ataturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ataturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2013 Salı

Milli Kütüphane Milli rezalet

346 bin kitab çürümeye terkedildi

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in talimatı üzerine Milli Kütüphane'nin kapılarına kilit vurulan depolarına giren yetkililer, tam bir rezaletle karşılaştı. 29 depodan 5'inde hiçbir işlem yapılmadığı, 346 bin kitabın çürümeye terkedildiği ortaya çıktı.

Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in Milli Kütüphane hassasiyeti çürümeye terkedilmiş eserleri açığa çıkardı. 'Milli Kütüphane, milli kültürün kalesidir,' diyen Bakan Çelik'in talimatları doğrultusunda bulunan depolarda kitapların tasnif edilmeden, balyalar halinde bekletildiği belirlendi.

GÖREVDEN ALINDILAR


Depolarda 1500'lü yıllarda yazılmış el yazma tıp, mantık ve retoriğe ilişkin kitaplar, başka hiçbir kütüphanede bulunmayan Osmanlıca gazeteler yer alıyor. Ayrıca Türk Ocak Koleksiyonu'nun ve merhum Milletvekili Mehmet Tevfik Gerçeker'in bağışladığı koleksiyonunun sandukasının hiç ellenmeden toz ve toprak içerisinde olduğu gözlemlendi. Ortaya çıkan görüntüler muhalefet tarafından 'Milli Kütüphane'de görevden almalarla eleştirilen Bakan Çelik'in haklı olduğunu gösterir nitelikte.

ELEKTRİK KABLOLARI AÇIKTA BIRAKILDI


Bakan Çelik'in talimatlarıyla bulunan 29 depodan 3'ünün hiç açılmadığı, 2'sinin ise hiç işlem görmediği öğrenildi. Bazı depolarda her an yangın riski oluşturabilecek elektrik kabloları da açıkta bırakılmış. Kapısı hiç açılmayan depolarda kuş yuvaları ve kuş cesetleri var. Türk Ocağı Koleksiyonunda yer alan 40 bin civarı Gotik Almanca, Sırpça, Latince, Bulgarca eserlerin yer aldığı koleksiyonla ilgili eserlerin kimlik bilgileri, künye bilgileri de çıkarılmaya başlandı. İşlemler tamamlanınca eserler kütüphanenin hizmetine sunulacak.

Hiçbirinin kaydı tutulmamış


1500'lü yıllara ait yazmaları, TBMM'nin gizli tutanakları, Danıştay'a ait bilgiler, TBMM'de Bursa milletvekilliği yapan Mehmet Tevfik Gerçekeri'in torunları tarafından Milli Kütüphane'ye hediye edilen Gerçeker kütüphanesi, Cumhuriyet tarihiyle ilişkilendirilen Türk Ocak koleksiyonu... Hepsi Milli Kütüphane'nin depolarında çürümeye mahkum edilmiş birbirinden değerli eserler.

Atatürk Belgeliği de aynı


Atatürk'le ilgili dosyaların, diplomatik pasaportların, o dönemde kullanılan nişanların, belgelerin yer aldığı Atatürk'ün Belgeliği deposunda da belgelerin tasnif edilmediği, dosyalar haline bekletildiği görüldü. Bunun üzerine bu depoda çalışma yapılmasına karar verildi. Atatürk'ün adına yakışır bir birim olması için iç mimarlar tarafından yeni düzenleme planları hazırlandı.

Girilmedik hiçbir yer kalmasın


Bakan Çelik'in 'Milli Kütüphane'de açılmadık hiçbir kapı, girilmedik' hiçbir yer kalmasın talimatını vermesinin ardından kütüphane yetkilileri harekete geçti. Personel çöplük haline gelen, içerisinde ne olduğu görülemeyen depoyu boşaltmaya başladı. Adım dahi atılamayan depolar içerisinde ayakta durulabilecek hale getirildi. Kitapların sınıflandırılması için 2 ayrı komisyon kuruldu. Kitapların tasnif edilmesi, arşivinin yapılması, trasnkripsiyon işlemlerinin yapılması için çalışmalara başlandı. Mevcut depolar ıslah edilecek. Depolama sistemi iyileştirilecek. Yazmalar için kurulan komisyon kitapların dergilerin kimlik bilgilerini çıkarmaya başladı. Yazma eserler dışında kalan sınıflandırma işlemlerine de başlandı. Bunlar bittikten sonra kataloglaması yapılıp sisteme atılacak.

Kitap mürekkebinden yandı


Depoların iklimendirilmesi yapılmadığı için bazı eserler kurumaya, çatlamaya başlamış. Bakımsız kalan çoğu el yazması eserin mürekkebi de sayfalarını yakmış ve eseri kullanılamaz hale gelmiş. Depolarda çürümüş ve kurtarılması imkansız hale gelen kitaplar da mevcut. Cildi bozulduğu için dağılmış, parçalanmış, kutulara atılmış, çöpe gidecek vaziyette muhafaza edilen koleksiyonlar iç parçalıyor. Farklı yerlerde depolanırken su basmış, kurutma işlemleri veya diğer süreçler iyi yapılamadığından ciddi anlamda hasar görmüş, restorasyonu da neredeyse imkansız hale gelmiş eserler söz konusu.

Onlar böyle sahip çıktı


Milli Kütüphane'de bulunan eserlerin birçoğundan daha yeni olan ve ABD'de basılan ilk kitap olduğu belirtilen Bay Psalm Book ise geçtiğimiz günlerde 14.2 milyon dolara satıldı. 1640 yılında basılan kitap, ABD'li hayırsever ve finansör David Rubenstein tarafından alındı. Kitabın, yeni sahibi tarafından ülke genelindeki kütüphanelere ödünç verilmesinin planlandığı bildirildi.

Ambalajdan çıkmamış malzemeler


Kütüphanenin hiç açılmayan depolarında şaşırtıcı manzara sadece çürümeye bırakılmış 346 bin kitap değil. Devletin sunduğu mali imkânlarla alınan tonerler, gümüş uçlu kalemler, jelatini hiç açılmamış merdivenler, raflar hepsi birbirine karışmış bir vaziyette hiçbiri kayıt altına alınmadan bekletildi. Birebir hizmete sunulması gereken materyallerin çürümeye terk edildiğinden habersiz olan kütüphane yetkilileri ise raf ihtiyacını karşılamak için dışarıdan raf alımına gitti.

Personel cevap veremiyor


Çürümeye terkedilen kitapların bulunduğu depoların şimdiye kadar neden açılmadığı sorusu ise akıllarda soru işareti bırakmaya devam ediyor. 20 yıldır kütüphane bünyesinde çalışan personel bile neden açılmadı sorusuna cevap veremiyor. Evraklarda personelin yetersizliği nedeniyle kapıların açılmadığı ifade ediliyor. Öte yandan Milli Kütüphane Başkanı Zülfi Toman, depoları tek tek incelemiş. Uzun yıllar açılmadığı için raflarda bekleyen ve tozdan görülmeyen kitapların oluşturduğu bakteriler Toman'ın ellerinde mantar oluşmasına sebep olmuş.



http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Milli Kütüphane’de 10 yıldır depolarda unutulan 346 bin kitap kurtarılarak yeniden Türk kültürüne kazandırılacak.



25 Kasım 2013 Pazartesi

atatürkü temize çıkarmak için takla atmak

M. Kemal’i temize çıkarmak için takla atmak...
25 Kasım 2013 Pazartesi 08:13
farukkose@yeniakit.com

Dense ki: “Tarihimizde önemli roller üstlenmiş, tarihi akışımızın istikametini değiştirmiş M. Kemal, neticede bir insandır ve onun da doğruları, yanlışları olabilir. Doğrularına sahip çıkalım, yanlışlarını tabulaştırmayıp toplumsal duyarlılıklara, çağın icaplarına, hak ve adalete göre terkedelim; millete, devlete, hukuka, sosyal ve siyasal hayata, din ve inanca cebren âmir kılmaktan vazgeçelim.”

Böyle dense sorun çıkmayacak, kavga olmayacak, “çalıyı dolaşma”ya gerek kalmayacak. Hatalarıyla doğrularıyla, tarihimize mal olmuş bir şahsiyet gözüyle bakılıp, “hakettiği itibar”ı herkes teslim edecek.

Böyle yapılmıyor da, 90 yıldır “cebren/zorla”, “yasa ve yargı baskısı”yla, “hak ve hukuk mahrumiyetleri”yle, “sosyal ve siyasal itilmişlik”le; “tabulaştırılmış”, “kutsallaştırılmış”, hatta “ilahlaştırılmış” olarak “yüce lider” imajı, insanlar üzerinde diri tutulmaya çalışılıyor.

Ancak tarih hiçbir şeyi gizli bırakmıyor ve gün geliyor, insanlar bir şekilde “sunulan” ile “olan” arasındaki farkları farkediyor. Bir de bakıyorsunuz, “yüce ve kutsal lider”, öyle sanıldığı gibi değilmiş.

İşte, tarihi şahsiyetlerin tabulaştırılması, onlara muhalefet edilememesi ve bunun “yasa ve yargı zoru”yla yapılmasının vardığı nokta bu oluyor. Gizlenen gerçekler bir bir açığa çıkmaya, gösterilenin tam tersi hakikatler farkedilmeye başlandığında ise, tabular normalleştirileceğine, yeni bir taktik olarak birkaç “günah keçisi” bulunup, tabulaştırılan kişinin günahları onların üzerine yıkılıyor. Böylece, “tabular”a bir süre daha “yaşama imkânı” veriliyor.

Mesela; M. Kemal’in emriyle Ezan Türkçeleştirildi. Camiler ve mescitler satıldı, yıkıldı, ahır, depo, marangoz atölyesi, CHP parti merkezi, saz evi, kışla yatakhanesi, konut vb. işlere tahsis edildi. Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri kararlarıyla korkunç cinayetler işlendi. Kur’an’a, “İslami hayat”a karşı yapılan zulümlere girmiyoruz bile.

Bütün bunların “toplumsal vicdan”da kabul edilmediği, nefret uyandırdığı görülünce, hepsinin suçu İnönü’nün üzerine yıkıldı. “İnönü figürü”, M. Kemal’in “toplumsal vicdan”da kabul edilmeyen her icraatı için “günah keçisi” olarak sunulup M. Kemal temize çıkarılmaya çalışıldı. M. Kemal’in yaptığı, ancak milletin benimsemediği her “icraat” İnönü’nün üzerine atıldı.

Bunları niye hatırlattığıma gelince... Milletin asla tasvip etmediği, gönlünün bir köşesinde sürekli bir kanayan yara halinde tuttuğu ve bu yüzden M. Kemal’e içerlediği bir şey daha var: Ayasofya Camii’nin M. Kemal’in imzasıyla müzeye çevrilmesi.

M. Kemal’in bu icraatı millet tarafından benimsenmiyor, tepki gösteriliyor ya, şimdi M. Kemal’in temize çekilmesi, başka bir “günah keçisi” bulunması lazım! Nitekim “iddia/kılıf” hazır: Ayasofya’yı müzeye çeviren kararnamenin altındaki “Atatürk” imzası sahteymiş!

Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi için TBMM’ye teklif veren MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun iddiasına göre, müzeye çeviren karara ilişkin “iki tarihi belge”deki Atatürk imzaları farklı. Halaçoğlu, “Ayasofya Atatürk’ün imzası sahte şekilde taklit edilerek hukuksuz şekilde müzeye dönüştürülmüştür” diyor.

Düşünebiliyor musunuz, birileri, “her dediği kanun” olan M. Kemal’in imzasını taklit edecek, onun adına sahte imza atıp kararname hazırlayacak ve bunu uygulayacak, öyle mi? Hem de Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi gibi stratejik bir hususta!...

Ayasofya’yı müzeye çeviren kararnamenin altındaki imzanın M. Kemal’e ait olmadığına dair iddia, M. Kemal’in “toplumsal vicdanda silinen itibar”ını temize çıkarmaya yönelik bir hamledir.

Zira, Ayasofya’yı müze yapan 2/1589 sayılı kararname, 24.11.1934 tarihli. Bundan M. Kemal’in haberdar olmaması mümkün mü?
Haberdar olduğunda imzasını taklit edene ne yapardı dersiniz?

“Sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” diye karar veren bir yargı sisteminin bulunduğu ülkede, kim böyle bir şeye kalkışmayı göze alabilirdi?

Halaçoğlu’na göre, Ayasofya’yı müze yapan kararnamenin altında “Atatürk” imzası var, ancak M. Kemal’e “Atatürk” soyadı veren kanun, Resmi Gazete’de 27.11.1934 tarihinde yayımlanıyor. Buradan, soyadını almadan 3 gün önce aynı soyadıyla imza attığına bakıp, imzanın sahte olduğuna hükmediyor.

Buna katılmıyorum. Zira, soyadı kararı meclisten çıktıktan üç gün sonra Resmi Gazete’de yayımlanmış olamaz mı? Yine, “Atatürk” soyadını Meclis, habersiz mi verdi? M. Kemal’in Meclis’te “özel bir grup”unun olduğunu, istediği her şeyi bu grup vasıtasıyla Meclis’e kabul ettirip yasalaştırdığını biliyoruz.

Bu durumda M. Kemal, zaten kanunlaşacak olan ve kendisi karar verdiği soyadını, yasanın yayımlanmasından önce kullanmış olamaz mı?

Halaçoğlu, Ayasofya Kararnamesi üzerindeki Atatürk imzası ile diğer Atatürk imzalarının farklı olduğunu, bunun da imzanın sahte olduğu anlamına geldiğini söylüyor. İyi de, ilk “Atatürk” imzasını Ayasofya Kararnamesine attıktan sonra, imzasını biraz değiştirip son şeklini vermiş olamaz mı?

M. Kemal’i temize çıkarma adına Ayasofya Camii’ni müzeye çeviren kararnamedeki imzasını “sahte” ilan etseniz de, yemedik. İmzayı kim attıysa, sorumluluğu da o taşımalı. Yiyenlere şunu sormalarını öneriyorum:

Ya diğer devrimlerin ve icraatların altındaki imzalar da sahte ise...

İmzası taklit edilerek icraat yapılan bir lider, ülkeyi yönetmekten de, olup bitenlere hakim olmaktan da aciz olmaz mı? Bu durumda, bütün devrim yasalarını tek tek masaya yatırıp, sahtesini-gerçeğini ayırmamız icabetmez mi? Bunun için de “milletin vicdanı”nı ve “toplumsal kimlik ve kişilik değerleri”ni hakem yapmak gerekmez mi?

Faruk Köse

8 Ekim 2013 Salı

Bunlari kim yaparsa sevmeyiz sevemeyiz

O kisileri reddetmemizin nedenlerinden birkaçı;

- 3 mart 1924 yılında, ümmet'i bir olarak tutan hilafet'i kaldırdığı için sevmiyoruz..
(nato veya avrupa birliği avrupalılar için her ney ise, hilafet de müslümanlar için onun gibidir)

- ekmeğini yediği, kendisini adam eden osmanlıyı sırtından hançerleyip kaldırdığı ve osmanlı sultanlarına iftira edip sürgün ettiği için sevmiyoruz..

-1932 yılında, zorla ve halk'a rağmen arapça ezan'ı yasakladığı için sevmiyoruz...

-1930 yılın da, genel ev kanunu çıkartıp kadınları erkeklerin seks kölesi haline getirmesini sağladığı için sevmiyoruz

-Fatih sultan mehmed'in manevi hatırası olan ayasofya'yı cami olmaktan çıkartıp, müze haline getirdiği için sevmiyoruz..

-yazdığı mektupta ikra bismi rabbike ayetine safsata dediği için sevmiyoruz

- 1928 yılında Tanrısızlığın İlmihali adlı ateizm kitabını aklıselim ismiyle Türkçeye çevirtip yayınlattığı için sevmiyoruz.

yüzlerce yıl boyunca savaştığımız avrupalıların, hayat tarzını ve kanunlarını bu topraklara getirdiği için sevmiyoruz..



-kendi el yazısı ile yazdığı medeni bilgiler isimli kitabın da, (haşa) peygamberimize çok ağır hakaretler ettiği için sevmiyoruz..

-harf inkılap'ı yaparak, 3 nesil'i, yazılmış olan islam'i ve tarih'i eserleri okumasını engellediği için sevmiyoruz..
(dünya'da Türkiye'den başka bir ülke varmıdır ki, gençler kütüphane'ye girecek ve kütüphane de bulunan kitapları okuyamadan dışarı çıkacak !?)

-Şapka takmadıkları için rizeyi bombalattığı ve birçok hocayı astığı için sevmiyoruz (örnek;iskilipli atıf hoca)

-yaptığı inkılaplar ile 3 nesil'in ahiret hayatını risk'e soktuğu ve bir çoğunun cehennem'e gitmesine vesile olduğu için sevmiyoruz...

daha onlarca sebebi var !

ama en önemlisi,

maide suresi 44. ayetinden dolayı

(kim ALLAH'IN indirdiği ile hükmetmezse, o kafirin ta kendisidir)



3 Ekim 2013 Perşembe

Abdülhamid devrinin her 24 saati bin muammayla doludur.

II. Abdülhamid, Atatürk'ü hapse attırmış!

“Abdülhamid devrinin her 24 saati bin muammayla doludur.” 1930’larda sıkı bir Abdülhamid düşmanı iken 1960’larda tam tersine koyu bir Abdülhamid hayranı olarak karşımıza çıkan yazar Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun bu cümlesi beni çok düşündürmüştür.
Her 24 saatine binbir muammayı doldurmuş bu karmaşık iktidar döneminin kıvrımları arasında saklanmış nice olay ve çehrenin gerçek yüzü, ağır ağır aydınlanmakta.
Anlatacağım olay da, bizzat Mustafa Kemal tarafından en az iki defa dillendirildiği halde, Atatürk’ün resmi biyografilerinde ya geçiştirilmiş yahut da yazıldığı halde dikiz aynamıza bir türlü girememiştir. Bugün vefatının 90. yılında Sultan II. Abdülhamid’i rahmetle anarken, onun “muamma”larından birini daha büyüteç altına alıyoruz.
21 Ekim 1904’te, 24 yaşında Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olan Mustafa Kemal, birkaç ay kadar tayinini bekleyecekti. Bir süre sınıf arkadaşı Ali Cebesoyların Kuzguncuk’taki yalısında misafir kalmış,

daha sonra yine tayin bekleyen birkaç arkadaşıyla birlikte Beyazıt-Gedikpaşa civarında bir Ermeni’nin apartman dairesini kiralamışlardı. Burada toplanıp memleket sorunlarını görüşürken, kurtuluş için Meşrutiyet yönetiminin geri getirilmesinin şart olduğu, bunun için de ordunun Saray’ı sıkıştırması gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardı. Bu amaçla her biri atanacakları yerlerde birer örgüt kuracak, sonra da şubeleri birleştirip hükümet üzerinde baskı kuracaklardı.

Ne var ki, Abdülhamid’in meşhur hafiye örgütünün içlerine sızacağını hesaplayamayacak kadar toydular o sırada.

Toplantılar olanca hızıyla sürerken günün birinde subayken ordudan atılmış Fethi Bey adlı birisini aralarına almak gafletinde bulunurlar. Başlangıçta “örgüt” adına epeyce yararlılıkları görülen Fethi Bey, günün birinde kendilerine yeni bir arkadaşın daha katılmak istediğini bildirir. Önce sözü edilen arkadaşı görmeleri gerektiğini söylerler ve Galata Köprüsü civarında bir kahvede buluşmaya karar verirler. Ancak gelmesi beklenen yeni ‘arkadaş’, Abdülhamid’in has adamlarından Zülüflü İsmail Paşa’nın yaverinden başkası değildir ve yanında bir sürü jandarma da getirmiştir! Meğer acıyarak yanlarına aldıkları Fethi Bey, bir hafiye ve konuştukları her şeyi günü gününe Abdülhamid’e bildirmekte değil miymiş!

İşte bu baskınla Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Fethi Okyar da aralarında olmak üzere “gizli örgüt”ün bütün elemanları jandarmalar tarafından yakalanarak hapse atılır.

Bundan sonrası daha da ilginçtir. Çünkü Yüzbaşı Mustafa Kemal, Abdülhamid’in yaşadığı Yıldız Sarayı’nın mabeyn dairesine götürülüp gizli örgüt kurmak, bu amaçla para toplamak, gazete çıkarmak ve toplantılar yapmaktan sorguya çekilmiştir. Kendisi hatıralarında ‘aylarca’ hapiste kaldığını söylese de, tutukluluğunun en fazla iki ay sürdüğünü biliyoruz. (Mezuniyeti 21 Ekim’de, Şam’a tayini ise 11 Ocak’tadır.)

Asıl şüpheyi davet eden nokta, bir Ermeni’nin evinde kalmaları ve Jön Türklerin yasak yayınlarını takip etmeleriydi. O günlerde Ermenilerin Sultan’a bir suikast düzenleyeceklerine dair haberler alınıyordu; Saray’a, Ramazan’ın 15’inde Hırka-i Şerif’i ziyaret edecek olan Abdülhamid’e bombalı bir saldırı düzenleneceği ihbarı yapılmıştı. Padişah, Beyazıt civarından arabayla geçecekti ve onların bu güzergâhta bir ev tutmuş olmaları şüpheyi daha da artırmaktaydı. Nitekim bu ihbar, 6 ay kadar sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşları aklanıp Şam’a gönderildikten sonra Ermeni teröristlerin elinde gerçek adresini bulacaktı (21 Temmuz 1905, Bomba Olayı).

Yıldız Sarayı Mabeyn Dairesi’ndeki sorgulama sırasında bizzat Abdülhamid’in sorgu odasına kadar geldiği ve görünmeyen bir yerde Mustafa Kemal’in cevaplarını dinlediği rivayeti, ta 1931 yılında liseler için hazırlanan “Tarih” kitabından beri dillerdedir ama Atatürk’ün kendisi bize bundan hiç bahsetmemiştir. Annesi Zübeyde Hanım’ın mezarı başında Ocak 1923’te yaptığı konuşmada, şunları söylediğini biliyoruz:

“Hayata ilk hatveyi adımı atıyordum. Fakat bu hatve hayata değil, zindana tesadüf etti. Hakikaten bir gün beni aldılar ve idare-i müstebidenin istibdat yönetiminin zindanına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem bundan ancak mahpesten çıktıktan sonra haberdar olabildi. Ve derhal beni görmeye şitap etti koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar idare-i müstebidenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgâhımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkadan beni takip ediyordu. Beni menfama götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmekten men edilen validem gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında elemler ve kederler içinde terk edilmiş bulunuyordu.”

Annesinin ağlamaktan gözlerinin zayıfladığını söyleyen genç Mustafa Kemal, yine de ucuz kurtulmuş sayılırdı. Eğer Serasker Rıza Paşa araya girip de Sultan’ı, onların gençliklerine uyup bir hata işlediklerine ikna etmemiş olsaydı, rejimi değiştirmek için gizli örgüt kurmaktan tutuklanmaları ve askerlikten atılmaları işten bile değildi.

Velhasıl, “yıldızın parladığı anlar”dan birindeydi. Günün birinde bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasında İsmail Hakkı Paşa, Padişah’ın kararını kendisine şöyle bildirecekti: “Şimdiye kadar büyük yeteneklere sahip olduğunu gösterdin… Ama öte yandan, kendinin ve üniformanın şerefini lekelemiş durumdasın… Siyasete ve Padişah’ınıza karşı vatan hainlerinin yıkıcı propagandasına karıştın. Arkadaşlarını da aynı şeyi yapmaları için teşvik ettin. Buna rağmen Efendimiz merhamet göstermeye karar verdi. Ve seni affetti. Yalnız tayin beklediğin Edirne ve Makedonya’ya değil, Şam’a gönderileceksin.”

Mustafa Kemal’in çok yıllar sonra, “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı” adlı kitabıma da aldığım “Abdülhamid yönetiminin her şeye rağmen hoşgörülü olduğu” yolundaki sözlerinin kaynağı bu af olayı olsa gerek.

Atatürk bu sözü söylediği sırada, İzmir suikastı teşebbüsünden sonra en yakın silah arkadaşlarının idamla yargılandığını mı hatırlamıştı dersiniz? 


KAYNAK: MUSTAFA ARMAĞAN 

Benim ATAM Abdülhamid Han
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


27 Eylül 2013 Cuma

Tarih Şaşırtıyor Çünkü Resmi Tarihin Dışını Çıkılıyor

YAKIN TARİH NİÇİN ŞAŞIRTIYOR?

Tarih Şaşırtır mı?

Aslında tarih şaşırtıcı değildir; çünkü tarih çoğunlukla tekerrürden ibarettir. Fakat son zamanlarda Türkiye’de tarih son derece şaşırtıcı olmaya başladı…
Tarih Şaşırtıyor Çünkü Resmi Tarihin Dışını Çıkılıyor

Çünkü Türkiye’de tarih gizli-saklı, devletin tekelinde bir alan olagelmiş. Devletin yazdığı ve dayattığı tarih sıkıcı ve yavan gelmiş kitleler için. Fakat son zamanlarda devletin tarih üzerindeki tasallutu ve tazallumu yavaş yavaş kalktığı için daha sivil ve daha gerçekçi tarih kitapları gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Böyle olduğu için de tarih şaşırtıcı olmaya başlamış; kitlelerin ilgi duyduğu bir alan haline gelmiştir…

Türkiye'nin Yakın Tarihi Yavaş Yavaş Aydınlanıyor



Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Hiçbir gerçek ilelebet gizlenemez; hiçbir hakikatin üstü sonsuza kadar örtülemez. Türkiye’de de tarih, özellikle de yakın tarih, kalın örtülerle örtülmek istenmiştir; fakat son yıllarda yapılan araştırmalarla bu örtü yavaş yavaş yırtılıyor…

Yeni İktidar Kavgası Tarih Üzerinden

Gayr-i resmi yakın tarih çalışmaları yeni ürünler verdikçe kavga da kızışıyor. İktidar kavgası yer yer tarihin üzerinden yapılıyor. Bütün gerçekler henüz aydınlanmadığı için yakın tarih bir türlü uzak tarih olmuyor. 80-100 yıl önce olmuş olaylar, daha dün olmuş gibi canlı tartışmalara konu oluyor.

Resmi Tarihle Gayri Resmi Tarih Çarpışıyor

Örneğin geçenlerde 31 Mart’ın 100. yılı dolayısıyla medyada bir hareketlilik oldu. 31 Mart, daha dün olmuş gibi canlı tartışmalara konu oldu. Sadece 31 Mart değil, Cumhuriyet’in kuruluş yılları hala tartışmalı; Lozan tartışmalı; Musul konusu hala karanlık; Misak-ı Milli meçhul… Ermeni ve Kürt sorunları daima canlı… 27 Mayıs hala canlı… Tarihler çarpışıyor; resmi tarihin yavan açıklamalarına karşılık olarak daha inandırıcı tarihler yeni açıklamalar getiriyor. İhanet ve kahramanlık öyküleri kol kola gidiyor…

Mızrak Çuvala Sığmıyor

Özetle, olumlu ya da olumsuz, yakın tarihimiz hala günümüzü etkiliyor; hala yakın tarihin içinde yaşıyoruz... Hesabı görülmemiş sorunlar ayağımıza pranga oluyor; halının altına süpürdüğümüz sorunlar dipdiri ortaya saçılıyor… Mızrak çuvala sığmıyor.

Cumhuriyet'in Gerçek ve Sivil Tarihi Hala Yazılmadı

Yakın tarihimiz kavgalarla, darbelerle geçmiş; henüz hesabı görülmemiş, henüz aydınlanmamış birçok olay aydınlatılmayı bekliyor… Cumhuriyet’in gerçek ve sivil tarihi hala yazılmadı…

Resmi Tarih Önümüze Pusu mu Kuruyor?

Çünkü, araştırmacıların önünü tabular kesiyor; yasaklar, kapalı kapılar, asık suratlı bürokratlar ısrar ve inatla gerçeği gizlemeye çalışıyor. Karanlıklar içine gizlenen bir resmi tarih önümüzü tıkıyor, pusu kuruyor, zihnimizi ele geçirmek istiyor…

Cesur Siyasetçi, Savcı ve Araştırmacılara İhtiyaç Var

Bu sebeple de yanlışlar ve sorunlar tekerrür edip duruyor; kısır döngü bir türlü kırılamıyor. Tekere çomak sokacak cesur siyasetçi, savcı ve araştırmacıları dört gözle bekliyoruz. Son zamanlarda, az da olsa, bunların örneklerini görmeye başladık. Örneğin eğer Ergenekon soruşturmasında savcılar sonuna kadar gidebilirlerse en azından 25 yıllık yakın tarihimiz aydınlanabilir. Kısaca ümitli olmak için yeterli sebeplerimiz var; önümüz aydınlık…

Milletvekiline Yapmadıklarını Bırakmadılar

Bundan 10-15 yıl önceydi sanırım; bir milletvekili Cumhuriyetin ilk yıllarına dair bazı olayların araştırılması için bir önerge vermişti. Adamın başına gelmedik kalmadı. Adamı önce hapishaneye sonra da tımarhaneye attılar. Türlü işkenceler gördü, aklını yitirdi…

Türkiye Nereden Nereye Geldi

Meclisin birçok önemli hamlesi kadük kaldı. Örneğin Susurluk komisyonu üyelerinden kimileri öldü(rüldü), kimileri sindirildi… Faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu dört koldan engellendi… Yolsuzlukları araştırma komisyonları siyasi hesaplara feda edildi… Çok şükür, günümüzde daha cesur araştırma önergelerine ve komisyonlara şahit olabiliyoruz…

Kazım Karabekir'in Kitabı Yakıldı

Daha eskilere gidersek Kazım Karabekir, kendi açısından Kurtuluş Savaşının tarihi yazmıştı. Yazdığı İstiklal Harbimiz kitabı toplandı ve yakıldı; kendisi de polis takibine alındı, attığı her adım izlendi. Çok şükür, bugün Karabekir’in bu kitabı da dâhil bütün kitapları yayınlanabiliyor.

Kadir Mısıroğlu Vatandaşlıktan Çıkarılmıştı

Daha sonraları Kadir Mısıroğlu’nun aykırı yakın tarih araştırmalarına şahit olduk. Türlü hapis cezalarından sonra Mısıroğlu 12 Eylül döneminde vatandaşlıktan çıkarıldı, kütüphanesi talan edildi. Mısıroğlu da bugün yeniden vatandaşlığı kazandı ve yeni kitaplar yazmaya devam ediyor.

Resmi Tarihin Dışına Yavaş Yavaş Çıkılıyor

Günümüzde Mısıroğlu’nu da aşan sivil yakın tarih araştırmalarına şahidiz. Örneğin Gayr-i Resmi Yakın Tarih Ansiklopedisi yazıldı… Mustafa Armağan’ın ufuk açıcı çalışmaları birbiri ardına yayınlanıyor. Bütün engellemelere karşın Mustafa adlı film gün yüzüne çıkabildi… Hatırlayalım, bir zamanlar Kemal Tahir’in romanından çekilen Yorgun Savaşçı filmi yakılmıştı… Bu film de günümüzde özgür.

İnanılmaz Ama Atatürk'ün Hala Tam Bir Biyografisi Yazılmadı

Büyük bedeller ödendi ama sonunda o günlerden bu günlere gelebildik. Ama hala yapılacak çok iş var. Bunun için bütün tabuların yıkılması, bütün arşivlerin açılması lazım. İnanılmaz ama hala Cumhuriyet’in kurucusunun tam bir biyografisi yazılamadı. Çünkü bazı evraklar hala gizleniyor. Örneğin Latife Hanım’a ait evraklar Tarih Kurumu’nun karanlık mahzenlerinde gizleniyor. Kimi belgeler Genelkurmay’ın tekelinde. Mustafa filmine bile tahammül edemeyen çevrelerin engellemeleri nedeniyle Atatürk’ün hayatının bütün safahatı aydınlatılamadı.

Yakın tarihimizin aydınlatılması sadece doğru ve gerçek tarih adına bir kazanç olmayacaktır; sivil ve gerçek bir tarih, demokrasimizin istikrar kazanması için de çok faydalı olacaktır. Çünkü demokrasiye ve sivil siyasete yapılan birçok müdahale, resmi tarihin yanlış kabullerine dayandırılıyor. Darbeciler yapıp ettiklerine (resmi) tarihten deliller getirerek meşruluk kazanmaya çalışıyor bu ülkede…

Tarih Yeniden Yazılmalıdır

Onun için, (daha gerilere kadar gidilebilir ama en azından) Abdülhamid’den günümüze kadar olan dönem, sivil ve demokrat bir bakış açısıyla yeniden araştırılmalı ve yazılmalıdır. Bu bağlamda mikro tarih ve sözlü tarih çalışmaları da mutlaka destekleyici unsur olarak kullanılmalıdır. Daha insanî, daha sivil ve daha demokrat bir gözle yazılacak bir tarih sadece geçmişi değil geleceği de aydınlatacaktır.

Ayrıca bu tarz tarih çalışmaları sadece resmi tarihin gizlediklerini açığa çıkarma açısından değil aynı zamanda bilinen tarihi yeniden yorumlama açısından da faydalı olacaktır. Tarih olup bitmiştir ama yorumlar her dönemde değişebilir ve değişmelidir; her nesil, aynı tarihe kendi konumundan yeniden bakmalı, yeniden yorumlamalıdır. Bu, tarihin dinamik tarafıdır…

Cemal FEDAYi


23 Eylül 2013 Pazartesi

Benden sonra 10 yıl idare etsinler, 100 yıl idare etmiş sayacağım!

Ne bitmez kinmiş bu Ya Rabbi!  

Meselenin özü şu: Ne bitmez kinmiş bu Ya Rabbi!   an bir turnusol kâğıdı gibi çalışıyor hâlâ. Ülkeyi istikrarsızlaştırıp bir yangın yerine çevirmek isteyenler ile meşruiyet dairesinde hareket edenleri ayırt etmekte işe yaradığı kesin:
1909’un 27 Nisan’ında tahta veda ettiğinde söylediği rivayet edilen o söz hâlâ çivi gibi akıllarda çakılı: “Benden sonra 10 yıl idare etsinler, 100 yıl idare etmiş sayacağım!” Nisan 1909’dan tam 9 yıl 6 ay 3 gün sonra, yani 10 yılın dolmasına 6 ay kala Osmanlı Devleti fiilen yok oldu! “Bu kadar basiret de biraz fazla!” diyebilirsiniz ama biz de kolay bulunan birinden bahsetmiyoruz.
Ertuğrul Özkök, bir dergiye verdiği mülakatta Sultan Abdülhamid’in en başarılı padişahlardan biri olduğu gerçeğini teslim ediyor ama hemen ekliyor: “Bugün kendisinden bize kalan sadece yasaklar, istibdat dönemi ve hafiyelik sistemidir. Adı da o yüzden Kızıl Sultan diye kalmıştır…”
Gerçi Özkök’ün derdi tarih değil, Başbakan’a laf çakmak ama biz işin tarih bilgisi kısmında kalalım. Gerçekten de Sultan II. Abdülhamid’den geriye kalan “sadece yasaklar, istibdat dönemi ve hafiye sistemi” miymiş? Yine gerçekten de Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” yaftasını kim veya kimler yapıştırmış?
Bir kere Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” demek ona Fransız-Ermeni lobisinin gayri ciddi gözlükleriyle bakmak demektir. Gayri ciddi, çünkü bunlar genellikle propaganda amaçlı kitaplardı ve çoğunlukla da karikatürize eden amatörce bir gayretkeşliğin ürünüydü ve Jön Türkler tarafından tercüme ettirilip silah olarak kullanılmıştır.
Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’nun Derin Tarih’in Şubat 2013 sayısında çıkan makalesi çok ilginç bir noktaya ışık tutmaktadır. Hanioğlu’na göre Jön Türkler tarafından bir Devr-i Sâbık (Eski Dönem) kavramsallaştırması yapılırken istibdad (otokrasi) kavramı kullanılıyor ama bu kavram, İslam siyasi düşüncesinde gayri meşru görülmediği için onun içeriğini giderek değiştiriyor ve zulüm ile eşitlemeye çalışıyorlardı. Böylece İsmail Kara’nın dediği gibi İslamcılar bu noktada Abdülhamid yönetimini İslami görüş açısından gayri meşru ve yıkılması gereken bir düzen olarak görebilirken, tam tersine laik aydınlar tarafından ‘irticâî’ bir dönem olarak damgalanabiliyordu kolaylıkla.
Prof. Hanioğlu’nun asıl dikkatimizi çektiği nokta ise şu: Abdülhamid dönemine ‘istibdad’ denilmesi bu yönetimin yalnız başına siyasî açıdan baskıcı olduğunu ifade etmiyordu. Hem baskıcı yönetim meseleyse Abdülhamid, dedesi II. Mahmud’unkinden pek de farklı bir yönetim sergilemiyordu (bana kalırsa baskıcılıkta dedesinin eline su dökemezdi). Oysa dikkat edilirse laik aydınlarımız II. Mahmud’a toz kondurmaz ve onun boynuna istibdad gibi baskıcılık ifade eden bir yaftayı asmaktan kaçınırken, özellikle bu sıfatı Abdülhamid hakkında kullanmaktadırlar. Öyleyse mesele baskıcılıktan ziyade Abdülhamid döneminin dinî karakteridir ve 1931 tarihli lise ders kitabında belirtildiği gibi o dönem bir ‘irtica’ devridir! Abdülhamid de mürtecidir ve sorun buradan çıkmaktadır!
Bu arada özel (mahrem) hayatıyla ilgili olmadık saçmalıklar üretilmesi de cabası. Bu da yine Avrupa kökenli bir arketipin parlayışıdır. Abdülhamid’i Doğulu Despot kavramının içerisine sokuşturma çabasının bir ürünüdür.
Oysa aynı dönemde Abdülhamid’e olumlu yaklaşan ‘namuslu’ kalemlere de rastlanıyordu. Mesela Şükrü Bey’in örnek verdiği “The Times” muhabiri Henri Blowitz’in 1883 tarihli söyleşisinde Sultan’ın Osmanlı’nın sorunlarını çözme yeteneğine fazla sahip olduğunu yazması veya “New York Herald”a yazan ve Ahmed Midhat Efendi’nin dostu olan Sidney Whitman, Sultan Abdülhamid’i yakından inceleyerek hakkında “Avrupa’da yaratılan ve Jön Türkler tarafından da benimsenen despot imajının yanıltıcı olduğunu, kendisinin otokrat olarak tanımlanmasının uygun olacağını” belirtiyordu (Hanioğlu, agy, s. 73).
Ermeni ayaklanmalarını bastırdığı ve ülkesi üzerinde bir Ermenistan kurulmasına izin vermediği için Avrupa’da yaratılan ve Jön Türkler tarafından benimsenen despot veya Kızıl Sultan imajının günümüzde bile pahalı müşteriler bulabilmesine hem Midhat Efendimiz, hem de Henri ve Sidney beylerin hayretler içinde kalacağından adım gibi eminim.
Ne demiştik: Bu ne bitmez bir kinmiş böyle?
Abdülhamid’in son cevabı
Sultan II. Abdülhamid’in devlete, millete ve orduya bir beyanname yayınladığını biliyor muydunuz? Belki de bugünlerde kendisine atılan iftiralara cevap olmak üzere tahttan indirilip Selanik’e gönderildikten 39 gün sonra servetine el koymak için kendisini sıkıştıran gerçek diktatör Mahmud Şevket Paşa’yı atlayarak “Devlet ve Millet ve Mebusan ve Askere Hitaben Arzıhaldir” başlıklı bir beyanname göndermişti. Şevket Paşa’yı kızdıracak olan beyannamede kendisini ve servetini savunurken bazı önemli noktaları da vurgulama imkânı bulmuştu. Daha önce Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’nde Mithat Sertoğlu tarafından neşredilen beyannamenin çarpıcı satırlarını aşağıya alıyorum. Okuyun ve etrafınıza bakın, hakkında hâlâ okkalı iftiraların atılabildiği bir insan mezarın ötesinden bu yalan dağını nasıl delebilmiş ve sesini bugüne ulaştırabilmiş? İşte o sırrı yakalayacağımız ibretlik satırları:
“Tuğgeneral Hüsnü Paşa elime tabanca vererek Allah göstermesin bir tecavüz olursa evvela kendisini tabanca ile öldürmekliğimi Vallahi, Billahi, Tallahi sözleriyle yemin ve Kur’an-ı Kerim’i de getirtip ona da yemin edeceğini anlatmışsa da, ‘Haşa Allah esirgesin, ben kâtil olamam’ diyerek teminat ve yeminlerine kanaat edip özel trenle Selanik’e gelindi.(…)
İyi ve kötü, fakat hüsn-i niyetle 34 yıl Vallahi ve billahi geceli gündüzlü devlet ve millete hizmet ettim. Şeyhülislam Efendi vasıtasiyle ettiğim yemine muhalif hal ve harekette bulunmadım. Meşrutiyet aleyhine amal-i nüfuz etmedim (nüfuzumu kullanmadım). İstanbul’daki asker hadisesinde (31 Mart ayaklanmasını kastediyor) Vallahi bildiğim yoktur. (…)
Servetimin asker için saklandığını tam bir hakikat olarak beyan edebilirim. Mevcudum keşke daha ileri bir derecede bulunsaydı hepsinin askere terkine muvaffakiyet şerefine erişmiş olma temennisinden kendimi alamamaktayım. Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, bu fani dünyada biricik maksadım, yalnız devlet ve millete duacı olarak emniyetle belli sayıdaki nefeslerimin bulunduğum yerde tamamlanmasıdır. Katiyyen başka düşüncem yoktur.”
İşte tahttan indirilen Sultan’ın dilinden düşürmediği sözler: son nefesime kadar devlet ve milletime dua edeceğim. Peki bugün kendisine Kızıl Sultan diyenlerin hangisinin ağzından sadır olur böyle dualı sözler?
Mustafa Armagan


14 Eylül 2013 Cumartesi

NE TÜR REZİLLİKLER DÖNMÜŞ DOLMABAHÇE SARAYINDA

ATATÜRK İÇİMİZDE YAŞIYOR DİYENLER OKUMASIN

Latife Hanım'ın kızkardeşinin torunu Mehmet Sadık Öke, Atatürk'ün 9 Kasım'da öldüğünü söylemiş. ("Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor" diyecekler bu yazıyı hiç zahmet edip okumasınlar.) Sayın Öke 44 yaşında. Bu iddia, birinci elden tanıklık değil, aile içinde konuşulanlardan ve herhalde Latife Hanım'ın kızkardeşi, anneannesi Vecihe Hanım'dan duyduğu bir şey...
Dört ay önce yayınlanan çarpıcı bir kitabı fırsat bulup da ancak okuyabildim:
"Teyzem Latife"... Yazar Fatih Bayhan'ın Mehmet Sadık Öke'yle yaptığı bir"nehir-söyleşi"... Bu tür kitaplar, çok rahat ve hızlı okundukları için son yıllarda çok moda.


ATATÜRK'ÜN BOŞANMA SÜRECİ
Öke, Atatürk'ün Latife Hanım'la evliliği ve boşanması konusuna birçok müthiş ayrıntı getirmiş.



Örneğin Fikriye Hanım'ın intihar etmediğini, Rusuhi Bey tarafından vurulduğunu buradan öğrenebilirsiniz. (Fikriye Hanım, terkedilmenin acısıyla, hem Atatürk'ü hem eşini vurmaya gelmiş Çankaya'ya, önlemişler.) Daha başka Çankaya dedikodularına hiç girmeyelim: "Bir süre köşkte kalan" dansöz Refet Süreyya Hanım (Fahrettin Altay'ın hatıralarında varmış)... Kadın kılığına girerek dans eden garson Saip...
Bir de Fransız şarkıcı Yvonne Vincent olacaktı yahu, Refii Cevat'ın (Ulunay) yazdığı...

ATATÜRK 10 KASIM'DA DEĞİL 9 KASIM'DA ÖLDÜ
Geçelim bunları. Sayın Öke, Atatürk'ün sanıldığı ve hep bilindiği gibi 10 Kasım'da değil, 9 Kasım'da öldüğünü, "son bir hafta boyunca süren pazarlıkların son gün yoğunlaşarak anlaşmaya varılması üzerine 10 Kasım'da vefatın ilan edildiğini" söylüyor.

Cumhuriyetin "taht kavgası" olsa gerek.
Doğru mudur bu? "Tabii bilirsiniz" diye başlamış sözüne, söyleşinin o bölümünde.
Hayır, bilmeyiz.
Biz de bilmedikten sonra, halk ne halt etsin?

Gerçi, "Atatürk'ün açıklandığı ve hep anıldığı şekilde saat 9'u 5 geçe değil, sabah 7 sularında öldüğünü, okulların ve resmi dairelerin mesai saati başlangıcına denk getirilmesi ve böylece törenlere katılımın kolaylaştırılması amacıyla kamuoyuna 9'u 5 geçe olarak bildirildiğini" duymuştuk ama...
Bunu ortaya atan da Çetin Altan olmuştu hatırladığımız kadarıyla, pek üstünde durulmamıştı...


NE TÜR REZİLLİKLER DÖNMÜŞ DOLMABAHÇE SARAYINDA

Fakat 9 Kasım... Hayır, bilmiyorduk.
Diyeceksiniz ki, Atatürk 9 Kasım'da ölse ne farkeder, 6 Kasım'da ölse ne değişir?
Saat sekiz çeyrekte ölse ne olacak, on buçukta ölse ne yazacak?
Mesele bu değildir.
Ne tür rezillikler dönmüş o Dolmabahçe Sarayı'nda?
Nasıl gözümüzün içine baka baka yalan söylerler ve yetmiş yıl kimse ağzını açmaz? Nasıl kandırılır kuşaklar boyunca bu ülkenin vatandaşları?
Bu memleketin, bu rejimin her şeyi mi yalan dolan ve sansür üzerine kuruludur?
Hani "Kürt" diye de kimse yoktu ya, onun gibi... Hani ele geçirilen roketatarlar da su borusuydu ya, onun gibi...
Eski genelkurmay başkanı suçlamıştı ya, "alternatif tarih yaratmaya çalışıyorlar" diye, kimlerdir bunlar?

Engin Ardıç

Ataturk ne zaman oldu  http://gercektarihdeposu.blogspot.com/

11 Eylül 2013 Çarşamba

Mustafa Kemal halife olmak istiyordu

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk derin devleti Kızıl Pençe miydi? Bu örgüt Mustafa Kemal’e mi bağlıydı? 


Yeni cumhuriyet Lozan’dan sonra mı İslam’dan uzaklaştı?
Bu soruların yanıtları tarihçi Mustafa Armağan tarafından derlenen ve milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratlarından oluşan Kızıl Pençe adlı kitapta yer alıyor.

2012 yılı milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir’in 130’uncu doğum, 64’üncü ölüm yıldönümü... Gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan başarılarda büyük pay sahibi olan Karabekir, kalemini elinden hiç düşürmemiş de bir şahsiyet. O yıllarda yaşadığı her şeyi kaleme almış, yazdıkları yakılmış, takip altında sıkıntılı bir hayat geçirmiş. Hayata veda ettiğinde TBMM Başkanı olan Karabekir’in işte bu hatıratlarını derleyen tarihçi Mustafa Armağan, İstiklal Savaşı’nın yenilgisiz komutanının kendisini nasıl idam sehpasında bulduğundan, Atatürk ile yaşadığı fikir ayrılıklarına her şeyi Kızıl Pençe adlı kitapta topladı. Kitap, 1922-1933 yılları arasındaki yaşananlara ışık tutuyor,

bir komutanın gözünden cumhuriyetin ilk yıllarında perde arkasında yaşananları anlatıyor. Karabekir’in dağınık olarak beş ayrı yerde yayınlanmış hatıralarını toplayıp bu kitapta bir araya getiren Armağan “Tarihzade Kazım Karabekir’i kendi yazdıklarından yola çıkarak yeniden seslendirmeyi denedim” diyor. Kızıl Pençe’den öne çıkan ilginç ayrıntılar...

Tek adam efsanesine karşıydı

1923 şartlarında Türkiye’de kime sorsanız ‘Mustafa Kemal’den sonra kim gelir?’ diye, size Kazım Karabekir’in ismini verecekti. Bu denli büyük şöhret sahibiydi. İki numaraydı. Ancak diyordu ki ‘Bağımsızlığımızı kazandık, şimdi millet özgürlüğünü, hürriyetini istiyor.’ Bu nedenle İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor, Hilafetin kaldırılmasının Türkiye’de tek odaklı bir devlet yapılanmasını getireceğini, bunun da özgürlüklerin alanını daraltacağını söylüyor. ‘Tek adam’ efsanesinin diriltilmesine karşı çıkıyor. Mustafa Kemal’e değil, Tek Adamlığa karşı biri. ‘Ne yazık ki millete bağımsızlığını kazandırdık ama özgürlüğünü iade edemedik. Bu noktada yenildik’ diyor. Bu mücadele için başına geçtiği Terakkiperver Parti de kapatılınca soluğu İstiklal Mahkemesi’nde alması hazindir. İdamla yargılanır üstelik. Beraat eder ama susturulur, siyasetten uzaklaştırılır. O da kılıcının elinden alınmasına karşılık kalemine sarılır ve yazar. Evi basılıp yazdıklarına el konulur ama yine yazar ve yazdıklarıyla bir dönemin farklı bir resmini bize intikal ettirir.

İslam’dan uzaklaşma Lozan’dan geldi

Kitapta İslam’dan uzaklaşma fikrinin Lozan’dan geldiği yönündeki iddiası çok tartışılacak. Karabekir, kamuoyuna yayılan İslamiyet’e yönelik bu kesin değimle ilgili fikirlerin Lozan’dan geldiği eleştirilerinin muhataplarından biri olan İsmet Paşa ile görüştüğünü, Paşa’nın fikrini kendisine dolaylı yoldan söylemeyi tercih ettiğini anlatıyor: “(...) Macarlar ve Bulgarlar bizimle aynı safta itilaf devletlerine karşı savaştıkları ve aynı şekilde yenildikleri halde bağımsızlıklarına dokunulmamıştı. Bunun sebebi de doğrudan doğruya Hıristiyan olmalarıydı. (...) Biz kendi kuvvetimizle kurtulup bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın tehlike altında olacağını anlattı. Böylece bu değişimin ilhamının Lozan’dan ve itilaf devletlerinden geldiği açıklık kazanmış oluyordu. Ali Fethi, Tevfik Rüştü, Mahmut Esat beylerle Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan’ın ikinci döneminden itibaren başlayan İslam aleyhtarı söylemlerinin gerçek adresini tespit etmiş oluyordum.”

Bu iddia çok tartışılacak

Kitapta Kazım Karabekir Paşa Mustafa Kemal’in halifeliği almak istediği iddiasında bulunuyor:

(...) Mustafa Kemal Paşa, saltanatı kaldıran 1 Kasım 1922 tarihinde verdiği nutku gözden geçiriyordu. O gün Meclis kürsüsünden hilafet ve İslamiyet hakkında bir nutuk vermişti. (...) Halife seçimini ayrıntılarıyla, hilafetin Müslümanlar açısından taşıdığı önemi uzun uzadıya anlattı. İslamiyet’in kuruluşunda güç ve kudretin oynadığı olumlu rolün üzerinde durdu. Zekatın öneminden bahsetti. Sonra hilafetin TBMM sayesinde ayakta durduğunu ve duracağını ifade etti. (...) Tarihten verdiği örneklerle hilafetin güçsüz ve becereksiz sultanlar yerine Türkiye Devleti’ne dayanmasının önemini vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, halifesiyle birlikte Türkiye halkının her gün daha güçlü, mutlu ve müreffeh olacağını, insanlığını ve benliğini anlayacağını, kişilerin ihaneti tehlikesine düşmeyeceğini, diğer taraftan da hilafet makamının bütün İslam dünyasının ruh, vicdan ve bağlanma noktası, Müslümanların kalplerinin ferahlama sebebi olabilecek bir izzet ve yüceliğinin tecellisi olacağını söylediğinde Meclis’ten ‘İnşallah’ sesleri yükseliyordu. (...)

23 Ocak günü Bursa’da yaptığı konuşmada ise ‘Hilafet yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam dünyasına aittir’ dedi ve bu makam hakkında karar vermenin Türk milletinin yetkisi dışında olduğunun altını çizdi.(...)

Kızıl Pençe Gazi’ye bağlı bir örgüt mü?

Karabekir Paşa Kızıl Pençe’nin bazı operasyonlar için kullanılan gizli bir örgüt olduğunu iddia ediyor. Tehditle, baskıyla, gerekirse Recep Zühtü gibi adam vurarak, matbaa basıp kitap yakarak ve suikastler düzenleyerek yeni rejimi bütün muhalif unsurlardan temizlemeyi hedefleyen bir örgüt bu. Mesela İstiklal Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali’nin bu örgütün önemli bir noktasında olduğunu söylüyor. Fakat bu örgüte Başbakan İsmet Paşa’nın bile söz geçiremediğini, hatta ondan habersiz işlediğini de iddia ediyor. Karabekir, kendisine yönelik suikast girişimi ve Kızıl Pençe’den şöyle bahsediyor: “8 Ağustos günü öğleden sonra şu mektubu aldım; ‘Size bir suikast düzenleme girişimi içindeler.’ İsmet Paşa 12 Ağustos 1933 tarihli mektubunda müsterih olmamı istiyordu. Ne yazık ki gizli Kızıl Pençe’den haberi yok. Zavallı İsmet İstanbul Valisi (Muhittin Üstündağ) ve Emniyet Müdürü (Fehmi Vural), gizli Kızıl Pençe teşkilatının emrindeydiler” diyor. İma ettiği, bu örgütün Gazi’ye bağlı olduğu. Bu doğru mudur? Bilemem. Ama araştırılmalı.


Kaynak: İNCİ DÖNDAŞ/STAR




Ayrıca:http://haber.rotahaber.com/mustafa-kemal-halife-olmak-istiyordu_257263.html

Lütfen her konuda gerçekçi olalım… Barışçı olalım… " Yavuz Selim Köprüsü "

Yavuz Selim Köprüsü Onlara kalsa, Boğaza beş köprü yapılsa, hepsine de
Atatürk Köprüsü isminin verilmesini isterler. Nasıl
ayırt edecekler? Birinci Atatürk, İkinci Atatürk,
Üçüncü Atatürk Köprüsü…
Üçüncü köprüye, köprü olarak muhalifim ama
isminin Yavuz Sultan Selim Köprüsü olacağını duyunca çok sevindim.
Türkiye Sünnî kültürlü bir ülkedir ve Yavuz Sultan
Selim bir Sünnî büyüğüdür.
Şiî İran’da büyük bir köprü yapılsa ve adı Şah İsmail
Köprüsü konulsa onu da tabiî karşılamak gerekir.
Yavuz Alevîlere kıymış… Peki Şah İsmail Sünnîlere kıymadı mı?


Büyük tepki gösteren biri, “Bari dördüncü Köprüye
Muaviye ismini versinler” diye yazmış.
Biz Sünnîler elbette Hazret-i Ali kerremallahu vecheh
ve radiyallahu anh efendimizi, Hz. Fatima annemizi,
Haseneyn efendilerimizi, Ehl-i Beyt-i Mustafayı çok severiz ama Hz. Muaviyeye küfr ve hakaret etmeyiz,
ona da radiyallahu anh deriz. Peygamber Efendimize
vahiy katipliği yapmış bir sahabiyi nasıl dışlayabiliriz?
İslam kin ve intikam dini değildir. Bin dört yüz yıl
önce cereyan etmiş üzücü hadiselerde savcılık,
hakimlik, cellatlık yapmak doğru değildir. Bunların hükümlerini Ahkemülhakimîn olan Allaha bırakırız.
Şunu da belirteyim ki, Ehl-i Beyti sevmek Ehl-i Sünnete
göre farzdır.
Köprüye Yavuz Selim ismi verildi diye Sünnîler ile
Alevîler arasında düşmanlık çıkartmak, mezhep
savaşı fitneleri kundakçılığı yapmak doğru değildir. Yapılacak köprüden isteyen geçer, istemeyen
geçmez.
Biz Sünnîler bu memlekette mecburen nice Deli
Dumrul köprüsünden geçmiyor muyuz?
Birkaç kez arz etmiştim, tekrar ediyorum: Bu
memleketteki Alevilerin hepsi bir değildir. Bir kısım Aleviler gerçek Alevidir. Bir kısmı ise Kripto Alevidir.
Aslında Ermenidir ama geçici ve iğreti olarak Alevi
postuna bürünmüştür.
Bugün İran’da Ebu Bekir, hele Ömer, Osman
isimleriyle seyahat etmek, yaşamak mümkün değildir.
Safevî Şiilerinin en kızdığı, en fazla düşmanlık ettiği kimse Hz. Ömer’dir. Biz Sünnîler ise Hulefa-i Râşidîn
efendilerimizin isimlerini camilerimize levha yaptırıp
koymuşuzdur.
İstanbul Karacaahmet Seyyid Ahmed mezarlığındaki
Şiî camiine gitmiştim. Onun içinde bol miktarda “Ya
İmam!” levhaları vardı. Yani Ya Ali!.. Bizim onlardan farkımız, ilk üç halifeyi de sevmek ve hayırla yad
etmektir.
Sünnilerin, Şiilerin, Alevilerin yapması gereken ilk iş
barışmak, fitne ve fesat çıkartmamaktır.
Bunun için de Ashab-ı Kiram radiyallahu anhüm
ecmain efendilerimize hakaret etmemek gerekir. Biz Ehl-i Beyti seviyoruz sayıyoruz, onlar da en
azından Ashaba hakaret etmesinler.
Yezide gelince… Sünniler içinde onu seven, tutan tek
kişi çıkmaz. Sevmeyiz ama adaletsizlik de yapmayız.
İslam adalet dinidir.
Sünnî Türkiye ile Şiî İranın Suriye konusundaki tutumlarını görüyoruz. Anlaşmaları mümkün değil.
Birbirleriyle savaşmasınlar başka ihsan istemez.
Bu fakir koyu bir Sünniyimdir. Lakin Allaha,
Resulullaha, Kur’ana, Ehl-i Beyte, âhirete inanan bir
Aleviyi kesinlikle dışlamam, hürmette kusur etmem.
Barışçı bir Müslümanımdır Alisiz bir Alevilik çıkartmak isteyenleri kesinlikle Alevi kabul etmem. Alisiz Alevilik
mi olurmuş…
Bendeniz İranda yaşayan bir Sünnî olsam, Şah
İsmailin yüceltilmesinden rahatsızlık duyarım ama
fitne ve fesat çıkmaması ve zulme uğramamak için
sesimi çıkartmam. İrandaki yirmi milyon Sünnnî Türkiyedeki Aleviler
kadar hür değil.
Lütfen gerçekçi olalım… Barışçı olalım… Her konuda
olmasa bile bazı konularda toleranslı olalım. Hz.
Alinin, Ehl-i Beytin ruhaniyetleri, Hz. Hasanın, Kerbela
şehidi İmam Hüseyin efendimizin, Hz. Fatima annemizin ruhaniyetleri Sünnilerin ve Alevilerin
üzerine sâyeban olsun. Amin.
Herkese selam ediyorum.

Mehmet Şevket Eygi


8 Eylül 2013 Pazar

Tarihin çöplüğünden hangi parçaları çıkarıp incelemeliydim?

Sivas Kongresi’nin ABD’ye gönderdiği mektup Nutuk’ta neden yer almadı?

Tarihin çöplüğünden hangi parçaları çıkarıp incelemeliydim?” diye soruyor Michel de Certeau ve ekliyor: “Çöplükleri karıştırdım, kütüphanelerin araştırma salonlarında, yani çok eski cesetlerin ‘muhafaza edildiği’, elden ele gezdirildiği bu mağaralarda saatlerimi geçirdim. Öğrendim ki, bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.”
Filozof, yakın tarihimizin halini anlatmış sanki. Bir enkazın, hatta çöplüğün içinden parçalar arayanlara benziyoruz. Hâlâ; ve galiba uzunca bir süre de böyle olacak.
Sıkı durun! Zira Nutuk’ta ‘Gönderilebilip gönderilmediğini hatırlamıyorum’ cümlesiyle üstü örtülmek istenen ‘muzır’ bir belgenin Sivas Kongresi tutanaklarındaki Osmanlıca orijinaline ulaşmış durumdayım. (Kongre tutanaklarını gün yüzüne çıkaran Recep Toparlı ve basımına destek olan Sivas Belediyesi Başkanı Doğan Ürgüp’e okkalı bir teşekkür boynumuzun borcu. Buruciye Yayınları’na da elbette.)

İşte Sivas Kongresi’nden ABD Senatosu’na gönderilen ve gelip Osmanlı ülkesinin durumunu inceleyip “manda” diyemedikleri için “müzaheret”te bulunup bulunmayacaklarına karar vermelerini isteyen o telgrafın hikâyesi...
1919 Eylül’ünün 4. günü perşembeye rastlıyordu. Sivas Kongresi öğleden sonra saat 3’te açılacaktı. Başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa açış nutkunu “Heyetin başarılı olması temennilerini Allah’ın huzuruna yükseltirim” sözleriyle noktalamıştı. Bir ay önce sona eren Erzurum Kongresi’nden sonra ikinci büyük adım atılacaktı.
Telgrafın ‘ıslak imzalı’ orijinal kopyası Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde çıktı. Altta Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve diğerlerinin Latin harfli imzaları okunuyor.
Yalnız Erzurum beyannamesinin 7. maddesine konulan “milliyet esaslarına saygılı ve ülkemize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin fennî, sınaî, iktisadî yardımını memnuniyetle karşılarız” ifadesindeki ‘devletin’ hangisi olduğu sorulmaz genellikle. Üstü örtülmeye çalışılsa da, kastedilenin ABD olduğu kesindir.
Aynı madde Sivas Kongresi’nde de gündeme gelmişti. O kadar ki, Amerika’dan talep edilecek olan ‘manda’ya manda denilip denilemeyeceği bile tartışılmıştı. Ancak Sivas beyannamesinin 7. maddesine de aynen kurulacak olan bu garip ifadenin ardından öyle bir karar alınmıştı ki, sonucunda ABD Senatosu’na bir telgraf çekilecek ve açıkça yardım istenilecekti.
Resmi tarihi rahatsız eden telgraf
Ancak bu telgraf uzun yıllar unutturulmaya çalışılmış, varlığı dilden dile dolaşmış ve nihayet Demokrat Parti devrinin sonlarına doğru eski Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’nun çabalarıyla Senato Arşivi’ndeki orijinaline ulaşılabilmişti. Derken inkılâp tarihi kitaplarımıza girmemekte hâlâ inat eden belgenin bizzat M.Kemal Paşa ve Rauf Bey vd. imzalı nüshasına Hoover Enstitüsü’nde ulaşılacaktı. Şimdi onu Sivas Kongresi’nin Osmanlıca kaleme alınmış resmi tutanaklarından okuma imkânımız var.
Böylece Sivas’tan Washington’a çekilen telgrafın bütün nüshaları elimizde. Ancak telgraf neden saklanmıştı? Sebebi basit: 1927 tarihli Nutuk’taki kurguya ters düştüğü için. ABD’ye “Gelin, tarafsız bir devlet gözüyle imparatorluğun her tarafında inceleme yapın”, denilmesi yeni inşa edilmeye çalışılan Tarih’e aykırı düşüyordu zira.
Nitekim Nutuk’ta ABD’den Anadolu’ya bir heyet çağrılması teklifinden şöyle bahsedilir: “Kongre başkanlık divanının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak önem atfetmiş değildim.”
Ancak Nutuk her şey değildir ve tarihi ondan başlatıp onda bitiren takımın tarihçilikte amatör bile olamayacağını bilmek için tahsile ihtiyaç yoktur. İnkılâp tarihçilerimizin dikkatinden kaçan bir belge, aslında Mustafa Kemal’in kafasında daha telgraftan bir ay önce, 12 Ağustos 1919’da “manda” fikrinin yer ettiğini göstermektedir. Mustafa Kemal, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya aynen şunları yazmış:
“Erzurum Kongresi’nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin içerdiği ima ve açıklıktan ibarettir. Daha fazlası kabil olmadı.” (Cebesoy, Kuva-yı Milliye’nin İçyüzü, Temel: 2002, s. 106-7.)
Atatürkçülüğünden kimsenin şüphe edemeyeceği Prof. Sina Akşin bile Sivas’ta kongreye başkanlık eden M.Kemal’in manda meselesi tartışılırken seyirci kalışını garipsemektedir. Nitekim tutanaklardaki şu sözler de Kemal Paşa’ya aittir:
“Eğer her halde biz yardıma muhtaçsak bu yardımın Amerika tarafından yapılmasını tercih ederiz, bu cihet arzu ve temenni edilir. Bununla beraber iç ve dış bağımsızlığımızı da kaybetmek istemiyoruz” (s. 89).
Şimdi gelelim telgrafın ne dediğine: Sivas Kongresi tutanaklarındaki metnin son paragrafının sadeleştirilmişi şöyle:
ABD’li gözüyle Sivas Kongresi
“Sivas Kongresi’nin başlıca kararlarından olup bugün oybirliğiyle kabul ettiği bir karara dayanarak Amerika Senatosu’ndan özel bir heyetin Osmanlı memleketlerine gönderilmesini ve bu suretle memleketimiz ahalisi hakkında Avrupa tarafından körü körüne bir karar alınıp barışın o suretle kararlaştırılmasından önce “Memalik-i Şahane”nin (Osmanlı topraklarının) söz konusu heyet tarafından baştan başa ziyaret edilip bugünkü gerçek durumun her türlü çıkar hissinden azade ve tarafsız bir kılı kırk yaran bakışla incelenmesini insanlığın sükûnu ve adalet hakkı namına rica eder.”
Evet, rica ederiz. Ancak ABD nedense bu ricaya cevap vermez. Belki de o sırada Türkiye’de bulunan Harbord heyetinin aynı görevle gönderilmiş olmasını yeterli saymıştır. Nitekim Harbord’un verdiği rapor da Türkiye mandasını kabul etmenin aleyhindedir.
Bizzat ulusalcıların yayın organı Kaynak Yayınları arasında çıkan Dr. Deniz Bilgen’in “ABD’li Gözüyle Sivas Kongresi” adlı kitabında telgrafın Mustafa Kemal’de rahatsızlık yarattığını, Damat Ferid’in bile bağımsızlıktan bahsettiği bir zamanda Sivas’tan “müzaheret” (mandanın sulandırılmışı) talebinin çıkmasının kamuoyu desteğini kaybettireceği uyarılarının yapıldığını belirtir. Nitekim Kongre’ye katılmasına izin verilen tek yabancı gazeteci Brown, M.Kemal Paşa’nın kendisine şöyle dediğini yazacaktır:
“Türkiye, Amerika’nın yardıma gelmesini istiyor… Amerika bunu kabul ederse sizi temin ederim ki, Türkiye, Amerika’nın bütün şartlarını kabul edecek. Sivas Kongresi doğrudan ABD mandasını kabul etmek istemiyor, çünkü evvela biz ABD’nin bunu kabul edip etmeyeceğinden emin değiliz.” (Bilgen, s. 190)
Ne demişti filozofumuz? Bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.” Sivas Kongresi tutanaklarında “gizlenen” ve bize karşı “direnen” o yapılanmayı buldunuz mu acaba? m.armagan@zaman.com.tr


7 Eylül 2013 Cumartesi

Devlet, TC başlıklı, KDV’li, polis korumalı, yasal icki ve fuhşu kaldırmalıdır.

Bir Kadeh Rakıda Fırtına


BİR kadeh rakıda fırtına… Be adamlar hatunlar!.. Muhalefet yapacaksanız şunu adam gibi doğru dürüst yapsanıza. İslamcı iktidar içki konusunda faşizm yapıyormuş… Bu ne gülünç ve ucuz muhalefettir.
Dünyanın bütün Hıristiyan ülkelerinde içki konusunda kısıtlamalar olduğunu bilmiyor musunuz? Biliyorsunuz ama bilmezlikten geliyorsunuz.
Rusya Federasyonunda içkinin millî bir felaket ve bela haline geldiğini bilmiyor musunuz, görmüyor musunuz?
İçmek hürriyeti kısıtlanıyormuş… Ben ise bir Müslüman olarak ülkemin bir meyhane-i kübra haline geldiğinden şikayetçiyim.
Her yerde içki fabrikaları harıl harıl üretim yapıyor.
İçen içene…
Sarhoş sürücülerin yaptıkları kazalar yolları mezbahaya çeviriyor.


Sultanahmette oturuyorum, gece açık pencerelerden evimin içine turistik şarap ve kebap kokuları doluyor.
Siyasî iktidar sigara tüketimini azaltmak için tedbirler aldı… İçki tüketiminin de kısıtlanması gerekmez mi? Türkiye’miz de Rusya gibi alkolik mi olsun istiyorsunuz?
İçki içmeyi, sarhoş olmayı uygarlık mı sanıyorsunuz?
Ulu Paşa çok içermişti… İçti içti içti de ne oldu? Siroz olup ölmedi mi?
Sarhoşluk yüzünden işlenen cinayetleri görmüyor musunuz? Sarhoşların yaptığı trafik kazalarından haberiniz yok mu?
Hastanelerde tedavi görenlerin, yatanların kaçta kaçı içki yüzünden hasta olmuş, biliyor musunuz?
1930’da ABD’de içki yasağı ilan edildiğini elbette biliyorsunuz.
Sizin ne acayip bir hürriyet anlayışınız var. Birtakım bedbaht kadınlara TC başlıklı fahişelik vesikası verilmesine, onlara devletin himayesinde KDV’li, koruma polisli seks köleliği yaptırılmasına hiç karşı çıkmıyorsunuz. Neden?
Bir de kadın haklarından yana çıkarsınız.
Kadına şiddet diye bağırıyorsunuz. Bu şiddetin bir kısmının içkiden ve sarhoşluktan meydana geldiğini niçin görmüyorsunuz?
İçkici beyler, içkici hatunlar!.. Boş gülünç yaygaraları bırakın ve muhalefet yapacaksanız doğru dürüst yapın. Unutmayın ki, halkın çoğunluğu içki içmemektedir.
Onların oylarıyla seçilen bir iktidarın içkiyi kısıtlamasından daha makul bir şey olamaz.
Ulu Paşa taraftarları!.. Siz de bir parti kurun, halk sizi destekler ve iktidar yaparsa içkiyi
teşvik edersiniz, her yerde serbestçe hiçbir kısıtlama olmadan sattırırsınız, çocuklara bile içki içme hakkı tanırsınız…
Müslümanların, İslamcıların içkiyi ve sarhoşluğu kısıtlaması çok normal, çok tabiî bir davranıştır. Bunu anlasanıza.
İçkinin yararı yok, zararı sayılamayacak kadar çok. İçkiden alınan vergilerin on misli, içkinin tahribatını tamire harcanıyor. Alkollü içki tüketimi korkunç bir israfa sebep oluyor.
Para israfı, sağlık israfı. Rusya içki salgınından batabilir.
İçki konusundaki kısıtlamaları alkışlıyorum.
Devlet piyangodan, kumardan elini çekmelidir.
Devlet, TC başlıklı, KDV’li, polis korumalı, yasal fuhşu kaldırmalıdır.
Devletimiz zaten bu konuda (kadınları seks kölesi olarak kullandırmayacağına dair) uluslararası kadın hakları sözleşmesine imza koymuştur. Şu anda bu imzasını çiğnemektedir.
TC başlıklı vesikalarla yaptırılan resmî ve yasal fuhşu protesto etmeyen Kemalist ve çağdaş Feministleri kınıyorum.
İslamcı Feministleri daha çok kınıyorum.
İki yüzlüler!..


Perşembe, Haziran 6, 2013 Mehmet Şevket Eygi












Ey Aslını İnkar Eden Kemalist Gençlik

 “Peki sizin ecdadınız kim?” O geçmişi bir sorgula


 “Övündüğünüz kişilere de lütfen bir kerecik bakar mısınız?” ve ardından o dönemde yaşanan çarpıklıklar

Millet yiyecek bir dilim ekmek bulamazken, Ankara’daki yöneticilerin ihtişamlı salonlarda balodan baloya koştuklarını…

Jandarma ve tahsildar baskısı altında toplanan vergilerin (parası olmayanın koyunu, danası ahırdan alınıp götürülürdü) üst düzey yöneticilere bol keseden ikram edildiğini…

En müsrif Padişah’ın (Sultan Abdülmecid) bile “fazla masraf oluyor” diye kullanmadığı Saray Yatı “Ertuğrul”un ıskartaya çıkarılıp yerine dünyanın en büyük, en lüks yatı “Savarona”nın satın alındığını…

Atatürk’ün, kendi döneminde dünyanın en zengin insanları arasında sayıldığını, maaşının bugünkü

Cumhurbaşkanı maaşından kat kat fazla olduktan başka, toplam yıllık gelirine hiçbir Osmanlı padişahının ulaşamadığını…

Hint Müslümanlarınınekmeklerinden keserek İstiklal Mücadelesi’nde kullanılmak üzere gönderdikleri para ile İş Bankası’nın kurulduğunu, bu hisselerin halen CHP’nin kontrolünde bulunduğunu…

Çankaya Köşkü’nde cereyan eden kadın rekabetinin Harem’e taş çıkartacak kadar girift olduğunu…

Latife Hanım ile Fikriye Hanım arasında cereyan eden “güç mücadelesi”nin Fikriye Hanım’ın ensesinden vurularak öldürülmesine kadar sürdüğünü, cinayete “intihar” süsü verildiğini ve açıklamanın bu şekilde yapıldığını, ancak bu cinayetin hala “fail-i meçhul” olduğunu…

“Bilmiyor musunuz? Muhtemelen bilmiyorsunuzdur, zira o dönemi irdelemek yasak, yalnızca övmek ve yüceltmek serbesttir.”

Bahadıroğlu, tüm padişahları kötülemenin hatta iftira atmanın çok zalimce olduğunu vurguluyor ve devam ediyor: “Padişahlar şöyle, padişahlar böyle. 36 padişahımız var. Hepsi mi “kötü”?.. Hepsi mi “zalim”?.. Hepsi mi “uygunsuz”?.. Hepsi mi “müsrif” ve “zevk-safa düşkünü”? Hiç mi güzel bir şey yapmadılar? Selimiye’yi, Süleymaniye’yi,Sultanahmed’i siz mi yaptınız, atanız mı yaptı? Onlar ecdadım değil” dediğiniz anda, bu inkar sizi doğal olarak Selimiye’yi, Süleymaniye’yi de inkara götürür. O zaman bu eserleri hangi yüzle turistlere gösterip övüneceksiniz.”

Yazar, İngiltere krallığında yaşananların bizim İmparatorluğumuzda olmamasına rağmen İngiliz halkın tutumundan bahsediyor: “İngiltere pek çok “zalim”, “kadın düşkünü”, “ihtişam budalası” kral gördü, ama İngilizler “Kraliyet Ailesi”ni hiçbir zaman toptan reddetmedi, kimse kalkıp “Onlar benim ecdadım değil” demedi. Orası hala “Büyük Britanya İmparatorluğu” ve halk hanedana büyük saygı gösterir.”

Eleştirin, ama “iftira” atmayın, aşağılamayın; hele de aslınızı inkar etmeyin ki, “haramzade” sınıfına girmeyin!


Yavuz Bahadiroglu