yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2013 Perşembe

ATİNA KAPILARINA DAYANAN OSMANLI ORDUSU


1897 YUNAN HARBİNDE KISA SÜREDE ATİNA KAPILARINA DAYANAN OSMANLI ORDUSUNUN MUZAFFER KUMANDANI ETHEM PAŞA VE DÖMEKE ZAFERİ

Yunan ordusu Alasonya’ya saldırdı. Bunun üzerine İstanbul’daki I. Ordu, Umum Kumandanı Ethem Paşa kumadasında Yunanistan üzerine harekete geçti. Bir kaç gün içinde Yenişehir’i (Tesalya) ele geçirdi. Daha sonra Atina yolu üzerindeki Milona geçitlerine geldi ve burasını savunan Yunan ordusunu, 23 Nisan 1897 günü büyük bir mağlubiyete uğrattı.

Milona Meydan Savaşı ile, Avrupalıların, geçilemez de dikleri bu geçitleri kısa sürede aşan Osmanlı ordusu, güneye çekilen Yunan ordusu ise, Atina ile Tesalya arasındaki Dömeke’de yeniden karşılaştı.

Yunanlıların son müdafaa hatları olan Dömeke’de, 25 bin kişilik Yunan ordusu perişan edildi ve bir daha toparlanamadan darmadağın edildi. Bu muharebede Abdülezel Paşa şehid düştü. Ordumuz hızla ilerleyerek birkaç saat içinde Atina kapılarına dayandı.

Bu sırada Vükela Meclisi toplantı halindeydi ve henüz zafer haberleri İstanbul’a ulaş mamıştı bütün vekiller, bu muharebeden galibiyetle çıkılacağından endişeliydiler ve hüzün içinde bekleşiyorlardı. Zafer haberini telgrafla öğrenen Rıza Paşa meclise giderek müjdeyi verince hepsi sevinçten ağlamaya başladılar.

Hatta Şura-yı Devlet Reisi (Anayasa Mahkemesi Başkanı) Said Paşa, onun eteklerine sarıldı. Padişahın Özel Kalem Müdürü olan Faik Bey de zafer haberini Sultan Abdülhamid Han’a ulaştırınca Sultan duyduğu büyük sevinci şu sözlerle ifade etti:

"Ömrüm oldukça kahraman kumandan askerimizin bu gayret ve sadakatlerini ve memleketine ve vatanına ettiği hizmetleri kemiklerim dahi unutmayacaktır."

Bu zafer Atina'da hükümetin düşmesine ve yeni kurulan kabinenin büyük devletlerin aracılığıyla barış istemesine sebep oldu. Rus Çarı gönderdiği telgrafla zaferi tebrik ederken, daha fazla kan dökülmemesi için Sultan Abdülhamid'den savaşı durdurmasını rica etti. 10 milyon altın savaş tazminatı ve işgal edilmiş olan Teselya bölgesinin teslimi karşılığında 19 Mayıs'ta mütareke imzalandı. 32 gün devam eden savaşta Osmanlı kuvvetleri 150 kilometre ilerlemişler, Atina'ya da oldukça yaklaşmışlardı. 3 Haziran'da İstanbul'da başlayan sulh konferansı 4 Aralık'ta neticelendirildi. Kesin bir mağlubiyete uğrayan Yunanlılar yine Avrupalı hâmîlerinin yardımıyla masa başından en az zararla kalktılar. Savaşta alınan Teselya Yunanlılara teslim edildi. Talep ettiğimiz 10 milyon altın savaş tazminatı ise, Yunan ekonomi ve maliyesinin iflâs etmemesi gerekçesiyle 4.100.000 altına düşürüldü, ufak tefek sınır düzeltmeleri yapıldı. Osmanlı-Yunan Savaşı'nın en önemli müspet neticesi Osmanlı ordusunun gücünün yeniden tecrübe edilmesi ve bu gücün verdiği moral olmuştur.

Osmanlı ordusunun bu kadar kısa zamanda böyle kesin bir zafer kazanacağına ihtimal vermeyen Batılı devletler, Osmanlı üzerindeki baskılarını artırmaya başladılar..


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

ETHEM PAŞA VE DÖMEKE ZAFERİ 1897


9 Ekim 2013 Çarşamba

Osmanlılar Avrupa'nın Müslüman İmparatorları

BBC televizyonu, "Osmanlılar: Avrupa'nın Müslüman İmparatorları" adlı üç bölümlük bir dizi yayımlamaya başladı.
Gazeteci Rageh Omaar tarafından sunulan belgeselde Osmanlı İmparatorluğu'nun Söğüt'te başlayıp üç kıtaya yayılan altı asırlık öyküsü ele alınıyor.
Türkiye'nin yanı sıra Balkanlar'da, Yunanistan'da ve Orta Doğu'nun çeşitli ülkelerinde çekilen filmde Rageh Omaar, Osmanlı padişahlarının ekonomik, dini ve toplumsal örgütlenmeyi değişen zaman içinde nasıl yönettiğini ve Müslüman olmayan toplumlarla geliştirdikleri ilişkileri inceliyor.

Rageh Omaar'ın ifadesiyle, ''Batı'nın tarihsel hafızasından büyük çapta silinmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun öyküsü son zamanlarda yeniden büyük bir ilgi uyandırmaya başladı.''

Günümüzde Hristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında yaşanan gerginlik ve anlaşmazlıkların yüzyıllarca Osmanlılar tarafından da tecrübe edildiğini anlatan Rageh Omaar, generaller ve din adamları arasındaki dengenin kurulması ya da laik siyasetin dini ideolojiyle rekabeti gibi konularda Türklerin tarihsel deneyiminin zenginliğine vurgu yapıyor.

BBC 2 televizyonunda yayımlanmaya başlanan bu dizi öncesinde, gene yakın zaman içinde BBC radyosunda Allan Little imzalı ''Türkiye: Yeni Osmanlılar'' adlı bir radyo dizisi yayımlanmıştı.

Gazeteci Rageh Omaar ALLAHcc razi olsun
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Osmanlılar: Avrupa'nın Müslüman İmparatorları
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


14 Eylül 2013 Cumartesi

Tarih dedikleri hepsi düzmece Yedi Düvele Karşı Savaşdık Yalanı


Milli Mücadele'de sadece Yunan'a karşı savaştık. Kurtuluş Savaşında Yedi Düvele Karşı Savaşmadık!


Oysa ki, YEDİ DÜVELE karşı savaştık demeleri, sadece Yunanistan'la savaştan başka bir şey değildir. Gerçekten de İngilizlerle 1918’den sonra hangi cephede savaşıldı? Fransızlar ve İtalyanlarla hangi cephede savaşıldı? 

Antep, Maraş ve Urfa da ise genellikle halk,(sütcü imam gibi hareketleri) Fransızlara karşı direndiler. Askeri (düzenli ordumuz) olarak Fransızlarla da bir askeri cephe savaşı olmadı.

Kemal Tahir’in deyimiyle; halk, bir saraydan başka bir sarayın egemenliğine girmiştir. M. Kemal’in yetkilerinin padişahtan daha fazla olduğunu, yine merhum Kemal Tahir kitaplarında anlatır. Kısacası eski tas eski hamam, bir iç savaştır. sadece tellaklar değişmiş misali, "

Kazım Karabekir'in şu sözleri de çarpıcıdır:

''... İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra'dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni'den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul'da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir'' (İstiklal Harbimiz, sayfa 19-20)

“Ve düşmanlarımızın silâh kuvvetiyle çok geniş olan memleketimizi esaretleri ve hükümleri altına almalarına maddeten imkân olmadığı…(”Istiklâl Harbimiz, sayfa 868.)

Batı cephesinde ise, en zayıf düşman, dünkü eyaletimiz Yunanlılar tam kırk ay topraklarımızı çiğnedi. Neden? Neden Güney illerimiz en kuvvetli düşman Fransızlardan 5-6 ayda temizlenirken; Batı illerimiz en zayıf düşman Yunanlılardan temizlenemedi. Kimse Yunanlıların arkasında İngilizler vardı demesin. İngilizler ilk çıkışta destek verdiler. Fakat Hindistan kaynamaya başladı. Hintli Müslümanlar Halifeye mektup gönderdi,”İngilizlerden korkma, onlara saç kılı kadar taviz verme, Sevr’i imzalama” dediler. İngilizlerin Hindistan valisi Lord Reding Londra’ya mektup yazdı, ”Sakın Halifeye dokunmayın; İstanbul, Trakya ve İzmir’i terk edin. Değilse Hindistan elden gider” dedi. Bunun üzerine İngilizler, daha 1919 dolmadan desteğini çekti, Yunanlılar tek başına kaldı. [Metin Köse - Aynadaki Kemalizm]

Prof. Cemil Koçak : Kurtuluş Savaşında Yedi Düvele Karşı Savaşmadık..

Italyanlar, Ege Bolgesi`nin kendilerine verilecegini umuyorlardi. Umduklarini bulamayinca yani Ingilizlerden kazigi yiyip bolgeyi Yunanlilara kaptirinca cekildiler. Hatta cekilirken de tum askeri muhimmati ve silahlarini Ankara hukumeti `sattik` adi altinda bagislayarak Anadolu`yu terkettiler.

Tek tip kaliplasmis bir Ingiliz siyasetinden de sozedemeyiz. Yunanlilara karsi da ikili oynadilar. Ornegin; Sakarya Meydan Muhaberesi oncesi, Ingiliz istikbarati Turk kuvvetlerinin savas planlarini ele gecirdi fakat bunu Yunanlilara vermediler.

Istanbul`a 100.000 kisilik askeri guc yigilmisti fakat bunlar savas sirasinda tek bir hareket dahi yapmadilar. Bu toplanan askeri kuvvetin asil hedefi Turkiye degil kuzeydeki bolseviklerdi.
Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Cemil Koçak
(Ingiltere o zamanin dunya devi, bugun Amerika neyse o zaman da Ingiltere o...)

Kurtuluş Savaşı Yunanlılara karşı kazanılmıştır. Kurtuluş Savaşı bir Türk-Yunan savaşıdır! (Yedi Düvelle Savaşılmamıştır ) Düzenin Yabancılaşması Kitabı Prof. İdris Küçükömer

İngiltere, 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz’dan çok önce, 14 Nisan 1921’de, Türk-Savaşı’nda kesin tarafsızlığını belirten notasını Yunan hükümetine bildirdi. Bunu İngiliz Parlamento tutanaklarında da görüyoruz. Örneğin, 13 Nisan 1921’de Avam Kamarası’nda Sir C., İngiltere’nin Türk Milliyetçi Kuvvetleri’yle savaş halinde olup olmadığını Başbakan’a sormuş. Hükümet adına cevap veren Mr. Harmsworth, bir barış antlaşması onaylanıncaya kadar teknik yönden ortada savaş halinin bulunduğunu fakat mevcut Türk-Yunan çatışması karşısında İngiliz tutumunun tarafsızlık olduğunu söylemiştir. Keza... Lordlar Kamarası’nın 21 Nisan 1921 tarihli oturumunda, Lord Lamington, Londra Konferansı’nın hemen ardından Yunanlıların Türklere karşı saldırıya geçmesini, Müslümanların ‘İngiltere’nin teşvikiyle yapıldığı’ biçiminde yorumlamalarına hükümetin ne dediğini sorar... Dışişleri Bakanı adına cevap veren Earl of Crawford, Müttefiklerin “sıkı tarafsızlık” uyguladıklarını vurgular. İngiltere ne Yunanlılara, ne de Türklere silah vermektedir. İstanbul’daki Müttefik askeri makamları da, Anadolu’da denetimleri altındaki demiryollarından yararlanılmasını durdurmuştur. General Harington, İzmit Yarımadası’ndaki Yunan Tümeni üzerindeki kumanda yetkisini bırakmıştır... Yunan kuvvetleri nezdindeki İngiliz irtibat subaylarına da artık tavsiyelerde bulunmamaları ve hiç bir biçimde müdahale etmemeleri yolunda talimat verilmiştir. Kısacası... Öncesi ve sonrasıyla, Büyük Taarruz, düvel-i muazzama karşı yapılan bir savaştan ziyade sadece Yunanlılara karşı yapılan bir savaştır.......... Mehmet Altan 30 Ağustos 2009 tarihinde Star gazetesindeki köşesinde yayınladığı “30 Ağustos ve İngiltere” adlı yazısından bir bölüm Mehmet Altan Gazeteci, yazar ve akademisyen.

Kurtuluş Savaşı’nın sadece birlik içinde verilmiş anti-emperyalist bir kavga olduğunu düşünür. Oysa bu savaş, bilinen özelliklerinin yanı sıra güç mücadelesidir. kurtuluş savaş bir iç savaştır. (admin : yani kurtuluş savaşı diye birşey yoktur osmanlı ve hilafetten kurtulma savaşı vardır) Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman Türk yazar, sanat eleştirmeni, akademisyen.

Milli Mücadele bir veçhesi itibariyle bir Türk-Yunan savaşı, diğer veçhesi itibariyle bir iç savaş ve nihayet üçüncü bir veçhesi de diplomasiyi etkilemeyi amaçlayan politik bir hareketti
Özgür Üniversite Başkanı Doç. Dr. Fikret Başkaya (paradiğmanın iflası)

Milli Mücadele Dönemi Aslında Basit bir Türk-Yunan Savaşıdır. İngilizlerin istedikleri rejimin kurulması için üç seneden daha fazla süren bir katliam süreciydi.
Sevan Nişanyan Tarihçi,Yazar (˜Yanlış Cumhuriyet "“)

19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basması ile 9 Eylül 1922’de İzmir’in geri alınması arasındaki dönem, resmî tarihçiler tarafından ‘Yedi düvele karşı verilmiş’ Kurtuluş Savaşı veya İstiklal Harbi diye anılır. ‘Türk ulus-devletinin kuruluş dönemi’ anlamında, ‘Millî Mücadele Dönemi’ diye adlandırmayı tercih ediyorum. Çünkü söz konusu dönem, askerî başarılardan çok, siyasi ve diplomatik başarılarla karakterize olmuştu. Askeri başarılar da esas olarak işgalci Batı ordularına karşı değil, onların öne sürdüğü Yunan ordularına; Doğu’da 1915’te zorla çıkarıldıkları topraklarını geri almaya çalışan Ermeni ordularına ama daha da önemlisi ‘iç düşmanlara karşı’ kazanılmıştı.

Ayşe Hür Türk araştırmacı yazar, tarihçi(radikal 11,11,2012)

"Kemalistler belli bir emperyalist devletin ordularına karşı ciddi bir fiili "kurtuluş" savaşı vermediği gibi, emperyalistlerin oyununa gelmiş Yunanlılarla arasındaki savaşta birçok emperyalist devleti yanına almıştı. Batı'ya yapılan pazarlıklar ise sadece Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılmak istenen koşulların düzeltilmesi pazarlığıdır." [Bilmez Bülent Can, "Demiryolundan Petrole Chester Projesi", 2000, s. 190]

YEDİ DÜVELLE HARP ETTİK DİYENLER VARYA;

İngilize bir kurşun mu attın,sen italyana bir kursun mu attın ki yedi düvelle dövülmüş bu kadar yalanı seksen yıl nasıl yaşattınız siz siyaset adamı olacagınıza tiyatrocu olmalıydınız.yakın tarih bütün hayinleri için söylüyorum tiyatro artisti olmalıydınız.hangi yunandan başka hangi devlete kurşun sıktın ki sırtını yere getirdin.
PALAVRALAR YETER ; TARİHÇİ /HUKUKÇU/YAZAR /ŞAİR/ : KADİR MISIROGLU

Osmanlı Devleti toprakları işgal edildiği zaman; maraş halkı, adana halkı, antep halkı (kuvayı milliye) ingilizlere, fransızlara italyanlara kurşun attı. Mustafa Kemal'in komuta ettiği (KURULAN DÜZENLİ ORDU)ordumuza bir tek kurşun attırmadılar.İngiliz, Fransız işgalcilere bizim ordumuz bir tek kurşun atmamıştır. Attığını ispat etsinler vallaha millet vekilliğini bırakacağım. (Hasan mezarcı yakın tarih ve mustafa kemal ile alakalı konuşmaları yüzünden telegram (beyin sıfırlama) işkencesine maruz kalmış eski bir müftü ve milletvekilidir;)

BELGESİ;

"Fransızlar İskenderun'a asker çıkardıktan sonra (...) Dörtyol'un hemen güneyinde bulunan Karaköse köyüne taarruz ettiler. Buradaki halk kendilerini savunma için Dörtyol'a ve Özerli'ye giden yolları taştan barikatlar yapmak suretiyle kapattılar ve buraya gelen Fransızlara ateşle karşı koydular. 19 Aralık 1918'de yapılan bu çarpışma Türk milletinin düşmana karşı ilk ayaklanması ve direnişidir."

Kaynak: Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi, “Türk İstiklal Harbi" 4. Cild s. 55-56

İlk soru İngilizlerin tek kurşun sıkmadan niçin İstanbul'u terk ettiklerine dair olmalı… Bu suale doğru cevap verilirse, gerisi çorap söküğü… [Hüseyin Yılmaz – 19.05.2013]



3 Eylül 2013 Salı

LOZAN IN GERÇEK KAHRAMANI KİMDİ ?

CHP, Başbakan'ın Lozan'ı anarken İnönü'den söz etmemesine karşı sert bir bildiri yayınlamış.

CHP'ye göre İnönü'yü anmamak kendi tarihine ihanet etmekmiş. Asıl beni bu yazıyı yazmaya sevk eden, İnönü'nün adının anılmamasını vatana ihanetle eş tutmaları oldu.

Lozan'da gerçekte kimin kazandığı, aradan geçen 88 yıla rağmen aydınlatılabilmiş değil. Sebebi basit: İçeride kesif bir propaganda bulutu kol geziyor: Bir yanda "Lozan zaferi"nin mimarı İsmet Paşa, alabileceğinin hepsini aldı, Lozan Sarayı'nın camlarını gür sesiyle titretti, yedi düveli dize getirdi cinsinden yağcılıklar. Dışarıda yazılanlara karşı da ya taştan bir duvar ya da 'Zaten emperyalistler başka ne yazacaktı ki' sızlanmaları. Belge deseniz, görüşmelerin en kritik olanları kapalı kapılar ardında cereyan etmiş, dolayısıyla mahrem bilgiler hemen hemen yok gibi (Rıza Nur'unkiler hariç). Affedersiniz ama Lozan eğer onur duyulacak bir "zafer" idiyse her anının şerefle belgelenmesi gerekmez miydi?
Öyle de, elde İsmet Paşa'nın muğlak Türkçesiyle gevelediklerinden öte bir şey yok. Mecliste yapılan 14 muhalif konuşmada

bazı ipuçları seziliyor ama onların da danışıklı dövüş kabilinden -yani dostlar müzakerede görsünler hesabı- çıkışlar olduğunu bir parça iz'anı olan hemen anlar.

O zaman hakikat nasıl ortaya çıkacak?

İşin tuhafı, eğer bir zafer varsa, mantıken bir kaybeden de olmalıdır. Peki Lozan'da kim kaybetmiştir?

İngiltere mi? Lord Curzon'un Londra'da İngiltere'nin kaybettiği itibarı geri getiren adam olarak karşılandığını biliyoruz. Yunanistan mı? Venizelos'un tek kuruş tazminat ödemeden, üstelik adaları ve Batı Trakya'yı nasıl ustalıkla sınırları içinde tutabildiğini, savaşı kaybeden Yunanistan'ı en az zararla kurtardığını biliyoruz. Fransa mı? Belki Fransa kapitülasyonlar açısından kayıpları oynamış denilebilir ama o da geçici güney sınırlarını kalıcı hale getirip Sancak (İskenderun-Antakya) bölgesini elde tutabilmişti.

Soruyu tekrarlıyorum: Lozan'da kim kaybetmiştir? Fedakârlığı kim yapmıştır? Geri adımı kim atmıştır?

İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan kaybetmediğine göre bir kaybeden olmalıdır ve acıdır ama bu, Türk tarafıdır. Bunu ben söylemiyorum. Tutanaklara göre İsmet Paşa şöyle söylüyor:

"Başka milletleri memnun etmek için savunma araçlarından vazgeçen Türkiye'yi tarihin nasıl yargılayacağını bilmiyorum. Askerden tecrit adı altında kabul ettiğimiz fedakârlıkların, hakiki dokunulmazlığımızı ağır surette baltaladığını görüyorum. Ümit ederim ki bu beyanat, Türk heyetinin yeni bir fedakârlığı olarak kabul edilecektir. İtilaf devletleri ne istiyor? (...) İşte biz onları tamamen kabul ediyoruz." (8 Aralık 1922)

Gördüğünüz gibi aynı konuşma içinde feragat, fedakârlık ve kabul kelimeleri bir araya gelmiştir ve Lozan'ın bizim için "ilkeleri" bunlardır. Feragat da, fedakârlık da, kabul de bizden gelmiştir. Okuyalım mı biraz daha Paşa'nın sözlerini:

"Eğer dünyada tek kimse çıkıp da bana 'Daha yapılacak fedakârlıklar vardı, şu kararı almalıydınız' diyebilirse onları yapmaya razı olurum. BEN FEDAKÂRLIĞI SON HADDİNE VARDIRDIM. Toprak meselelerinde kendi zararımıza ve müttefiklerin lehine kararlar aldık. Azınlıklar meselesini müttefiklerin dilediği gibi hallettik. Boğazların serbestliğini kabul ettik. Düyun-u Umumiye yönetiminin faaliyetinin devamına razı olduk. Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim." (4 Şubat 1923) (Bu sözler, İnönü tarafından zamanın parasıyla tam 5 bin liraya yazdırılan Ali Naci Karacan'ın "Lozan Konferansı ve İsmet Paşa" (1943, s. 151-2, 211-2) adlı kitabından alındı.)



Demek ki, resmi metinleri de farklı bir gözle okumak mümkündür ve içlerinde sonraki müthiş propaganda rüzgârıyla gelen toz bulutunun üzerini örttüğü çok ilginç ayrıntılar gizlemektedir.

Bu açıklamaları doğrulayan ve Lozan'ın gerçek kahraman ve galibinin Lord Curzon olduğunu ortaya koyan yabancı çalışmaların neden dikkate alınmadığını merak etmişimdir. Mesela Harold Nicholson'un harikulade biyografisi "Curzon: The Last Phase"in Lozan'ı da ele alan 3. cildinin bugüne kadar neden Türkçeye tercüme edilmediğini merak ederim. Kitabın basım tarihi, 1934. Neredeyse 80 yıldır Türkiye'deki okurun aklı karışmasın diye kitap gözlerden saklanmış. Onu nadir olarak ele alan çalışmalardan biri, Prof. Ömer Kürkçüoğlu'nun "Türk-İngiliz İlişkileri"dir (Ank. 1978).

Nicholson Lozan'da olup bitenleri bize İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon açısından göstermekte, böylece alternatif bir Lozan portresi de çizmektedir. Buna göre Curzon konferansı baştan sona bir orkestra şefi gibi yönetmiş, gerektiğinde masaları yumruklamış, gerektiğinde o soğuk İngiliz esprilerini patlatmış, zekâ dolu çıkışlarla İsmet Paşa'yı sersemletip bunaltmış, alacaklarını aldıktan sonra 4 Şubat günü 9.45'te bizi Fransızlarla baş başa bırakıp Orient Express treniyle Londra'ya dönmüş ve konferansın son bölümüne katılma gereğini dahi duymamıştır.

Curzon, Lozan'da Musul meselesini erteletmiş, azınlıklar, Boğazlar, silahsızlandırılmış bölgeler, Trakya sınırı, adalar, Yunan tazminatı gibi sorunları istediği tarzda halletmiş, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasına fit sokmayı başarmış, mali, adli ve iktisadi kapitülasyonlarla ilgili meseleler ise daha çok Fransızları ilgilendirdiği için onların hallini ertelemişti. Bu sonuç hem İngiltere kamuoyunu tatmin edecek hem de üzerinde anlaşılamayan meselelerin Fransızlar ve İtalyanları ilgilendirdiği söylenecekti. Halk bunların ayrıntısına vâkıf olmayacağı için çok da önemli değildi. Nicholson şöyle diyor:

Sonuçta İngiltere Lozan'da verdiği diplomatik savaşı kazanmıştı: Curzon, Doğu'da İngiliz prestijini ihya etmişti. Geriye, bu prestiji Batı'da ihya etmek kalmıştı. Müttefiklerinden kopmuş görünmemek için Fransa ve İtalya'yı, onların tatmin olmayacağı hiçbir antlaşmaya imza atmayacağı konusunda temin etti. Şimdi İsmet'ten de, Mustafa Kemal'den de daha zorlu bir rakip bekliyordu kendisini: Fransa Başbakanı Poincare. 1924 Ocağı itibariyle Poincare de teslim olacaktı Curzon'a.

Nicholson bir de sürpriz yaparak Curzon'un sekreterlerinden birinin özel günlüğünden geniş bir alıntı yapıyor. Alıntıda Curzon'un bir yandan müttefikleriyle, öbür yandan Venizelos ve İsmet Paşa'yla nasıl piyon gibi oynadığı bizzat içeriden bir tanığın dilinden aktarılıyor. Bu kısmı paylaşacağım sizinle ama daha önemlisi, o günlüğün nerede olduğunu tespit etmiş olmam. Bundan sonrası, bulup yayınlamak olacaktır.

Müjde! Veya Eyvah! Baktığınız yere göre değişir.

Mustafa ARMAĞAN.



 Lozan'da kim kaybetmiştir? Fedakârlığı kim yapmıştır? Geri adımı kim atmıştır?