorite 55 kişi, dev şirketlere hükmeden 34 CEO çıkarmıştı! 17 kez NOBEL'in geldiği bu okul kim tarafından kuruldu? Geri gitmek şarttı! Okulun kuruluş tarihi 1895'ti! Kuranlar da Fabian Derneği üyeleri Beatrice Webb ile Sidney Webb'ti! "Bunda ne var?" diye sorabilirsiniz
Bence de sormanızda bir sakınca yok! Ama benim için küçük, ÜLKEMİZ için büyük bir ayrıntıyı vermeden geçemeyeceğim!
Nedir mi o?
Fabian Derneği'ni kuranlar kimdi biliyor musunuz? Evet! Rockefeller ile Rothschildler! Çok sevdiğim bir dostumun söylediği gibi OLİGARŞİ ZAR ATMAZ'dı! Hiç atmadılar! Para ile istediklerini yaptılar! Yetiştirdikleri insanlar ve finans gücüyle her türlü operasyonu sıkıntı çekmeden gerçekleştirdiler!
Bu operasyonları da daha çok KONTROLÜNÜ elden bırakmak istemedikleri Türkiye'de yaptılar! Bizler içeride acı içinde kıvranırken, birbirimizin boğazına yapışırken kazanan onlar oluyordu! Ancak Türkiye'de bunları adres gösteren kimse yoktu!
Her şeyin nedenini ve sonucunu bu topraklarda arıyorduk! Oysa gerçek hiç de böyle değildi! Bu nedenle bu saatten sonra neden, neye ve niçin karşı olduğumuzu bir kez daha gözden geçirmeliyiz! Merkez basının tarafı belli! 1948'den beri bu gücün yanındalar! Önemli olan bizim ne tarafta duracağımız! Ne dersiniz! Hangi taraf? Benim yerim belli! Ya sizlerin!
ergün diler
Başbakan Erdoğan ne zaman Atlantik ötesine geçip Obama ile bir araya gelse kesinlikle içeride bir TERÖR olayı olurdu!
Tokat Reşadiye saldırısı ile Reyhanlı'daki kanlı eylemler bunun en çarpıcı örnekleriydi! Aynı senaryo şimdi Erdoğan, Rusya'ya gitmek için yola çıkacağı gün de vizyona konuldu!
Kendini bilmeyen biri canlı bomba zannıyla etkisiz hale getirildi! Canlı bombanın ya da kendine o süsü verenin kim olduğu hiç önemli değil! Önemli olan onu oraya kimin gönderdiğidir!
Hep söylediğim gibi içeride ACI VEREN pek çok eylemin kökü dışarıdadır! Eylemler içeriye mesaj vermek ya da ülkenin rotasını değiştirmek için yapılır! Son eylem basit ve tesirsiz olsa da bir güç Obama-Erdoğan-Putin arasındaki dengeyi sarsmak ve yeni bir denge oluşturmak için işbaşında!
Türkiye kimin tarafındaysa o kazanacak! Bu denklem kaldığı sürece AVRUPA kaybedecek! Çok sıkıntı yaşayacak! Sorun bu! Bizler televizyonları başında bu olayı izlerken geniş kadrajlı bakıp olayın özüne, hatta arka planına gidebilmeliyiz! Türkiye'de üzerine kafa yoracağınız her hadise böyledir! Tesadüf sadece şapşallar için geçerlidir! Aktörleri, güçleri, senaryoları iyi okuyabilirsek ülke her beladan rahatlıkla sıyrılır! Bunun için AKLIMIZI devrede tutmak şart! Duygulara değil beynimize güveneceğiz!
Ve aktörlerin aslında KİMİN ADINA sahne aldığını göreceğiz! Yoksa büyük fotoğrafı görme şansımız yok! Bakın dün İspanyol basınında bir haber vardı! Konu benim ısrarla takip ettiğim SOROS'tu! Kimdi bu şahıs? Amerikalı'ydı! 17 yaşında London School of Economics'ten burs kazandı! Arkasında dev gibi bir güç vardı. Okul parasını karşılayan aile Rothschildler'di! 1956'da okulu bitirip New York'a döndü! İlginçtir, cebinde sadece 100 dolar vardı! İlk işi borsa spekülatörlüğüydü! Bu alanda kısa zamanda uzman oldu! Parasını ona emanet edenler yılda ortalama yüzde 60 kazandı! Bu şan ve şöhret dünyaya yayıldı!
1980'de biz darbelerle uğraşırken onun lakabı "PARANIN ADI SOROS"a çıktı! Hayatında ilginç virajlar vardı! 1992 bunlardan biriydi! İngiliz Poundu'nun düşüşe geçeceğini düşündü! Bir aileden aldığı 10 milyar dolarla Avrupa'daki en büyük spekülasyonunu yaptı! Sadece 9 saatte 1.3 milyar dolar kazandı! Bugüne kadar bu yöntemi 16 kez kullanan Soros, kayıtlara göre tam 33 milyar dolar kazandı...
16 operasyona ayırdığı zaman toplamda 16 saatti! Yani 16 saatte 33 milyar dolar kazanan tek dünyalı! Yine kayıtlara göre, HEDGE fonların 2.9 trilyona hükmettiği ve bunun arkasındaki isimlerden birinin de Soros olduğu konuşulanlar arasında! Bu fonların 192 BM üyesi ülkede vakıfları var! Soros ve arkasındaki GÜÇ, 20 darbe ve 11 devrimin açıktan destekçisi oldu!
Türkiye'de üç vakfı var! Bunlar İspanyollar'ın bulup çıkardığı bilgiler! Peki "Türkiye ayağında neler olabilirdi?" diye düşündüm! Kimseyi Soros'la birlikte göstermek gibi bir niyetim yoktu! Olamazdı! Ama yine de onunla yolları bir yerlerde kesişenler var mı diye meraklandım!
Bursla okuduğu okula fokuslandım! London School of Economics'e kimlerin gittiğini kısaca araştırdım! Çok zor olmadı! Giden Türkler'e baktım! Burs kazanıp kazanmadıklarını bilmiyorum ama bir hayli ismin orada okuduğunu çıkardım! İlginç isimler vardı!
Begümhan Doğan Faralyalı Hanzade Doğan Boyner Kemal Derviş Asaf Savaş Akad Dışişleri eski Bakanı Emre Gönensay Tayyibe Gülek Koç Üniversitesi Uluslararası Direktörü Prof. Ziya Öniş Bülent Ali Rıza Emine Kamışlı Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Üyesi M. İbrahim Turhan Melikşah Utku Ekonomist Daron Acemoğlu gibi isimler öne çıkanlardan bazılarıydı!
Okul o kadar ünlüydü ki 37 devlet başkanı, 9 başbakan, 300'den fazla etkili siyasetçi, konusunda otorite 55 kişi, dev şirketlere hükmeden 34 CEO çıkarmıştı! 17 kez NOBEL'in geldiği bu okul kim tarafından kuruldu? Geri gitmek şarttı! Okulun kuruluş tarihi 1895'ti! Kuranlar da Fabian Derneği üyeleri Beatrice Webb ile Sidney Webb'ti! "Bunda ne var?" diye sorabilirsiniz
Bence de sormanızda bir sakınca yok! Ama benim için küçük, ÜLKEMİZ için büyük bir ayrıntıyı vermeden geçemeyeceğim!
Nedir mi o?
Fabian Derneği'ni kuranlar kimdi biliyor musunuz? Evet! Rockefeller ile Rothschildler! Çok sevdiğim bir dostumun söylediği gibi OLİGARŞİ ZAR ATMAZ'dı! Hiç atmadılar! Para ile istediklerini yaptılar! Yetiştirdikleri insanlar ve finans gücüyle her türlü operasyonu sıkıntı çekmeden gerçekleştirdiler!
Bu operasyonları da daha çok KONTROLÜNÜ elden bırakmak istemedikleri Türkiye'de yaptılar! Bizler içeride acı içinde kıvranırken, birbirimizin boğazına yapışırken kazanan onlar oluyordu! Ancak Türkiye'de bunları adres gösteren kimse yoktu!
Her şeyin nedenini ve sonucunu bu topraklarda arıyorduk! Oysa gerçek hiç de böyle değildi! Bu nedenle bu saatten sonra neden, neye ve niçin karşı olduğumuzu bir kez daha gözden geçirmeliyiz! Merkez basının tarafı belli! 1948'den beri bu gücün yanındalar! Önemli olan bizim ne tarafta duracağımız! Ne dersiniz! Hangi taraf? Benim yerim belli! Ya sizlerin!
ergün diler
20 Kasım 2013 Çarşamba
CHP ve Londra
CHP ve Londra
Bazen "Yazmamak daha iyi" diye düşündüğüm oluyor! Kabul edilmiş yalanların üzerine gitmeyi birilerini inciteceğimi düşünerek erteliyorum!
Azami dikkat gösterdiğim oluşumlardan biri de milyonlarca insanın peşinden gittiği CHP!
Parti, isim ya da kurum belirtmekten özellikle kaçarım. Ama görüyorum ki bazıları kendi düştükleri durumdan çıkacak gibi değil!
Dün İzmir'deydim!
Gecekonduların arasına, çatıların aktığı evlerin tam ortasına, iğrenç kokan derenin ta dibine dev ATATÜRK MASKI yaparak Cumhuriyet'i ve Mustafa Kemal'i yücelteceklerini sananlar var!
Ne yazık ki bunlar CHP'li!
Daha önceden gördüğüm bir şeydi! Ama dün gözüme battı!
İnsanları Atatürk'le kandırmak ve onu basit yöntemlerle suistimal etmek kabul edilebilir bir şey değil!
CHP sihrinin bu ülkede gerçekle buluşması şart! Ezberlere sığınanlar ne gerçek Mustafa Kemal'in ne de arkasından gittikleri CHP'nin farkındalar!
Bakın CHP İsmet İnönü ile birlikte LONDRA'ya bağlanan bir partidir! Amerika'daki izleri İngiltere üzerinden atılan adımlara aittir! Darbelerin içinde CHP hep vardı! Halkın reddine rağmen onlar DARBE ile CUNTA ile gelmeyi bildiler!
Halktan koptular!
Dönelim geriye...
1960 darbesine...
Ordunun içinde bir grup subay darbe için harekete geçti. Ancak başta bulunacak bir ORGENERAL ortada yoktu!
Cemal Gürsel İzmir'e yerleşerek uzak durmuş, Genelkurmay İkinci Başkanı Cevdet Sunay ise GİZLİ ÖRGÜTÜN teklifini geri çevirmişti!
Bir gün teşkilat üyelerinden Orhan Kabibay, Türkeş'e giderek "Ben Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Başkanı Tümgeneral Cemal Madanoğlu'nu Kore'den tanıyorum. Biraz yakınlığım var.
Gidip konuşayım. Ne yapalım... orgeneral olmazsa tümgeneral olsun!" dedi...
Birlikte Madanoğlu'nun odasına gittiler. Türkeş emir subayının yanında bekledi. Kabibay içeri girdi. Ellerini cebine atan Kabibay, Madanoğlu'na "Paşam önemli bir meseleyi sizinle konuşmaya geldim. Kabul ederseniz iki kelimeyle cevap verin. Etmezseniz 'Hayır' deyin! Yalnız söyleyeceğim mesele çok gizlidir. Kabul etseniz de etmeseniz de gizliliği korumak zorundasınız! İfşa ederseniz karşı tedbir alınmıştır!" dedi... Bunun üzerine yerinden fırlayan Madanoğlu "Nedir ulan senin söyleyeceğin!" diye haykırdı...
Kabibay "Paşam biz bu iktidarı devireceğiz. Gizli teşkilatımız var.
Sizin de bize katılmanızı istiyoruz.
Kabul ederseniz EVET, etmezseniz HAYIR deyin!" dedi...
Kendinden geçen Madanoğlu "Ulan biliyorsun ben de ta..k var, akıl yok!" diye cevapladı! Kabibay da cevabı geciktirmedi: Bizde her ikisi de var!
Madanoğlu'na 24 saat veren Kabibay çıkıp gitti! Ertesi gün Madanoğlu "Ulan erkeklik öldü mü, ben de varım!" dedi...
Her darbede olduğu gibi ayrışma kaçınılmazdı! 27 Mayıs'tan sonra Madanoğlu ekibiyle TÜRKEŞ ekibi çarpıştı!
Birileri hem DARBE yapıp hem de kendi arkadaşlarını yedi!
Türkiye bu sorulara hiç kafa yormadı!
Madanoğlu nasıl CHP'nin arkasındaydı! Daha sonra TRT'de demir yumruk olan Kabibay nasıl CHP ile yollarını hiç ayırmıyordu!
O dönemin Amerikan büyükelçiliği yazışmalarında SOL'un CHP içinde yuvalandığı ve darbelere bunların destek verdiği yazıyordu!
Aslında Amerika ile İngiltere Türkiye'yi kontrol etmek için çalışıyor ve çatışıyordu!
Ama hep İngiltere tarafı gülüyordu! Amerika'nın öne çıktığı durumlarda bile arkadaki MUSEVİ BARONLAR Kraliçe'nin yüzünü ağartıyordu!
Ve bu Hat, CHP'de neredeydi hiç kimse sormuyordu!
Belki pek çok CHP'li bilmeden Kraliçe'ye çalıştığını fark edemiyordu!
27 Mayıs sabahı İstanbul'dan toplanan ünlü profesörler askeri uçakla Ankara'ya gelip yeni ANAYASA için kolları sıvıyordu!
Yeni ANAYASA'yı yazacak kurulun içinde Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Nail Kubalı, İsmet Giritli, Tarık Zafer Tunaya, İlhan Arsel ve Bahri Savcı gibi isimler vardı!
Bu isimlerin ne çocukları ne torunları hayatta hiç zorlanmadı!
Hep bir yerlerde oldular!
Londra hiç görünmediği halde her olayın arkasında vardı!
İçerideki KURGU bunun anlaşılmaması için hazırlanmıştı!
SİSTEME kimse ihanet edemezdi! Ordu özel bir ekip tarafından kontrol edildi! CHP ile ilişkisi de hiç soğuk olmadı!
Günahını almak istemem ama Kemal Kılıçdaroğlu'nun Özel Paşa'ya soğuk davranmasının altında da bu tarihi gerçek yatar!
Laiklik en büyük kalkanlarıydı!
Kürtler'e sarıldıkça, kapılar aralandıkça Türklüğün ölmediği ortaya çıktı!
Bizdeki kurumların fabrika ayarları dışarıdan yapıldığı için gün gelip DEVREDIŞI kalabiliyor!
CHP ve MHP'de durum bu!
Siyasi miyopluk böyle bir şey!
Ne dünyayı ne bölgeyi okuyabildiler!
Yanlış üstüne yanlış yaptılar!
Ayrıştırdılar! Çünkü gizli formül BÖL ve YÖNET'ti!
NOT: Kabibay her cuntanın arkasında olmayı başarabilen ender isimlerdendi! Gücü nereden alıyordu! Acaba bir tarihçi çıkıp ORDUNUN içine sızan İngilizler'i ne zaman yazacak! Bu yalan ne zaman son bulacak
Ergün Diler
Bazen "Yazmamak daha iyi" diye düşündüğüm oluyor! Kabul edilmiş yalanların üzerine gitmeyi birilerini inciteceğimi düşünerek erteliyorum!
Azami dikkat gösterdiğim oluşumlardan biri de milyonlarca insanın peşinden gittiği CHP!
Parti, isim ya da kurum belirtmekten özellikle kaçarım. Ama görüyorum ki bazıları kendi düştükleri durumdan çıkacak gibi değil!
Dün İzmir'deydim!
Gecekonduların arasına, çatıların aktığı evlerin tam ortasına, iğrenç kokan derenin ta dibine dev ATATÜRK MASKI yaparak Cumhuriyet'i ve Mustafa Kemal'i yücelteceklerini sananlar var!
Ne yazık ki bunlar CHP'li!
Daha önceden gördüğüm bir şeydi! Ama dün gözüme battı!
İnsanları Atatürk'le kandırmak ve onu basit yöntemlerle suistimal etmek kabul edilebilir bir şey değil!
CHP sihrinin bu ülkede gerçekle buluşması şart! Ezberlere sığınanlar ne gerçek Mustafa Kemal'in ne de arkasından gittikleri CHP'nin farkındalar!
Bakın CHP İsmet İnönü ile birlikte LONDRA'ya bağlanan bir partidir! Amerika'daki izleri İngiltere üzerinden atılan adımlara aittir! Darbelerin içinde CHP hep vardı! Halkın reddine rağmen onlar DARBE ile CUNTA ile gelmeyi bildiler!
Halktan koptular!
Dönelim geriye...
1960 darbesine...
Ordunun içinde bir grup subay darbe için harekete geçti. Ancak başta bulunacak bir ORGENERAL ortada yoktu!
Cemal Gürsel İzmir'e yerleşerek uzak durmuş, Genelkurmay İkinci Başkanı Cevdet Sunay ise GİZLİ ÖRGÜTÜN teklifini geri çevirmişti!
Bir gün teşkilat üyelerinden Orhan Kabibay, Türkeş'e giderek "Ben Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Başkanı Tümgeneral Cemal Madanoğlu'nu Kore'den tanıyorum. Biraz yakınlığım var.
Gidip konuşayım. Ne yapalım... orgeneral olmazsa tümgeneral olsun!" dedi...
Birlikte Madanoğlu'nun odasına gittiler. Türkeş emir subayının yanında bekledi. Kabibay içeri girdi. Ellerini cebine atan Kabibay, Madanoğlu'na "Paşam önemli bir meseleyi sizinle konuşmaya geldim. Kabul ederseniz iki kelimeyle cevap verin. Etmezseniz 'Hayır' deyin! Yalnız söyleyeceğim mesele çok gizlidir. Kabul etseniz de etmeseniz de gizliliği korumak zorundasınız! İfşa ederseniz karşı tedbir alınmıştır!" dedi... Bunun üzerine yerinden fırlayan Madanoğlu "Nedir ulan senin söyleyeceğin!" diye haykırdı...
Kabibay "Paşam biz bu iktidarı devireceğiz. Gizli teşkilatımız var.
Sizin de bize katılmanızı istiyoruz.
Kabul ederseniz EVET, etmezseniz HAYIR deyin!" dedi...
Kendinden geçen Madanoğlu "Ulan biliyorsun ben de ta..k var, akıl yok!" diye cevapladı! Kabibay da cevabı geciktirmedi: Bizde her ikisi de var!
Madanoğlu'na 24 saat veren Kabibay çıkıp gitti! Ertesi gün Madanoğlu "Ulan erkeklik öldü mü, ben de varım!" dedi...
Her darbede olduğu gibi ayrışma kaçınılmazdı! 27 Mayıs'tan sonra Madanoğlu ekibiyle TÜRKEŞ ekibi çarpıştı!
Birileri hem DARBE yapıp hem de kendi arkadaşlarını yedi!
Türkiye bu sorulara hiç kafa yormadı!
Madanoğlu nasıl CHP'nin arkasındaydı! Daha sonra TRT'de demir yumruk olan Kabibay nasıl CHP ile yollarını hiç ayırmıyordu!
O dönemin Amerikan büyükelçiliği yazışmalarında SOL'un CHP içinde yuvalandığı ve darbelere bunların destek verdiği yazıyordu!
Aslında Amerika ile İngiltere Türkiye'yi kontrol etmek için çalışıyor ve çatışıyordu!
Ama hep İngiltere tarafı gülüyordu! Amerika'nın öne çıktığı durumlarda bile arkadaki MUSEVİ BARONLAR Kraliçe'nin yüzünü ağartıyordu!
Ve bu Hat, CHP'de neredeydi hiç kimse sormuyordu!
Belki pek çok CHP'li bilmeden Kraliçe'ye çalıştığını fark edemiyordu!
27 Mayıs sabahı İstanbul'dan toplanan ünlü profesörler askeri uçakla Ankara'ya gelip yeni ANAYASA için kolları sıvıyordu!
Yeni ANAYASA'yı yazacak kurulun içinde Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Nail Kubalı, İsmet Giritli, Tarık Zafer Tunaya, İlhan Arsel ve Bahri Savcı gibi isimler vardı!
Bu isimlerin ne çocukları ne torunları hayatta hiç zorlanmadı!
Hep bir yerlerde oldular!
Londra hiç görünmediği halde her olayın arkasında vardı!
İçerideki KURGU bunun anlaşılmaması için hazırlanmıştı!
SİSTEME kimse ihanet edemezdi! Ordu özel bir ekip tarafından kontrol edildi! CHP ile ilişkisi de hiç soğuk olmadı!
Günahını almak istemem ama Kemal Kılıçdaroğlu'nun Özel Paşa'ya soğuk davranmasının altında da bu tarihi gerçek yatar!
Laiklik en büyük kalkanlarıydı!
Kürtler'e sarıldıkça, kapılar aralandıkça Türklüğün ölmediği ortaya çıktı!
Bizdeki kurumların fabrika ayarları dışarıdan yapıldığı için gün gelip DEVREDIŞI kalabiliyor!
CHP ve MHP'de durum bu!
Siyasi miyopluk böyle bir şey!
Ne dünyayı ne bölgeyi okuyabildiler!
Yanlış üstüne yanlış yaptılar!
Ayrıştırdılar! Çünkü gizli formül BÖL ve YÖNET'ti!
NOT: Kabibay her cuntanın arkasında olmayı başarabilen ender isimlerdendi! Gücü nereden alıyordu! Acaba bir tarihçi çıkıp ORDUNUN içine sızan İngilizler'i ne zaman yazacak! Bu yalan ne zaman son bulacak
Ergün Diler
15 Kasım 2013 Cuma
mustafa sarıgülün buluştuğu amerikalı kim
Esrarengiz ABD'li
Hep söylerim! Büyük haberler KÜÇÜK bir şekilde araya sıkıştırılır! Günlük hayatın içinde koşuşturan insanlar asla ve kat'a buna dikkat etmezler! Ayrı bir motivasyon ve yayının yapıldığı merkezi iyi tanımak gerekir! Bizim basında hiçbir şey tesadüf olarak sayfalarda yer almaz!
Televizyonlarımız daha o kadar AKIL ürünü olmasa da stratejik yayın yapan ve İsrail'le aynı yaşta olan gazetelerimiz vardır!
İşte okurlar için KÜÇÜK ama TÜRKİYE için BÜYÜK sayılabilecek bir haber daha o gazetenin sütunları arasında kayboldu!
Kimsecikler görmedi! Üstüne gitmedi! Rüzgar gibi geldi geçti!
Haberin kahramanları CHP ve Mustafa Sarıgül'dü!
Sakın Mustafa Bey'i çok önemsediğimi falan sanmayın! Ben onu ittiren ve arkasında yer alan gücü tanımlamaya çalışıyorum!
Türkiye asla kendi haline bırakılacak bir ülke değildir! Bu nedenle hesabı olanlar kesinlikle kenarda durup beklemez!
CHP, Mustafa Bey'in ayağına giderek "Partiyi size getirdik!" dedikten sonra önümüzdeki dönemde kimin ismini sıkça duyacağımız ortaya çıktı!
CHP kendi hür iradesiyle Mustafa Bey'in ayağına gitmedi!
Partiyi kucaklayan GÜCÜN isteğiyle bu gerçekleşti!
Kimdi bu güç?
Mustafa Bey, CHP'yi kendine kattıktan sonra aynı gün kutlamayı BOĞAZ kenarında ünlü bir balık lokantasında yaptı!
Sarıgül'ün yanında CHP'nin AMERİKA'daki MUSEVİ LOBİSİYLE ilişkisini götüren ve çeşitlendiren Faruk Loğoğlu vardı! Hatırlarsınız Loğoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu'nun ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone'ye "Amerika'da muhatap bulamadık!" diye dert yanmasına tepki göstermişti!
Neyse...
Sarıgül ve Loğoğlu o gece çok önemli bir Amerikalı'yı ağırladı! O isim CFR'nin (Council on Foreign Relations) Ortadoğu masası şefiydi! Richard Murphy dünyanın en etkili kuruluşunda 2092 kayıt numarasıyla bulunan eski bir diplomattı!
Harvard'i bitirdi, Cambridge'de doktora yaptı! Baba Bush, Reagan, Clinton ve son olarak da oğul Bush'a Ortadoğu konusunda DANIŞMANLIK yaptı! Özellikle İsrail, Hamas ve PKK konusunda hazırladığı çok özel dosyalarla biliniyordu!
CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon'la birlikte dünyanın gücünün toplandığı merkezdi!
CFR'nin merkezi New York'tu! Harold Pratt House denilen yerde kuruldu! New York'un göbeğinde yani!
Sarıgül'ü o masaya gönderen bizim son BARON'du! Türkiye'de üç örgüte benim bildiğim TEK ÜYE olan bizim BARON, Bilderberg, Trilateral ve CFR üyesi olduğu için ÜÇ YILDIZLI olarak anılırdı!
Tabii Sarıgül'ün oraya gitmesi kadar karşıdaki insanın taşıdığı GÜCÜN önemi de çok önemliydi!
CFR dediğimiz kurumun kurucularına baktığınızda işin boyutu ortaya çıkıyordu!
Bank of America
Merrill Lynch - (Che nin babasının kurduğu şirket)
Chevron
Exxon
Goldman Sachs
Hess Corporition
JP Morgan Chase & Co
Nasdaq OMX Group...
"Bu kadar mı?" diye sorduğunuz zaman da MUSEVİ dev şirketlerin arkada olduğunu görürsünüz!
Coca Cola'dan Citi Bank'a, Standart Chartered Bank'tan Lazard ailesinin şirketlerine kadar geniş bir yelpaze sınırsız destek verir!
İşte bu devler Türkiye için SAHAYA bizim BARON'un hazırladığı SARIGÜL'ü sürdü! Darbe olmayınca, cuntalar iş yapmayınca, Türkiye hızla Ortadoğu'yu ele geçirince bir isimde anlaşmak durumundaydılar!
Öyle de oldu!
Kemal Bey istemese de razı oldu! Bunu göstermek için de kahvaltı ısmarladı!
Bu tabloya bakınca CHP'nin kimlerle yürüdüğünü anlamak çok daha kolay!
CHP'nin karşı çıktığı ne kadar nokta varsa eksiksiz büyük MUSEVİ sermayesi de onaylıyordu! Hem Türkiye'ye hem bölgeye bakışlarında inanılmaz benzerlik vardı!
Tabii bunu çok kişi bilmez! Dediğim gibi gazeteler yazmazsa nereden bilecekler!
İşte CHP ve Sarıgül'ü yanına alan güçler şimdi açıktan gelmeye başladı!
Amerika'da yaşayan ünlü bir TÜRK işadamı da her yerde "Ülkeyi bunlardan kurtarın!" diye feryat ediyor ve bu güçle Sarıgül'ü buluşturuyordu!
Türkiye, Türkler'e bırakılmayacak kadar önemli bir ülkeydi!
Bu nedenle Sarıgül, 3 saat Murphy'le görüşüyordu!
Konu Ortadoğu, haliyle Türkiye idi!
Ve "Türkiye'yi Türklerden kurtarmak" da galiba toplantının ana konusuydu!
Öyle ya!
İsmini sıraladığım güçler hiç BİZİ BİZE bırakamadı!
Şimdi CHP'ye gönülden bağlı olanların düşünmesi gerekmez mi!
Partilerinin aslında DIŞARIDAN yönetildiği akıllarına gelmez mi?
"Deniz Bey'i götüren, Kemal Bey'i getiren güç şimdi de Sarıgül'ü mü sahneye çıkarıyor?" diye sormaz mı!
Ben soranı görmedim!
Herkes DUYGUYLA, ÖFKEYLE oturup kalkıyor! Ve asıl konuşulması gereken gerçeklerin üzeri örtülüyor!
Bu da sadece bizim buralarda oluyor!
Garip değil mi?
"Cumhuriyet'i böyle mi koruyacağız?" diye sormadan edemiyorum!
* * *
CASUS VE YALI!
Geçtiğimiz hafta AHABER'de Bekir Hazar'la yaptığımız programda efsanevi İngiliz casus Kim Philby'nin anılarında "Boğaz'daki KIRMIZI YALI'da sık sık kaldığını söyler" demiştim!
Tırnakçı Çürüksulu Yalısı, Muharrem Nuri Birgi'den sonra Selahattin Beyazıt'a geçmişti! Ve Kırmızı Yalı olarak bilinirdi!
Bu sözleri söyledikten sonra eski bir dostum arayıp şunları söyledi:
Kim Philby, Çürüksulu Yalısı'nda kalmış olabilir! Bilmiyorum. Ama ünlü İngiliz casus, asıl Münevver Ayaşlı'nın Beyberbeyi'ndeki yalısında kaldı! Yalıyı mobilyalı olarak kiraladı! Hem de 700 liraya! 1946'da bu çok büyük paraydı!
Münevver Hanım da yalıyı terk edip 60 liraya KÖŞK'e geçti! Kim Philby'nin İstanbul'daki en yakın arkadaşı Milli Takım'ın ilk golünü atan Fenerbahçeli futbolcu Zeki Rıza Sporel'di! Onunla sık sık Moda Deniz Kulübü'nde buluşurdu!
Münevver Hanım, MASON Sadullah Paşa'nın oğlu Nusret Ayaşlı'nın eşidir!
Ankara'daki EBENBOĞA Havalimanı, Sadullah Paşa'nın kayınpederinin uçsuz bucaksız arazisinin üzerine yapılmıştır...
Kim Philby için "yakışıklı, nazik, şık ve zarif!" tanımı yapan Münevver Hanım'ın yalısı da kırmızı renkliydi! Ama "Kırmızı Yalı" olarak anılmazdı...
Ayrıca İngiliz istihbaratının önemli ismi ve James Bond'un yaratıcısı Ian Fleming de Boğaz'da Kalkavanlar'ın yalısında kalırdı...
Dostumu dinleyince "BOĞAZ'da kimin eli kimin cebinde belli değil!" diye düşündüm...
Haksız mıyım!
Ergün Diler
Hep söylerim! Büyük haberler KÜÇÜK bir şekilde araya sıkıştırılır! Günlük hayatın içinde koşuşturan insanlar asla ve kat'a buna dikkat etmezler! Ayrı bir motivasyon ve yayının yapıldığı merkezi iyi tanımak gerekir! Bizim basında hiçbir şey tesadüf olarak sayfalarda yer almaz!
Televizyonlarımız daha o kadar AKIL ürünü olmasa da stratejik yayın yapan ve İsrail'le aynı yaşta olan gazetelerimiz vardır!
İşte okurlar için KÜÇÜK ama TÜRKİYE için BÜYÜK sayılabilecek bir haber daha o gazetenin sütunları arasında kayboldu!
Kimsecikler görmedi! Üstüne gitmedi! Rüzgar gibi geldi geçti!
Haberin kahramanları CHP ve Mustafa Sarıgül'dü!
Sakın Mustafa Bey'i çok önemsediğimi falan sanmayın! Ben onu ittiren ve arkasında yer alan gücü tanımlamaya çalışıyorum!
Türkiye asla kendi haline bırakılacak bir ülke değildir! Bu nedenle hesabı olanlar kesinlikle kenarda durup beklemez!
CHP, Mustafa Bey'in ayağına giderek "Partiyi size getirdik!" dedikten sonra önümüzdeki dönemde kimin ismini sıkça duyacağımız ortaya çıktı!
CHP kendi hür iradesiyle Mustafa Bey'in ayağına gitmedi!
Partiyi kucaklayan GÜCÜN isteğiyle bu gerçekleşti!
Kimdi bu güç?
Mustafa Bey, CHP'yi kendine kattıktan sonra aynı gün kutlamayı BOĞAZ kenarında ünlü bir balık lokantasında yaptı!
Sarıgül'ün yanında CHP'nin AMERİKA'daki MUSEVİ LOBİSİYLE ilişkisini götüren ve çeşitlendiren Faruk Loğoğlu vardı! Hatırlarsınız Loğoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu'nun ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone'ye "Amerika'da muhatap bulamadık!" diye dert yanmasına tepki göstermişti!
Neyse...
Sarıgül ve Loğoğlu o gece çok önemli bir Amerikalı'yı ağırladı! O isim CFR'nin (Council on Foreign Relations) Ortadoğu masası şefiydi! Richard Murphy dünyanın en etkili kuruluşunda 2092 kayıt numarasıyla bulunan eski bir diplomattı!
Harvard'i bitirdi, Cambridge'de doktora yaptı! Baba Bush, Reagan, Clinton ve son olarak da oğul Bush'a Ortadoğu konusunda DANIŞMANLIK yaptı! Özellikle İsrail, Hamas ve PKK konusunda hazırladığı çok özel dosyalarla biliniyordu!
CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon'la birlikte dünyanın gücünün toplandığı merkezdi!
CFR'nin merkezi New York'tu! Harold Pratt House denilen yerde kuruldu! New York'un göbeğinde yani!
Sarıgül'ü o masaya gönderen bizim son BARON'du! Türkiye'de üç örgüte benim bildiğim TEK ÜYE olan bizim BARON, Bilderberg, Trilateral ve CFR üyesi olduğu için ÜÇ YILDIZLI olarak anılırdı!
Tabii Sarıgül'ün oraya gitmesi kadar karşıdaki insanın taşıdığı GÜCÜN önemi de çok önemliydi!
CFR dediğimiz kurumun kurucularına baktığınızda işin boyutu ortaya çıkıyordu!
Bank of America
Merrill Lynch - (Che nin babasının kurduğu şirket)
Chevron
Exxon
Goldman Sachs
Hess Corporition
JP Morgan Chase & Co
Nasdaq OMX Group...
"Bu kadar mı?" diye sorduğunuz zaman da MUSEVİ dev şirketlerin arkada olduğunu görürsünüz!
Coca Cola'dan Citi Bank'a, Standart Chartered Bank'tan Lazard ailesinin şirketlerine kadar geniş bir yelpaze sınırsız destek verir!
İşte bu devler Türkiye için SAHAYA bizim BARON'un hazırladığı SARIGÜL'ü sürdü! Darbe olmayınca, cuntalar iş yapmayınca, Türkiye hızla Ortadoğu'yu ele geçirince bir isimde anlaşmak durumundaydılar!
Öyle de oldu!
Kemal Bey istemese de razı oldu! Bunu göstermek için de kahvaltı ısmarladı!
Bu tabloya bakınca CHP'nin kimlerle yürüdüğünü anlamak çok daha kolay!
CHP'nin karşı çıktığı ne kadar nokta varsa eksiksiz büyük MUSEVİ sermayesi de onaylıyordu! Hem Türkiye'ye hem bölgeye bakışlarında inanılmaz benzerlik vardı!
Tabii bunu çok kişi bilmez! Dediğim gibi gazeteler yazmazsa nereden bilecekler!
İşte CHP ve Sarıgül'ü yanına alan güçler şimdi açıktan gelmeye başladı!
Amerika'da yaşayan ünlü bir TÜRK işadamı da her yerde "Ülkeyi bunlardan kurtarın!" diye feryat ediyor ve bu güçle Sarıgül'ü buluşturuyordu!
Türkiye, Türkler'e bırakılmayacak kadar önemli bir ülkeydi!
Bu nedenle Sarıgül, 3 saat Murphy'le görüşüyordu!
Konu Ortadoğu, haliyle Türkiye idi!
Ve "Türkiye'yi Türklerden kurtarmak" da galiba toplantının ana konusuydu!
Öyle ya!
İsmini sıraladığım güçler hiç BİZİ BİZE bırakamadı!
Şimdi CHP'ye gönülden bağlı olanların düşünmesi gerekmez mi!
Partilerinin aslında DIŞARIDAN yönetildiği akıllarına gelmez mi?
"Deniz Bey'i götüren, Kemal Bey'i getiren güç şimdi de Sarıgül'ü mü sahneye çıkarıyor?" diye sormaz mı!
Ben soranı görmedim!
Herkes DUYGUYLA, ÖFKEYLE oturup kalkıyor! Ve asıl konuşulması gereken gerçeklerin üzeri örtülüyor!
Bu da sadece bizim buralarda oluyor!
Garip değil mi?
"Cumhuriyet'i böyle mi koruyacağız?" diye sormadan edemiyorum!
* * *
CASUS VE YALI!
Geçtiğimiz hafta AHABER'de Bekir Hazar'la yaptığımız programda efsanevi İngiliz casus Kim Philby'nin anılarında "Boğaz'daki KIRMIZI YALI'da sık sık kaldığını söyler" demiştim!
Tırnakçı Çürüksulu Yalısı, Muharrem Nuri Birgi'den sonra Selahattin Beyazıt'a geçmişti! Ve Kırmızı Yalı olarak bilinirdi!
Bu sözleri söyledikten sonra eski bir dostum arayıp şunları söyledi:
Kim Philby, Çürüksulu Yalısı'nda kalmış olabilir! Bilmiyorum. Ama ünlü İngiliz casus, asıl Münevver Ayaşlı'nın Beyberbeyi'ndeki yalısında kaldı! Yalıyı mobilyalı olarak kiraladı! Hem de 700 liraya! 1946'da bu çok büyük paraydı!
Münevver Hanım da yalıyı terk edip 60 liraya KÖŞK'e geçti! Kim Philby'nin İstanbul'daki en yakın arkadaşı Milli Takım'ın ilk golünü atan Fenerbahçeli futbolcu Zeki Rıza Sporel'di! Onunla sık sık Moda Deniz Kulübü'nde buluşurdu!
Münevver Hanım, MASON Sadullah Paşa'nın oğlu Nusret Ayaşlı'nın eşidir!
Ankara'daki EBENBOĞA Havalimanı, Sadullah Paşa'nın kayınpederinin uçsuz bucaksız arazisinin üzerine yapılmıştır...
Kim Philby için "yakışıklı, nazik, şık ve zarif!" tanımı yapan Münevver Hanım'ın yalısı da kırmızı renkliydi! Ama "Kırmızı Yalı" olarak anılmazdı...
Ayrıca İngiliz istihbaratının önemli ismi ve James Bond'un yaratıcısı Ian Fleming de Boğaz'da Kalkavanlar'ın yalısında kalırdı...
Dostumu dinleyince "BOĞAZ'da kimin eli kimin cebinde belli değil!" diye düşündüm...
Haksız mıyım!
Ergün Diler
11 Kasım 2013 Pazartesi
La havle
La havle!
Ne oluyor size ya hu!
Bizimkiler de “özel hayatıma dokunma” diye tutturdu gidiyorlar.. Nasıl da etkileniyorlar mediadan..
Hani Allah’ın Resulu’nün peşinden gidecektiniz, ne oldu, Fareli Köyün Kavalcısının peşine takılıverdiniz..
Rüyalarınızı pembe hayaller süslüyor olmasın sakın. Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir.. Tek başına iyi niyetleriniz sizi kurtaramaz.
“Beni nefsimle baş başa bırakma Allahım” diyen anlayışa ne oldu?
Hani, bir erkek ve bir kadın, kapısı kapalı bir odada yalnız başına kalmayacaktı, eğer anne-baba, kardeşler, dayı-amca, hala-teyze, dede, nineler dışında. Kuzenler bile bir odada yalnız kalamazlar! Haram..
Daracık elbiseler, işveli hareketler!
Yanlış yapıyorsunuz..
Bizimkilerden bazıları da moda dergilerinden çıkmış gibi giyiniyorlar artık! Pahalı kokular sürüyorlar. Onların müziklerini dinliyorlar.. Kulaklarında kulaklık dans ederek yürüyorlar.. Kulakları küpeli, omuzları dövmeli.. Saç-sakal o biçim..
Hani “Ayaklarınızı yere vurarak yürümeyecektiniz!” Dikkat çekmek için abartıya kaçmayacaktınız. Ne çabuk dünyevileştiniz.. Bu gidiş nereye..
Pembe dizileri çok izliyorsunuz galiba. O aşk hikayelerine fazla daldınız sanki.
Aşk sandığınız şey “cinsel tutku”ya dönüşüyor birilerinin günlük hayatında.. Şeytanın en keskin hilelerinden birinin üzerine örtülmüş büyülü bir örtüye dönüşüyor.
Bizim Moral dergisi, bu hafta Aşk ve Şefkati konu almış.. Şefkat ve Merhamet insanı olgunlaştırır..
Aşk aklı zail ediyorsa eğer, ondan kaçın. Bir tutkuya dönüşüyorsa, marazi bir şeydir..
Ne bu aşk: Sevgi mi, cinsel tutku mu? İçgüdüsel bir şey mi, biyolojik bir yönelim mi? Psikolojik olarak bağlanma duygusu mu? Eğer evlilik aşkı öldürüyorsa, bu aşk nasıl bir beladır?
Aşk hakkında o kadar çok kitap, şiir, roman yazılmış ki. İnsanlar bir yalan rüzgarının peşinden nasıl böylesine koşarlar!
Bugünki öğrenci evleri tartışmasının arkasında bu konu var. Ben konuya damardan gireceğim.. Bugünki sorun din ve gelenekten değil, batı tersi seküler yaşam tarzından kaynaklanıyor. Size bugün bu kültürün genetik kodlarını yakalayabileceğimiz aşk mitolojisinden yola çıkacağım. Afrodit Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası. Roma mitolojisindeki ismi Venüs’tür. Afrodit’in, Homeros Zeus ile Okenos kızı Dione’den doğduğunu söylerken, Hesiodos Theogonia’da bu tanrıçanın denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu anlatır. Kronos, kral babası Uranos’u devirirken, bir orakla babasının cinsel organını keser. Kesilen organ denize düşer ve oluşan köpüklerden Afrodit doğar. Bu aşıkların referansları bu. Bir de “Eros var biliyorsunuz. Aşk tanrısı. “Yüce sevgi” ya da “arzulu aşk” anlamında kullanılan Yunanca kavram..
Referansın Yunan mı, İslam mı! İslam toplumunda aşk Rumi, Hafız ve Sa’di gibi kişilerin dilinde farklı bir anlam kazanır.. Bu şairlerin aşkı kadına, doğaya veya güzelliklere değil ilaha’dır. İlahi aşkı, Allah’ı bırakır, O’nun yolundan çıkarak O’nun yarattığına yöneltirseniz bu şirk olur.. Rabiatül Adeviye gibi sevmeye var mısınız?
Biyolojiye göre aşk tüm hayvan ve insanlarda olması gereken ve yaşamın devam etmesi için önemli olan duygudur. Aslında hayvanların çoğu aşk yaşamazlar. Aşk genel olarak memelilerde görülür. Şehvet ve cazibe aşkı oluşturan önemli öğelerdir.
Kimine göre “Aşkın ve sevginin hormonlarla da ilgili olduğu kanıtlanmıştır.” Aşkı biokimya ile ilişkilendiren bakış sahiplerine göre, “Örneğin, annenin çocuğuna duyduğu karşılıksız, sonsuz sevginin kaynağı doğum sonrası salgılanan hormonlardır. Bu hormonlar yalnız kadınlarda (ve memeli hayvanların dişilerinde) bulunur ve yalnız doğum sonrası salgılanmaya başlar. Ancak aşk olarak tanımlanan ve karşı cinse veya hemcinse duyulan tutkulu sevgide farklı hormonlar görev yapar. “Aşk hormonu” olarak tanımlanabilen tek bir hormon henüz bulunamasa da yapılan çalışmalarda bir deneğe aşık olduğu kişi gösterilince kanında mutluluk hormonu, cinsel istek hormonu, stres hormonu ve adrenalinin arttığı tespit edilmiştir. Aşk olgusunda birden çok hormonun rol oynadığı ve bu hormonların görsel, işitsel veya psikolojik etkilerle salgılandığı öne sürülmüştür.” Mutluluk hormonu içeren çukulatayı daha çok yiyerek daha çok aşık olabiliyor demek ki insan. Yüksek tansiyon hastaları daha mı çok aşık olur ya da ostrojen dengesi bozulanlar mesela.. Çok aşık olan birinin ostrojen dengesi bozulunca cinsel dışa vurum gibi psikolojik sorunlar yaşama riski artabilir mi? Karaciğer sorunu olanlar daha mı çok aşık olurlar mesela!
“Öz sevgi”den söz eder kimileri; “egoizm” “bencillik” buradan beslenir.. Ait olma ve sahip olma duygusu insanı böyle bir maceraya sevk etmiş olamaz mı? Materyalist bir bakış açısıyla “Sevginin başlı başına amacı, çıkarlardır.” Batı düşüncesinde fıtrat ve ahlaka yer yok. Etik ve moral değerler tamamen seküler kurgulardır.. Sevgi de bir anlamda bu etik kaygıların kaynağı olarak “bir dönüşlülük olarak gereklidir.” Bu düşünce sahiplerine göre, “Kendini sevmeden başkasını sevme deneyimi, gelişmemiş ve olgunlaşmamış bir kişiliğin yansımasıdır ve dolayısıyla sevgi değil, aciz bir bağlılık duygusudur.”
Çin ve Japon kültüründe aşk, yüceltilmiş sevgi ve sadakat şeklinde anlaşılır. Ren /yüceltilmiş sevgi anlamındaki sözcük konfüçyüsçülük öğretisinin ana kavramıdır. Mohism öğretisi ise evrensel sevgiyi destekler. Japon Budizminde de aşk güzel bir şeydir. Hayatın gerçeğini anlamak ve ruhsal aydınlanma için muhakkak gereklidir. Bencillik fedakarlıktan/diğergamlıktan kaçınanlar, o erdeme ulaşamazlar..
Selâm ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak
Ne oluyor size ya hu!
Bizimkiler de “özel hayatıma dokunma” diye tutturdu gidiyorlar.. Nasıl da etkileniyorlar mediadan..
Hani Allah’ın Resulu’nün peşinden gidecektiniz, ne oldu, Fareli Köyün Kavalcısının peşine takılıverdiniz..
Rüyalarınızı pembe hayaller süslüyor olmasın sakın. Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir.. Tek başına iyi niyetleriniz sizi kurtaramaz.
“Beni nefsimle baş başa bırakma Allahım” diyen anlayışa ne oldu?
Hani, bir erkek ve bir kadın, kapısı kapalı bir odada yalnız başına kalmayacaktı, eğer anne-baba, kardeşler, dayı-amca, hala-teyze, dede, nineler dışında. Kuzenler bile bir odada yalnız kalamazlar! Haram..
Daracık elbiseler, işveli hareketler!
Yanlış yapıyorsunuz..
Bizimkilerden bazıları da moda dergilerinden çıkmış gibi giyiniyorlar artık! Pahalı kokular sürüyorlar. Onların müziklerini dinliyorlar.. Kulaklarında kulaklık dans ederek yürüyorlar.. Kulakları küpeli, omuzları dövmeli.. Saç-sakal o biçim..
Hani “Ayaklarınızı yere vurarak yürümeyecektiniz!” Dikkat çekmek için abartıya kaçmayacaktınız. Ne çabuk dünyevileştiniz.. Bu gidiş nereye..
Pembe dizileri çok izliyorsunuz galiba. O aşk hikayelerine fazla daldınız sanki.
Aşk sandığınız şey “cinsel tutku”ya dönüşüyor birilerinin günlük hayatında.. Şeytanın en keskin hilelerinden birinin üzerine örtülmüş büyülü bir örtüye dönüşüyor.
Bizim Moral dergisi, bu hafta Aşk ve Şefkati konu almış.. Şefkat ve Merhamet insanı olgunlaştırır..
Aşk aklı zail ediyorsa eğer, ondan kaçın. Bir tutkuya dönüşüyorsa, marazi bir şeydir..
Ne bu aşk: Sevgi mi, cinsel tutku mu? İçgüdüsel bir şey mi, biyolojik bir yönelim mi? Psikolojik olarak bağlanma duygusu mu? Eğer evlilik aşkı öldürüyorsa, bu aşk nasıl bir beladır?
Aşk hakkında o kadar çok kitap, şiir, roman yazılmış ki. İnsanlar bir yalan rüzgarının peşinden nasıl böylesine koşarlar!
Bugünki öğrenci evleri tartışmasının arkasında bu konu var. Ben konuya damardan gireceğim.. Bugünki sorun din ve gelenekten değil, batı tersi seküler yaşam tarzından kaynaklanıyor. Size bugün bu kültürün genetik kodlarını yakalayabileceğimiz aşk mitolojisinden yola çıkacağım. Afrodit Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası. Roma mitolojisindeki ismi Venüs’tür. Afrodit’in, Homeros Zeus ile Okenos kızı Dione’den doğduğunu söylerken, Hesiodos Theogonia’da bu tanrıçanın denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu anlatır. Kronos, kral babası Uranos’u devirirken, bir orakla babasının cinsel organını keser. Kesilen organ denize düşer ve oluşan köpüklerden Afrodit doğar. Bu aşıkların referansları bu. Bir de “Eros var biliyorsunuz. Aşk tanrısı. “Yüce sevgi” ya da “arzulu aşk” anlamında kullanılan Yunanca kavram..
Referansın Yunan mı, İslam mı! İslam toplumunda aşk Rumi, Hafız ve Sa’di gibi kişilerin dilinde farklı bir anlam kazanır.. Bu şairlerin aşkı kadına, doğaya veya güzelliklere değil ilaha’dır. İlahi aşkı, Allah’ı bırakır, O’nun yolundan çıkarak O’nun yarattığına yöneltirseniz bu şirk olur.. Rabiatül Adeviye gibi sevmeye var mısınız?
Biyolojiye göre aşk tüm hayvan ve insanlarda olması gereken ve yaşamın devam etmesi için önemli olan duygudur. Aslında hayvanların çoğu aşk yaşamazlar. Aşk genel olarak memelilerde görülür. Şehvet ve cazibe aşkı oluşturan önemli öğelerdir.
Kimine göre “Aşkın ve sevginin hormonlarla da ilgili olduğu kanıtlanmıştır.” Aşkı biokimya ile ilişkilendiren bakış sahiplerine göre, “Örneğin, annenin çocuğuna duyduğu karşılıksız, sonsuz sevginin kaynağı doğum sonrası salgılanan hormonlardır. Bu hormonlar yalnız kadınlarda (ve memeli hayvanların dişilerinde) bulunur ve yalnız doğum sonrası salgılanmaya başlar. Ancak aşk olarak tanımlanan ve karşı cinse veya hemcinse duyulan tutkulu sevgide farklı hormonlar görev yapar. “Aşk hormonu” olarak tanımlanabilen tek bir hormon henüz bulunamasa da yapılan çalışmalarda bir deneğe aşık olduğu kişi gösterilince kanında mutluluk hormonu, cinsel istek hormonu, stres hormonu ve adrenalinin arttığı tespit edilmiştir. Aşk olgusunda birden çok hormonun rol oynadığı ve bu hormonların görsel, işitsel veya psikolojik etkilerle salgılandığı öne sürülmüştür.” Mutluluk hormonu içeren çukulatayı daha çok yiyerek daha çok aşık olabiliyor demek ki insan. Yüksek tansiyon hastaları daha mı çok aşık olur ya da ostrojen dengesi bozulanlar mesela.. Çok aşık olan birinin ostrojen dengesi bozulunca cinsel dışa vurum gibi psikolojik sorunlar yaşama riski artabilir mi? Karaciğer sorunu olanlar daha mı çok aşık olurlar mesela!
“Öz sevgi”den söz eder kimileri; “egoizm” “bencillik” buradan beslenir.. Ait olma ve sahip olma duygusu insanı böyle bir maceraya sevk etmiş olamaz mı? Materyalist bir bakış açısıyla “Sevginin başlı başına amacı, çıkarlardır.” Batı düşüncesinde fıtrat ve ahlaka yer yok. Etik ve moral değerler tamamen seküler kurgulardır.. Sevgi de bir anlamda bu etik kaygıların kaynağı olarak “bir dönüşlülük olarak gereklidir.” Bu düşünce sahiplerine göre, “Kendini sevmeden başkasını sevme deneyimi, gelişmemiş ve olgunlaşmamış bir kişiliğin yansımasıdır ve dolayısıyla sevgi değil, aciz bir bağlılık duygusudur.”
Çin ve Japon kültüründe aşk, yüceltilmiş sevgi ve sadakat şeklinde anlaşılır. Ren /yüceltilmiş sevgi anlamındaki sözcük konfüçyüsçülük öğretisinin ana kavramıdır. Mohism öğretisi ise evrensel sevgiyi destekler. Japon Budizminde de aşk güzel bir şeydir. Hayatın gerçeğini anlamak ve ruhsal aydınlanma için muhakkak gereklidir. Bencillik fedakarlıktan/diğergamlıktan kaçınanlar, o erdeme ulaşamazlar..
Selâm ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak
10 Kasım 2013 Pazar
mustafa sarıgülün Akıl hocası kimmiş
Akıl hocası kimmiş?
Yıllardır politikanın içindeydi, gel gelelim sesini hatırlayan pek azdı. Liderine o kadar yakın duruyordu ki, neredeyse Ecevit'e yapışık gibiydi.
Ağzı var dili yok, 'yüzünde gülümsemesi adeta asılı gibi duran' o sakin mi sakin, sinirleri alınmış görüntüsü veren 'munis' adam birdenbire 'kaplan' kesilmişti...
19 Şubat 2001 günüydü: Dönemin Başbakanı Ecevit'in yanında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e 'Asıl sen bilmiyorsun anayasayı, nankör!' diye patlayan 'kaplan rolündeki' adam, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'dan başkası değildi!
Özkan, Sezer'in kendilerine fırlattığı anayasa kitapçığını alıp, Cumhurbaşkanı'na 'aynı şekilde iade edince' ateş bacayı sarmıştı:
Bülent Ecevit ve bakanları toplantıyı terk etmişler, böylelikle siyasi tarihimizin 'En Kısa MGK Toplantısı' gerçekleşmişti.
Çıkışta Ecevit'in hiddetli açıklamaları, siyasi krizle birlikte doların müthiş harareti, ekonomik krizin patlayışı ve kapalı kapılar ardında icra edilen 'devasa para operasyonu' birbiri ardına gelmişti!
Derin baronlar ellerini ovuşturuyorlardı...
Kısa süre sonra Ecevit hükümetine yazdıkları 'reçete' ile Kemal Derviş'i getirdiler.
*
Sezer ve Özkan bu siyasi tiyatroda zıt kutupları oynuyor olsalar da aynı gizli kapıya çıkıyorlardı...
Bir başka deyişle, rolleri dağıtan güç merkezi aynıydı...
Derin tiyatroda aktörlere senaryonun tamamı verilmiyordu...
Böylelikle herkes kendi rolünü oynarken sahici idi!
*
'Kaplan kesilen şu adam, o güne kadar daima Ecevit'in ağzının içine bakmışken, MGK'da neden Sezer'e Ecevit'in cevap vermesini beklememişti?' diye düşünmek dahi yeterlidir.
Ahmet Necdet Sezer'e 'Nankör Kedi' çıkışını yapan Hüsamettin Özkan'ın 2002 yazında Ecevit'i siyaseten nasıl hançerlediğini, böylelikle DSP'nin adeta bir karpuz gibi ortadan ikiye bölündüğünü henüz unutmadık.
O uzun sıcak yaz, Ecevit'e karşı bayrak açan Aydın Doğan destekli Troyka hareketinin (İsmail Cem, Hüsamettin Özkan, Kemal Derviş) içinde yer alan kimdi?
El Cevap: Mustafa Sarıgül!
İsmail Cem'in liderliğindeki parti siyasette hiçbir varlık gösteremeyince, Sarıgül de CHP'nin yolunu tutmuştu...
*
Peki, ya şimdi?
CHP'nin ikinci adamı Adnan Keskin, Mustafa Sarıgül'ü dün makamında ziyaret etti; 'Sarıgül'ün CHP'ye dönüşünü kutlamaya geldik' dedi.
Yani? Dünyanın yuvarlak olduğu bir defa daha ispatlanmıştır!
'Devamlı Batı'ya doğru giderseniz...'
Pardon...
Sürekli Hüsamettin Özkan ve 'Mister Koch' istikametinde giderseniz sonunda yine aynı yere varırsınız!
Son düzlükte, Mister Ricciardone de sizin için bir nevi suflörlük yapar, dönüş pastasını 'kemali afiyetle' yersiniz!
*
Doğan Medyası'ndaki saksılara epeydir 'sarı gül' ekiliyor. En son Hürriyet'te, Mustafa Sarıgül röportajı tefrika halinde yayınlandı...
Orada 'Hayat üniversitesi hocanız kim?' diye sorulduğunda Mustafa Sarıgül bakın diyor:
'Hüsamettin Özkan baş hocam...
Onunla konuşmadan hiçbir iş yapmam...
Bana bir şey söylediği zaman da neden niçin diye soru sormam. Bilirim ki o benim için doğru söyler...'
(28 Ekim 2013)
*
'Halkçı' Sarıgül, Hürriyet'teki röportajında daha ziyade 'gardırobunu' konuşturmuş!
Ondan arta kalan kısımda, şu akıl hocası lafı ile birlikte Gezi ile alakalı şu sözünü not etmek lazım:
'Gezi'de en öndeydim ama şov kısmında yoktum. Biz ne yaptık? Gezi'de Kızılay görevini üstlendik!' (27 Ekim 2013)
*
Bu arada, 'şahane tesadüfler' yine dört bir yanımızı sarmaya devam ediyor...
ABD'nin Ankara'daki eski büyükelçilerinden Morton Abramowitz (1989-1991) ile Eric Edelman (2003-2005) bir rapor yazdılar...
'Retorikten Gerçeğe: ABD'nin Türkiye Politikası'nı Yeniden Çerçevelendirmek' adlı rapor, 'Bipartisan Policy Center' tarafından geçen hafta yayınlandı.
Abramowitz ve Edelman 'Taksim protestoları sonrasında AKP yenilmez ve vazgeçilmez değil. Gezi'nin en büyük etkisi Erdoğan'ın güçlü başkan olma hırsını bitirmesidir' diyorlar, o raporda...
Ankara'nın Washington'dan bağımsızlaşması bu ikiliyi o kadar bunaltmış ki, siyasi mühendislik çalışıyorlar...
Abramowitz, İstanbul'daki baronların kankası bir simadır...
Edelman da, Balyoz darbe planının devamı olan Sarıkız, Ayışığı kod adlı darbe girişimleri esnasında ABD'nin Ankara büyükelçisiydi...
Ne mi yapıyordu?
-Cunta'dan fal tutuyordu!
tamer korkmaz
Yıllardır politikanın içindeydi, gel gelelim sesini hatırlayan pek azdı. Liderine o kadar yakın duruyordu ki, neredeyse Ecevit'e yapışık gibiydi.
Ağzı var dili yok, 'yüzünde gülümsemesi adeta asılı gibi duran' o sakin mi sakin, sinirleri alınmış görüntüsü veren 'munis' adam birdenbire 'kaplan' kesilmişti...
19 Şubat 2001 günüydü: Dönemin Başbakanı Ecevit'in yanında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e 'Asıl sen bilmiyorsun anayasayı, nankör!' diye patlayan 'kaplan rolündeki' adam, Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'dan başkası değildi!
Özkan, Sezer'in kendilerine fırlattığı anayasa kitapçığını alıp, Cumhurbaşkanı'na 'aynı şekilde iade edince' ateş bacayı sarmıştı:
Bülent Ecevit ve bakanları toplantıyı terk etmişler, böylelikle siyasi tarihimizin 'En Kısa MGK Toplantısı' gerçekleşmişti.
Çıkışta Ecevit'in hiddetli açıklamaları, siyasi krizle birlikte doların müthiş harareti, ekonomik krizin patlayışı ve kapalı kapılar ardında icra edilen 'devasa para operasyonu' birbiri ardına gelmişti!
Derin baronlar ellerini ovuşturuyorlardı...
Kısa süre sonra Ecevit hükümetine yazdıkları 'reçete' ile Kemal Derviş'i getirdiler.
*
Sezer ve Özkan bu siyasi tiyatroda zıt kutupları oynuyor olsalar da aynı gizli kapıya çıkıyorlardı...
Bir başka deyişle, rolleri dağıtan güç merkezi aynıydı...
Derin tiyatroda aktörlere senaryonun tamamı verilmiyordu...
Böylelikle herkes kendi rolünü oynarken sahici idi!
*
'Kaplan kesilen şu adam, o güne kadar daima Ecevit'in ağzının içine bakmışken, MGK'da neden Sezer'e Ecevit'in cevap vermesini beklememişti?' diye düşünmek dahi yeterlidir.
Ahmet Necdet Sezer'e 'Nankör Kedi' çıkışını yapan Hüsamettin Özkan'ın 2002 yazında Ecevit'i siyaseten nasıl hançerlediğini, böylelikle DSP'nin adeta bir karpuz gibi ortadan ikiye bölündüğünü henüz unutmadık.
O uzun sıcak yaz, Ecevit'e karşı bayrak açan Aydın Doğan destekli Troyka hareketinin (İsmail Cem, Hüsamettin Özkan, Kemal Derviş) içinde yer alan kimdi?
El Cevap: Mustafa Sarıgül!
İsmail Cem'in liderliğindeki parti siyasette hiçbir varlık gösteremeyince, Sarıgül de CHP'nin yolunu tutmuştu...
*
Peki, ya şimdi?
CHP'nin ikinci adamı Adnan Keskin, Mustafa Sarıgül'ü dün makamında ziyaret etti; 'Sarıgül'ün CHP'ye dönüşünü kutlamaya geldik' dedi.
Yani? Dünyanın yuvarlak olduğu bir defa daha ispatlanmıştır!
'Devamlı Batı'ya doğru giderseniz...'
Pardon...
Sürekli Hüsamettin Özkan ve 'Mister Koch' istikametinde giderseniz sonunda yine aynı yere varırsınız!
Son düzlükte, Mister Ricciardone de sizin için bir nevi suflörlük yapar, dönüş pastasını 'kemali afiyetle' yersiniz!
*
Doğan Medyası'ndaki saksılara epeydir 'sarı gül' ekiliyor. En son Hürriyet'te, Mustafa Sarıgül röportajı tefrika halinde yayınlandı...
Orada 'Hayat üniversitesi hocanız kim?' diye sorulduğunda Mustafa Sarıgül bakın diyor:
'Hüsamettin Özkan baş hocam...
Onunla konuşmadan hiçbir iş yapmam...
Bana bir şey söylediği zaman da neden niçin diye soru sormam. Bilirim ki o benim için doğru söyler...'
(28 Ekim 2013)
*
'Halkçı' Sarıgül, Hürriyet'teki röportajında daha ziyade 'gardırobunu' konuşturmuş!
Ondan arta kalan kısımda, şu akıl hocası lafı ile birlikte Gezi ile alakalı şu sözünü not etmek lazım:
'Gezi'de en öndeydim ama şov kısmında yoktum. Biz ne yaptık? Gezi'de Kızılay görevini üstlendik!' (27 Ekim 2013)
*
Bu arada, 'şahane tesadüfler' yine dört bir yanımızı sarmaya devam ediyor...
ABD'nin Ankara'daki eski büyükelçilerinden Morton Abramowitz (1989-1991) ile Eric Edelman (2003-2005) bir rapor yazdılar...
'Retorikten Gerçeğe: ABD'nin Türkiye Politikası'nı Yeniden Çerçevelendirmek' adlı rapor, 'Bipartisan Policy Center' tarafından geçen hafta yayınlandı.
Abramowitz ve Edelman 'Taksim protestoları sonrasında AKP yenilmez ve vazgeçilmez değil. Gezi'nin en büyük etkisi Erdoğan'ın güçlü başkan olma hırsını bitirmesidir' diyorlar, o raporda...
Ankara'nın Washington'dan bağımsızlaşması bu ikiliyi o kadar bunaltmış ki, siyasi mühendislik çalışıyorlar...
Abramowitz, İstanbul'daki baronların kankası bir simadır...
Edelman da, Balyoz darbe planının devamı olan Sarıkız, Ayışığı kod adlı darbe girişimleri esnasında ABD'nin Ankara büyükelçisiydi...
Ne mi yapıyordu?
-Cunta'dan fal tutuyordu!
tamer korkmaz
9 Kasım 2013 Cumartesi
Kadeş Rezaleti'ni hatırlamak
Kadeş Rezaleti'ni hatırlamak
Başbakan'ın öğrenci yurtları ve kız-erkek öğrencilerin beraber kaldığı evler konusundaki sözleri üzerine başlayan tartışma bütün heyecanıyla sürdürülüyor.
Konu, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ın, çeşitli memleketlerden gelecek öğrencilerin beraber seyahat edecekleri Gençlik Barış Gemisi'nde erkekler ile kızların kaldığı bölümlerin arasında gece bekçi konulmasıyla ilgili "53 milletten 800 kız ve erkek öğrenciyi gemi seyahatine götürüyorsam elbette bunun tedbirini alacağım" şeklindeki açıklamasıyla iyice hararetlendi.
‘Kız ve erkek öğrenciler tabii ki beraber kalabilirler' tezinin taraftarı, çoğu artık iyice kartlaşmış zevat, muhtemelen gençliklerinde yaşayamadıklarını birilerinin yaşayabilecek olması ümidiyle, dört elle sarıldılar meseleye.
Üniversite çağında ya da birkaç sene sonra bu duruma gelecek yaşlarda çocukları olanlar, biraz temkinli. Ama yine de konunun ateşli taraftarlarının çizdikleri tabloya, yani evlerde beraber kalan kız ve erkek öğrencilerin rahatsız edilebilecekleri ihtimaline ateş püskürmeyi ihmal etmiyorlar. Bu da bir tür ‘mahalle baskısı' aslında.
Her nasılsa sesleri herkesten gün çıkanlar, memleket ahalisinin kahir ekseriyetinin onay vermediği açık olan bir durumun normal kabul edilmesini, insanımızın bu konuyu artık ‘aşması gerektiğini' ileri sürüyorlar. Sebep gayet basit; çünkü onların arzuları öyle.
Kötü bir şeyler olmaması için tedbir alınabilecek olması, tüylerini diken diken ediyor. ‘Kötü bir şey olursa da, hukuk devreye girer ve cezasını verir' havasındalar. ‘Basra harap olduktan sonra' neye yarayacaksa…
Kız ve erkek öğrencilerin evlerde beraber kalmaları, toplumumuzun büyük ekseriyetinin ‘şuyuu (dillere düşmesi) vukuundan (olmasından) beter' şeklinde değerlendirdiği bir mesele.
Bu sebeple, kız ve erkek öğrencilerin evlerde beraber kalmaları konusunun, konuşulması bile netameli.
‘Canım ne var bunda' diyenlerin hemen tamamının sırtlarında yumurta küfesi yok. Başkalarının hayatı, başkalarının meselesi üzerinden ahkam kesme arzularını tatmin ediyorlar sadece.
Henüz ‘kız ve erkek öğrenciler aynı evde beraber kalabilirler mi' konusu üzerine yapılmış bir araştırma yok. Ama Sabancı Üniversitesi ile Koç Üniversitesi tarafından yaptırılan, ‘Türkiye 'de Aile, İş ve Toplumsal Cinsiyet' konulu araştırmaya göre, katılanların yüzde 72'si, evli olmayan çiftlerin bir arada yaşamalarının ‘kabul edilmez' olduğunu düşünüyor. Böyle bir şeyin normal olduğunu düşünenlerin oranı, yüzde 13. Taraftar olduğunu beyan eden yüzde 13'ün bir dağılımı yapılabilse keşke ve bunların dalga mı geçtiklerini, yoksa fantezilerini mi araştırmaya yansıttıklarını öğrenebilsek.
Konuya taraftar olup; kız ve erkeklerin evlerde beraber kalabileceklerini, 53 ülkeden 800 gencin seyahat edeceği gemide güvenlik görevlisi bulundurulmaması gerektiğini savunanlara, bu durumlarda ne gibi şeyler olabileceğini anlatmak için kelime bulabilmek zor…
Yeni Akit'deki köşesinde Abdurrahman Dilipak'ın da hatırlattığı bir olayı, meşhur Kadeş Rezaleti'ni özet bir şekilde aktarmak, sanırım maksada şimdilik kafi gelebilir.
18 Mart 1962'de kızlı erkekli bin kadar genç, Gençliği Çanakkale'yle Buluşturma Gezisi vesilesiyle Kadeş adlı vapurla İstanbul'dan yola çıkarlar.
Bin gençle yola çıkan gemi Çanakkale'ye vardığında, ancak 50 civarında gencin törenlere gidebilecek hali vardır. Çünkü çoğunluk, yolculuk boşunca içip sarhoş olmuş, gece boyu dans etmiş, yerlerde sızmış ve olmadık cinsel rezaletlere imza atmıştır.
Geminin dönüşünde, gidişinden daha vahim olaylar yaşanır. Konu saklanmaya çalışılsa da, bir gazetecinin ifşasıyla açığa çıkar ve günlerce gazetelerde işlenir.
O yolculukta bulunan bir gencin konu ile ilgili söylediklerinin bir kısmı (sansürlü olarak) şöyledir: "Gemi hareket eder etmez gençler gruplar halinde içki içmeye başladılar. Erkeklerin özellikle kızları sarhoş etmeye çalıştıkları belli oluyordu. Sarhoş olan kızlar, bir süre dans ettikten sonra erkekler tarafından dışarı çıkarılıyor ve karanlık bir yerlere götürülüyor, daha sonra beraberce dönüyorlardı. İstisnasız bütün masalarda kumar oynanıyordu… Kendilerine karışmak isteyen birkaç görevliye, ‘Biz Atatürk'ün yolundayız, bize kimse karışamaz' diye karşılık veriyorlardı. Dağ Başını Duman Almış marşı, sarhoş naralarına karışıyordu. Dönüşte de aynı rezalet devam etti. Hatta bir grup genç, kapının önüne masa ve sandalye yığmak suretiyle bir koridoru kapatıp lambaları söndürmüşler, içeride çılgınlar gibi eğleniyorlardı. Birkaç kişi içki komasına girmiş, üç genç kız bekaretini yitirmiş, evlerine ağlayarak dönmüşlerdi."
Evlerine ağlayarak dönen üç genç kız... Mesele şu; ya böyle olaylar yaşanmaması için tedbir alınmasından yana olur; ya da, 'yapan cezasını çeker, olur biter' dersiniz... Neye yarayacaksa...
Kadeş meselesi biraz daha uzun, meraklısı araştırabilir. Kız erkek beraber kalınmasında ne mahzur var ya da gençlerin gemisinde bekçinin ne işi var diyenler ise özellikle tedkik ederlerse, iyi olur. Üzerinde konuşulurken bile insanın yüzünü kızartan bu konuyu, belki böylelikle biraz olsun anlayabilirler...
Ekrem Kızıltaş
Başbakan'ın öğrenci yurtları ve kız-erkek öğrencilerin beraber kaldığı evler konusundaki sözleri üzerine başlayan tartışma bütün heyecanıyla sürdürülüyor.
Konu, Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç'ın, çeşitli memleketlerden gelecek öğrencilerin beraber seyahat edecekleri Gençlik Barış Gemisi'nde erkekler ile kızların kaldığı bölümlerin arasında gece bekçi konulmasıyla ilgili "53 milletten 800 kız ve erkek öğrenciyi gemi seyahatine götürüyorsam elbette bunun tedbirini alacağım" şeklindeki açıklamasıyla iyice hararetlendi.
‘Kız ve erkek öğrenciler tabii ki beraber kalabilirler' tezinin taraftarı, çoğu artık iyice kartlaşmış zevat, muhtemelen gençliklerinde yaşayamadıklarını birilerinin yaşayabilecek olması ümidiyle, dört elle sarıldılar meseleye.
Üniversite çağında ya da birkaç sene sonra bu duruma gelecek yaşlarda çocukları olanlar, biraz temkinli. Ama yine de konunun ateşli taraftarlarının çizdikleri tabloya, yani evlerde beraber kalan kız ve erkek öğrencilerin rahatsız edilebilecekleri ihtimaline ateş püskürmeyi ihmal etmiyorlar. Bu da bir tür ‘mahalle baskısı' aslında.
Her nasılsa sesleri herkesten gün çıkanlar, memleket ahalisinin kahir ekseriyetinin onay vermediği açık olan bir durumun normal kabul edilmesini, insanımızın bu konuyu artık ‘aşması gerektiğini' ileri sürüyorlar. Sebep gayet basit; çünkü onların arzuları öyle.
Kötü bir şeyler olmaması için tedbir alınabilecek olması, tüylerini diken diken ediyor. ‘Kötü bir şey olursa da, hukuk devreye girer ve cezasını verir' havasındalar. ‘Basra harap olduktan sonra' neye yarayacaksa…
Kız ve erkek öğrencilerin evlerde beraber kalmaları, toplumumuzun büyük ekseriyetinin ‘şuyuu (dillere düşmesi) vukuundan (olmasından) beter' şeklinde değerlendirdiği bir mesele.
Bu sebeple, kız ve erkek öğrencilerin evlerde beraber kalmaları konusunun, konuşulması bile netameli.
‘Canım ne var bunda' diyenlerin hemen tamamının sırtlarında yumurta küfesi yok. Başkalarının hayatı, başkalarının meselesi üzerinden ahkam kesme arzularını tatmin ediyorlar sadece.
Henüz ‘kız ve erkek öğrenciler aynı evde beraber kalabilirler mi' konusu üzerine yapılmış bir araştırma yok. Ama Sabancı Üniversitesi ile Koç Üniversitesi tarafından yaptırılan, ‘Türkiye 'de Aile, İş ve Toplumsal Cinsiyet' konulu araştırmaya göre, katılanların yüzde 72'si, evli olmayan çiftlerin bir arada yaşamalarının ‘kabul edilmez' olduğunu düşünüyor. Böyle bir şeyin normal olduğunu düşünenlerin oranı, yüzde 13. Taraftar olduğunu beyan eden yüzde 13'ün bir dağılımı yapılabilse keşke ve bunların dalga mı geçtiklerini, yoksa fantezilerini mi araştırmaya yansıttıklarını öğrenebilsek.
Konuya taraftar olup; kız ve erkeklerin evlerde beraber kalabileceklerini, 53 ülkeden 800 gencin seyahat edeceği gemide güvenlik görevlisi bulundurulmaması gerektiğini savunanlara, bu durumlarda ne gibi şeyler olabileceğini anlatmak için kelime bulabilmek zor…
Yeni Akit'deki köşesinde Abdurrahman Dilipak'ın da hatırlattığı bir olayı, meşhur Kadeş Rezaleti'ni özet bir şekilde aktarmak, sanırım maksada şimdilik kafi gelebilir.
18 Mart 1962'de kızlı erkekli bin kadar genç, Gençliği Çanakkale'yle Buluşturma Gezisi vesilesiyle Kadeş adlı vapurla İstanbul'dan yola çıkarlar.
Bin gençle yola çıkan gemi Çanakkale'ye vardığında, ancak 50 civarında gencin törenlere gidebilecek hali vardır. Çünkü çoğunluk, yolculuk boşunca içip sarhoş olmuş, gece boyu dans etmiş, yerlerde sızmış ve olmadık cinsel rezaletlere imza atmıştır.
Geminin dönüşünde, gidişinden daha vahim olaylar yaşanır. Konu saklanmaya çalışılsa da, bir gazetecinin ifşasıyla açığa çıkar ve günlerce gazetelerde işlenir.
O yolculukta bulunan bir gencin konu ile ilgili söylediklerinin bir kısmı (sansürlü olarak) şöyledir: "Gemi hareket eder etmez gençler gruplar halinde içki içmeye başladılar. Erkeklerin özellikle kızları sarhoş etmeye çalıştıkları belli oluyordu. Sarhoş olan kızlar, bir süre dans ettikten sonra erkekler tarafından dışarı çıkarılıyor ve karanlık bir yerlere götürülüyor, daha sonra beraberce dönüyorlardı. İstisnasız bütün masalarda kumar oynanıyordu… Kendilerine karışmak isteyen birkaç görevliye, ‘Biz Atatürk'ün yolundayız, bize kimse karışamaz' diye karşılık veriyorlardı. Dağ Başını Duman Almış marşı, sarhoş naralarına karışıyordu. Dönüşte de aynı rezalet devam etti. Hatta bir grup genç, kapının önüne masa ve sandalye yığmak suretiyle bir koridoru kapatıp lambaları söndürmüşler, içeride çılgınlar gibi eğleniyorlardı. Birkaç kişi içki komasına girmiş, üç genç kız bekaretini yitirmiş, evlerine ağlayarak dönmüşlerdi."
Evlerine ağlayarak dönen üç genç kız... Mesele şu; ya böyle olaylar yaşanmaması için tedbir alınmasından yana olur; ya da, 'yapan cezasını çeker, olur biter' dersiniz... Neye yarayacaksa...
Kadeş meselesi biraz daha uzun, meraklısı araştırabilir. Kız erkek beraber kalınmasında ne mahzur var ya da gençlerin gemisinde bekçinin ne işi var diyenler ise özellikle tedkik ederlerse, iyi olur. Üzerinde konuşulurken bile insanın yüzünü kızartan bu konuyu, belki böylelikle biraz olsun anlayabilirler...
Ekrem Kızıltaş
Gölcük vakası size yeter
Gölcük vakası size yeter!
Ülkede yine alevli bir tartışma var. Efendim özgürlük elden gidiyormuş, kızlı erkekli yurtlara düzenleme geliyormuş! Ya da erkekli kızlı evler basılacakmış kabilinden bir vaveyla ile bir kesim teyakkuza geçirilmiş durumda!
Hemen herkes mevzilerine çekilmiş, kılıçlar kından çıkmış düello başlamış görünüyor…
Ama en enteresanı ne iş yaptığını anlamadığım sözde sanatçı geçinen birisi attığı twitte ”Peki bu gençler nerede sevişecek” demiş! Pes… Gerçi böylesi evlerin içeriği hakkında da farkında veya farkında olmadan bilgi vermiş oluyor!
Önce vicdanımıza soralım bakalım: Bir anne ve baba olarak kızımızın veya oğlumuzun gençlik hissiyatının en zirvede olduğu bir zamanda karşı cinsten birileriyle aynı çatı altında ikamet etmesini tasvip eder miyiz? Bir evden bahsediyoruz bir sınıftan değil! Yani bu kızımız veya oğlumuz banyo yapacak, uyuyacak, rahat giyinecek, yemek yiyecek vs…
Belki de banyo kapısında veya WC kapısında sıra bekleyecekler. Bornozlu olacaklar! Daha bir sürü ayrıntı yazabilir ama bu kadarı kâfi sanırım. Efendim böyle bir ortamda şahsen ne kızımı ne de oğlumu görmek isterim! Düşüncesi bile tanıdık değil, kabul edilebilir değil. Öyle zannediyorum ki toplumun ezici bir çoğunluğu da böyle düşünüyor.
Ben böyle bir ortama kızımı veya oğlumu sokabilirim diyen küçük ve marjinal bir gurup olabilir ancak gerçekte "laik ve modern yaşayacağım" diyen kesimin asıl tepkisi bu kabilden öğrenci yurtları değil aksine bu yurtlar üzerinden “arkaikleşmiş irtica” korkusundan ve “şeriat” geliyor ve özgürlüklerimiz kısıtlanıyor (mu) endişesinden kaynaklanıyor.
Güya en çağdaş geçinen, en modern yaşam biçimini savunan bir aile babası dahi kızının veya oğlunun karşı cinsle aynı çatı altında barınmasını kesinlikle istemez zira şahsım adına ben çevremde böyle bir aile tanımıyorum. Bizim Türk aile yapısı buna asla taviz vermeyecek yapıdadır.
Peki, hal böyleyken bu tartışma nereden çıktı?
Evet maalesef ülkenin özellikle büyük kentlerinde bu tipten öğrenci yurtları mevcut ki bu tipten yerlere de gençlerin büyük çoğunluğunun ailelerinin rızası olmadığı gibi haberleri de yok! Bir şekilde kendini bu tip yerlerde bulan gençler maalesef hızla artıyor! Asıl bunu ivedi araştırmak lazım.
Hal böyleyken medyada uzun yıllardır yaptıkları yayınlarla toplumun ahlakını ve maneviyatını bozmaya, yıkmaya ayarlı yazar ve çizerlerin hep birlikte yine aynı sesi çıkarmaya çalışmaları ne gariptir! Bu kimselere şunu sormak isterim:
Daha bir iki hafta önce Gölcük'te iki aylık bebeğini ölüme terk edip zevkine koşan 26 yaşındaki öğretmen de bu bahsettiğiniz sözde “özgürlüğün” kurbanıdır! O da size göre yetişkin biriydi ve ne yaptığını biliyordu. Muhtemelen o kızcağız da özgürlük adı altında hayatın tadını çıkarmak için yola çıkmıştı mamafih hayatın tadını değil çilesini çekmeye başladı! Kendisiyle aynı günahı işleyen adam özgür ve hayatını sürdürüyor. Olan bu hanım kıza ve kıydığı o masum cana oldu!
Bu Gölcük vakası tek başına size yeter aslında…
Sadece Gölcük değil, benzeri hikâyelerden sizlere yüzlerce örnek verebilirim. Gerçi sizin büyük geminizdeki “Ablanın” köşesi böyle özgürlük sergüzeşti sonrası yaşanan travmaların acı hikâyeleriyle doludur. Özellikle kadın hakları savunucularına şunu söylemek isterim ki böylesi yaşamların, böylesi hikâyelerin kurbanları maalesef hep kadın olmaktadır…
Üstad Bediüzzaman gençlik hatalarının en büyük kurbanı kadınlardır derken ne de haklıdır:
“Sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var.”
Gölcüklü kadının hikâyesini ne güzel özetlemiş gibidir değil mi?
Burada karma yurtlarda yaşayan her kız bu akıbeti yaşar sonucunu çıkartmak da doğru olmamakla birlikte atalar sözünün de söylediği gibi “ateşle barut” kabilinden bir ortamın mutlaka kalbi ve hissi bir takım uyanmalara zemin hazırladığını, neticelerinin çoklukla ciddi problemlere neden olduğunun da altını çizmekte fayda vardır.
İnsan ruhunun kirlenmesi, zedelenmesi, yara alması, yalan ve dolanlara şahit olunması, hayal kırıklıklarının yaşanması gibi türden pek çok hadiseyi de hiçbir gencimizin yaşamasını istemeyiz. İnsan ruhu da cam bir bardak gibidir, çizildiğinde bile telafisi zor oluyor. Hâsılı kelam bu mesele, üzerinde tartışılacak, sağa sola çamur atılacak bir mesele değildir. Bu çocuklar hepimizin çocuklarıdır, yarınlarıdır.
Hürriyetten maksat iptidai bir hayat tarzını benimsemek değil, fikren ve vicdanen hür olmak, ahlak ve fazilette yüksek olmaktır!
Meryem Aybike Sinan
Ülkede yine alevli bir tartışma var. Efendim özgürlük elden gidiyormuş, kızlı erkekli yurtlara düzenleme geliyormuş! Ya da erkekli kızlı evler basılacakmış kabilinden bir vaveyla ile bir kesim teyakkuza geçirilmiş durumda!
Hemen herkes mevzilerine çekilmiş, kılıçlar kından çıkmış düello başlamış görünüyor…
Ama en enteresanı ne iş yaptığını anlamadığım sözde sanatçı geçinen birisi attığı twitte ”Peki bu gençler nerede sevişecek” demiş! Pes… Gerçi böylesi evlerin içeriği hakkında da farkında veya farkında olmadan bilgi vermiş oluyor!
Önce vicdanımıza soralım bakalım: Bir anne ve baba olarak kızımızın veya oğlumuzun gençlik hissiyatının en zirvede olduğu bir zamanda karşı cinsten birileriyle aynı çatı altında ikamet etmesini tasvip eder miyiz? Bir evden bahsediyoruz bir sınıftan değil! Yani bu kızımız veya oğlumuz banyo yapacak, uyuyacak, rahat giyinecek, yemek yiyecek vs…
Belki de banyo kapısında veya WC kapısında sıra bekleyecekler. Bornozlu olacaklar! Daha bir sürü ayrıntı yazabilir ama bu kadarı kâfi sanırım. Efendim böyle bir ortamda şahsen ne kızımı ne de oğlumu görmek isterim! Düşüncesi bile tanıdık değil, kabul edilebilir değil. Öyle zannediyorum ki toplumun ezici bir çoğunluğu da böyle düşünüyor.
Ben böyle bir ortama kızımı veya oğlumu sokabilirim diyen küçük ve marjinal bir gurup olabilir ancak gerçekte "laik ve modern yaşayacağım" diyen kesimin asıl tepkisi bu kabilden öğrenci yurtları değil aksine bu yurtlar üzerinden “arkaikleşmiş irtica” korkusundan ve “şeriat” geliyor ve özgürlüklerimiz kısıtlanıyor (mu) endişesinden kaynaklanıyor.
Güya en çağdaş geçinen, en modern yaşam biçimini savunan bir aile babası dahi kızının veya oğlunun karşı cinsle aynı çatı altında barınmasını kesinlikle istemez zira şahsım adına ben çevremde böyle bir aile tanımıyorum. Bizim Türk aile yapısı buna asla taviz vermeyecek yapıdadır.
Peki, hal böyleyken bu tartışma nereden çıktı?
Evet maalesef ülkenin özellikle büyük kentlerinde bu tipten öğrenci yurtları mevcut ki bu tipten yerlere de gençlerin büyük çoğunluğunun ailelerinin rızası olmadığı gibi haberleri de yok! Bir şekilde kendini bu tip yerlerde bulan gençler maalesef hızla artıyor! Asıl bunu ivedi araştırmak lazım.
Hal böyleyken medyada uzun yıllardır yaptıkları yayınlarla toplumun ahlakını ve maneviyatını bozmaya, yıkmaya ayarlı yazar ve çizerlerin hep birlikte yine aynı sesi çıkarmaya çalışmaları ne gariptir! Bu kimselere şunu sormak isterim:
Daha bir iki hafta önce Gölcük'te iki aylık bebeğini ölüme terk edip zevkine koşan 26 yaşındaki öğretmen de bu bahsettiğiniz sözde “özgürlüğün” kurbanıdır! O da size göre yetişkin biriydi ve ne yaptığını biliyordu. Muhtemelen o kızcağız da özgürlük adı altında hayatın tadını çıkarmak için yola çıkmıştı mamafih hayatın tadını değil çilesini çekmeye başladı! Kendisiyle aynı günahı işleyen adam özgür ve hayatını sürdürüyor. Olan bu hanım kıza ve kıydığı o masum cana oldu!
Bu Gölcük vakası tek başına size yeter aslında…
Sadece Gölcük değil, benzeri hikâyelerden sizlere yüzlerce örnek verebilirim. Gerçi sizin büyük geminizdeki “Ablanın” köşesi böyle özgürlük sergüzeşti sonrası yaşanan travmaların acı hikâyeleriyle doludur. Özellikle kadın hakları savunucularına şunu söylemek isterim ki böylesi yaşamların, böylesi hikâyelerin kurbanları maalesef hep kadın olmaktadır…
Üstad Bediüzzaman gençlik hatalarının en büyük kurbanı kadınlardır derken ne de haklıdır:
“Sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmisiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var.”
Gölcüklü kadının hikâyesini ne güzel özetlemiş gibidir değil mi?
Burada karma yurtlarda yaşayan her kız bu akıbeti yaşar sonucunu çıkartmak da doğru olmamakla birlikte atalar sözünün de söylediği gibi “ateşle barut” kabilinden bir ortamın mutlaka kalbi ve hissi bir takım uyanmalara zemin hazırladığını, neticelerinin çoklukla ciddi problemlere neden olduğunun da altını çizmekte fayda vardır.
İnsan ruhunun kirlenmesi, zedelenmesi, yara alması, yalan ve dolanlara şahit olunması, hayal kırıklıklarının yaşanması gibi türden pek çok hadiseyi de hiçbir gencimizin yaşamasını istemeyiz. İnsan ruhu da cam bir bardak gibidir, çizildiğinde bile telafisi zor oluyor. Hâsılı kelam bu mesele, üzerinde tartışılacak, sağa sola çamur atılacak bir mesele değildir. Bu çocuklar hepimizin çocuklarıdır, yarınlarıdır.
Hürriyetten maksat iptidai bir hayat tarzını benimsemek değil, fikren ve vicdanen hür olmak, ahlak ve fazilette yüksek olmaktır!
Meryem Aybike Sinan
8 Kasım 2013 Cuma
Sözde Cumhuriyet
Sözde Cumhuriyet
Ülke kaynaklarının insanları arasında adilâne dağıtılmasının ve kamu hizmetlerinin tüm ülkeye yayılmasının başlıca yolu halkın başında olan yöneticilerin Hâk veya halk korkusudur
Batı Dünyası yaşadığı uzun sancılı bir süreç sonrası oturttuğu demokratik cumhuriyet idaresi ile dinamik ve şeffaf sistemler kurdu. Böylece halkın devlet yöneticilerine olan korkusu, yerini devlet adamında halk korkusuna bıraktı. Bu durum özgürlükle birlikte, ülke gelirlerinin Devlet adamları tarafından keyfince kullanmanın önünü tıkadığından sermayenin ülke sathına daha adilâne yayılmasına vesile oldu.
Günümüzde Ortadoğu, Afrika ve Asya’da bulunan birçok ülkenin başındaki yöneticiler ise ne halka ne de Hâk’ka hesap verme endişesi taşımadıklarından dolayı, devletleri çok zengin olsa bile halkı özgürce yaşamdan ve bu zenginlikten mahrum olarak yaşamaktadır.
İşin trajikomik yanı ise halka bu perişaniyeti yaşatan yönetimler halkın yönetimi manasına gelen Cumhuriyet rejimi olduklarını iddia etmektedirler.
Her birinde benzer örnekleri olan bu despot rejimlerden devlet erkanı ile çevresinin epeyce zengin olduğu, halkın ise imkansızlıklar içerisinde yaşadığı ülkelerden Mısır en dikkat çekenlerden.
Mısır denince Nil Nehri etrafındaki zengin ve bereketli topraklar akla gelir. Mısır’a tarih boyunca kim sahip olmuşsa bu bereketli toprakların sunduğu imkanlarla diğer rakiplerine üstün gelmiş ve geniş bölgelere hakim olmuştur. Bunlardan biri olan Osmanlı Devleti başkentindeki en büyük eserleri bu zengin toprakların getirisiyle imar etmişti.
Uçsuz bucaksız verimli topraklarının yanı sıra Firavun medeniyetinin mirasına sahip olan Mısır, kültür turizmin gelirleri açısından dünyada en büyük paya sahip, dolayısıyla başkent Kahire’de dünyanın meşhur lüks otellerinin Nil nehrinin etrafında sıralanmış olduğunu görürsünüz. Kendine yetecek petrolü dışında bu ülkenin yine sahip olduğu Süveyş Kanalı’ndan geçen ticari gemilerden kazandığı inanılmaz bir gelir var.
Bu kadar imkana sahip olduğunu bilince diyorsun ki; Mısır’a gittiğimde bir yoksulun olmadığı, şehirlerinin muazzam bir alt yapıya sahip olduğu bir ülke göreceğim.
Ama gel gör ki fakirlik tabirini tekrar gözden geçirtecek Mısır insanının sefaletini. Zira bereket timsali olan bu ülkede üç milyona yakın insan mezarlıklarda yaşamaktadır. Sadece beş yüz bin insan Kahire’de içinde kabir bulunan, etrafı kapalı odacıklarda yaşamaktadır.
Bu insanlar, elli yıl önce tek partili rejimin Cumhurbaşkanı olan Cemal AbdülNasır’ın sanayide çalıştırmak için kırsallardan zoraki getirdikleriydi.
Tabi altyapısı olmayan, propagandif romantik icraatler sözde Cumhuriyetlerin benzer özelliğidir.
Mısır insanı yıllarca yöneticilerinin şefkatten, merhametten uzak politikalarının kurbanı olarak zorlu bir hayat yaşamaktadır, hem ekonomik hem sosyal hem de temel özgürlükler açısından.
Sadece Mısır değil; Suriye, Irak, Libya, Cezayir, Tunus, Sovyet ve ondan arta kalan sözde cumhuriyet ülkelerinde gelir dağılımının yaygınlığı bir yana, insanların içlerinde olanı dahi dışarısına özgürce yansıtamadığı, onurunun bir hayli zedelendiği yönetimlerin hepsinde durum hep benzer halde.
Şu sözde Cumhuriyetçilerin en büyük iddiası ise tüm halkın yönetimini bir ailenin elinden alıp halka tahvil ettikleri iddiası.
Ne gariptir ki günümüzde sözde cumhuriyetler altında yaşayan halklar, krallıkla yaşayan halklardan ekonomik olarak daha perişan haldeler. Bir yanda Irak, Suriye, Mısır, Libya ve Sosyalist Cumhuriyet halklarına bakın bir yanda krallıkla yönetilen Ürdün, Arabistan, Fas, Bahreyn gibi ülkelerdeki halkın durumuna bakın. Bu ülkeleri gidip yerinde görenler ne demek istediğimi anlayacaklar.
Bundan monarşi yönetimlerine övgüler düzdüğümü sanmayın, Krallıklardaki halkın malî durumunun daha iyi olmasının başlıca sebebi despot cumhuriyet rejiminin ekonomik olarak tatmin edilmesi gereken, hanedandan çok daha geniş kadrosu bulunmasıdır.
Yoksa söz konusu olan halkın insanca yaşaması ise bu sadece ekonomik imkanlarıyla olması mümkün değil, bahsi geçen Krallık ülkelerinde de maalesef insan hak ve özgürlükleri sözde cumhuriyetler gibi kısıtlanmış durumda.
Ama kral adı üzerinde beni halk seçmez, liderliğim ailemin kazandığı kâdim haktandır der.
Monarşiyi ortadan kaldırıp eşitliği getirdiklerini iddia eden yöneticiler ise kendilerine cumhuriyet İdaresinin başı denilebilmesi için, tek partinin katıldığı seçim tiyatrosu kurup halkı sandık başlarına zoraki getirir, tabiri caizse insana karpuz sunup “hangi meyveyi istersin” diye pişkince sorarlar.
Çokca duyduk % 95 ile nâ-Mubarek, % 96 ile nâ-Hafız,% 97 oy ile nâ-Hoca’nın (Arnavutluk) halk tarafından seçildiğini.
Şimdi gelelim bizim Cumhuriyet serüvenine;
Rahmetli yazar Münevver Ayaşlı anlatıyor;
“...Bir milletvekili vardı devletin önemli kararların alındığı sofranın değişmezlerinden..
Bir gün eşim Nusret Bey’e dedim ki:
Acaba o kişi artık mebus seçilmeyecek mi?,
O da; ” Mümkün değil o kesinlikle seçilir tekrar, sen nerden çıkardın böyle bir şeyi?”
-Hiçç! selam verişinden çıkarım yaptım demiştim.
Zevcim bir kahkaha attı:
“Demek bütün bunları bir selâm vermeden anladın”, dedi.
Bir kaç gün sonra mebus listesi neşredildi. Mebus listesinde o kişinin adı yok… Zevcim :
“ Vallahî yamansın hanımcığım”, demişti.
Halbuki bende hiç bir yamanlık yoktu, bütün bu insanlar kendilerini çok belli ediyorlar, açık kart oynuyorlardı, yetki verdin mi bunlara halka arkasını dönüp burnunu dikerler, yetkilerini söktüğünde ise yılışıkça yanaşıp sıcak selam verirler sana ..
.. ”
Belirli kişiler tarafından keyfince milletvekili seçiliyor, Cumhuriyet yönetimi dendiği için de formalite icabı halka sandık sunuluyordu.
Fotoğrafta görüldüğü üzere teyzeler, nineler tek partinin bayraklarına sarılmış seçim sandığına kendilerine nezaret eden askerler eşliğinde oy atıyorlar,. Tahmin edin bakalım hangi partiye oylarını vermişler.
Evet 14 Mayıs 1950 ’teki çok partili seçimlere kadar Türkiye’nin hali az çok böyleydi.
Bu durumda ülkenin ahvalini anlatmaya gerek var mıdır, ya bu sisteme halkın seçimi denebilir mi...?
EYÜP ENSAR UĞUR
http://www.samanyoluhaber.com/yazar/eyup-ensar-ugur/Sozde-Cumhuriyet/1031952/
Ülke kaynaklarının insanları arasında adilâne dağıtılmasının ve kamu hizmetlerinin tüm ülkeye yayılmasının başlıca yolu halkın başında olan yöneticilerin Hâk veya halk korkusudur
Batı Dünyası yaşadığı uzun sancılı bir süreç sonrası oturttuğu demokratik cumhuriyet idaresi ile dinamik ve şeffaf sistemler kurdu. Böylece halkın devlet yöneticilerine olan korkusu, yerini devlet adamında halk korkusuna bıraktı. Bu durum özgürlükle birlikte, ülke gelirlerinin Devlet adamları tarafından keyfince kullanmanın önünü tıkadığından sermayenin ülke sathına daha adilâne yayılmasına vesile oldu.
Günümüzde Ortadoğu, Afrika ve Asya’da bulunan birçok ülkenin başındaki yöneticiler ise ne halka ne de Hâk’ka hesap verme endişesi taşımadıklarından dolayı, devletleri çok zengin olsa bile halkı özgürce yaşamdan ve bu zenginlikten mahrum olarak yaşamaktadır.
İşin trajikomik yanı ise halka bu perişaniyeti yaşatan yönetimler halkın yönetimi manasına gelen Cumhuriyet rejimi olduklarını iddia etmektedirler.
Her birinde benzer örnekleri olan bu despot rejimlerden devlet erkanı ile çevresinin epeyce zengin olduğu, halkın ise imkansızlıklar içerisinde yaşadığı ülkelerden Mısır en dikkat çekenlerden.
Mısır denince Nil Nehri etrafındaki zengin ve bereketli topraklar akla gelir. Mısır’a tarih boyunca kim sahip olmuşsa bu bereketli toprakların sunduğu imkanlarla diğer rakiplerine üstün gelmiş ve geniş bölgelere hakim olmuştur. Bunlardan biri olan Osmanlı Devleti başkentindeki en büyük eserleri bu zengin toprakların getirisiyle imar etmişti.
Uçsuz bucaksız verimli topraklarının yanı sıra Firavun medeniyetinin mirasına sahip olan Mısır, kültür turizmin gelirleri açısından dünyada en büyük paya sahip, dolayısıyla başkent Kahire’de dünyanın meşhur lüks otellerinin Nil nehrinin etrafında sıralanmış olduğunu görürsünüz. Kendine yetecek petrolü dışında bu ülkenin yine sahip olduğu Süveyş Kanalı’ndan geçen ticari gemilerden kazandığı inanılmaz bir gelir var.
Bu kadar imkana sahip olduğunu bilince diyorsun ki; Mısır’a gittiğimde bir yoksulun olmadığı, şehirlerinin muazzam bir alt yapıya sahip olduğu bir ülke göreceğim.
Ama gel gör ki fakirlik tabirini tekrar gözden geçirtecek Mısır insanının sefaletini. Zira bereket timsali olan bu ülkede üç milyona yakın insan mezarlıklarda yaşamaktadır. Sadece beş yüz bin insan Kahire’de içinde kabir bulunan, etrafı kapalı odacıklarda yaşamaktadır.
Bu insanlar, elli yıl önce tek partili rejimin Cumhurbaşkanı olan Cemal AbdülNasır’ın sanayide çalıştırmak için kırsallardan zoraki getirdikleriydi.
Tabi altyapısı olmayan, propagandif romantik icraatler sözde Cumhuriyetlerin benzer özelliğidir.
Mısır insanı yıllarca yöneticilerinin şefkatten, merhametten uzak politikalarının kurbanı olarak zorlu bir hayat yaşamaktadır, hem ekonomik hem sosyal hem de temel özgürlükler açısından.
Sadece Mısır değil; Suriye, Irak, Libya, Cezayir, Tunus, Sovyet ve ondan arta kalan sözde cumhuriyet ülkelerinde gelir dağılımının yaygınlığı bir yana, insanların içlerinde olanı dahi dışarısına özgürce yansıtamadığı, onurunun bir hayli zedelendiği yönetimlerin hepsinde durum hep benzer halde.
Şu sözde Cumhuriyetçilerin en büyük iddiası ise tüm halkın yönetimini bir ailenin elinden alıp halka tahvil ettikleri iddiası.
Ne gariptir ki günümüzde sözde cumhuriyetler altında yaşayan halklar, krallıkla yaşayan halklardan ekonomik olarak daha perişan haldeler. Bir yanda Irak, Suriye, Mısır, Libya ve Sosyalist Cumhuriyet halklarına bakın bir yanda krallıkla yönetilen Ürdün, Arabistan, Fas, Bahreyn gibi ülkelerdeki halkın durumuna bakın. Bu ülkeleri gidip yerinde görenler ne demek istediğimi anlayacaklar.
Bundan monarşi yönetimlerine övgüler düzdüğümü sanmayın, Krallıklardaki halkın malî durumunun daha iyi olmasının başlıca sebebi despot cumhuriyet rejiminin ekonomik olarak tatmin edilmesi gereken, hanedandan çok daha geniş kadrosu bulunmasıdır.
Yoksa söz konusu olan halkın insanca yaşaması ise bu sadece ekonomik imkanlarıyla olması mümkün değil, bahsi geçen Krallık ülkelerinde de maalesef insan hak ve özgürlükleri sözde cumhuriyetler gibi kısıtlanmış durumda.
Ama kral adı üzerinde beni halk seçmez, liderliğim ailemin kazandığı kâdim haktandır der.
Monarşiyi ortadan kaldırıp eşitliği getirdiklerini iddia eden yöneticiler ise kendilerine cumhuriyet İdaresinin başı denilebilmesi için, tek partinin katıldığı seçim tiyatrosu kurup halkı sandık başlarına zoraki getirir, tabiri caizse insana karpuz sunup “hangi meyveyi istersin” diye pişkince sorarlar.
Çokca duyduk % 95 ile nâ-Mubarek, % 96 ile nâ-Hafız,% 97 oy ile nâ-Hoca’nın (Arnavutluk) halk tarafından seçildiğini.
Şimdi gelelim bizim Cumhuriyet serüvenine;
Rahmetli yazar Münevver Ayaşlı anlatıyor;
“...Bir milletvekili vardı devletin önemli kararların alındığı sofranın değişmezlerinden..
Bir gün eşim Nusret Bey’e dedim ki:
Acaba o kişi artık mebus seçilmeyecek mi?,
O da; ” Mümkün değil o kesinlikle seçilir tekrar, sen nerden çıkardın böyle bir şeyi?”
-Hiçç! selam verişinden çıkarım yaptım demiştim.
Zevcim bir kahkaha attı:
“Demek bütün bunları bir selâm vermeden anladın”, dedi.
Bir kaç gün sonra mebus listesi neşredildi. Mebus listesinde o kişinin adı yok… Zevcim :
“ Vallahî yamansın hanımcığım”, demişti.
Halbuki bende hiç bir yamanlık yoktu, bütün bu insanlar kendilerini çok belli ediyorlar, açık kart oynuyorlardı, yetki verdin mi bunlara halka arkasını dönüp burnunu dikerler, yetkilerini söktüğünde ise yılışıkça yanaşıp sıcak selam verirler sana ..
.. ”
Belirli kişiler tarafından keyfince milletvekili seçiliyor, Cumhuriyet yönetimi dendiği için de formalite icabı halka sandık sunuluyordu.
Fotoğrafta görüldüğü üzere teyzeler, nineler tek partinin bayraklarına sarılmış seçim sandığına kendilerine nezaret eden askerler eşliğinde oy atıyorlar,. Tahmin edin bakalım hangi partiye oylarını vermişler.
Evet 14 Mayıs 1950 ’teki çok partili seçimlere kadar Türkiye’nin hali az çok böyleydi.
Bu durumda ülkenin ahvalini anlatmaya gerek var mıdır, ya bu sisteme halkın seçimi denebilir mi...?
EYÜP ENSAR UĞUR
http://www.samanyoluhaber.com/yazar/eyup-ensar-ugur/Sozde-Cumhuriyet/1031952/
7 Kasım 2013 Perşembe
Biz sana Baba Olamazsın demedik, NAMUSLU olamazsın dedik
Biz sana Baba Olamazsın demedik, NAMUSLU olamazsın dedik!
Türkiye’de seçilme hakkı;
-Başı açık kadınlara 1934’te
-Başörtülü kadınlara 2013’te verildi.
Artık Kadınlar Eşit!
Kılıçdaroğlu çıkmış diyor ki;
“AKP ve yandaşları bizden çatışma bekliyordu, çünkü onlar başörtüsünü yıllarca siyasi rant olarak kullandılar, biz bu siyasi rantı onların elinden aldık, başörtülü kadınlara özgürlük getirdik”
- Yav he he Kemal
Madem özgürlüğü sen getirdin!
-Üniversite kapılarında dövülen, üniversitelere alınmayan, zorla başları açılan kardeşlerimizin yanında neden değildin ?
-Başörtüsü sorununu 90 yıllık tarihinde neden gündeminize almadınız, siz değimliydiniz İslam’da başörtüsü yok diyen!
-Ak Partinin siyasi rantına alet ettirmeyeceğiz artık başörtüsünü dedin, pekala neden 90 yıllık tarihinizde ilk defa başörtülü adayımız olacak dedin? Sen şimdi kendi siyasete alet etmemiş mi oluyorsun ?
- Yav he he Kılıçdaroğlu
Kızlı – Erkekli aynı evde kalamaz öğrenciler!
Aslında bir nevi bu konu yanlış, yani yanlış derken tabii ki aynı evde kalsınlar demiyorum ancak bu konu siyasi bir mesele değil, milli bir meseledir.
Bu konu gündem olduğunda üniversite yıllarım aklıma geldi.
O zamanlardan biliyorum öğrenci evlerini; pislikten, yemeksizlikten, parasızlıktan, izmaritten geçilmezdi o evler.
Ailesinden uzaklaşmak için gelen bir sürü kız vardı. Aile ve mahalle baskısından sıkılmış, bunalmış, örf ve ananeye uymayan şekilde asimile olmuş kızlar…
İzledikleri, Türk örf ve ananelerine uymayan filmlerden etkilenmiş, üniversite hayatını özgürlük zanneden bir sürü kız vardı ki kime göre özgürlük neye göre özgürlük tartışılır…
Evet, kendi ayakları üzerinde durması için bir gence en büyük fırsattı üniversite hayatı…
Ancak yıllarca örf ve ananelere uymayan filmler, diziler izletirsen çocuğa o da özgürlüğü öpüşmek, sevişmek, sevgili değiştirmek olduğunu zanneder tabii…
Bu konuda suçlu olan sırası ile devlet, sistem ve ailedir.
Aileler bir yere kadar engel olabildi, baskı kurdular bir çoğu ve çocukları kaybettiler ya psikolojik ya da fizyolojik olarak. Çocuklarını kaybetmek istemeyenler ise bir çoğu göz yumdu yaşantılarına…
Sistemin değişmesi gerek ancak sistemi de değiştirebilecek yegane güç devlettir. Yıllar sonra devlet bu kanayan yaraya dokundu. Ancak keşke siyasete malzemeden olmadan önce tüm partiler konuşurak mutabık olduktan sonra sessizce halledilebilseydi…
Diyorum ya bu sorun siyasi mesele değil, milli meselidir, milletin meselesidir.
Hangi Anne-Baba kızlarının tanımadıkları erkekler ile aynı evde kalmasına müsaade eder diye düşünürken; Sosyal medya da konuşulan yorumları inceledim. Bir çoğu hemen hemen böyle bir şeyi kabul etmiyordu. Hatta kendisine Kemalistler diyen bir çok sayfada bu konu hakkında paylaşılan yorumlarda Tayyip’i sevmiyoruz ama bu konuda haklı bende bir anne baba olarak kabul etmem diyordu…
Lakin bir yorum vardı ki Allah’ım affet ama bu yorumu yazan insanı niye yarattın diye isyan ettim…
“Ben bir babayım kızımın bacak arasından sanane be Erdoğan, ben bile karışmıyorum onun bedeni onun hayatı istediği erkek ile kalır, yatar sanane lan!” diyordu.
Ey Baba sıfatlı adam!
Biz sana baba olamazsın demedik,
NAMUSLU olamazsın dedik!
Veysel Şafak Sevinç / Turkiyede.com
Manukyan yaşasaydı aç kalırdı
Manukyan yaşasaydı aç kalırdı...
Sırf fikir iktidar partisinden çıktı diye muhalefet olmak için sesini yükseltip, klavye silahşörlüğü yapacak olanlar şuursuzlar varsa; buyrun işte kapı… Gidin lütfen, okumayın…
Şahsım adına söylemek isterim ki; AK Parti sözcüsü Hüseyin Çelik'in karma yurtlar ve başına buyruk kiraya verilen evler hakkında yaptığı detaylı anlatımı ile olayın iç yüzü tamamen aydınlandı.
İşte o açıklama;
"MESELENİN ÖZÜ DENETİMSİZ APARTLARDIR"
Yurt meselesinin özü şudur. Denizli ile ilgili bir durumdan ortaya çıkmış bu. Denizli Emniyeti bir rapor hazırlamış ve bunu Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bir rapor göndermiş. Bu raporda, öğrencilerin kaldığı bazı yurtlar var. Bunların dışında yurt olmalan, pansiyon olmayan ve hiçbir statüye sahip olmayan apartlar var. Bu apatlardan bir bölümü denetime sahiptir, bir de bazı apartmanlarda bazı bölümleri apart haline getirilen binalar var. Örneğin Beşiktaş'ta üniversitelerin bulunduğu bölgede ben biliyorum böyle böyle apartlar var.Bunlar, hem haksız bir rekabet oluşturuyor hem de burada kalanlar kayıt altında tutulmuyor. Sayın Başbakan'ın biz gerekirse yasal düzenleme yapacağız dediği şey işte bu evler konusundadır.
"KIZLI ERKEKLİ KALMAYI TASVİP ETMİYORUM"
Türkiye'de yakyaşık 2,5 milyon öğrenci, başka yerlerde barınma zorunluluğu vardır. Kredi yurtlar ve yurtlar dahil bunların dışında 1-1,5 milyon öğrenci evlerde kalma zorunluluğu vardır. Ben kızımın bir erkek arkadaşıyla aynı evde kalmasını tasvip etmem ama birileri bunu tasvip etmiyorsa ben buna neden böyle düşünüyorsun diyemem. Yasal düzenleme yapılacak derken, çat kapı polis gelecek ve evlilik cüzdanınız var mı gibi bir konu söz konusu değildir. Bizim tercihimiz oğlumu da kızımı da karşı cinsle kalmasına müsade etmem. Ama başkasının tercihi farklıysa benimde ona müdahalem olamaz"
Bunların bir kısmı bir anne baba yüreği ile söylenmiş sözler olup, tarafımca yerden göğe haklı bulunmuştur.
Söz uçar yazı kalır… 25-Ekim-2012 tarihli yazımda içimden gelenleri kağada döktüğümde hiçbir tepki ile karşılaşmamıştım. Sağından soluna, muhafazakar olanından olmayanına hemen hemen herkesim bilhassa aile olgusunu içine sindirmiş herkes 'Çok haklısın' demişti.
İşte o yazımdan bir bölüm;
YAŞASAYDI MANUKYAN'A GEREK KALIR MIYDI?
Emlakçıları bilmem ama Manukyan yaşasa idi kesin işinden olurdu.
Kelimemiz ‘Kiralık konut' olmakla birlikte ‘Bunun neresi yalnış' diyenleri duymuyor değilim. Gayet safi hislerle bakılan kiralık ev ilanlarında daha önce dikkatimi çekmeyen birşey emlakçı arkadaşımın ev sahiplerinin evlerini satma hususunda dertlerini kendisi ile paylaşması üzerine soru işareti gibi belirdi gözümün önünde.
Başına gelen sıfatla birlikte amacından tamamen sapan bu cüretli ilanlar aslında fuhuşun kaynadığı kazanlar olabilir mi?
Sadece bir geceliğine ya da birkaç gece için kiraladığınız bu evlerde kimlik kontrolü yapılıyor mu?
Peki böyle bir kiralama metodu yasalara uygun mu?
Sen gözünün bebeğini okusun diye Denizli'ye göndereceksin… Orada ergenlerin eğlencesi haline gelecek ve sesini çıkartmayacaksın. Biri bir oda da diğeri yan odada iki ayrı cinsiyet aynı geceye yatıp, aynı sabaha uyanacaklar ve şeytan işin içinde olmayacak… Velevki olmadı, yine de riske atmaya değer mi? Yurda giden çocuk 18 yaşında… Daha çocuk aslında… Hele ki yıllar geçince 'Keşke yapmasaydım diyeceği öyle çok şey olacak ki…'
Anasının babasının sahip çıkmadığı evlada Devlet sahip çıkıcak diye mi aklınız gidiyor anlamadım ki?
Bırakın bu işleri… Elinizi vicdanınıza koyun… Bu memleket ve bizler zamanında Dantel sokağın loşluğunda elinde şarap kadehi fileli fanteziler kurduranları bağrımıza basmışız. Basmışız da ne olmuş!!! Gençlik daha da yoldan çıkmış, ahlak dibe vurmuş.
Aman o incinmesin ama bu kırılmasın diyerek yazı yazılmıyor. Rengin, fikrin adı her ne ise o ortaya çıkıyor.
Şimdi ki aklım ve kalbimle; benim ve daha kaçımızın dünyasını sözüm ona modern akımlarla kirletenlerin sahip olduğu zihniyetin yakınından uzağından geçmem ben… O zamanlar memleketin hali buydu ve bizler de kurbanlık koyunduk…
Ama şimdi yanlarına da bırakmam… Söylenecek birşey varsa geri durmam söylerim.
Sen 'Okusun, adam olsun' diye göndereceksin, yoldan çıkması için gerekli ortamların hazır olduğu yerlere haberin olmadan yollayacaksın. Ruhun duymayacak… 18 yaşında bir filiz, üniversite diplomasını almak için uğraşmak yerine yaşıtlarının ve ortamın sayesinde farklı ama sonradan anlayacağı acı tecrübeleri tadıp içinde sindirmek için çabalayacak. Bunu yaparken de sessiz kalacak… Dedim ya anne baba olarak ruhun duymayacak…
Bir de üstüne üstlük o evi ya da yurt görünümlü mekanı bunları bile bile kiraya veren ev sahiplerini de insan yerine koyanlar olacak…
Ha öğrenci ha değil… Her kimse artık; günü birlik kiralık yerlere kimliksizce girip, ruhunu kirleteceğini sonradan anlamak yerine şimdiden giremesin. Ha bu arada sırf muhalefet olmak için , 'İçinde varsa yine yapar yapacağını' diyenler var … Sen sus!…
Eşşeğimi sağlam kazığa bağlar…. Allah'a emanet ederim… Gerisi Hak'tan… Ama kazık şart!
(Evlat sahibi olmayanlar, aile olamayanlar bu duyguyu nerden anlasın? Nasıl bilsin? Bu konuda muhalefet olmak için ancak evlat sahibi olmamak gerekir…)
Serdem Coşkun
Sırf fikir iktidar partisinden çıktı diye muhalefet olmak için sesini yükseltip, klavye silahşörlüğü yapacak olanlar şuursuzlar varsa; buyrun işte kapı… Gidin lütfen, okumayın…
Şahsım adına söylemek isterim ki; AK Parti sözcüsü Hüseyin Çelik'in karma yurtlar ve başına buyruk kiraya verilen evler hakkında yaptığı detaylı anlatımı ile olayın iç yüzü tamamen aydınlandı.
İşte o açıklama;
"MESELENİN ÖZÜ DENETİMSİZ APARTLARDIR"
Yurt meselesinin özü şudur. Denizli ile ilgili bir durumdan ortaya çıkmış bu. Denizli Emniyeti bir rapor hazırlamış ve bunu Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bir rapor göndermiş. Bu raporda, öğrencilerin kaldığı bazı yurtlar var. Bunların dışında yurt olmalan, pansiyon olmayan ve hiçbir statüye sahip olmayan apartlar var. Bu apatlardan bir bölümü denetime sahiptir, bir de bazı apartmanlarda bazı bölümleri apart haline getirilen binalar var. Örneğin Beşiktaş'ta üniversitelerin bulunduğu bölgede ben biliyorum böyle böyle apartlar var.Bunlar, hem haksız bir rekabet oluşturuyor hem de burada kalanlar kayıt altında tutulmuyor. Sayın Başbakan'ın biz gerekirse yasal düzenleme yapacağız dediği şey işte bu evler konusundadır.
"KIZLI ERKEKLİ KALMAYI TASVİP ETMİYORUM"
Türkiye'de yakyaşık 2,5 milyon öğrenci, başka yerlerde barınma zorunluluğu vardır. Kredi yurtlar ve yurtlar dahil bunların dışında 1-1,5 milyon öğrenci evlerde kalma zorunluluğu vardır. Ben kızımın bir erkek arkadaşıyla aynı evde kalmasını tasvip etmem ama birileri bunu tasvip etmiyorsa ben buna neden böyle düşünüyorsun diyemem. Yasal düzenleme yapılacak derken, çat kapı polis gelecek ve evlilik cüzdanınız var mı gibi bir konu söz konusu değildir. Bizim tercihimiz oğlumu da kızımı da karşı cinsle kalmasına müsade etmem. Ama başkasının tercihi farklıysa benimde ona müdahalem olamaz"
Bunların bir kısmı bir anne baba yüreği ile söylenmiş sözler olup, tarafımca yerden göğe haklı bulunmuştur.
Söz uçar yazı kalır… 25-Ekim-2012 tarihli yazımda içimden gelenleri kağada döktüğümde hiçbir tepki ile karşılaşmamıştım. Sağından soluna, muhafazakar olanından olmayanına hemen hemen herkesim bilhassa aile olgusunu içine sindirmiş herkes 'Çok haklısın' demişti.
İşte o yazımdan bir bölüm;
YAŞASAYDI MANUKYAN'A GEREK KALIR MIYDI?
Emlakçıları bilmem ama Manukyan yaşasa idi kesin işinden olurdu.
Kelimemiz ‘Kiralık konut' olmakla birlikte ‘Bunun neresi yalnış' diyenleri duymuyor değilim. Gayet safi hislerle bakılan kiralık ev ilanlarında daha önce dikkatimi çekmeyen birşey emlakçı arkadaşımın ev sahiplerinin evlerini satma hususunda dertlerini kendisi ile paylaşması üzerine soru işareti gibi belirdi gözümün önünde.
Başına gelen sıfatla birlikte amacından tamamen sapan bu cüretli ilanlar aslında fuhuşun kaynadığı kazanlar olabilir mi?
Sadece bir geceliğine ya da birkaç gece için kiraladığınız bu evlerde kimlik kontrolü yapılıyor mu?
Peki böyle bir kiralama metodu yasalara uygun mu?
Sen gözünün bebeğini okusun diye Denizli'ye göndereceksin… Orada ergenlerin eğlencesi haline gelecek ve sesini çıkartmayacaksın. Biri bir oda da diğeri yan odada iki ayrı cinsiyet aynı geceye yatıp, aynı sabaha uyanacaklar ve şeytan işin içinde olmayacak… Velevki olmadı, yine de riske atmaya değer mi? Yurda giden çocuk 18 yaşında… Daha çocuk aslında… Hele ki yıllar geçince 'Keşke yapmasaydım diyeceği öyle çok şey olacak ki…'
Anasının babasının sahip çıkmadığı evlada Devlet sahip çıkıcak diye mi aklınız gidiyor anlamadım ki?
Bırakın bu işleri… Elinizi vicdanınıza koyun… Bu memleket ve bizler zamanında Dantel sokağın loşluğunda elinde şarap kadehi fileli fanteziler kurduranları bağrımıza basmışız. Basmışız da ne olmuş!!! Gençlik daha da yoldan çıkmış, ahlak dibe vurmuş.
Aman o incinmesin ama bu kırılmasın diyerek yazı yazılmıyor. Rengin, fikrin adı her ne ise o ortaya çıkıyor.
Şimdi ki aklım ve kalbimle; benim ve daha kaçımızın dünyasını sözüm ona modern akımlarla kirletenlerin sahip olduğu zihniyetin yakınından uzağından geçmem ben… O zamanlar memleketin hali buydu ve bizler de kurbanlık koyunduk…
Ama şimdi yanlarına da bırakmam… Söylenecek birşey varsa geri durmam söylerim.
Sen 'Okusun, adam olsun' diye göndereceksin, yoldan çıkması için gerekli ortamların hazır olduğu yerlere haberin olmadan yollayacaksın. Ruhun duymayacak… 18 yaşında bir filiz, üniversite diplomasını almak için uğraşmak yerine yaşıtlarının ve ortamın sayesinde farklı ama sonradan anlayacağı acı tecrübeleri tadıp içinde sindirmek için çabalayacak. Bunu yaparken de sessiz kalacak… Dedim ya anne baba olarak ruhun duymayacak…
Bir de üstüne üstlük o evi ya da yurt görünümlü mekanı bunları bile bile kiraya veren ev sahiplerini de insan yerine koyanlar olacak…
Ha öğrenci ha değil… Her kimse artık; günü birlik kiralık yerlere kimliksizce girip, ruhunu kirleteceğini sonradan anlamak yerine şimdiden giremesin. Ha bu arada sırf muhalefet olmak için , 'İçinde varsa yine yapar yapacağını' diyenler var … Sen sus!…
Eşşeğimi sağlam kazığa bağlar…. Allah'a emanet ederim… Gerisi Hak'tan… Ama kazık şart!
(Evlat sahibi olmayanlar, aile olamayanlar bu duyguyu nerden anlasın? Nasıl bilsin? Bu konuda muhalefet olmak için ancak evlat sahibi olmamak gerekir…)
Serdem Coşkun
5 Kasım 2013 Salı
Ölümünün 7. yıldönümünde 4 Ecevit portresi
Ölümünün 7. yıldönümünde 4 Ecevit portresi!
Bize “daha dün gibi” geliyor ama, aradan “7 yıl” geçmiş... DSP Genel Başkanı Masum Türker, dün bir “mesaj” yayınlayıp da, 5 Kasım’ın, yani “bugün”ün “Ecevit’in vefatının 7. yılı” olduğunu hatırlatmasaydı, ben de hatırlamayacaktım...
Masum Türker, Ecevit için yayınladığı mesajda demiş ki;
“Ecevit; siyaseti nezaketle bütünleştiren, inançlara saygılı laikliği ve çağdaşlığı kendine rehber edinmiş, Türkiye için olduğu kadar dünya için de ışık tutan bir liderdir...
Ecevit’in dürüstlüğü, ulusalcılığı ve insana verdiği değer yol gösterici unsurlardır...
Ecevit, ülkemizi içeriden ve dışarıdan bölmek isteyenlere, Atatürk’ün ilkelerini aşındırmaya çalışanlara, inanç sömürüsüne karşı gösterdiği direnişle de tarihe geçmiş, kimseye boyun eğmemiştir. Ecevit, demokrasiye olan inancı, darbelere karşı yürüttüğü mücadele ve halkla kavga etmeyen, halkın istekleri için halktan güç alarak hareket eden bir siyasetçiydi.
İlkeli, tavizsiz, dürüst, kibar, uzlaşmacı, insancıl, dik duran, cesur, dışarıdan emir almayan halk adamı Ecevit, hiçbir zaman unutulmayacaktır.”
Mı acaba?..
GÜNEŞ MOTEL ENTRİKASI!
Masum Türker’in iddia ettiği gibi, Ecevit; gerçekten “kimseye boyun eğmeyen” bir lider midir?.. “Demokrasi”ye gerçekten inanmış mıdır?.. “Halk” ile gerçekten “kavga” etmemiş midir?.. “Darbe”lere karşı gerçekten mücadele etmiş midir?..
En önemlisi de;
İddia edildiği ve sanıldığı gibi, “kibar, uzlaşmacı” ve “dürüst” müdür?..
Biliyorsunuz;
Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya öldükten sonra “Hakkımızı helâl etmiyoruz” demiştik de, başımıza gelmeyen kalmamıştı... Onun için, Ecevit’in ardından da “Hakkımızı helâl etmiyoruz” filan demeyeceğim... Ama, sizlere “4 Ecevit portresi” sunmak istiyorum... Bu “portre”lere bakın ve Ecevit’le ilgili hükmü kendiniz verin...
Bilenler bilir; “dürüst” denilen Ecevit’i “orkestra şefi”ne benzetirlerdi..
“Orkestra şefleri” de malûm;
“Çalmazlar” ama “çaldırırlar!”
Nedendir bilmem;
Ecevit’e de “orkestra şefi” derlerdi!..
Masum Türker, onun “dürüst” olduğunu söyleyince, “orkestra şefliği” geldi aklıma... Sadece “orkestra şefliği” değil, bir de “Güneş Motel Olayı”nı hatırladım...
“Güneş Motel Olayı”nı bilir misiniz?..
Özetle aktarayım:
CHP, Haziran 1977’de yapılan erken genel seçimlerde birinci parti olmasına rağmen hükümet kuramayınca Demirel, 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti’ni kurdu.
11 Aralık’taki mahalli seçimleri yine CHP kazandı... Ardından gelen istifalar, hükümeti Meclis’te azınlığa düşürdü. CHP, AP’den istifa edenlerle temaslara başladı. Bu görüşmelerin en meşhuru, dönemin CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Aytekin Kotil’in organizasyonunda, Belediye’ye ait Güneş Motelleri’nde yapıldı. Ecevit 11 bağımsız milletvekiline, kuracağı hükümete destek karşılığında bakanlık önerdi, 10’u kabul etti. CHP’nin gensorusu ile 31 Aralık’ta Demirel hükümeti devrildi.
Ardından Ecevit kabinesi güvenoyu aldı.
BU ECEVİT Mİ DÜRÜST?
Söyleyin Allah aşkına;
Bu Ecevit mi “dürüst”tür?..
Ya hu, ne çabuk unuttuk;
1977 yılı Aralık ayında, bu ülkenin siyasî lügatine “Güneş Motel olayı”nı sokan Ecevit değil mi?.. O motelde, “mebus pazarlıkları” yapan ve Türk siyasetine “milletvekili transferi” gibi bir “entrika”yı sokan Ecevit değil mi?..
Adalet Partisi’nden 11 milletvekiline “bakanlık rüşveti” verip; “entrika” ve “desise”lerle 2 Ocak 1978’de hükümet kuran Ecevit değil mi?.
Neymiş, Ecevit “çalmamış, çırpmamış!”
Orası tartışılır!..
Ama, ortada tartışılamaz bir gerçek var:
“Orkestra şefleri çalmaz, çaldırırlar!”
Ecevit’in “orkestra şefliği” yaptığı ve “rüşvet” olarak da “bakanlık koltuğu” verip, hükümet kurduğu bakanlardan ikisi, daha sonra “yolsuzluk sanığı” olarak Yüce Divan’a gidip de “mahkûm” olmadılar mı?..
Hadi, diyelim ki;
“Hafıza-i beşer, nisyan ile malûldür” ve insanlar 1977-1978’de yaşanan bu “mebus pazarlıkları”nı, “siyasî rüşvet”leri ve Güneş Motel’de dönen “Bizans entrikaları”nı unutmuşlardır!..
Peki, Ecevit’in “Başbakan” veya “Başbakan Yardımcısı” olarak başında veya içinde bulunduğu hükümetler döneminde yaşanan “yolsuzluk”lara ne diyeceğiz?..
Neymiş, Ecevit “dürüst”müş!..
“Çalmamış, çırpmamış!”
İyi de, babam;
Mesut Yılmaz’dan Cumhur Ersümer’e, Hüsamettin Özkan’dan Recep Önal’a, Güneş Taner’den Yaşar Topçu ve Zeki Çakan’a kadar, “yolsuzluk sanığı” olarak Yüce Divan’da yargılanan bu “bakan” beyler, “Ecevit’in bakanları” değil miydi?!?
Söyleyin Allah aşkına;
Bunlar, “Ecevit’in bakanları” değil miydi?..
Bu “yolsuzluk”lar, bu “hırsızlık”lar, bu “hortumlama”lar yapılırken; Ecevit “Başbakan” değil miydi?..
“Siyasî entrikalar”ın mucidi ve “yolsuzluk”ların orkestra şefi olan bir adama, kalkıp da, hâlâ “dürüst, çalmamış, çırpmamış” demiyorlar mı; inanın, hafakanlar basıyor beni!..
CLINTON KARŞISINDA EZİK
Gelelim, Ecevit’in “kimseye boyun eğmeyen lider” olduğu meselesine...
Eylül 1999 tarihli gazeteler, “Ecevit’in ABD ziyareti”ni şöyle yazmıştı:
“Başbakan Bülent Ecevit’in büyük ümitlerle gittiği ABD ziyaretinde Bill Clinton’la yaptığı görüşme onur kırıcı bir tablonun yaşanmasına sebep oldu.
Âdeta dilenmek için ABD’ye giden ve yaptığı görüşmelerde nasihattan başka bir şey koparamayan Ecevit’in; ABD Başkanı’nın yanında tıpkı bir öğrenci gibi, el pençe divan durması, güçlü ülke iddiasında olan Türkiye’nin itibarını bir kez daha zedeledi.
Oval Ofis’te gerçekleşen görüşmede, Bill Clinton oldukça rahat bir şekilde koltuğun üzerine bir öğretmen edasıyla otururken, Ecevit ise ilkokul çocuğunu andırır gibi bir pozisyonda durdu.
Düğmeleri ilikli ve iki eli önde birleşmiş şekilde hocasından ders alan tembel ve beceriksiz bir öğrencyi andıran Ecevit’in neden olduğu tablo, Türkiye halkını derinden sarstı.”
Fotoğraf ortada... Bu mu “kimseye boyun eğmeyen lider?”
Kimi kandırıyorsunuz Masum Bey?..
HANGİ İNANÇLARA SAYGILI?
Masum Bey diyor ki;
“Ecevit halkla kavga etmeyen, halkın istekleri için, halktan güç alarak hareket eden, darbelere karşı mücadele eden, dışarıdan emir almayan bir halk adamıydı.”
Mı acaba?..
Bunların, ne kadar “lâf ola, beri gele” olduğunu anlamak için, gelin; “28 Şubat Darbesi’nin zirvede olduğu yıllara”, özellikle de 2 Mayıs 1999’a gidelim.
Malûm, o gün Meclis’te “yemin töreni” vardı ve “milletin oyları” ile “FP’den milletvekili” seçilen Merve Kavakçı, yemin etmek üzere Genel Kurul salonuna gelmişti...
DSP’liler, bir yandan alkışlıyorlar, bir yandan da hep bir ağızdan höykürüyorlardı;
“Dışarı!.. Dışarı!..”
İşte tam bu esnada; dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, eline tutuşturulan bir kâğıdı cebinden çıkarıp, “yüzünün bütün karalığı” ile, “içindeki bütün kin, öfke ve nefreti” adeta kusarak, diyordu ki;
“Burası hiç kimsenin özel yaşam mekânı değildir... Burası, devletin en yüce kurumudur... Burada görev yapanlar, devletin kurallarına, geleneklerine uymak zorundadırlar... Burası, devlete meydan okunacak yer değildir... Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!..”
İşte ben, Ecevit’in “içinin katran karası”nı yüzüne yansıtan bu “despot” tavrı üzerine o günlerde demiştim ki;
“Bu fotoğraftaki yüzün altında; kin vardır, öfke vardır, sevgisizlik vardır, tahammülsüzlük vardır, korku vardır, panik vardır!..
Her şey var bu fotoğrafın altında;
Yüze vuran iç karalığı var, bencillik var, milletin tercihine kızgınlık var!..
Ceberrut Devlet özlemi var bu yüzde..
1940’lı yıllara hasret var...
Bir tek millet yok!..
Bu adam;
Bir metrekarelik bez parçasına tahammül edemediği halde, hâlâ inanca saygılı lâiklikten dem vuran adamdır!..
Bu adam;
Eğer çocuğu olsaydı, kızı yaşında olacak bir hanıma haddini bildirin diyecek kadar kabalaşan bir adamdır.”
Söyleyin Masum Bey; bu Ecevit midir “halk adamı” dediğiniz?.. Bu Ecevit midir “inançlara saygılı” olan?.. Bu Ecevit midir “kibar” olan?..
YERİNDEN KALKAMADIĞI GÜN!
Benim gözümdeki “Dördüncü Ecevit portresi” de; “hastane merdivenlerine oturup da, yerinden kalkamayan Ecevit” portresidir...
28 Haziran 2001’de Başkent Hastanesi’ne gidip, 3 saat süren kontrollerin ardından, saat 19.30 civarında hastane merdivenlerine “oturup da, kalkamayışını”, ama buna rağmen “Herhangi bir sorunum yok” deyişini hiç unutamam...
Hadi, diyelim ki;
O da bir “insan”dır ve her insan gibi “sağlık sorunu” yaşamış ve “oturduğu yerden kalkamayan Başbakan” olarak tarihe geçmiştir...
Bunları anlayışla karşılarım ama hiç kimse bana, Ecevit’in; “kimseye boyun eğmeyen bir halk adamı” olduğunu yutturmaya kalkmasın!..
Çünkü, benim gözümdeki Ecevit;
“gavur karşısında süt dökmüş kedi gibi elpençe divan duran, Müslüman bir hanım karşısında ise yırtıcı aslan kesilen bir liderdir!”
“Orkestra şefliği” ve
“Güneş Motel” de cabası!..
Hasan Karakaya
Bize “daha dün gibi” geliyor ama, aradan “7 yıl” geçmiş... DSP Genel Başkanı Masum Türker, dün bir “mesaj” yayınlayıp da, 5 Kasım’ın, yani “bugün”ün “Ecevit’in vefatının 7. yılı” olduğunu hatırlatmasaydı, ben de hatırlamayacaktım...
Masum Türker, Ecevit için yayınladığı mesajda demiş ki;
“Ecevit; siyaseti nezaketle bütünleştiren, inançlara saygılı laikliği ve çağdaşlığı kendine rehber edinmiş, Türkiye için olduğu kadar dünya için de ışık tutan bir liderdir...
Ecevit’in dürüstlüğü, ulusalcılığı ve insana verdiği değer yol gösterici unsurlardır...
Ecevit, ülkemizi içeriden ve dışarıdan bölmek isteyenlere, Atatürk’ün ilkelerini aşındırmaya çalışanlara, inanç sömürüsüne karşı gösterdiği direnişle de tarihe geçmiş, kimseye boyun eğmemiştir. Ecevit, demokrasiye olan inancı, darbelere karşı yürüttüğü mücadele ve halkla kavga etmeyen, halkın istekleri için halktan güç alarak hareket eden bir siyasetçiydi.
İlkeli, tavizsiz, dürüst, kibar, uzlaşmacı, insancıl, dik duran, cesur, dışarıdan emir almayan halk adamı Ecevit, hiçbir zaman unutulmayacaktır.”
Mı acaba?..
GÜNEŞ MOTEL ENTRİKASI!
Masum Türker’in iddia ettiği gibi, Ecevit; gerçekten “kimseye boyun eğmeyen” bir lider midir?.. “Demokrasi”ye gerçekten inanmış mıdır?.. “Halk” ile gerçekten “kavga” etmemiş midir?.. “Darbe”lere karşı gerçekten mücadele etmiş midir?..
En önemlisi de;
İddia edildiği ve sanıldığı gibi, “kibar, uzlaşmacı” ve “dürüst” müdür?..
Biliyorsunuz;
Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya öldükten sonra “Hakkımızı helâl etmiyoruz” demiştik de, başımıza gelmeyen kalmamıştı... Onun için, Ecevit’in ardından da “Hakkımızı helâl etmiyoruz” filan demeyeceğim... Ama, sizlere “4 Ecevit portresi” sunmak istiyorum... Bu “portre”lere bakın ve Ecevit’le ilgili hükmü kendiniz verin...
Bilenler bilir; “dürüst” denilen Ecevit’i “orkestra şefi”ne benzetirlerdi..
“Orkestra şefleri” de malûm;
“Çalmazlar” ama “çaldırırlar!”
Nedendir bilmem;
Ecevit’e de “orkestra şefi” derlerdi!..
Masum Türker, onun “dürüst” olduğunu söyleyince, “orkestra şefliği” geldi aklıma... Sadece “orkestra şefliği” değil, bir de “Güneş Motel Olayı”nı hatırladım...
“Güneş Motel Olayı”nı bilir misiniz?..
Özetle aktarayım:
CHP, Haziran 1977’de yapılan erken genel seçimlerde birinci parti olmasına rağmen hükümet kuramayınca Demirel, 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti’ni kurdu.
11 Aralık’taki mahalli seçimleri yine CHP kazandı... Ardından gelen istifalar, hükümeti Meclis’te azınlığa düşürdü. CHP, AP’den istifa edenlerle temaslara başladı. Bu görüşmelerin en meşhuru, dönemin CHP’li İstanbul Belediye Başkanı Aytekin Kotil’in organizasyonunda, Belediye’ye ait Güneş Motelleri’nde yapıldı. Ecevit 11 bağımsız milletvekiline, kuracağı hükümete destek karşılığında bakanlık önerdi, 10’u kabul etti. CHP’nin gensorusu ile 31 Aralık’ta Demirel hükümeti devrildi.
Ardından Ecevit kabinesi güvenoyu aldı.
BU ECEVİT Mİ DÜRÜST?
Söyleyin Allah aşkına;
Bu Ecevit mi “dürüst”tür?..
Ya hu, ne çabuk unuttuk;
1977 yılı Aralık ayında, bu ülkenin siyasî lügatine “Güneş Motel olayı”nı sokan Ecevit değil mi?.. O motelde, “mebus pazarlıkları” yapan ve Türk siyasetine “milletvekili transferi” gibi bir “entrika”yı sokan Ecevit değil mi?..
Adalet Partisi’nden 11 milletvekiline “bakanlık rüşveti” verip; “entrika” ve “desise”lerle 2 Ocak 1978’de hükümet kuran Ecevit değil mi?.
Neymiş, Ecevit “çalmamış, çırpmamış!”
Orası tartışılır!..
Ama, ortada tartışılamaz bir gerçek var:
“Orkestra şefleri çalmaz, çaldırırlar!”
Ecevit’in “orkestra şefliği” yaptığı ve “rüşvet” olarak da “bakanlık koltuğu” verip, hükümet kurduğu bakanlardan ikisi, daha sonra “yolsuzluk sanığı” olarak Yüce Divan’a gidip de “mahkûm” olmadılar mı?..
Hadi, diyelim ki;
“Hafıza-i beşer, nisyan ile malûldür” ve insanlar 1977-1978’de yaşanan bu “mebus pazarlıkları”nı, “siyasî rüşvet”leri ve Güneş Motel’de dönen “Bizans entrikaları”nı unutmuşlardır!..
Peki, Ecevit’in “Başbakan” veya “Başbakan Yardımcısı” olarak başında veya içinde bulunduğu hükümetler döneminde yaşanan “yolsuzluk”lara ne diyeceğiz?..
Neymiş, Ecevit “dürüst”müş!..
“Çalmamış, çırpmamış!”
İyi de, babam;
Mesut Yılmaz’dan Cumhur Ersümer’e, Hüsamettin Özkan’dan Recep Önal’a, Güneş Taner’den Yaşar Topçu ve Zeki Çakan’a kadar, “yolsuzluk sanığı” olarak Yüce Divan’da yargılanan bu “bakan” beyler, “Ecevit’in bakanları” değil miydi?!?
Söyleyin Allah aşkına;
Bunlar, “Ecevit’in bakanları” değil miydi?..
Bu “yolsuzluk”lar, bu “hırsızlık”lar, bu “hortumlama”lar yapılırken; Ecevit “Başbakan” değil miydi?..
“Siyasî entrikalar”ın mucidi ve “yolsuzluk”ların orkestra şefi olan bir adama, kalkıp da, hâlâ “dürüst, çalmamış, çırpmamış” demiyorlar mı; inanın, hafakanlar basıyor beni!..
CLINTON KARŞISINDA EZİK
Gelelim, Ecevit’in “kimseye boyun eğmeyen lider” olduğu meselesine...
Eylül 1999 tarihli gazeteler, “Ecevit’in ABD ziyareti”ni şöyle yazmıştı:
“Başbakan Bülent Ecevit’in büyük ümitlerle gittiği ABD ziyaretinde Bill Clinton’la yaptığı görüşme onur kırıcı bir tablonun yaşanmasına sebep oldu.
Âdeta dilenmek için ABD’ye giden ve yaptığı görüşmelerde nasihattan başka bir şey koparamayan Ecevit’in; ABD Başkanı’nın yanında tıpkı bir öğrenci gibi, el pençe divan durması, güçlü ülke iddiasında olan Türkiye’nin itibarını bir kez daha zedeledi.
Oval Ofis’te gerçekleşen görüşmede, Bill Clinton oldukça rahat bir şekilde koltuğun üzerine bir öğretmen edasıyla otururken, Ecevit ise ilkokul çocuğunu andırır gibi bir pozisyonda durdu.
Düğmeleri ilikli ve iki eli önde birleşmiş şekilde hocasından ders alan tembel ve beceriksiz bir öğrencyi andıran Ecevit’in neden olduğu tablo, Türkiye halkını derinden sarstı.”
Fotoğraf ortada... Bu mu “kimseye boyun eğmeyen lider?”
Kimi kandırıyorsunuz Masum Bey?..
HANGİ İNANÇLARA SAYGILI?
Masum Bey diyor ki;
“Ecevit halkla kavga etmeyen, halkın istekleri için, halktan güç alarak hareket eden, darbelere karşı mücadele eden, dışarıdan emir almayan bir halk adamıydı.”
Mı acaba?..
Bunların, ne kadar “lâf ola, beri gele” olduğunu anlamak için, gelin; “28 Şubat Darbesi’nin zirvede olduğu yıllara”, özellikle de 2 Mayıs 1999’a gidelim.
Malûm, o gün Meclis’te “yemin töreni” vardı ve “milletin oyları” ile “FP’den milletvekili” seçilen Merve Kavakçı, yemin etmek üzere Genel Kurul salonuna gelmişti...
DSP’liler, bir yandan alkışlıyorlar, bir yandan da hep bir ağızdan höykürüyorlardı;
“Dışarı!.. Dışarı!..”
İşte tam bu esnada; dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, eline tutuşturulan bir kâğıdı cebinden çıkarıp, “yüzünün bütün karalığı” ile, “içindeki bütün kin, öfke ve nefreti” adeta kusarak, diyordu ki;
“Burası hiç kimsenin özel yaşam mekânı değildir... Burası, devletin en yüce kurumudur... Burada görev yapanlar, devletin kurallarına, geleneklerine uymak zorundadırlar... Burası, devlete meydan okunacak yer değildir... Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!..”
İşte ben, Ecevit’in “içinin katran karası”nı yüzüne yansıtan bu “despot” tavrı üzerine o günlerde demiştim ki;
“Bu fotoğraftaki yüzün altında; kin vardır, öfke vardır, sevgisizlik vardır, tahammülsüzlük vardır, korku vardır, panik vardır!..
Her şey var bu fotoğrafın altında;
Yüze vuran iç karalığı var, bencillik var, milletin tercihine kızgınlık var!..
Ceberrut Devlet özlemi var bu yüzde..
1940’lı yıllara hasret var...
Bir tek millet yok!..
Bu adam;
Bir metrekarelik bez parçasına tahammül edemediği halde, hâlâ inanca saygılı lâiklikten dem vuran adamdır!..
Bu adam;
Eğer çocuğu olsaydı, kızı yaşında olacak bir hanıma haddini bildirin diyecek kadar kabalaşan bir adamdır.”
Söyleyin Masum Bey; bu Ecevit midir “halk adamı” dediğiniz?.. Bu Ecevit midir “inançlara saygılı” olan?.. Bu Ecevit midir “kibar” olan?..
YERİNDEN KALKAMADIĞI GÜN!
Benim gözümdeki “Dördüncü Ecevit portresi” de; “hastane merdivenlerine oturup da, yerinden kalkamayan Ecevit” portresidir...
28 Haziran 2001’de Başkent Hastanesi’ne gidip, 3 saat süren kontrollerin ardından, saat 19.30 civarında hastane merdivenlerine “oturup da, kalkamayışını”, ama buna rağmen “Herhangi bir sorunum yok” deyişini hiç unutamam...
Hadi, diyelim ki;
O da bir “insan”dır ve her insan gibi “sağlık sorunu” yaşamış ve “oturduğu yerden kalkamayan Başbakan” olarak tarihe geçmiştir...
Bunları anlayışla karşılarım ama hiç kimse bana, Ecevit’in; “kimseye boyun eğmeyen bir halk adamı” olduğunu yutturmaya kalkmasın!..
Çünkü, benim gözümdeki Ecevit;
“gavur karşısında süt dökmüş kedi gibi elpençe divan duran, Müslüman bir hanım karşısında ise yırtıcı aslan kesilen bir liderdir!”
“Orkestra şefliği” ve
“Güneş Motel” de cabası!..
Hasan Karakaya
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















