Adalet terazimizi ve ahlak yapımızı bozdular..
İttihad ve terakki çetelerinin entrikalarla kurduğu hain kapitalist ve sosyalist şeytani düzenlerin Müslüman ülkeleri işgalinden beri tam yüz elli yıldır çok canlar verildi. Çok ocaklar söndü. Çok yuvalar dağıldı.
Musul, Kerkük ve Balkanlar gibi en verimli toprakları kaybettik. Koskoca Cihan Devleti Osmanlı’yı yıkan bu masonik sabataist çetenin başımıza musallat ettiği bu çarpık ve bozuk düzen, işe Allah’a savaşla başladı.
Bu düzenin temsilcileri eliyle Ana Hayat Yasamız Kur’an-ı Kerim suç aleti sayılarak okunması, anlaşılması ve yaşanmasına türlü engeller konuldu.
Ecdat yadigarı camilerimizin minarelerinden Allah-u Ekber ezanlarını tam 17 yıl yasakladılar. Sultan Fatih’in emaneti Ayasofya Camimiz müzeye çevrildi.
İzinden gitmekle şeref duyduğumuz Başöğretmenimiz ve eşsiz önderimiz Hz. Muhammed (s.a) efendimizin mesajları öğretilmedi. Tanıtılmadı, anlatılamadı ve yaşanılamadı..
Bu sebeble bilhassa ahlaki çöküş depremi bütün hızıyla sürüyor…
Her Peygamber Efendilerimiz devrinin Firavuni düzenini yıkarken bu asrın zalimleri Hakk düzenini devre dışı bırakarak Allah’ın değişmez ve değiştirilemez yasası İslam düzenini hayatımızdan çıkardılar.
Ölçü düzenimizi, adalet terazimizi ve ahlak yapımızı bozdular..
Ve sonunda Allah’a kul olmaktan ve kulluk görevlerini yapmaktan utanan ve sıkılan bir toplum meydana getirdiler.
Depremlerde yıkılan demirinden ve çimentosundan çalınmış binalar gibi imanımızı, şuurumuzu, birlik ve kardeşlik ruhumuzu çaldılar.
Başımızı (hilafetimizi) kopararak Ümmet ve vahdet binamızı yıktılar. Ve bizleri kurda kuşa yem ettiler.
Harflerimizi kaldırarak medeniyetimizle aramızdaki bin yıllık köprüyü bombaladılar.
Eğitimsizlikten, savunmamızı, sanayimizi ve teknolojimizi düşmanlarımızın müsaadesine ve himayesine terk ettiler.
Camilerimizi dilsizler, sağırlar ve körler okulu haline getirdiler.
Binlerce idam sehpalarıyla ve çeşitli baskılarla alimler susturulunca hakikatleri duyamayan toplum gerçekleri göremez hale geldi.
Şimdi iki yüz yıldır devam eden bu sarsıntıların bedelini fertte, ailede, toplumda beraberce ödüyoruz. Saygı, sevgi, merhamet, sorumluluk duygusu köreltilmiş batı hayranı ve moda kurbanı şeytanın maskarası bir nesil yetiştirmeyi başaran bu hain düzen entrikacılarını,
Osmanlı Devletimizi çökerten ve genç Türkiye’mizin rotasının İslam Nizamına döndürülmemesi için uğraşan Siyonist, Sabataist ve Masonik çeteleri unutmadık ve asla unutmayacağız….
Tekrar tekrar söylüyor ve ilan ediyorum ki,
Hâkimiyet ve Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Allah’ın Hak düzenine ait oluncaya ve Hak düzen İslam’a dönünceye kadar başımızın belalardan kurtulma imkânı yoktur.
Allah’ın düşmanlarını dost, dostlarını da düşman görmeye devam ettikçe sarsılacağız, sürüleceğiz, dövüleceğiz ve ağlamaya devam edeceğiz.
Müslümanlar kardeş olmadıkça, birbirimizi sevmedikçe ve birbirimizin kuyusunu kazmaya devam ettikçe iki yakamız bir araya gelmesi mümkün değildir.
Şevki Yılmaz – Yeni Akit (11 Kasım 2011)
saltanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
saltanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Kasım 2013 Salı
5 Kasım 2013 Salı
Veliahd Abdülmecid efendi, böyle bir Hilâfet’i seve seve kabul etti
Kesilen kafalar ve Saltanatın kaldırılması
Vahideddin Han, mektepten Saltanat’a ve Hilâfete bağlılık yeminleri ederek mezun olan ve orduya katılan Refet Paşa’dan ettiği yemine sadakat beklemektedir, fakat bu beyhude bir bekleyiştir. Zira Sultan’ın bileti 1 Kasım günü bir daha geriye dönülemeyecek bir biçimde kesilmiştir. Refet Paşa, ise sadece bir elçidir ve tebliği için oradadır. Ankara’dan kesin emir almıştır.
Millî Mücadele’yi en başından beri destekleyen, besleyen hatta 2. İnönü Zaferi’nden sonra Anadolu’daki gazilere ulaştırmak üzere açılan yardım kampanyalarına hanedanın bütün üyeleri ile birlikte bir numaralı bağışçı sıfatıyla katılan, büyük zafer neticesinde Dolmabahçe Sarayı’nda kıldığı şükür namazına ve indirilen hatimlere rağmen Sultan Mehmed Vahideddin Han, değişen sosyal şartlar itibariyle Ankara’daki TBMM’de 1922’nin sonundan itibaren artık tüm kötülüklerin müsebbibi olarak görülüyor ve tahtında hatta memlekette bir dakika bile kalmaması noktasında konuşmalar yapılıyordu.
Sultan Vahideddin Han’ın son Başkatibi Rıfat Bey, hükümdarın büyük zaferden sonra Anadolu’yu tebrike hazırlandığını ama tebrik telgrafının bir türlü çekilemediğini anlatır.
Büyük zaferden sonra çekilmesi planlanıp bir türlü çekilemeyen kutlama telgrafını isterseniz o günün başkatibi Rıfat Bey’in hatıralarında bu durumdan bahsederken o gecenin karmaşasından ve telgrafın çekilmesi için birkaç gün beklenip Ankara TBMM’nin bu mutluluğu sindirmesini beklediklerini açıklar ve şöyle söyler;
“Son Mevlid Kandili gecesiydi. Padişahın Çit Köşkü’ndeki odasından hemen gelmemi istediğini söylediler. Yanlarında eski Başkatip Ali Fuat Bey’in (Türkgeldi) bulunduğunu öğrendim. Hemen Çit Köşkü’ne gittim. Elinde bir kâğıt olduğu halde her zamanki yerinde oturuyor ve karşısında Ali Fuat Bey bulunuyordu. Oda kapısından henüz içeriye girdim ki, Padişah; Gel gel sen de şu sandalyeye otur. Al şu kağıdı bir de sen oku, ne dersin? diye elindeki kağıdı verdi. Bu kağıt Ali Fuat Bey tarafından kaleme alınmış ve ilk paragrafında ordunun kazanmış olduğu zaferden dolayı memnunluğunu, ikinci paragrafında ise Anadolu ile İstanbul arasındaki ayrılığın bir düzeltme suretine bağlanması hakkında bazı temennileri ihtiva ediyordu. Ben de fikrimi söyleyip Büyük Taarruz’da kazanılan zaferin şerefine verilen mevlide gittim.”1
Kutlama telgrafının çekileceği esnada Ankara’daki Meclis’te bazı milletvekillerinin padişah ve İstanbul hakkındaki ileri geri konuşmaları saraya kadar gelmiş, bu gelişme üzerine telgrafın çekilmesi için Meclis başkanlığının bu gelişmeler karşısındaki tavrı ve tepkisi beklenmiştir.
TBMM’de çok şiddetli tartışmalar yaşanıyordu. Önceleri Saltanat Ve Hilâfet mutlaka Sultan Vahideddin’e aittir fikrini savunan Meclis üyeleri, bir süre sonra, Saltanat ve Hilâfet’in mutlaka olması gerektiği ama Vahideddin Han’dan bu sıfatların alınmasının şart olduğunu sesli bir biçimde ifade etmeye başladılar. Aynı meclis üyeleri, 1922’nin son çeyreğinde ise Hilâfet ve Saltanat’ın birbirinden mutlaka ayrılması, Hilâfetin devam etmesi ve Saltanat’ın kaldırılması gerektiğine doğru dönmeye başladı. Bu noktada başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere diğer milletvekilleri çok sert ve Saltanat’ın aleyhinde konuşmalar yapmaya başladı.
1 Kasım 1922 günü, Saltanat’ın Kaldırılması’na binaen toplanan meclis genel kuruluna vekiller tarafından değişik metinler sunuldu. Görüşülen kanun maddesine muhalefet eden bir grup mebus, “Saltanatla hilafetin birbirinden ayrılmasının İslâm Fıkhı açısından da mümkün olmayacağını” söylemeleri üzerine iki grup arasında çok ciddi tartışmalar çıktı. Gittikçe artan tansiyon sinirleri de bir hayli gerdi. Hadiseleri dikkatle takip eden Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa, yüksek gerilimli anların yaşandığı bir anda sıranın üzerine çıkarak şu meşhur konuşmasını yaptı;
“…Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlar, bu tasallutlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline fiilen almış bulunuyor. Mevzubahis olan millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, derhal olacaktır. Şu an burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi normal görürse, bence uygun olur.
Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
Paşa’nın bu konuşmasından sonra muhalif sesler sustu ya da susmak zorunda kaldı. konu hakkında verilen önergeler birleştirildi ve son şekil, genel kurulda “Allah Kahretsin” sedalarıyla, “taçlı hain”, “Vehimeddin” gibi benzetmelerin bol kullanıldığı konuşmalardan sonra kabul edildi. Millet Meclisi’nde kabul edilen bu kanundan sonra Vahideddin Han’ın üzerinden Sultan’lık sıfatı alınmış, fakat Halife’lik sıfatı halâ üzerinde durmaktaydı.
1 Kasım 1922’deki bu görüşmelerden sonra saltanat ve padişahlık artık tarih olmuştu. Bu durum, tahtı ayaklarının altından çekilen Sultan’a, İstanbul’da Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümetini temsil eden Refet Bele Paşa, tarafından bildirildi. Refet Paşa, 2 Kasım günü sabahı Saray’a gelir ve saat on birde huzura kabul edilmesini ister. Sultan, Meclis’in aldığı karardan haberdardır fakat kendisine henüz resmî bir tebligat yapılmamıştı. Yıldız Sarayı’nda o gün, fevkalâde bir telaş hakimdir. Vahideddin Han’ın daha sonra anlatacağı gibi; “Henüz Boğaz’da namlularını Yıldız’a çevirmiş olan işgalci zırhlılar vardır. Fakat ilk kez Anadolu’nun galip temsilcisi Saray’a gelecektir. Hukukî açıdan bu işgalin de nihayet bulduğunun en mühim göstergesidir.”
Vahideddin Han, mektepten Saltanat’a ve Hilâfete bağlılık yeminleri ederek mezun olan ve orduya katılan Refet Paşa’dan ettiği yemine sadakat beklemektedir, fakat bu beyhude bir bekleyiştir. Zira Sultan’ın bileti 1 Kasım günü bir daha geriye dönülemeyecek bir biçimde kesilmiştir. Refet Paşa, ise sadece bir elçidir ve tebliği için oradadır. Ankara’dan kesin emir almıştır. Vahideddin’e “Sultan, Hükümdar veya Hakan” gibi devlet başkanlarına yapılan bir hitap tarzı ile hitap etmemesi bildirilmiştir.
Refet Paşa, Saray’da o gün hayatı boyunca hiçbir an eşine benzerine karşılaşamayacağı bir saygı ve ihtimam ile karşılaşır. Başmabeynci ve Başkâtip kendisini kapıda karşılar. Diğer saray çalışanları ise kapıdan itibaren merdivenlerde ve içeride karşılıklı olarak sıraya dizilirler. Avrupaî bir giyim tarzı ile giyinen ve biraz da havalı bu Ankara Hükümetinin temsilcisi Refet Paşa, acaba bu durum karşısında ne düşünmüştür?.. Refet Paşa, sıkıntılıdır. Daha sonraki senelerde kaleme aldığı hatırlarında bu hadise için şöyle söyler;
“…Yapmakla görevli olduğum husus, güç ve ağırdı. Biz saltanata ve hilâfete bağlı kalacağımıza yemin etmiştik. Anadolu mücadelesi sırasında da saltanatı ve hilâfeti düşman boyunduruğundan kurtaracağımızı söylüyorduk. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın da talimatı açık ve kesindi. Vahideddin’e sadece Halife Hazretleri diyerek hitap edecektim.”2
Seneler sonra bu samimi düşüncelerini itiraf eden Paşa, o gün Sultan’la karşılaştığı an hiç de saygı çerçevesinde davranmadı. Zira Paşa, Ankara dönüşünde bu karşılaşma için şöyle diyecektir;
“…Padişah’ın önünde ayak ayak üstüne attım ve koltuğa o kadar yaslandım ki nerede ise ayakkabım burnuna değecekti… Sultan Vahideddin, Refet Paşa’yı Yıldız Sarayı’nın ikinci katındaki kabul odasında seneler evvel memleketin kurtuluşu için planlar yaptığı dönemlerde, Kâzım Karabekir Paşa’yı, Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’yı ve Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladığı psikoloji ile karşıladı. Zira Sultan mevcut durumu halâ kabul etmek istemiyordu. Bu durumu halâ karşılıklı paslaşmalarla atılan hamleler gibi görüyordu.
Büyük bir saygı ile karşılanan ve en üst düzeyde itibar gören Refet Paşa, Sultan’ın odasında Vahideddin Han’a hitaben sözüne “Sultanım” yerine “Halife Hazretleri” diye başlayınca bozulan ve fena halde sinirlenen Sultan Vahideddin, mülakatı daha başlamadan bitirmiş ve Saltanatsız bir hilâfetin olamayacağını izah ettikten sonra;
“…Saltanatsız bir Hilâfeti hanedanımızın en aciz bir ferdinin bile kabul etmeyeceğine emin olabilirsiniz Paşa!” deyip konuşmasını bitirmiştir. Refet Paşa ise seneler sonra dostlarına; “O gün sultanı İstanbul’dan ayrılması için ikna etmeye çalıştığını, bu gidişin sürekli değil geçici olacağını ve bir müddet sonra ortalık yatışınca tekrar döneceği noktasında telkinde bulunduğunu”3 söylemişti
Zira bu sayede, ülkede çift başlılık ortadan kalkacak, hiçbir meselede ikilik oluşmayacak ve rejim bunalımı yaşanmayacaktı. Mustafa Kemal Paşa, Refet Bele’ye, kendisi için şartların bir hayli zorlaştığını gören Sultan Vahideddin’in memleketten kaçması halinde müdahele etmemesi ve bu gidişe mani olmaması noktasında emirler de vermişti. Böylelikle hem tahtı elinden alınan bir Sultan’dan kurtulacaklar, hem kendisini firarî duruma düşürecek, hem de istediği sonuca varacaktı.4
Her şeye rağmen Sultan, Hilâfet ve Saltanat’ın birbirinden ayrılması ve Saltanat’ın kaldırılmasından sonra ortaya çıkan fiilî durumu asla tanımamış ve İslamî doktrine bağlı kalarak Saltanatsız Hilâfetin olamayacağı görüşünde ısrar etmiştir. Şer’i hukuka göre saltanat gücü olmayan bir hilafetin ancak göstermelik olacağını ve hiçbir dinî kaynakta böyle bir sembolik hilâfete olur veren bir hükmün bulunmadığını,5 dolayısıyla böylesine akla ve dine aykırı olan Saltanat’sız bir Hilâfet’i hanedanın en aciz üyesinin bile kabul etmeyeceğini savuna dursun, memleketi terk ettiğinin ertesi günü TBMM’de yapılan oylama neticesinde amcasının oğlu ve Veliahd Abdülmecid efendi, böyle bir Hilâfet’i seve seve kabul etti.6
KAYNAKLAR:
1) Münevver Ayaşlı, İşittiklerim Gördüklerim bildiklerim, Sf;231, İstanbul 1990
2) Ahmet Anapalı, Kurtuluşun Faturasını Ödeyen Adam, s.328
3) Metin Ayışığı, Son Osmanlı Hükümeti İle Ankara Hükümeti Arasındaki Münasebetler
4) Ekim 1920-4 Kasım 1922),Toplumsal Tarih, Haziran-Temmuz, 1994.
5) Mehmet Akif Tural, Saltanatın Otopsisi veya Milli Hakimiyet Yolunda Çekilen Çileler, Atatürk Kitaplığı, s.11
6) Münevver Ayaşlı, a.g.e., Sf; 8.
Vahideddin Han, mektepten Saltanat’a ve Hilâfete bağlılık yeminleri ederek mezun olan ve orduya katılan Refet Paşa’dan ettiği yemine sadakat beklemektedir, fakat bu beyhude bir bekleyiştir. Zira Sultan’ın bileti 1 Kasım günü bir daha geriye dönülemeyecek bir biçimde kesilmiştir. Refet Paşa, ise sadece bir elçidir ve tebliği için oradadır. Ankara’dan kesin emir almıştır.
Millî Mücadele’yi en başından beri destekleyen, besleyen hatta 2. İnönü Zaferi’nden sonra Anadolu’daki gazilere ulaştırmak üzere açılan yardım kampanyalarına hanedanın bütün üyeleri ile birlikte bir numaralı bağışçı sıfatıyla katılan, büyük zafer neticesinde Dolmabahçe Sarayı’nda kıldığı şükür namazına ve indirilen hatimlere rağmen Sultan Mehmed Vahideddin Han, değişen sosyal şartlar itibariyle Ankara’daki TBMM’de 1922’nin sonundan itibaren artık tüm kötülüklerin müsebbibi olarak görülüyor ve tahtında hatta memlekette bir dakika bile kalmaması noktasında konuşmalar yapılıyordu.
Sultan Vahideddin Han’ın son Başkatibi Rıfat Bey, hükümdarın büyük zaferden sonra Anadolu’yu tebrike hazırlandığını ama tebrik telgrafının bir türlü çekilemediğini anlatır.
Büyük zaferden sonra çekilmesi planlanıp bir türlü çekilemeyen kutlama telgrafını isterseniz o günün başkatibi Rıfat Bey’in hatıralarında bu durumdan bahsederken o gecenin karmaşasından ve telgrafın çekilmesi için birkaç gün beklenip Ankara TBMM’nin bu mutluluğu sindirmesini beklediklerini açıklar ve şöyle söyler;
“Son Mevlid Kandili gecesiydi. Padişahın Çit Köşkü’ndeki odasından hemen gelmemi istediğini söylediler. Yanlarında eski Başkatip Ali Fuat Bey’in (Türkgeldi) bulunduğunu öğrendim. Hemen Çit Köşkü’ne gittim. Elinde bir kâğıt olduğu halde her zamanki yerinde oturuyor ve karşısında Ali Fuat Bey bulunuyordu. Oda kapısından henüz içeriye girdim ki, Padişah; Gel gel sen de şu sandalyeye otur. Al şu kağıdı bir de sen oku, ne dersin? diye elindeki kağıdı verdi. Bu kağıt Ali Fuat Bey tarafından kaleme alınmış ve ilk paragrafında ordunun kazanmış olduğu zaferden dolayı memnunluğunu, ikinci paragrafında ise Anadolu ile İstanbul arasındaki ayrılığın bir düzeltme suretine bağlanması hakkında bazı temennileri ihtiva ediyordu. Ben de fikrimi söyleyip Büyük Taarruz’da kazanılan zaferin şerefine verilen mevlide gittim.”1
Kutlama telgrafının çekileceği esnada Ankara’daki Meclis’te bazı milletvekillerinin padişah ve İstanbul hakkındaki ileri geri konuşmaları saraya kadar gelmiş, bu gelişme üzerine telgrafın çekilmesi için Meclis başkanlığının bu gelişmeler karşısındaki tavrı ve tepkisi beklenmiştir.
TBMM’de çok şiddetli tartışmalar yaşanıyordu. Önceleri Saltanat Ve Hilâfet mutlaka Sultan Vahideddin’e aittir fikrini savunan Meclis üyeleri, bir süre sonra, Saltanat ve Hilâfet’in mutlaka olması gerektiği ama Vahideddin Han’dan bu sıfatların alınmasının şart olduğunu sesli bir biçimde ifade etmeye başladılar. Aynı meclis üyeleri, 1922’nin son çeyreğinde ise Hilâfet ve Saltanat’ın birbirinden mutlaka ayrılması, Hilâfetin devam etmesi ve Saltanat’ın kaldırılması gerektiğine doğru dönmeye başladı. Bu noktada başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere diğer milletvekilleri çok sert ve Saltanat’ın aleyhinde konuşmalar yapmaya başladı.
1 Kasım 1922 günü, Saltanat’ın Kaldırılması’na binaen toplanan meclis genel kuruluna vekiller tarafından değişik metinler sunuldu. Görüşülen kanun maddesine muhalefet eden bir grup mebus, “Saltanatla hilafetin birbirinden ayrılmasının İslâm Fıkhı açısından da mümkün olmayacağını” söylemeleri üzerine iki grup arasında çok ciddi tartışmalar çıktı. Gittikçe artan tansiyon sinirleri de bir hayli gerdi. Hadiseleri dikkatle takip eden Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa, yüksek gerilimli anların yaşandığı bir anda sıranın üzerine çıkarak şu meşhur konuşmasını yaptı;
“…Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlar, bu tasallutlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline fiilen almış bulunuyor. Mevzubahis olan millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, derhal olacaktır. Şu an burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi normal görürse, bence uygun olur.
Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
Paşa’nın bu konuşmasından sonra muhalif sesler sustu ya da susmak zorunda kaldı. konu hakkında verilen önergeler birleştirildi ve son şekil, genel kurulda “Allah Kahretsin” sedalarıyla, “taçlı hain”, “Vehimeddin” gibi benzetmelerin bol kullanıldığı konuşmalardan sonra kabul edildi. Millet Meclisi’nde kabul edilen bu kanundan sonra Vahideddin Han’ın üzerinden Sultan’lık sıfatı alınmış, fakat Halife’lik sıfatı halâ üzerinde durmaktaydı.
1 Kasım 1922’deki bu görüşmelerden sonra saltanat ve padişahlık artık tarih olmuştu. Bu durum, tahtı ayaklarının altından çekilen Sultan’a, İstanbul’da Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümetini temsil eden Refet Bele Paşa, tarafından bildirildi. Refet Paşa, 2 Kasım günü sabahı Saray’a gelir ve saat on birde huzura kabul edilmesini ister. Sultan, Meclis’in aldığı karardan haberdardır fakat kendisine henüz resmî bir tebligat yapılmamıştı. Yıldız Sarayı’nda o gün, fevkalâde bir telaş hakimdir. Vahideddin Han’ın daha sonra anlatacağı gibi; “Henüz Boğaz’da namlularını Yıldız’a çevirmiş olan işgalci zırhlılar vardır. Fakat ilk kez Anadolu’nun galip temsilcisi Saray’a gelecektir. Hukukî açıdan bu işgalin de nihayet bulduğunun en mühim göstergesidir.”
Vahideddin Han, mektepten Saltanat’a ve Hilâfete bağlılık yeminleri ederek mezun olan ve orduya katılan Refet Paşa’dan ettiği yemine sadakat beklemektedir, fakat bu beyhude bir bekleyiştir. Zira Sultan’ın bileti 1 Kasım günü bir daha geriye dönülemeyecek bir biçimde kesilmiştir. Refet Paşa, ise sadece bir elçidir ve tebliği için oradadır. Ankara’dan kesin emir almıştır. Vahideddin’e “Sultan, Hükümdar veya Hakan” gibi devlet başkanlarına yapılan bir hitap tarzı ile hitap etmemesi bildirilmiştir.
Refet Paşa, Saray’da o gün hayatı boyunca hiçbir an eşine benzerine karşılaşamayacağı bir saygı ve ihtimam ile karşılaşır. Başmabeynci ve Başkâtip kendisini kapıda karşılar. Diğer saray çalışanları ise kapıdan itibaren merdivenlerde ve içeride karşılıklı olarak sıraya dizilirler. Avrupaî bir giyim tarzı ile giyinen ve biraz da havalı bu Ankara Hükümetinin temsilcisi Refet Paşa, acaba bu durum karşısında ne düşünmüştür?.. Refet Paşa, sıkıntılıdır. Daha sonraki senelerde kaleme aldığı hatırlarında bu hadise için şöyle söyler;
“…Yapmakla görevli olduğum husus, güç ve ağırdı. Biz saltanata ve hilâfete bağlı kalacağımıza yemin etmiştik. Anadolu mücadelesi sırasında da saltanatı ve hilâfeti düşman boyunduruğundan kurtaracağımızı söylüyorduk. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın da talimatı açık ve kesindi. Vahideddin’e sadece Halife Hazretleri diyerek hitap edecektim.”2
Seneler sonra bu samimi düşüncelerini itiraf eden Paşa, o gün Sultan’la karşılaştığı an hiç de saygı çerçevesinde davranmadı. Zira Paşa, Ankara dönüşünde bu karşılaşma için şöyle diyecektir;
“…Padişah’ın önünde ayak ayak üstüne attım ve koltuğa o kadar yaslandım ki nerede ise ayakkabım burnuna değecekti… Sultan Vahideddin, Refet Paşa’yı Yıldız Sarayı’nın ikinci katındaki kabul odasında seneler evvel memleketin kurtuluşu için planlar yaptığı dönemlerde, Kâzım Karabekir Paşa’yı, Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’yı ve Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladığı psikoloji ile karşıladı. Zira Sultan mevcut durumu halâ kabul etmek istemiyordu. Bu durumu halâ karşılıklı paslaşmalarla atılan hamleler gibi görüyordu.
Büyük bir saygı ile karşılanan ve en üst düzeyde itibar gören Refet Paşa, Sultan’ın odasında Vahideddin Han’a hitaben sözüne “Sultanım” yerine “Halife Hazretleri” diye başlayınca bozulan ve fena halde sinirlenen Sultan Vahideddin, mülakatı daha başlamadan bitirmiş ve Saltanatsız bir hilâfetin olamayacağını izah ettikten sonra;
“…Saltanatsız bir Hilâfeti hanedanımızın en aciz bir ferdinin bile kabul etmeyeceğine emin olabilirsiniz Paşa!” deyip konuşmasını bitirmiştir. Refet Paşa ise seneler sonra dostlarına; “O gün sultanı İstanbul’dan ayrılması için ikna etmeye çalıştığını, bu gidişin sürekli değil geçici olacağını ve bir müddet sonra ortalık yatışınca tekrar döneceği noktasında telkinde bulunduğunu”3 söylemişti
Zira bu sayede, ülkede çift başlılık ortadan kalkacak, hiçbir meselede ikilik oluşmayacak ve rejim bunalımı yaşanmayacaktı. Mustafa Kemal Paşa, Refet Bele’ye, kendisi için şartların bir hayli zorlaştığını gören Sultan Vahideddin’in memleketten kaçması halinde müdahele etmemesi ve bu gidişe mani olmaması noktasında emirler de vermişti. Böylelikle hem tahtı elinden alınan bir Sultan’dan kurtulacaklar, hem kendisini firarî duruma düşürecek, hem de istediği sonuca varacaktı.4
Her şeye rağmen Sultan, Hilâfet ve Saltanat’ın birbirinden ayrılması ve Saltanat’ın kaldırılmasından sonra ortaya çıkan fiilî durumu asla tanımamış ve İslamî doktrine bağlı kalarak Saltanatsız Hilâfetin olamayacağı görüşünde ısrar etmiştir. Şer’i hukuka göre saltanat gücü olmayan bir hilafetin ancak göstermelik olacağını ve hiçbir dinî kaynakta böyle bir sembolik hilâfete olur veren bir hükmün bulunmadığını,5 dolayısıyla böylesine akla ve dine aykırı olan Saltanat’sız bir Hilâfet’i hanedanın en aciz üyesinin bile kabul etmeyeceğini savuna dursun, memleketi terk ettiğinin ertesi günü TBMM’de yapılan oylama neticesinde amcasının oğlu ve Veliahd Abdülmecid efendi, böyle bir Hilâfet’i seve seve kabul etti.6
KAYNAKLAR:
1) Münevver Ayaşlı, İşittiklerim Gördüklerim bildiklerim, Sf;231, İstanbul 1990
2) Ahmet Anapalı, Kurtuluşun Faturasını Ödeyen Adam, s.328
3) Metin Ayışığı, Son Osmanlı Hükümeti İle Ankara Hükümeti Arasındaki Münasebetler
4) Ekim 1920-4 Kasım 1922),Toplumsal Tarih, Haziran-Temmuz, 1994.
5) Mehmet Akif Tural, Saltanatın Otopsisi veya Milli Hakimiyet Yolunda Çekilen Çileler, Atatürk Kitaplığı, s.11
6) Münevver Ayaşlı, a.g.e., Sf; 8.
![]() |
| Sultan Vahideddin Han http://gercektarihdeposu.blogspot.com |
Etiketler:
abdulmecid,
domlabahce,
fevzicakmak,
hilafet,
idam,
idamlik,
iktidar,
kandil,
KELLELER,
KESILEN,
mevlid,
osmanli,
refetbele,
saltanat,
saltanatsiz,
saray,
tbmm,
vahideddin,
veliahd
9 Ekim 2013 Çarşamba
Osmanlılar Avrupa'nın Müslüman İmparatorları
BBC televizyonu, "Osmanlılar: Avrupa'nın Müslüman İmparatorları" adlı üç bölümlük bir dizi yayımlamaya başladı.
Gazeteci Rageh Omaar tarafından sunulan belgeselde Osmanlı İmparatorluğu'nun Söğüt'te başlayıp üç kıtaya yayılan altı asırlık öyküsü ele alınıyor.
Türkiye'nin yanı sıra Balkanlar'da, Yunanistan'da ve Orta Doğu'nun çeşitli ülkelerinde çekilen filmde Rageh Omaar, Osmanlı padişahlarının ekonomik, dini ve toplumsal örgütlenmeyi değişen zaman içinde nasıl yönettiğini ve Müslüman olmayan toplumlarla geliştirdikleri ilişkileri inceliyor.
Rageh Omaar'ın ifadesiyle, ''Batı'nın tarihsel hafızasından büyük çapta silinmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun öyküsü son zamanlarda yeniden büyük bir ilgi uyandırmaya başladı.''
Günümüzde Hristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasında yaşanan gerginlik ve anlaşmazlıkların yüzyıllarca Osmanlılar tarafından da tecrübe edildiğini anlatan Rageh Omaar, generaller ve din adamları arasındaki dengenin kurulması ya da laik siyasetin dini ideolojiyle rekabeti gibi konularda Türklerin tarihsel deneyiminin zenginliğine vurgu yapıyor.
BBC 2 televizyonunda yayımlanmaya başlanan bu dizi öncesinde, gene yakın zaman içinde BBC radyosunda Allan Little imzalı ''Türkiye: Yeni Osmanlılar'' adlı bir radyo dizisi yayımlanmıştı.
![]() |
| Gazeteci Rageh Omaar ALLAHcc razi olsun http://gercektarihdeposu.blogspot.com |
![]() |
| Osmanlılar: Avrupa'nın Müslüman İmparatorları http://gercektarihdeposu.blogspot.com |
Etiketler:
balkanlar,
bbc,
deposu,
generaller,
gercek,
hristiyan,
islam,
kitalar,
musluman,
namaz,
omaar,
osmanli,
padisahlar,
Rageh,
saltanat,
tarih,
turkler,
yunanistan
3 Ekim 2013 Perşembe
Ortadoğu'yu YAKAN Osmanlı İHANETİ
Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in hayatı ve Osmanlı'ya ihaneti
Osmanlı'ya ihanet eden aileyi saran lanet çemberi
Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı'nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor.
OSMANLI HAYALETİ Mİ KARŞIMIZA ÇIKIYOR
Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı'nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir? Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?
Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida'nın sözünü ettiği türden bir hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan kaldırılıncaya kadar.
Osmanlı'nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.
HAŞİMİLERİN BAŞINDAKİ LANET
En iyisi, siz 'İslam'da hayalet var mı?' sorusunu sormadan ben asıl konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı'ya ihanet etmiş bir ailenin, son kalıntısı Ürdün'de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.
1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan Ecyad Kalesi'ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin'in oğlu Kral Abdullah'ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid'i şu çarpıcı satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:
"Bence Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman'a yaptıklarından sonra meydana gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı." (Çeviren: Halit Özkan, Klasik: 2006, s. 19).
LANET FIRTINASI BAŞLIYOR
Sultan Abdülhamid'in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi Osmanlı'nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında esen lanet fırtınasına gelelim.
Abdülhamid'in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu ailesiyle birlikte İstanbul'a getirip Boğaz'da bir yalıda gözaltına aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid'in "ak" dediğine "kara" demeyi marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz'a döner ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.
ARAP KRALLIĞININ BAŞINA GETİRECEKLERDİ
İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı'nın başına geçireceklerdir. Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında Osmanlı'nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin, sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir. İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır. Nitekim Eylül 1924'te Abdülaziz b. Suud'un develerle hücumu üzerine krallığını oğlu Ali'ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958'de parçalanarak öldürülecek olan Ali'nin oğlu Abdülilah bu defa Irak'ta karşımıza çıkacaktır) Ali'nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.
UYANDIĞINDA SOLUĞU KIBRIS'TA ALDI
Muazzam Arap Krallığı'nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin ise uyandığında soluğu Kıbrıs'ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda babasıyla birlikte Şerif'i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli kralın kendilerini görür görmez Osmanlı'yı hatırladığını ve "Ah ben Osmanlı'ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum" diye iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931'de Amman'da ölürken bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen'de Osmanlı marşlarıyla karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)
LANET TORUNLARINA BİR HASTALIK GİBİ GEÇECEKTİ
Ancak Şerif Hüseyin'in Osmanlı'ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi geçecektir.
Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal'ın mutluluğu da uzun sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek babasından 2 yıl sonra ölecektir.
YERİNE OĞLUNU KRAL İLAN ETTİLER
Yerine oğlu Gazi'yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat'ta bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını kaybedecekti. (1939)
İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun "nâib"i yapıldı. İkisi birlikte Irak'ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958'deki halk ayaklanmasında parçalanarak öldürüldüler.
EN UZUN YAŞAYAN AİLE BİREYİ
Şerif Hüseyin'in öbür oğlu Abdullah'ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail'in kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin garibi, Şerif Hüseyin'in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970'te eceliyle ölmüştür.
İBRETLİK HİKAYE
Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan, diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor. Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik kazasına kurban gidiyor.
Osmanlı'ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.
Az kalsın casus Lawrence'i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra gözden düşmüştü. Londra'da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında bir motosiklet kazasında ölmüştü.
Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David Cameron'un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek zorunda kaldığı emperyalist İngiltere'nin "kullan, at" çarkı bütün acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.
Öte yandan Kral Abdullah'ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:
"Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı'ya isyana kalkışmazdık."
Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:
"Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail'e ne kadar boyun eğileceği. Eğer Osmanlı'ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık."
Bu olayi bir'de Mustafa Armagan dan okuyalim.
Osmanlı'ya ihanet eden aileyi saran lanet çemberi
Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı'nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor.
Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı'nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir? Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?
Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida'nın sözünü ettiği türden bir hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan kaldırılıncaya kadar.
Osmanlı'nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.
En iyisi, siz 'İslam'da hayalet var mı?' sorusunu sormadan ben asıl konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı'ya ihanet etmiş bir ailenin, son kalıntısı Ürdün'de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.
1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan Ecyad Kalesi'ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin'in oğlu Kral Abdullah'ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid'i şu çarpıcı satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:
"Bence Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman'a yaptıklarından sonra meydana gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı." (Çeviren: Halit Özkan, Klasik: 2006, s. 19).
Sultan Abdülhamid'in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi Osmanlı'nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında esen lanet fırtınasına gelelim.
Abdülhamid'in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu ailesiyle birlikte İstanbul'a getirip Boğaz'da bir yalıda gözaltına aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid'in "ak" dediğine "kara" demeyi marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz'a döner ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.
İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı'nın başına geçireceklerdir. Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında Osmanlı'nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin, sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir. İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır. Nitekim Eylül 1924'te Abdülaziz b. Suud'un develerle hücumu üzerine krallığını oğlu Ali'ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958'de parçalanarak öldürülecek olan Ali'nin oğlu Abdülilah bu defa Irak'ta karşımıza çıkacaktır) Ali'nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.
Muazzam Arap Krallığı'nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin ise uyandığında soluğu Kıbrıs'ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda babasıyla birlikte Şerif'i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli kralın kendilerini görür görmez Osmanlı'yı hatırladığını ve "Ah ben Osmanlı'ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum" diye iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931'de Amman'da ölürken bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen'de Osmanlı marşlarıyla karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)
Ancak Şerif Hüseyin'in Osmanlı'ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi geçecektir.
Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal'ın mutluluğu da uzun sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek babasından 2 yıl sonra ölecektir.
Yerine oğlu Gazi'yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat'ta bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını kaybedecekti. (1939)
İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun "nâib"i yapıldı. İkisi birlikte Irak'ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958'deki halk ayaklanmasında parçalanarak öldürüldüler.
Şerif Hüseyin'in öbür oğlu Abdullah'ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail'in kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin garibi, Şerif Hüseyin'in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970'te eceliyle ölmüştür.
Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan, diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor. Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik kazasına kurban gidiyor.
Osmanlı'ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.
Az kalsın casus Lawrence'i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra gözden düşmüştü. Londra'da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında bir motosiklet kazasında ölmüştü.
Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David Cameron'un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek zorunda kaldığı emperyalist İngiltere'nin "kullan, at" çarkı bütün acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.
Öte yandan Kral Abdullah'ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:
"Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı'ya isyana kalkışmazdık."
Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:
"Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail'e ne kadar boyun eğileceği. Eğer Osmanlı'ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık."
Mustafa ARMAĞAN.
Osmanlı'ya ihanet eden aileyi saran lanet çemberi
Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı'nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor.
OSMANLI HAYALETİ Mİ KARŞIMIZA ÇIKIYOR
Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı'nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir? Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?
Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida'nın sözünü ettiği türden bir hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan kaldırılıncaya kadar.
Osmanlı'nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.
HAŞİMİLERİN BAŞINDAKİ LANET
En iyisi, siz 'İslam'da hayalet var mı?' sorusunu sormadan ben asıl konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı'ya ihanet etmiş bir ailenin, son kalıntısı Ürdün'de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.
1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan Ecyad Kalesi'ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin'in oğlu Kral Abdullah'ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid'i şu çarpıcı satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:
"Bence Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman'a yaptıklarından sonra meydana gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı." (Çeviren: Halit Özkan, Klasik: 2006, s. 19).
LANET FIRTINASI BAŞLIYOR
Sultan Abdülhamid'in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi Osmanlı'nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında esen lanet fırtınasına gelelim.
Abdülhamid'in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu ailesiyle birlikte İstanbul'a getirip Boğaz'da bir yalıda gözaltına aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid'in "ak" dediğine "kara" demeyi marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz'a döner ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.
ARAP KRALLIĞININ BAŞINA GETİRECEKLERDİ
İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı'nın başına geçireceklerdir. Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında Osmanlı'nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin, sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir. İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır. Nitekim Eylül 1924'te Abdülaziz b. Suud'un develerle hücumu üzerine krallığını oğlu Ali'ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958'de parçalanarak öldürülecek olan Ali'nin oğlu Abdülilah bu defa Irak'ta karşımıza çıkacaktır) Ali'nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.
UYANDIĞINDA SOLUĞU KIBRIS'TA ALDI
Muazzam Arap Krallığı'nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin ise uyandığında soluğu Kıbrıs'ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda babasıyla birlikte Şerif'i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli kralın kendilerini görür görmez Osmanlı'yı hatırladığını ve "Ah ben Osmanlı'ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum" diye iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931'de Amman'da ölürken bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen'de Osmanlı marşlarıyla karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)
LANET TORUNLARINA BİR HASTALIK GİBİ GEÇECEKTİ
Ancak Şerif Hüseyin'in Osmanlı'ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi geçecektir.
Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal'ın mutluluğu da uzun sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek babasından 2 yıl sonra ölecektir.
YERİNE OĞLUNU KRAL İLAN ETTİLER
Yerine oğlu Gazi'yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat'ta bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını kaybedecekti. (1939)
İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun "nâib"i yapıldı. İkisi birlikte Irak'ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958'deki halk ayaklanmasında parçalanarak öldürüldüler.
EN UZUN YAŞAYAN AİLE BİREYİ
Şerif Hüseyin'in öbür oğlu Abdullah'ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail'in kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin garibi, Şerif Hüseyin'in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970'te eceliyle ölmüştür.
İBRETLİK HİKAYE
Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan, diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor. Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik kazasına kurban gidiyor.
Osmanlı'ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.
Az kalsın casus Lawrence'i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra gözden düşmüştü. Londra'da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında bir motosiklet kazasında ölmüştü.
Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David Cameron'un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek zorunda kaldığı emperyalist İngiltere'nin "kullan, at" çarkı bütün acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.
Öte yandan Kral Abdullah'ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:
"Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı'ya isyana kalkışmazdık."
Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:
"Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail'e ne kadar boyun eğileceği. Eğer Osmanlı'ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık."
![]() |
| ALLAHcc Katinda tek din iSLAMDIR http://gercektarihdeposu.blogspot.com |
Bu olayi bir'de Mustafa Armagan dan okuyalim.
Osmanlı'ya ihanet eden aileyi saran lanet çemberi
Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı'nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor.
Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı'nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir? Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?
Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida'nın sözünü ettiği türden bir hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan kaldırılıncaya kadar.
Osmanlı'nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.
En iyisi, siz 'İslam'da hayalet var mı?' sorusunu sormadan ben asıl konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı'ya ihanet etmiş bir ailenin, son kalıntısı Ürdün'de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.
1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan Ecyad Kalesi'ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin'in oğlu Kral Abdullah'ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid'i şu çarpıcı satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:
"Bence Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman'a yaptıklarından sonra meydana gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı." (Çeviren: Halit Özkan, Klasik: 2006, s. 19).
Sultan Abdülhamid'in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi Osmanlı'nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında esen lanet fırtınasına gelelim.
Abdülhamid'in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu ailesiyle birlikte İstanbul'a getirip Boğaz'da bir yalıda gözaltına aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid'in "ak" dediğine "kara" demeyi marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz'a döner ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.
İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı'nın başına geçireceklerdir. Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında Osmanlı'nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin, sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir. İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır. Nitekim Eylül 1924'te Abdülaziz b. Suud'un develerle hücumu üzerine krallığını oğlu Ali'ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958'de parçalanarak öldürülecek olan Ali'nin oğlu Abdülilah bu defa Irak'ta karşımıza çıkacaktır) Ali'nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.
Muazzam Arap Krallığı'nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin ise uyandığında soluğu Kıbrıs'ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda babasıyla birlikte Şerif'i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli kralın kendilerini görür görmez Osmanlı'yı hatırladığını ve "Ah ben Osmanlı'ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum" diye iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931'de Amman'da ölürken bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen'de Osmanlı marşlarıyla karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)
Ancak Şerif Hüseyin'in Osmanlı'ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi geçecektir.
Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal'ın mutluluğu da uzun sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek babasından 2 yıl sonra ölecektir.
Yerine oğlu Gazi'yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat'ta bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını kaybedecekti. (1939)
İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun "nâib"i yapıldı. İkisi birlikte Irak'ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958'deki halk ayaklanmasında parçalanarak öldürüldüler.
Şerif Hüseyin'in öbür oğlu Abdullah'ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail'in kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin garibi, Şerif Hüseyin'in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970'te eceliyle ölmüştür.
Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan, diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor. Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik kazasına kurban gidiyor.
Osmanlı'ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.
Az kalsın casus Lawrence'i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra gözden düşmüştü. Londra'da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında bir motosiklet kazasında ölmüştü.
Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David Cameron'un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek zorunda kaldığı emperyalist İngiltere'nin "kullan, at" çarkı bütün acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.
Öte yandan Kral Abdullah'ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:
"Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı'ya isyana kalkışmazdık."
Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:
"Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail'e ne kadar boyun eğileceği. Eğer Osmanlı'ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık."
Mustafa ARMAĞAN.
Etiketler:
abdulhamid,
adalet,
EMIR,
faysal,
hasimiler,
HUSEYIN,
ingilizler,
islam,
kahire,
kral,
lanet,
mekke,
osmanli,
saltanat,
SERIF,
sultan,
urdun
30 Eylül 2013 Pazartesi
YAVUZ SULTAN SELiM Han ve ŞAH İSMAİL ibretlik hikaye
YAVUZ SULTAN SELiM Han ve ŞAH İSMAİL’İN SATRANÇ OYUNU
Yavuz Sultan Selim Han, şehzadeliğinde Trabzon valisiydi. Osmanlı Devletinin komşusu İran’daki Safevi hükümdarı Şah İsmail’in kendileri için büyük bir tehlike teşkil ettiği ni yakından anlamış ve bunu defalarca İstanbul’a bildirmişti. Bununla da kalmayıp, İran’ın durumunu ve şahı daha yakından görmek için kıyafet değiştirip, gezici bir derviş gibi gizlice ve tek başına, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İran’ın başkenti Tebriz’e geldi. Şah İsmail, satranca pek meraklı ve oyunun namlı bir ustasıydı. Her gün birkaç parti saranç oynar ve sosyal durumuna bakmadan kim isterse tereddütsüz karşılaşırdı. O güne kadar kendisini mat eden çıkmamıştı. Tabii, şaha olan korkunun da bunda payı vardı. Yavuz da büyük bir satranç ustasıydı. Yollarda gelirken ve Tebriz’de geçirdiği günler içinde Safevi Devleti hakkında öğreneceklerini öğrendikten sonra sarayın yolunu tuttu.
Oraya varınca Şah ile satranç oynamak istediğini söyledi. İçeriye haber verdiler:-Bir garip derviş gelmiş, şahımızla satranç oynamah ister durur...Şah İsmail, bilhassa tanımadığı yabancılarla oynamayı severdi. Yavuz’u hemen kabul etti ve, gayet iyi konuştuğu Türkçe ile:-Derviş baba...Kanden gelür, kande gidersün? Diye sordu.Derviş baba (!) saygı ile ve onun şivesiyle cevap verdi:-Kazvin’den gelürem, şahımın mübarek cemalini görmekliğe gelmişem-Yollarda izlerde ne var, ne yoh?-Şahımun ulu himmetü sayesinde her yirde eman, âsayiş ve seâdet olup, cümle kulların ferhundehaldur.Bu cevapların şahın hoşuna gitti:-Benümle satranç oynamah dilürsen, garşuma geç!Yavuz:-Ben şahımdan sadece oyun aparmağa gelmüşem... diyerek satranç tahtasının başına oturdu. İlk oyunda bilerek yenildi. Fakat Şahtan daha usta olduğu için ikinci oyunda onu mat etti. Şah İsmail, herkesin gözü önünde uğradığı bu yenilgiye fena halde sinirlenip elinin tersiyle Yavuz’un göğsüne bir sille vurup:-Bre Kongay Işık (Serseri Derviş), hiç şah olanlar mat olur mu? Tutalum edebin yohmuş, sultanlara riayeti de mi bilmezsün? Diye çıkıştı. Yavuz, soğukkanlılıkla cevap verdi:-Şahım, danışıklı oyundan evvel habarım olsa böyle etmezdüm.Şah İsmail derhal kendisini toparladı ve:-Şah olanlar danışıklı oynamaz, var sağlıcakla git... dedi.Yavuz sarayda ayrılıp kaldığı hana gitti. Ertsigün şah, kendisine bir kese içinde bin altın yolladı. O günü odasında dinlenerek geçiren Yavuz, ortalık karardıkta sonra dışarı çıktı, karalıkta saraya sokulup şahın ata binerken kullandığı binek taşını omuzlayıp yerinden oynata rak, keseyi taşın altına koydu ve o geceyi Tebriz’de geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden Trabzon’a doğru hızla hareket etti.Satrançta bir garip dervişe yenilmek Şah İsmail’e ağır gelmişti. Sonunda onunla bir daha oynayıp daha da dikkatli davranarak mutlaka yenmeye karar verdi. Ayrıca rakibi nin yenildiği zaman çok sinirlendiğini gören Kongay Işık’ın onu bir daha mat etmeye cesaret edemeyeceğini de umaktaydı.Yavuz’un Tebriz’den ayrılmasından ik gün sonra şah, tekrar oyuna çağırmak için kaldığı hana bir haberci yolladıysa da , onun çoktan ayrılıp gitmiş olduğunu öğrendi. Üstelik ne tarafa gittiğini de bilen yoktu. Ancak, evvlece kendisi Kazvin’den gelmiş olduğunu söylediği için hemen o tarafa doğru hızlı süvariler çıkarıldıysa da, bunlar kendisine rastlayamadan geri döndüler. Onu ne tanıyan, ne bilen, ne de gören vardı. Ancak şahın hademelerinden biri şehzadeyi tanımıştı. Bunu, şahın yakınlarından birinin yanında ağzından kaçırdı. Şah İsmail onu hemen huzura çağırttı ve:-Benimle satranç oynayan Şehzade Selim imiş, doğru olup mu? Diye sordu.-Beli Şahım...evvel Trabzon’da idim ve onu gördüm. -Peki ya bana neden habar etmedün?-Şehzadenin mehâbeti mani olup cesaret edemedim....................................Şehzade Yavuz Selim, uzun bir maceradan sonra 24 Nisan 1512 güün tahttan vazgeçen babasının yerine padişah oldu. Hemen, Osmanlı Devleti için en büyük tehlike olan İran üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Nihayet büyük bir orduyla yola çıktı. 23 Ağustos 1514 günü Çaldıran’da iki ordu karşılaştılar. Savaş sonunda, mutlaka kazanaca ğını uman Şah İsmail kaybetti. Hızır adlı seyisinin kendisini feda ederek atını ona verme siyle harp meydanından kaçarak canını zor kurtardı.Yavuz daha sonra İran başkenti Tebriz’e doğrı yola çıktı. Şehre girince, şahın sarayının önüne vardı ve sırtını saray tarafına verip dört bir yanı gözden geçirdikten sonra yanında bulunan devlet erkanının yüzlerine baktı, sonunda Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağaya:-Şu kapı eşiğinde şahın ata bindiği taşın altına kendi elimle bin altın koymuştum, helal malımdır. O altınları sana ihsan ettim. Taşı kaldırıp al... dedi.Padişahın bu emri üzerine orada bulunanlar şaşırdılar. Çünkü Yavuz Sultan Selim Hanın daha önce Tebriz’e geldiğini kimse bilmiyordu. Bir an tereddüt geçiren Osman Ağa atından indi ve taşın yanına varıp altını yoklayınca hakiakten tam ayarlı bin altın buldu. Kese çürüdüğü için altınlar dağılmıştı. Hemen altınları mendiline doldurdu ve Padişahın üzengisi hizasına gelip elini öptü. Durumu daha sonra öğrenen devlet erkanı, Yavuz’un daha şehzadeliğinde İran’ı fethetmeyi planladığını anladılar.
Yavuz Sultan Selim Han, şehzadeliğinde Trabzon valisiydi. Osmanlı Devletinin komşusu İran’daki Safevi hükümdarı Şah İsmail’in kendileri için büyük bir tehlike teşkil ettiği ni yakından anlamış ve bunu defalarca İstanbul’a bildirmişti. Bununla da kalmayıp, İran’ın durumunu ve şahı daha yakından görmek için kıyafet değiştirip, gezici bir derviş gibi gizlice ve tek başına, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İran’ın başkenti Tebriz’e geldi. Şah İsmail, satranca pek meraklı ve oyunun namlı bir ustasıydı. Her gün birkaç parti saranç oynar ve sosyal durumuna bakmadan kim isterse tereddütsüz karşılaşırdı. O güne kadar kendisini mat eden çıkmamıştı. Tabii, şaha olan korkunun da bunda payı vardı. Yavuz da büyük bir satranç ustasıydı. Yollarda gelirken ve Tebriz’de geçirdiği günler içinde Safevi Devleti hakkında öğreneceklerini öğrendikten sonra sarayın yolunu tuttu.
Oraya varınca Şah ile satranç oynamak istediğini söyledi. İçeriye haber verdiler:-Bir garip derviş gelmiş, şahımızla satranç oynamah ister durur...Şah İsmail, bilhassa tanımadığı yabancılarla oynamayı severdi. Yavuz’u hemen kabul etti ve, gayet iyi konuştuğu Türkçe ile:-Derviş baba...Kanden gelür, kande gidersün? Diye sordu.Derviş baba (!) saygı ile ve onun şivesiyle cevap verdi:-Kazvin’den gelürem, şahımın mübarek cemalini görmekliğe gelmişem-Yollarda izlerde ne var, ne yoh?-Şahımun ulu himmetü sayesinde her yirde eman, âsayiş ve seâdet olup, cümle kulların ferhundehaldur.Bu cevapların şahın hoşuna gitti:-Benümle satranç oynamah dilürsen, garşuma geç!Yavuz:-Ben şahımdan sadece oyun aparmağa gelmüşem... diyerek satranç tahtasının başına oturdu. İlk oyunda bilerek yenildi. Fakat Şahtan daha usta olduğu için ikinci oyunda onu mat etti. Şah İsmail, herkesin gözü önünde uğradığı bu yenilgiye fena halde sinirlenip elinin tersiyle Yavuz’un göğsüne bir sille vurup:-Bre Kongay Işık (Serseri Derviş), hiç şah olanlar mat olur mu? Tutalum edebin yohmuş, sultanlara riayeti de mi bilmezsün? Diye çıkıştı. Yavuz, soğukkanlılıkla cevap verdi:-Şahım, danışıklı oyundan evvel habarım olsa böyle etmezdüm.Şah İsmail derhal kendisini toparladı ve:-Şah olanlar danışıklı oynamaz, var sağlıcakla git... dedi.Yavuz sarayda ayrılıp kaldığı hana gitti. Ertsigün şah, kendisine bir kese içinde bin altın yolladı. O günü odasında dinlenerek geçiren Yavuz, ortalık karardıkta sonra dışarı çıktı, karalıkta saraya sokulup şahın ata binerken kullandığı binek taşını omuzlayıp yerinden oynata rak, keseyi taşın altına koydu ve o geceyi Tebriz’de geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden Trabzon’a doğru hızla hareket etti.Satrançta bir garip dervişe yenilmek Şah İsmail’e ağır gelmişti. Sonunda onunla bir daha oynayıp daha da dikkatli davranarak mutlaka yenmeye karar verdi. Ayrıca rakibi nin yenildiği zaman çok sinirlendiğini gören Kongay Işık’ın onu bir daha mat etmeye cesaret edemeyeceğini de umaktaydı.Yavuz’un Tebriz’den ayrılmasından ik gün sonra şah, tekrar oyuna çağırmak için kaldığı hana bir haberci yolladıysa da , onun çoktan ayrılıp gitmiş olduğunu öğrendi. Üstelik ne tarafa gittiğini de bilen yoktu. Ancak, evvlece kendisi Kazvin’den gelmiş olduğunu söylediği için hemen o tarafa doğru hızlı süvariler çıkarıldıysa da, bunlar kendisine rastlayamadan geri döndüler. Onu ne tanıyan, ne bilen, ne de gören vardı. Ancak şahın hademelerinden biri şehzadeyi tanımıştı. Bunu, şahın yakınlarından birinin yanında ağzından kaçırdı. Şah İsmail onu hemen huzura çağırttı ve:-Benimle satranç oynayan Şehzade Selim imiş, doğru olup mu? Diye sordu.-Beli Şahım...evvel Trabzon’da idim ve onu gördüm. -Peki ya bana neden habar etmedün?-Şehzadenin mehâbeti mani olup cesaret edemedim....................................Şehzade Yavuz Selim, uzun bir maceradan sonra 24 Nisan 1512 güün tahttan vazgeçen babasının yerine padişah oldu. Hemen, Osmanlı Devleti için en büyük tehlike olan İran üzerine sefer hazırlıklarına başladı. Nihayet büyük bir orduyla yola çıktı. 23 Ağustos 1514 günü Çaldıran’da iki ordu karşılaştılar. Savaş sonunda, mutlaka kazanaca ğını uman Şah İsmail kaybetti. Hızır adlı seyisinin kendisini feda ederek atını ona verme siyle harp meydanından kaçarak canını zor kurtardı.Yavuz daha sonra İran başkenti Tebriz’e doğrı yola çıktı. Şehre girince, şahın sarayının önüne vardı ve sırtını saray tarafına verip dört bir yanı gözden geçirdikten sonra yanında bulunan devlet erkanının yüzlerine baktı, sonunda Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağaya:-Şu kapı eşiğinde şahın ata bindiği taşın altına kendi elimle bin altın koymuştum, helal malımdır. O altınları sana ihsan ettim. Taşı kaldırıp al... dedi.Padişahın bu emri üzerine orada bulunanlar şaşırdılar. Çünkü Yavuz Sultan Selim Hanın daha önce Tebriz’e geldiğini kimse bilmiyordu. Bir an tereddüt geçiren Osman Ağa atından indi ve taşın yanına varıp altını yoklayınca hakiakten tam ayarlı bin altın buldu. Kese çürüdüğü için altınlar dağılmıştı. Hemen altınları mendiline doldurdu ve Padişahın üzengisi hizasına gelip elini öptü. Durumu daha sonra öğrenen devlet erkanı, Yavuz’un daha şehzadeliğinde İran’ı fethetmeyi planladığını anladılar.
![]() |
| SELİM HÂN Yavuz Sultân Selimhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com |
14 Eylül 2013 Cumartesi
Osmanlı Düşmanlığında Gelinen Son Nokta!
Define avcılığından Osmanlı mezarları fazlasıyla Tahrip ediliyor
İddialara göre, bazı bölgelerdeki talanın arkasında İran var.
Zaten duyduklarınız ve okuduklarınız bu işe verilen önemi ortaya koyuyor.
İddialara göre, bazı bölgelerdeki talanın arkasında İran var.
Definecilik bahanesiyle Osmanlı mezarları talan ediliyor
“İran ‘ın Osmanlı’ya olan hıncı en enteresan noktalarda bile devreye giriyor.”
“İran Osmanlıya dair ne varsa yok etme çabasında”
“Şu anda Osmanlı mezarları ve türbelerini hedef seçmiş durumdalar”
“İran Osmanlıya dair ne varsa yok etme çabasında”
“Şu anda Osmanlı mezarları ve türbelerini hedef seçmiş durumdalar”
Define bulacağız diye ülkenin belirli bölgelerini köstebek yuvalarına çevirenlerin yanı sıra, bir de define cilik adı altında Osmanlı mezarlarını ve türbelerini talan edenler var. Samanyolu Televizyonu Belgesel Yapımcısı Veysel Karani Gümüşdereli , bu çarpıcı konuyu ele aldı. Ve işin arkasında olduğu iddia edilen İran’ı ve İranlıları yazdı.
Türkiye’de hiç kimsenin bilmediği bir define dünyası var… Görünenin ve bilinenin çok ötesinde, siyaset ve akademi dünyasından ünlü isimlerin ve hatta devletlerin içinde olduğu buz dağını andıran bir dünya… Hareket alanı öncelikle altın ve tarihi eser. Özellikle kadim medeniyetlerin yer aldığı coğrafyalar bu anlamda tam bir hazine.
Türkiye de böyle bir coğrafyada yer aldığına göre definecilerin güzergâhında olmaması mümkün değil.Zaten duyduklarınız ve okuduklarınız bu işe verilen önemi ortaya koyuyor.
Tabii ki sadece görünen kısmını…
Bahsetmek istediğim konu aslında genel anlamda define dünyası değil. Çünkü konuyla alakalı bilgi ve belgeler uzun uzadıya konuşulacak türden. Beni ilgilendiren kısım definecilik adı altında Osmanlı mezarlarının ve türbelerinin özellikle yok edilmek istenmesi.
Peki, böylesine enteresan işi kim yapmak ister? Mezarların ve Türbelerin yok edilmesi kimin işine yarar?
Konuyla alakalı bilgiler geldiğinde anlıyoruz ki işin ucu İran’a kadar dayanıyor. Bazıları kabul etmek istemese de İran’ın mezhepçi yönü her zaman için tarih boyunca ağır basmıştır. Örnekleri çok sayıda… Lakin bu anlamda da konuyu gerçek uzmanlarına havale etmek lazım…
Çaldıran savaşıyla başlayan düşmanlık, Mısır ile devam etmiş ve zirveye ulaşmış. Sonrasında da zaten günümüze kadar gelen ayak oyunları, kazan kaldırmalar, meşhur ayaklanmalar. Keşke birliktelik sağlanabilse, İslam coğrafyası, İslam topluluğu bölünmese. Lakin öylesine bir hınç var ki mezhep taassubuyla yaşayan gözü dönmüşlerde, ilk olarak Hz. Ömer (R.A) ardından Cennetmekân sultan Yavuz Sultan Selim’in adı bile yetiyor onlara. Doğruyu ne kadar telaffuz ederseniz edin, nefret işlemiş bir kere iliklerine…
Nefret ettiklerinin başında Osmanlı da var.
Nefret ettiklerinin başında Osmanlı da var.
Ve Osmanlı’ya olan hınç en enteresan noktalarda bile devreye giriyor. Mezar taşları ve türbeler de böyle işte. Öncelikle Anadolu’da pek de göz önünde olmayan mezarlıklar hedef olarak belirleniyor. Mezarlıklar belirlendikten sonra da çevrede gizemli kişiler bitiveriyor. Bu gizemli kişiler define meraklılarına musallat oluyor. Ve diyalog şöyle gelişiyor.
-Emin misiniz o mezarlıkta define olduğuna?
-Tabii ki eminim. Ben yıllardır bu işi yapıyorum.
-Burayı nasıl buldunuz peki?
-Burası önemli değil de aslında orada yatanlar Müslüman değil. Onlar ……! Giderlerken bütün kıymetli eşyalarını, altınlarını oraya gömdüler.
Bu sırada ellerindeki tarihi görünen yüzükleri, taşları gösterirler. Defineciler merakla ve hayranlıkla, bir şeyler bulmuş olmanın heyecanıyla bakarlar taşlara ve yüzüklere.
-Bakın biz bunları ufak bir çalışmadan sonra bulduk. Aslında devam edebiliriz. Ancak gitmemiz lazım. Siz bulursanız paylaşırız.
-Tabii ki eminim. Ben yıllardır bu işi yapıyorum.
-Burayı nasıl buldunuz peki?
-Burası önemli değil de aslında orada yatanlar Müslüman değil. Onlar ……! Giderlerken bütün kıymetli eşyalarını, altınlarını oraya gömdüler.
Bu sırada ellerindeki tarihi görünen yüzükleri, taşları gösterirler. Defineciler merakla ve hayranlıkla, bir şeyler bulmuş olmanın heyecanıyla bakarlar taşlara ve yüzüklere.
-Bakın biz bunları ufak bir çalışmadan sonra bulduk. Aslında devam edebiliriz. Ancak gitmemiz lazım. Siz bulursanız paylaşırız.
Böylelikle oltaya takılan defineciler için mezarlıklar kolay hedef. Zira bu mezarlıkları koruyan kimse ya yoktur ya da güvenlik büyük camilerle sınırlı. Tarihi mezar taşları ve mezarlar, bir caminin köşesinde öylesine sahipsiz bir şekilde bekliyorlar.
Sonuç: Mezarlıklar taşlarına varıncaya kadar talan edilir.
Birçok bölgede hadise böyle olunca, ele geçirilen taşlar ve yüzüklerden bir kısmı incelenir ve sahte oldukları ortaya çıkar. Üstelik bu yüzüklerin İran’da yapıldığı ortaya çıkar. Maksat Osmanlıdır aslında. Osmanlı’ya dair ne varsa yok edilmesini sağlamak. Kim ne derse desin mezarlıklarla define var yalanı da bu anlamda çok etkili bir yol maalesef.
İşin daha vahimi, tarihi mezarlıkların yanı sıra Hak dostlarına ait türbelerin de bu talandan nasibin alması. Yine aynı yalanlarla şimdi türbelere amiyane tabirle dadanmış durumdalar.
Dediğim gibi küçük bir nokta olarak görülebilir belki de, lakin hıncı, düşmanlığı anlatma açısından bu olay bile çok önemli.
-Bu iş yani bizim kültürümüzle, inançlarımızla alakalı tarihi katliam nereye kadar gider?
-Önlemler alınıncaya kadar…
-Önlemler ne zaman alınır?
-Allah bilir…
-Önlemler alınıncaya kadar…
-Önlemler ne zaman alınır?
-Allah bilir…
Dikkatli olmak zorundayız. Bizi birbirimize karşı düşürmeye, Tarihi kin, her ayrıntıyı kullanmaya itiyor onları. Osmanlı’ya dair ne varsa yok etmek de buna dâhil. Bir örümcek misali örüyorlar ağlarını. Ve barış adına atılan her adıma çelme takmaya çalışıyorlar.
Birçok noktada çaresizce hareket ediyorlar. Çaresizce diyorum çünkü Allah’ın izniyle, gelecek adına potansiyelleri içinde barındıran bu ülke ve bu ülke insanı her daim bu oyunları bozar.
Birçok noktada çaresizce hareket ediyorlar. Çaresizce diyorum çünkü Allah’ın izniyle, gelecek adına potansiyelleri içinde barındıran bu ülke ve bu ülke insanı her daim bu oyunları bozar.
![]() |
| Hz Muhammed SAV http://gercektarihdeposu.blogspot.com |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







