ismail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ismail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2013 Pazartesi

YAVUZ SULTAN SELiM Han ve ŞAH İSMAİL ibretlik hikaye

YAVUZ SULTAN SELiM Han ve  ŞAH İSMAİL’İN SATRANÇ OYUNU

Yavuz Sultan Selim Han, şehzadeliğinde Trabzon valisiydi. Osmanlı Devletinin komşusu İran’daki Safevi hükümdarı Şah İsmail’in kendileri için büyük bir tehlike teşkil ettiği ni yakından anlamış ve bunu defalarca İstanbul’a bildirmişti. Bununla da kalmayıp, İran’ın durumunu ve şahı daha yakından görmek için kıyafet değiştirip, gezici bir derviş gibi gizlice ve tek başına, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İran’ın başkenti Tebriz’e geldi. Şah İsmail, satranca pek meraklı ve oyunun namlı bir ustasıydı. Her gün birkaç parti saranç oynar ve sosyal durumuna bakmadan kim isterse tereddütsüz karşılaşırdı. O güne kadar kendisini mat eden çıkmamıştı. Tabii, şaha olan korkunun da bunda payı vardı. Yavuz da büyük bir satranç ustasıydı. Yollarda gelirken ve Tebriz’de geçirdiği günler içinde Safevi Devleti hakkında öğreneceklerini öğrendikten sonra sarayın yolunu tuttu.
Oraya varınca Şah ile satranç oynamak istediğini söyledi. İçeriye haber verdiler:-Bir garip derviş gelmiş, şahımızla satranç oynamah ister durur...Şah İsmail, bilhassa tanımadığı yabancılarla oynamayı severdi. Yavuz’u hemen kabul etti ve, gayet iyi konuştuğu Türkçe ile:-Derviş baba...Kanden gelür, kande gidersün? Diye sordu.Derviş baba (!) saygı ile ve onun şivesiyle cevap verdi:-Kazvin’den gelürem, şahımın mübarek cemalini görmekliğe gelmişem-Yollarda izlerde ne var, ne yoh?-Şahımun ulu himmetü sayesinde her yirde eman, âsayiş ve seâdet olup, cümle kulların ferhundehaldur.Bu cevapların şahın hoşuna gitti:-Benümle satranç oynamah dilürsen, garşuma geç!Yavuz:-Ben şahımdan sadece oyun aparmağa gelmüşem... diyerek satranç tahtasının başına oturdu. İlk oyunda bilerek yenildi. Fakat Şahtan daha usta olduğu için ikinci oyunda onu mat etti. Şah İsmail, herkesin gözü önünde uğradığı bu yenilgiye fena halde sinirlenip elinin tersiyle Yavuz’un göğsüne bir sille vurup:-Bre Kongay Işık (Serseri Derviş), hiç şah olanlar mat olur mu? Tutalum edebin yohmuş, sultanlara riayeti de mi bilmezsün? Diye çıkıştı. Yavuz, soğukkanlılıkla cevap verdi:-Şahım, danışıklı oyundan evvel habarım olsa böyle etmezdüm.Şah İsmail derhal kendisini toparladı ve:-Şah olanlar danışıklı oynamaz, var sağlıcakla git... dedi.Yavuz sarayda ayrılıp kaldığı hana gitti. Ertsigün şah, kendisine bir kese içinde bin altın yolladı. O günü odasında dinlenerek geçiren Yavuz, ortalık karardıkta sonra dışarı çıktı, karalıkta saraya sokulup şahın ata binerken kullandığı binek taşını omuzlayıp yerinden oynata rak, keseyi taşın altına koydu ve o geceyi Tebriz’de geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden Trabzon’a doğru hızla hareket etti.Satrançta bir garip dervişe yenilmek Şah İsmail’e ağır gelmişti. Sonunda onunla bir daha oynayıp daha da dikkatli davranarak mutlaka yenmeye karar verdi. Ayrıca rakibi nin yenildiği zaman çok sinirlendiğini gören Kongay Işık’ın onu bir daha mat etmeye cesaret edemeyeceğini de umaktaydı.Yavuz’un Tebriz’den ayrılmasından ik gün sonra şah, tekrar oyuna çağırmak için kaldığı hana bir haberci yolladıysa da , onun çoktan ayrılıp gitmiş olduğunu öğrendi. Üstelik ne tarafa gittiğini de bilen yoktu. Ancak, evvlece kendisi Kazvin’den gelmiş olduğunu söylediği için hemen o tarafa doğru hızlı süvariler çıkarıldıysa da, bunlar kendisine rastlayamadan geri döndüler. Onu ne tanıyan, ne bilen, ne de gören vardı. Ancak şahın hademelerinden biri şehzadeyi tanımıştı. Bunu, şahın yakınlarından birinin yanında ağzından kaçırdı. Şah İsmail onu hemen huzura çağırttı ve:-Benimle satranç oynayan Şehzade Selim imiş, doğru olup mu? Diye sordu.-Beli Şahım...evvel Trabzon’da idim ve onu gördüm. -Peki ya bana neden habar etmedün?-Şehzadenin mehâbeti mani olup cesaret edemedim....................................Şehzade Yavuz Selim, uzun bir maceradan sonra 24 Nisan 1512 güün tahttan vazgeçen babasının yerine padişah oldu. Hemen, Osmanlı Devleti için en büyük tehlike olan İran üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Nihayet büyük bir orduyla yola çıktı. 23 Ağustos 1514 günü Çaldıran’da iki ordu karşılaştılar. Savaş sonunda, mutlaka kazanaca ğını uman Şah İsmail kaybetti. Hızır adlı seyisinin kendisini feda ederek atını ona verme siyle harp meydanından kaçarak canını zor kurtardı.Yavuz daha sonra İran başkenti Tebriz’e doğrı yola çıktı. Şehre girince, şahın sarayının önüne vardı ve sırtını saray tarafına verip dört bir yanı gözden geçirdikten sonra yanında bulunan devlet erkanının yüzlerine baktı, sonunda Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağaya:-Şu kapı eşiğinde şahın ata bindiği taşın altına kendi elimle bin altın koymuştum, helal malımdır. O altınları sana ihsan ettim. Taşı kaldırıp al... dedi.Padişahın bu emri üzerine orada bulunanlar şaşırdılar. Çünkü Yavuz Sultan Selim Hanın daha önce Tebriz’e geldiğini kimse bilmiyordu. Bir an tereddüt geçiren Osman Ağa atından indi ve taşın yanına varıp altını yoklayınca hakiakten tam ayarlı bin altın buldu. Kese çürüdüğü için altınlar dağılmıştı. Hemen altınları mendiline doldurdu ve Padişahın üzengisi hizasına gelip elini öptü. Durumu daha sonra öğrenen devlet erkanı, Yavuz’un daha şehzadeliğinde İran’ı fethetmeyi planladığını anladılar.

SELİM HÂN Yavuz Sultân Selimhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com

11 Eylül 2013 Çarşamba

Lütfen her konuda gerçekçi olalım… Barışçı olalım… " Yavuz Selim Köprüsü "

Yavuz Selim Köprüsü Onlara kalsa, Boğaza beş köprü yapılsa, hepsine de
Atatürk Köprüsü isminin verilmesini isterler. Nasıl
ayırt edecekler? Birinci Atatürk, İkinci Atatürk,
Üçüncü Atatürk Köprüsü…
Üçüncü köprüye, köprü olarak muhalifim ama
isminin Yavuz Sultan Selim Köprüsü olacağını duyunca çok sevindim.
Türkiye Sünnî kültürlü bir ülkedir ve Yavuz Sultan
Selim bir Sünnî büyüğüdür.
Şiî İran’da büyük bir köprü yapılsa ve adı Şah İsmail
Köprüsü konulsa onu da tabiî karşılamak gerekir.
Yavuz Alevîlere kıymış… Peki Şah İsmail Sünnîlere kıymadı mı?


Büyük tepki gösteren biri, “Bari dördüncü Köprüye
Muaviye ismini versinler” diye yazmış.
Biz Sünnîler elbette Hazret-i Ali kerremallahu vecheh
ve radiyallahu anh efendimizi, Hz. Fatima annemizi,
Haseneyn efendilerimizi, Ehl-i Beyt-i Mustafayı çok severiz ama Hz. Muaviyeye küfr ve hakaret etmeyiz,
ona da radiyallahu anh deriz. Peygamber Efendimize
vahiy katipliği yapmış bir sahabiyi nasıl dışlayabiliriz?
İslam kin ve intikam dini değildir. Bin dört yüz yıl
önce cereyan etmiş üzücü hadiselerde savcılık,
hakimlik, cellatlık yapmak doğru değildir. Bunların hükümlerini Ahkemülhakimîn olan Allaha bırakırız.
Şunu da belirteyim ki, Ehl-i Beyti sevmek Ehl-i Sünnete
göre farzdır.
Köprüye Yavuz Selim ismi verildi diye Sünnîler ile
Alevîler arasında düşmanlık çıkartmak, mezhep
savaşı fitneleri kundakçılığı yapmak doğru değildir. Yapılacak köprüden isteyen geçer, istemeyen
geçmez.
Biz Sünnîler bu memlekette mecburen nice Deli
Dumrul köprüsünden geçmiyor muyuz?
Birkaç kez arz etmiştim, tekrar ediyorum: Bu
memleketteki Alevilerin hepsi bir değildir. Bir kısım Aleviler gerçek Alevidir. Bir kısmı ise Kripto Alevidir.
Aslında Ermenidir ama geçici ve iğreti olarak Alevi
postuna bürünmüştür.
Bugün İran’da Ebu Bekir, hele Ömer, Osman
isimleriyle seyahat etmek, yaşamak mümkün değildir.
Safevî Şiilerinin en kızdığı, en fazla düşmanlık ettiği kimse Hz. Ömer’dir. Biz Sünnîler ise Hulefa-i Râşidîn
efendilerimizin isimlerini camilerimize levha yaptırıp
koymuşuzdur.
İstanbul Karacaahmet Seyyid Ahmed mezarlığındaki
Şiî camiine gitmiştim. Onun içinde bol miktarda “Ya
İmam!” levhaları vardı. Yani Ya Ali!.. Bizim onlardan farkımız, ilk üç halifeyi de sevmek ve hayırla yad
etmektir.
Sünnilerin, Şiilerin, Alevilerin yapması gereken ilk iş
barışmak, fitne ve fesat çıkartmamaktır.
Bunun için de Ashab-ı Kiram radiyallahu anhüm
ecmain efendilerimize hakaret etmemek gerekir. Biz Ehl-i Beyti seviyoruz sayıyoruz, onlar da en
azından Ashaba hakaret etmesinler.
Yezide gelince… Sünniler içinde onu seven, tutan tek
kişi çıkmaz. Sevmeyiz ama adaletsizlik de yapmayız.
İslam adalet dinidir.
Sünnî Türkiye ile Şiî İranın Suriye konusundaki tutumlarını görüyoruz. Anlaşmaları mümkün değil.
Birbirleriyle savaşmasınlar başka ihsan istemez.
Bu fakir koyu bir Sünniyimdir. Lakin Allaha,
Resulullaha, Kur’ana, Ehl-i Beyte, âhirete inanan bir
Aleviyi kesinlikle dışlamam, hürmette kusur etmem.
Barışçı bir Müslümanımdır Alisiz bir Alevilik çıkartmak isteyenleri kesinlikle Alevi kabul etmem. Alisiz Alevilik
mi olurmuş…
Bendeniz İranda yaşayan bir Sünnî olsam, Şah
İsmailin yüceltilmesinden rahatsızlık duyarım ama
fitne ve fesat çıkmaması ve zulme uğramamak için
sesimi çıkartmam. İrandaki yirmi milyon Sünnnî Türkiyedeki Aleviler
kadar hür değil.
Lütfen gerçekçi olalım… Barışçı olalım… Her konuda
olmasa bile bazı konularda toleranslı olalım. Hz.
Alinin, Ehl-i Beytin ruhaniyetleri, Hz. Hasanın, Kerbela
şehidi İmam Hüseyin efendimizin, Hz. Fatima annemizin ruhaniyetleri Sünnilerin ve Alevilerin
üzerine sâyeban olsun. Amin.
Herkese selam ediyorum.

Mehmet Şevket Eygi