osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2013 Pazartesi

Cihan Sultanları

Cihan Sultanları
Osman Gazi'den Sultan Vahdettin'e

Yavuz Bahadıroğlu

Osmanlı İmparatorluğu en geniş zamanında üç kıtaya yayılmış, İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Bizans İmparatorluğu'nu yıkmış, Akdeniz'i İmparatorluğunun sınırları içerisinde bir göl haline getirmiştir. İstanbul'un fethi bazı tarihçilere göre Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur.

623 yıl süren Osmanlı Tarihi boyunca 36 padişah gelmiş ve 3 kıtada çınar ağacı gibi kök salmış olan Osmanlı Devleti bir Cihan İmparatorluğu olmuştu. 6 asır boyunca dünyaya hükmetmiş olan Osmanlı, İlahi ve yüce değerlerden ilham alarak, gittiği yerlere adalet, şefkat ve medeniyet götürmüş, insanlığı ön planda tutarak dinyayı aydınlatmıştı.

Osmanlı'nın mirası olan topraklarda onun eserleriyle yaşayan bugünün nesli, Osmanlı Tarihi hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olamamaktadır. Osmanlı Tarihi isimli eser, insanımızın kendi şanlı tarihini biraz olsun öğrenmelerine katkı sağlamak amacı ile hazırlanmıştır.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=579368

8 Kasım 2013 Cuma

Ama Hangi Osmanlı

Ama Hangi Osmanlı?
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
TİMAŞ YAYINLARI

Dünyayı hâkimiyeti altına alan güçlü bir imparatorluk olarak da anlatıldı, iktidar hırsının yuvası olarak da… Padişahların gücüne ve gaza inancına methiyeler dizilirken, diğer taraftan da taht kavgalarının ve kardeş katlinin zalimliği dilden dile dolaştı. At üstünde seferden sefere geçen bir zaferler tarihi de resmedildi, harem ve saraydan dışarı çıkılmayan bir imparatorluk hayatı da… Kanunlarıyla dünyaya örnek olduğu yazılırken, kanunsuzlukları da gerileyişine sebep olarak gösterildi. Medrese ve vakıflarıyla köklü bir imparatorluk olduğu da anlatıldı, hâkim güçlerin arasında kapana kısıldığı da…

Peki ama Osmanlı bu anlatılanlardan hangisiydi?

Tarih sahnesinden elini eteğini çoktan çekmiş bir imparatorluk olmasına rağmen hâlâ pek çok araştırmaya, tartışmaya, polemiğe, dizilere, kitaplara taşınan Osmanlılar kimdi? Osmanlı ne kadar doğru anlatıldı? Kanunları, haremi, kardeş katli meselesi ve dahası…

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin kaleminden Osmanlı dünyası, padişahları, kültür hayatı ve bir imparatorluğun insana bakışı… Ama Hangi Osmanlı’da Osmanlı’ya dair gündemde ve akıllarda kalan pek çok sorunun, tartışmanın cevabını bulacaksınız…

“PEKİ SİZ OSMANLI’YI NASIL BİLİRSİNİZ?”

http://www.timas.com.tr/kitaplar/tarih/osmanli-tarihi/ama-hangi-osmanli.aspx

1 Kasım 2013 Cuma

Game over

Game over

Osmanlı ya 1909'da LOCALAR gelince işler hızla değişmeye başladı! Daha önce içerideki YABANCILARIN başını çektiği oluşum artık Türkler tarafından temsil ediliyordu!

İlk Üstad-ı Azam da TALAT PAŞAYDI!
Abdülaziz'in katledilmesi, Abdülhamit'in tahttan indirilmesi, Osmanlı'nın ömrünü tamamlaması peşpeşe geldi!
Yeni sistem ilmik ilmik örüldü!

Bir devir kapanacak, yerine bir başkası gelecekti! Büyük plan buydu!
Londra'da Chatham House'lar bu iş için fazla mesai yapıyordu!
Büyük Musevi aileler para yağdırıyordu!
Buckingham "Cumhuriyet dine, tarihe, geleneğe, göreneğe, dile sırtını dönmeli!" emri veriyordu!

Nasıl bir devlet ve millet olacağımızın reçetesi Londra'dan geliyordu! Dinin, ibadetin ve inancın ne kadar büyük önem taşıdığını en iyi KRALİÇE biliyordu!
İngilizler sistemlerini yenilemeyi en iyi bilen insanlardı!
AKIL onlardaydı!

Prens Charles'ın eşi Diana'nın Paris'te öldürülmesinden sonra muazzam bir İMAJ çalışması başladı! Vatikan'a yakın olan ve hatta KATOLİK olacağı söylenen Diana karnında taşıdığı, babası Müslüman olan bir bebekle öldürüldü!

Prensesin KATOLİK olması Kraliyet'in bitmesi demekti!
Neyse ki kadını ortadan kaldırarak bunu hallettiler!
Ama onlardaki AKIL bu kez katlettikleri kadının oğlundan kahraman çıkarmayı bildi! Dünyadaki her gazete ve televizyonun verdiği MUTLU AŞK'ta Diana'nın oğlu Prens Willam ve güleryüzlü, sıcakkanlı eşi Kate başrolü paylaşıyordu!

Genç çift sevilmeyen ve itici bulunan Kraliçe Elizabeth ile oğlu Charles'ın yaydığı negatif enerjiyi unutturup bambaşka bir algı yaratıyordu! Bütün bunlar yaşanırken ve planlanırken bu genç çiftin bir erkek çocukları dünyaya geldi! "İsmi ne olacak?" diye bahisler açılırken bebeğe GEORGE ismi konuldu!

Bebek VII. George olacaktı!
İsmini, PROTESTANLIĞI kabul eden ve bunu devlete yapıştıran büyük dedesi GEORGE'dan alacaktı!
İngiltere, Katolik-Protestan savaşındaki tavrını ve kazandığı zaferi unutacak değildi!

İnanç ve din onlar için çok önemliydi!
Türk topraklarında operasyon yapan AKIL, kendi içinde değerlerine son derece bağlı bir tutum içindeydi!

Bizde ise tam tersiydi!
Müslümanlık ilkel bir şeydi!
Namaz kılan gericiydi!
Oruç tutan anlamsızdı!
Sakal bırakan irticacıydı!

Güneşle birlikte arkalarına bakmadan BATI'ya gidenler kullandıkları kelimelerin anlamlarını bile bilmiyordu!
Bu topraklara yabancıydılar!
Hayatında bir kez bile abdest almamış adamlar DİN hakkında ileri geri konuşuyordu!

Kara çaldıkları Müslüman Osmanlı'nın nasıl cihana hükmettiğini açıklayamıyordu!
Altlarına çekilen koltukların neden verildiğini bile sorgulamaktan acizdiler!

Londra'da planlanan bir operasyonun parçası olduklarını anlayacak kadar kapasiteleri yoktu!

Ama bu topraklar içinde yaşayan insanlar onlar gibi düşünmüyordu!
"Neden hiç Allah sözünü kullanmıyorsunuz?" sorusuna "Allahaısmarladık dedik ya!" diye cevap veren liderlere rağmen bildiğini okuyordu! Devlet hep küçük bir azınlığa ŞANS verse de ANADOLU geri adım atmıyordu!

Anadolu inançla gelirken, İstanbul'u bu insanlara kapatanlar büyük oyunu okuyamıyordu!
Londra'nın her şeye gücünün yeteceğini düşünüyorlardı!
Ama yalnız kalıyorlardı!

Dini, inancı, ibadeti ve dolayısıyla özgürlüğü yasaklayan zihniyet yerini bölgeye hükmedecek bir anlayışa bırakıyordu!
Ama hiçbir muhalif bunu göremiyor ve körü körüne saldırıyordu!
Oyunun bittiğini görmek elbette kolay değildi!
Osmanlı torunlarının kendi izlerini bulacakları topraklara dönüşü kabul edilebilir bir şey değildi! Devletteki dönüşüm ve kararlılık bunların gözünden kaçıyordu!

Türkler'in dönüşünü anlamıyorlardı!
90 yıllık geri çekilme artık sona ermişti!

Bütün renkler, bütün motiflerle bölgeye iniliyordu! BARONLAR dışında herkese yer vardı! Siyasetin, ordunun, MİT'in, bürokrasinin, ekonominin aynı anda yeni oyuna adapte olmasını anlamıyor ve çözemiyorlardı! 16 devlet kuran Türkler yine sahnedeydi!
Sadece KÜRESEL DENGE iyi okunuyor ve gereği yapılıyordu!
Bir adada tek başımıza yaşamadığımızın farkındaydık! Bize düşen roller vardı! "BİZ OLMAK" için hızlı ve emin adımlarla yol alınması şarttı!

Artık ne Londra, ne masonik yapılanmalar, ne ekonomik tetikçiler, ne cuntacılar, ne de provokatörler operasyon yapabilirdi!
Bir Amerikalı istihbaratçının "Türkler kadar kolay devlet kuran bir millet yoktur!" sözü tekrar gerçekleşiyordu!

Oyunu anlamayan herkes ne yazık ki kadro dışı kalıyordu!
Kürt sorununun çözümü MHP'yi, başörtüsünün serbestliği de CHP'yi bitiriyordu!
Zamanın ruhunu anlamamak ağır bir faturaya katlanmak demekti!
Dün çok önemli bir gündü!
Sadece 4 kadın vekil başörtüsüyle Meclis'e girmedi!
160 yıldır sahnede olan oyunu bitirdi!

Aslında bu içimizdeki İsrail'in kolunun kanadının kırılması demekti!
Söylenmeyen de bu zaten!
Türkler geçmişini hatırlayınca TARİH yazmak kolaydı!
Çünkü zaten bu bizim işimizdi!

Ergün diler

4 Ekim 2013 Cuma

İŞTE HAREM YALANININ BELGESİ

İŞTE HAREM YALANININ BELGESİ

Avrupalı ressamların Harem tablolarında sultanların saçı açık, cariyeler dekolte kıyafetli. Asırlardır sürdürülen bu yalanın belgesi, yine onların kendi tablolarında gizli. İşte 3. Selim Han döneminde saraya en yakın Avrupalı ressam Melling'in gravürü. Kızlar, elleri kulaklarında tekbir alıyor. Demek ki bırakın Harem'i, namaz kılan kadın da görmemiş!..
Yücel KOÇ / ÖZEL RÖPORTAJ - - Tarihçi-yazar Talha Uğurluel ile röportajımızın dünkü bölümünde Harem sistemini, Hürrem Sultan'ın nasıl yetiştirildiğini, nasıl evlendirildiğini ve onun üzerinden Kanuni Sultan Süleyman'ın nasıl karalandığını anlatmıştık. Bugün biraz daha özele inip, Hürrem Sultan'ın şair yönünü, hırslarını, giyim-kuşamını, neden hedef tahtasına oturtulduğunu ve Avrupalıların tuzağına nasıl düştüğümüzü konuşuyoruz.

Avrupalı ressamların çizdiği saçı açık Hürrem portreleri var. Bunları nasıl çizmişler?
Hepsi uydurma, hayali. Mümkün değil görmeleri. Nerede görecek? Mesela, Melling... 3. Selim döneminde İstanbul'a gelmiş bir ecnebi. Bir dönem tasarımcılık ve mimarlık da yapmış. 'Melling Kalfa' diye meşhur olmuş. Melling Kalfa gravür de çiziyor. Harem'i de çizmiş. Saray ile irtibatlı iş yapan biri de olsa, bunun Harem'e girmesi mümkün değil. Karaağalar (Harem ağaları) bile kapının bir yerinden sonra kalıyorlar. Melling'in çizdiği gravürdeki Harem'e bakıyorum; kız yurdu gibi. Kat kat çizmiş. Birinci katta yer sofraları kuruluyor, ikinci katta namaz kılınıyor, üçüncü katta yataklar toplanıyor. Bunu nasıl çizmiş olabilir diye araştırdım. Bir kere çizdiği Harem'in bizim Topkapı'daki Harem'le ilgisi yok. Hayali çizdiği en baştan oradan belli. Gravürde orta katta namaz kılan kızlara dikkat ettim. 7-8 hanım namaz kılıyor. Bazıları rükuda, bazıları secdede, bazıları da tekbir alıyor. Dikkatli baktım, kızları ellerini kulaklarına götürerek tekbir alırken çizmiş. Yani bu kişi değil Harem'e girmek, hayatında namaz kılan hanım bile görmemiş. İşte her şey ortada.


Harem ve saray ile ilgili anlatılan hiç doğru şey yok mu?
Saray denince bizim toplumumuzun aklına ne geliyor? Hep Avrupa'nın sarayları... Buckingham, Versay, Almanların Recidance'ları... Bizim sarayımız hiçbir zaman onlarınkine benzemedi. Bizim sarayımızda ne var; Birun ve Enderun. 2. Murat'ın Edirne'ye yaptırdığı saraya gidin, orası da aynı. Birun'da devlet ve dünya yönetilir. Enderun, adı üstünde; en derin, en özel yer. Bugünün popüler tabiriyle Osmanlı'nın kozmik avlusu orası. Kimsenin girip-çıkamadığı özel bir bölüm. Orada kızıyla-erkeğiyle öğrenci yetiştiriliyor. Hürrem Sultan da küçük yaşta alındı, orada yetişti, şekillendi ve Kanuni ile evlendirildi. Evlendiren kim? Hafsa Hatun ve Yavuz Sultan Selim. Bir baba ve anne, çocuğunu yaş tahtaya bastırır mı? Hepimiz ebeveyniz. Çocuğumuz evleneceği zaman abuk-sabuk bir gelini hangimiz isteriz? Evimize, sülalemize katmak ister miyiz? Ya da şöyle düşünelim; bugün Türkiye'de bir ailenin mensubu gitti İngiltere'ye okumaya, orada bir İngiliz kızını buldu, beğendi, geldi. “Anne ben bunu sevdim, evleneceğim” dediğinde ne der o anne-baba? Sen ne yapıyorsun? Kim bu? Anası-babası, soyu, inancı der, kabul etmezler. Kolay değil. Bugün biz 2012'de bu ölçüye sahipsek, 500 sene evvel herhalde Osmanlı ailesi aklını peynir ekmekle yemedi. Bir de o kadından doğan çocuk, bir sonraki padişah olacak.


Hürrem Sultan kişilik olarak nasıl bir kadındı?
Hürrem Sultan'ın Türkçe yazdığı divan şiirleri vardı, üstelik de Arapça ve Farsça tamlamaları olan... Kanuni'nin yazdıklarından daha güzeldi. Bunu divan şiiri uzmanları söylüyor. Ayrıca vakfiyeleri var, yazdığı mektuplar var. Bunlar bize bu kadının hayırsız olmadığını gösteriyor. Mektupları edep süslü. Bir mektubunda, Kanuni'den para istiyor? Ne için? “Hamam inşaatını bir türlü bitiremiyorum sultanım, param yetmez oldu. Biraz destek verseniz” diyor. Aynı Hürrem Sultan'ın Kudüs, Mekke, Rodos ve İstanbul'da eserleri var. Karaman Karapınar'da bile hamamları var. Tüm hayatında Hürrem Sultan'ın edepsizliğine dair bir emâre yok. Hatta Hürrem Sultan'ın hakkında bir asır sonra yazılar yazan tarihçilerin hepsi edeple bahsediyor. En başta da Evliya Çelebi.


Hürrem niye entrikacılıkla suçlandı o zaman?
Elimizde Hürrem Sultan'ı kötüleyen bir tek şey var. Taşlıcalı Yahya denilen, o dönemin bir şairinin şiirleri. Neden? O da Mustafa'nın öldürülmesi üzerine bir şiir yazmış. Biliyorsunuz, biz Anadolu insanı duygusalızdır. Böyle birşey olunca hemen bir 'günah keçisi' aranır. Oysa Mustafa'nın öldürülmesinde birini kötülüyeceksen, o zaman önce babası Kanuni'yi kötüle. Emri o verdi. Kararı Divan-ı Hümayun aldı. Onları da kötülemiyorlar. Ebussuud Efendi fetva verdi, onu kötüle. O da kötülenmiyor. Kim? Hürrem. “O urus karısı” diye şiir yazmış. Neden? Çünkü dili varmıyor Kanuni'yi kötülemeye. Şeyhülislam Ebussuud Efendi zaten veli bir insan. Bu durumda kimi kötüleyip rahatlayabiliriz? Devşirme bir hatunu seçiyorlar.


İkisinin de çocuğu öldürülmüşse niye Mahidevran değil de Hürrem hedef?
Mahidevran Gülbahar Hatun oğlu Mustafa ile beraber sancağa çok sıklıkla çıkmış bir kadın. Sarayda fazla durmuyor. O devamlı oğlu ile beraber sancakta. Sebebi bu olabilir.


Hürrem Sultan'ın da oğulları vardı, o niye çıkmadı?
Hürrem Sultan'ın yarı yatalak bir çocuğu vardı. Cihangir. Sakat doğdu ve 22 yaşına kadar yaşayabildi. Hürrem Sultan bu çocuğun başında durmak zorundaydı. Bir kere götürdüler sefere, onda da Halep'te öldü. Bundan dolayı. Bir de Mustafa öldürülünce Mahidevran saraya küsüyor, Bursa'ya taşınıyor. Ama Allah-ü teâlâ Mahidevran'a bir ömür veriyor... Hürrem ölür, Kanuni ölür, Kanuni'den sonra padişah olan Hürrem Sultan'ın oğlu 2. Selim ölür fakat Mahidevran hâlâ hayattadır. 82 sene yaşamıştır.


Hürrem Sultan hırslı mıydı?
“Paraya karşı hırslı mıydı?” derseniz, bu kadar hayırsever bir kadının paraya karşı hırsının olması mümkün değil. Yönetime karşı deseniz, o dönem devlet çok güçlü. Kösem Sultan'da olduğu gibi, devlet zayıfken bir kadının yönetime karışması mazur görülebilir. Fakat Hürrem Sultan'ın döneminde Kanuni başta, gayet de güçlü bir karakter. O dönem sadrazamlar dehşet adamlar, kaptan-ı deryalar, divan üyeleri... Dörtbaşı mamur bir yönetimde o kadın orada müdahil olacak! Mümkün değil.


Kanuni'nin seferde geçirdiği yıllar da tartışma konusu. Buna ne diyeceksiniz?
Kanuni 46 yıl tahtta kaldı. Şunu çok rahat söyleyebilirim; ömrünün 5'te birini Edirne'de geçirdi. Yani İstanbul'dan çok Edirne'de kaldı. Neden? Fütuhat hareketlerine Edirne daha yakındı. Orduyu sürekli av ile meşgul edip dinamik tutardı. İstanbul'a o kadar az gelirdi ki, hanımını gördüğü çok azdır. Onlar birbirlerini ayda-yılda bir görüyorlardı. Şimdi o dizi kafaları karıştırıyor. Çünkü diziyi izleyen insanların pek çoğu olanları belgesel gibi izliyor. Bizim insanımız kitap okumayı değil, hazıra konmayı seviyor. Dizideki hazır bilgi. Demek ki böyleymiş deyip, onu alıyor.


Hürrem Sultan'ın kişilik hakkına saygısızlık mı var o zaman?
Çoğu kez görmüşümdür; rehberlerimiz turistleri Hürrem Sultan'ın Süleymaniye'deki türbesine götürüp öyle şeyler anlatırlar ki dehşet içinde kalırsınız. Çok karşılaştım bu manzarayla... Anlattıklarına turistler kahkahalarla gülerler. Üstelik daha bu dizi yokken... Yıllardır bu oryantalist karalamalar içimize yerleşmiş. Çok mu meraklıyız tarihteki annelerimizi kötü anlatıp da kendimize güldürmeye? Anlamakta zorlanıyorum
http://www.tg.com.tr/news/28668/iste_harem_yalaninin_belgesi.aspx#.ULtbkYNriSo

1 Ekim 2013 Salı

Çanakkale Savaşı bir senaryoydu

Çanakkale Savaşı bir senaryoydu !


Çanakkale Savaşının evveline ve ahirine bakınca dünyanın en kapsamlı senaryosu olduğu anlaşılıyor. Bu savaş, Batılı ülkelerin Osmanlı Devletini yıkmak, talan etmek, milletimizin beyin ve iman gücünü yok etmek için ortaklaşa yazdıkları bir senaryo izlenimi uyandırmaktadır. Bu düşünceyi destekleyen birçok delil mevcuttur.


Şöyle ki:


Bunlardan birincisi; bu savaş, bütün ayrıntılarıyla savaşın mimarı Winston Churchill tarafından 20 sene önce kaleme alınmıştır. Bu kişinin doktora tezi, Çanakkale Savaşı’nın adeta senaryosu gibidir.


İkincisi; bu Savaş Almanlarla İngiliz-Fransızlar arasında başlamasına rağmen neredeyse bütün cepheler Osmanlı topraklarında açılmıştır. Tabiri caiz ise, kendi mahallelerinde kavgaya tutuşan iki serseri, komşunun bahçesine girerek orayı talan etmiş sonra da el koymaya çalışmıştır.


Üçüncüsü; Bu Savaşın Osmanlının beyin gücünü bitirme üzerine kurgulanması, senaryonun ileriki yılları düşünerek yazılmış olduğunu gösteriyor. Savaş öncesi hazırlıklara bakılırsa, Winston Churchill’in Çanakkale Boğazı’nı geçse bile kara savaşını planladığı anlaşılmaktadır. Zira, Kara Savaşları yoluyla Osmanlı’nı yetişmiş beyin gücü neredeyse tamamen bitirilmiştir. Öyle ki mühendislik fakülteleri, tıbbiye gibi okullar yıllarca mezun verememiştir. Bunun da ötesinde o dönemdeki bütün tarikat mensupları büyük bir iştiyakla gönüllü birlikler kurarak cepheye koşmuşlar ve bunun neticesinde de manevi dinamikler de yok olmuştur.


Winston Churchill’in sinsi planlarından birisi de sömürgelerden getirilenlerin de ölümleri üzerinedir. Zira Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilen askerlerin de birçoğu ülkelerine dönememişler böylece İngilizler sömürgelerdeki muhtemel direnişlerinde önüne geçmişlerdir. Daha doğrusu, bir taşla iki kuş vurmak değil kuş katliamı yapmışlardır.


Dördüncüsü; Almanların tuhaf sevincidir. 1.Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Merhum Mehmet Akif görevi gereği Berlin’dedir. Akif, sabah kalkınca kaldığı otelin penceresinden gördüğü manzarayla sevinir. Evlerin pencerelerinden ve balkonlarından bayraklar sallanmaktadır. Akif; Almanlarla omuz omuza savaştığımızı düşünerek ‘’Galiba Kanal Cephesi’nde galip geldik’’ diye sevinmektedir. O sırada Kanal Cephesi’nde İngilizlerle çetin mücadeleler olmaktadır.


Mehmet Akif’in sevinci uzun sürmez. Hatta biraz sonra öğrendikleri karşısında dehşete kapılır. Meğer Kanal Cephesi’nde ordumuz ağır bir mağlubiyet yaşamış Kudüs düşmüştür. Bu bayrak asma sevincinin sebebini Almanlara sorduğunda aldığı cevap onu daha da dehşete düşürür. Almanlar; ‘’Bin yıldır Müslümanların elinde olan Kudüs, Hıristiyanların eline geçti. Bizim ordumuz yenilmiş ne önemi var ki?’’ demektedirler. Bu hadise ve benzeri hadiseler ayrıca açılan cephelerin neredeyse sadece Osmanlı topraklarında olması bu savaşın danışıklı dövüş olma ihtimalini dahi akıllara getirmiyor değil.


Bütün bu hadiseler gösteriyor ki Çanakkale savaşı, sadece Osmanlı Devletini yıkmaya değil aynı zamanda beyin gücünün ve manevi ruh gücünün bitirilmesine yönelik bir savaştır. Zira bu savaş sonunda; milletimizin beyin gücü, manevi gücü ve genç nüfusu neredeyse tamamen bitirmişlerdir.


Ne hikmettir ki; Anadolu insanını tamamen yok etmek üzerine senaryo yazıp dünya sahnesinde vizyona sürenler, bir zaman sonra kendi aralarında bir daha kapışmışlar (2.Dünya Savaşı) birbirlerinin şehirlerini harabeye çevirmişler , altmış milyona yakın kendi insanlarını imha etmişlerdir.


Bundan dolayı ,Dünya Savaşı’na Çanakkale’deki mazlumların ahı sebep oldu dense yeridir. Şehitlerimizin ruhu şad ola.

Kaynak : http://www.haber7.com/haber/20120317/Canakkale-Savasi-bir-senaryoydu.php

Paket

Paket

Kalabalık bir gazeteci grubuyla dün Ankara'daydık! Rotasını değiştiren BÜYÜK TÜRKİYE'ye doğru koşan başkent yeni bir reformun müjdesini verecekti!

Hedef hem içerideki hem dışarıdaki halktı!

Yıllarca unuttuğumuz ilgilenmediğimiz, aşağıladığımız, ötekileştirdiğimiz, acı çektirdiğimiz, dinlemediğimiz, daha doğrusu ADAM YERİNE koymadığımız insanlardı!

Büyük devletler büyük düşünür ve herkesi kucaklardı! Eski Türkiye bunu yapmamak için kurgulanmıştı.

Kurumlarımız, siyasetimiz, askerimiz, MİT'imiz, bürokrasimiz ve en önemlisi SERMAYEMİZ Anadolu'nun kendini hatırlamaması için KODLANMIŞTI!

Başbakan Erdoğan'ın söylediklerini herkes yazıp değerlendirecek!
Ben izin verirseniz söylemediklerini, bizimle paylaşmadıklarını anlatmaya çalışayım...

Çünkü PAKETTEKİ en önemli hamle söylemediği kesimle ilgiliydi!
Açık açık söyledikleri bizlere kadar gelirken şifreli sözleri Londra'yı bitiriyordu!

Zaten paketin ilk ve son olmaması BARONLARA vurulacak en güzel darbeydi!

Nasıl mı?

Anlatalım...

Londra'dan yönetilen MASONİK hareket ile Padişah Abdülhamit gideceğini gördü. Kendini savunabileceği bir enstürüman ararken yönünü PETROLE çevirdi!

Çünkü kendisi, rejimi ya da temsil ettiği HANEDAN nedeniyle gitmiyor sadece Ortadoğu'yu İngilizler'e bırakmadığı için altı oyuluyordu!

Bunu içerideki yabancıların asıl kimliğinden çıkarabiliyordu!

Alman mühendis Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi'nin yönettiği ekip, 1901'de Padişah'a bölgenin petrol denizi olduğunu raporla sundu! 65 ÖZEL NOKTA tespit edildi! Bu noktaların tümü bugün petrol saçmaktadır!

Türkler'in bölgeden çıkması için hem bölgenin İstanbul'a düşman edilmesi hem de içeride ayrılıkların körüklenmesi gerekiyordu!
Öyle de oldu!

31 Mart Olayı ile İngilizler kesin olarak gelip Ortadoğu'nun iplerini ele geçirdi. 1. Dünya Savaşı rötuşların yapılmasına imkan verdi!

Bu saatten sonra Türkiye'de HAÇLI kırmızı mavi İngiliz Bayrağı dalgalanmasa da hakimiyet onlardaydı!

Hiç bırakmak istemediler! Almaya kalkana da faturayı feci şekilde ödettiler.

Erdoğan'ın birkaç kez altını çizdiği "kara miras" 27 Nisan 1960 darbesinin ürünüydü! 1960 yılında hiç ortalarda görünmeyen Londra içerideki kuvvetleriyle ayağa kalkmak isteyen Ankara'yı çökertti!

Siyaset, hukuk, sendikalar, üniversiteler, kışla, sermaye gibi ülkeye hayat veren tüm yapılar onların kontrolüne girdi!

GEZİ'ye destek yağdıran SOL da o günlerin mirasıydı! İngiliz MI6'in yani KRALİÇE'nin istihbaratı tarafından yaratılan SOL Türkiye'yi kurtarmak için sokaklardaydı!

Medya ve sanat dünyası da onların emrindeydi...

Erdoğan dün Mustafa Kemal, Menderes, Özal ve Erbakan'ın ismini andı! Çünkü adı anılmayan isimler öyle ya da böyle BUCKİNGHAM'ın kontrolündeydi!

Başbakan isimleri bilerek atlayıp Londra'ya "Attığınız her adımı biliyoruz. Bunu bertaraf etmek için buradayım!" mesajı veriyordu!

Aslında PAKET Kraliçe'nin ve içerideki adamlarının hüznüydü!

1960'ta MENDERES'i götüren manşetlerle Gezi'den sonra Erdoğan için atılan manşetlerin benzeşmesi asla ve kat'a tesadüf değildi!
SİSTEM işliyor Londra ve Musevi BARONLARIN istemediği kişiler hedefe konuluyordu!

Kürt'ten düşman, namazında niyazında olan birinden tehdit, para kazanmaya çalışan Anadolu insanından YEŞİL sermaye, başörtüsüyle okumak isteyen kız çocuğundan rejim düşmanı çıkaran bunlardı!

Sermaye, medya ve DIŞİŞLERİ bunlarda olduğu için ANADOLU çocuğu başını kaldırıp "Ne oluyor?" sorusunu soramıyordu!

Cuma namazında yakalansan REJİM karşıtı oluyordun! Siyasi hayatın bitiyordu!

Çünkü ellerindeki güçle vurdukları damga 3 nesil çıkmıyordu!

Başbakan'ın PAKETİ tanıtırken ısrarla "Prangalardan kurtuluyoruz!" demesi bu nedenleydi!

Açık açık kürsüden Londra'ya ateş açamayacağı için diplomatik bir lisanla sadece onların anlayabileceği şekilde konuşuyordu!

Emin olun açıklanmayan ve atılan çok ama çok önemli adımlar daha var!

OLMALI!

Çünkü Türkiye kendi kabuğunu kırmaya başladıktan sonra Londra, Kürtler'in Kuzey Irak'ta hakkı olan petrolü çıkarmasına ve satmasına izin vermiyor!


Ankara, kardeşiyle bütünleşmek ve hakkı olanı almak için 110 yıl sonra bölgeye dönüyor!

Kendi kimliğiyle kendi benliğiyle...

ANADOLU'da kim nasıl yaşıyorsa öyle yaşamaya devam edecekti! Herkes herkese saygılı olacaktı!

Çünkü ayrılıklarımız ve farklılıklarımız düne kadar kullanılmıştı!
Ankara işi sıkı tutuyor!


PAKETTEN Kraliçe'ye bir hediye düşmedi!

Eee onlarda şimdiye kadar aldıklarıyla yetinsinler!
ÜZGÜNÜZ!

Ergün Diler

30 Eylül 2013 Pazartesi

YAVUZ HOCAMIZDAN MUHTEŞEM BİR YAZI

YAVUZ HOCAMIZDAN MUHTEŞEM BİR YAZI

Geçenlerde beş yıldızlı ve de oldukça yaldızlı bir otelde verdiğim konferansta tarihi örnekleriyle birlikte “sade hayat”ı anlatmaya çalıştım, ama katılanların çok da hoşuna gittiğini sanmıyorum.

Çünkü herkes çok gösterişli giyinmişti... “Müslüman aristokrasi” üzerine okuduğum bir yazıyı acı acı hatırladım.

Kadınların çoğu baloya (bu gidişle yakında eminim “Müslüman balosu” da başlar) gider gibi süslenmişti. Erkekler biraz daha umursamazdı, ama hemen hemen hepsi bilinen markaların elbiselerini, ayakkabılarını, kravatlarını, saatlerini taşıyorlardı.

Ben mi nasıldım? Doğrusu içlerinde “ayrık otu” gibi kaldığımı itiraf etmeliyim. Yaldızlı salona en yakışmayan kişi sanırım bendim.

Ayağımda blücin, sırtımda deri montla sığır çobanı gibi kaldım.

Böyle bir topluluğa “sade hayat”ı anlatmanın uygun olup olmayacağını uzun süre düşündüm. Çelişki olursa bu kadar olurdu. Sonra “Her şey zıddıyla” dedim ve konuya Yavuz Sultan Selim’den girdim.

Müthiş bir “sade hayat” tutkunuydu. Neden süslenmediğini soranlara şöyle cevap verirdi: “Vezirlerin süslenmesi padişahlarına hoş görünmek içindir, benim padişahım kılığa bakmaz yüreğe bakar! Bu yüzden süslü elbiseler giymeme gerek yoktur.”

Öyle bir Peygamber-i Alişan sevdalısıydı ki, Kapıcıbaşı Hasan Ağa’nın rüyasına girip, “Selim evlâdımız Hilâfet sancağını yüceltsin” der demez, “Mısır Sefer-i Hümâyunu”na çıkmıştı. Halife unvanıyla İstanbul’a döndüğünde kendisini alkışlamak için günlerden beri bekleşen halka gözükmeden, arka kapıdan sarayına girmiş, bunun sebebini soranlara şöyle demişti: “Biz bu yola, halka kendimizi alkışlatmak için çıkmadık, Biz bu yola Peygamber-i Zişan emriyle, Allah rızasını tahsil için çıktık! Bu durumda halka kendimizi alkışlatmamız kul hakkına girer.”

Yavuz Padişah’ın duruşu böyle bir duruştur. Yürek pusulasını Peygamber-i Alişan Efendimiz’in yüreğine ayarlamış, bu aşk sayesinde, sekiz yıllık saltanata seksen yıllık icraat sığdırmıştır.

Anlayacağınız Yavuz Padişah’ın kendi duruşu, kendi anlayışı, hayata kendi bakışı vardı. Bu haliyle, kıble yürekli Osmanlı insanının özü ve özeti gibiydi.

Sonra ne olduysa oldu, ya kıyamet öncesinde eseceği söylenen o müthiş rüzgâr esti, ya da yürek depremine uğradık, yürek pusulamız şaştı! Yönümüz kıbleden saptı.

Duruşumuz bozuldu, ihlâsımız çözüldü, direncimiz ezildi, irademiz yamuldu!.. Batı’ya özenmeye, “ehl-i dünya”yı taklide başladık. Önce kıyafetimizi, sonra siyasetimizi uydurduk onlara...

Derken sıra, onlar gibi yaşamaya geldi. Gerçi hala “mazbut”, hala “tesettür”lüyüz, ama onların öngördüğü “moda”ya göre giyiniyor (epeydir moda dergimiz bile var çok şükür), moda ürünler tüketiyor, moda olan tatil yerlerinde tatilimizi geçiriyor, aynı podyumda aynı mankenlerle “defile”ye çıkıyoruz...

Yedi yıldızlı devremülk “şeriat oteli”miz de inşa aşamasında...

“Bikini mayo”ya itirazımız hala sürüyor. Ne var ki, “özenti”miz de devam ediyor: “Çıplaklık”tan beslenen “mayo” ile “örtünme” anlamına gelen “tesettür”ü birleştirip icat ettiğimiz “tesettür mayo” deniz sefamızın özünü teşkil ediyor.

Denize girmek “farz” olmuş da benim mi haberim yok?

Artık bizim de, tıpkı “ötekiler” gibi tatil köylerimiz, tesettür plajlarımız, gösterişli ciplerimiz, ikişer bin dolarlık ayakkabılarımızla çantalarımız, yatımız-katımız var... Bizim de “Cafe”lerimiz, “Restaurant”larımız, “boutique”lerimiz, beş yıldızlı “Hotel”lerimiz, “Palace”larımız, “Branche”larımız var... Biz de tıpkı “onlar” gibi, gecekondulardan yüksek duvarlarla ayrılmış Avrupai “City”lerde, yahut “Rezidance”larda oturuyor, bizim kadar şanslı olmayan “dindaş”larımıza hava basıyoruz!

Yavuz Bahadıroğlu - Yeni Akit

7 Eylül 2013 Cumartesi

Yavuz Sultan Selim'e iftiraya tarihi cevap

Yavuz Sultan Selim'e iftiraya tarihi cevap

3. köprüye ismi verilen Yavuz Sultan Selim hakkındaki alevilere katliam yaptı iddialarına iki ünlü tarihçiden tokat gibi cevap geldi.

Yeni kitabı ’Yavuz Sultan Selim’ için arşivleri didik didik eden İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feridun Emecen, “Bir defa Osmanlı belgelerinde böyle bir katliama rastlamadım. Belgelerde tek Safevi yanlısı propoganda yapan ajan ve bunlara sempati duyup yayan kimi tarikat dervişlerinin takibi, ayrıca yine bunlara alttan yardım eden timarlı sipahilerin belirlemeleri ile ilgili kayıtlar var.” dedi.

Senelerdir Yavuz Sultan Selim’in 40 bin Alevi’yi katlettiği, sistemli bir soykırım uygulattığı iddia ediliyordu. Osmanlı dönemine dair araştırmaları ile bilinen İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feridun Emecen, katliam iddialarına noktayı koydu. Emecen, konu ile ilgili yaptığı açıklamada “Evvela tarihten birtakım rivayetler bularak bu bilgileri tarihî serinkanlılıktan âzade olarak ortaya atıp toplumlar arasında düşmanlık tohumları ekilmesini, ayrışmaya gidilmesini son derece yanlış ve tehlikeli bulduğumu belirtmeliyim. Bu tür iddialardan sosyal ve siyasi menfaatler beklemek yanlıştır. Bu sadece husumeti körüklemekten ve karşılıklı boş suçlamalarla içtimai ahengi bozmaktan başka bir işe yaramaz.” ifadelerini kullandı.

Emecen, Yavuz’un fikirleri ve sanat hayatını ele alan ‘Yavuz Sultan Selim’ kitabında ‘Alevi katliamı’ iddialarına da yer verdi. Emecen, “Bu konuda şüphelerimi ortaya koydum. Bu rivayetin nasıl doğduğu, nereden çıktığı ile ilgili araştırmalar yaptım. Bir defa Osmanlı belgelerinde böyle bir katliama rastlamadım. Belgelerde tek Safevi yanlısı propoganda yapan ajan ve bunlara sempati duyup yayan kimi tarikat dervişlerinin takibi, ayrıca yine bunlara alttan yardım eden timarlı sipahilerin belirlemeleri ile ilgili kayıtlar var.” dedi.

Profesör Emecen, şöyle devam etti:

“16. asrın ikinci yarısında yazılmış Osmanlı tarihlerinde teftişler sonucu 40 bin kişinin saptandığı, bunların imha edildikleri veya sürgüne gönderildiklerine dair bir bilgi bulunur. Bu bilgi zamanla Anadolu’da yapılan teftişler sonucu ’40 bin Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği’ şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşmüştür. Bugün bu hatalı bilgi, sosyal ve siyasi vesilelerle sık sık tekrarlanan bir ‘paradigma’ haline gelmiştir. Bu bilginin yer aldığı kaynakların tahliline ve esasında sorunun nasıl anlaşılması gerektiğine bakmak gerekir. ’40 bin Alevi’nin Yavuz tarafından katledildiği’ne dair herhangi bir bilgi, dönemin kaynakları olan Selimnâme literatüründe biri dışında geçmez. Üstelik Şah İsmail’in de İran’a hakim olduğunda büyük bir Sünni temizliğine gittiği yine devrin kaynaklarında yer alır. Safevi/İran kaynaklarında ve bazı Batılı çağdaş kaynaklarda bunun için yine 40-50 bin Sünni’nin katledildiği belirtilir. Bütün bunlar her iki tarafın kaynaklarının abartmasıdır, gerçek rakamları göstermeyip çokluk ifade eder.”

Feridun Emecen, Alevi katliamı iddiasının doğuşunu da şu şekilde anlattı:

“Bu konudan söz eden ilk kaynak, İdris-i Bitlisi’nin Selimşahnâme adlı kitabıdır. Yavuz Sultan Selim’in yanında bulunmuş ve önemli hizmetler görmüş olan İdris-i Bitlisi, o döneme dair bilgileri toplamış, fakat ölünce, yazdıklarını temize çekme ve düzenleme imkânı bulamamıştır. Daha sonra oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi, babasının notlarını derleyip toplayarak ve kendi edindiği bilgilerle de eklemeler yaparak Selimşahnâme adlı eseri tamamlamıştır. İşte bu eserde, Çaldıran Seferi evvelinde Yavuz’un ‘Kızılbaş taifesinin kökünü kazımak için’ memleketin idarecilerine bir emir yolladığına dair iddia yer alır. O yazara göre bu emre dayanarak katliam yapılmıştır.
Bu bilgi daha sonraki tarihçiler tarafından okunmuş ve Osmanlı tarihleri bu bilgileri esas alarak bir yanlışın daha da yayılmasına yol açmışlardır.”

Emecen; tarihin, kaynaklar olmadan belge ve bilgilere dayanmadan yazılamayacağını savundu. Olayları ele alırken diğer kaynaklar ile karşılaştırmak, şüpheci yaklaşmak gerektiğini dillendirdi. “Eski kaynaklarda yazan her şeyi doğru kabul eden ve şüpheci yaklaşmayan çalışmalar halen var. Zaten Yavuz hakkında yazılan kitapların neredeyse tamamı dördüncü, beşinci dereceden kaynaklardan yazıldığı için Yavuz çok meşhur aynı zamanda çok meçhul biri olarak kaldı.” yorumunu yaptı.

Feridun Emecen, şunları kaydetti:

“İdris-i Bitlisi’nin iddia ettiği teftişe dair herhangi bir arşiv belgesi veya o dönemde yazılmış bir kitabî kaynak mevcut değildir. Sorun büyük ihtimal Yavuz’un kardeşi Ahmed ile mücadelesi sırasında ona ve Kızılbaş olduğu belirtilen yeğeni Murad’a katılanların saptanması için muhtelif bölgelere yollanan emirlerden kaynaklanmıştır. Nitekim 1513 başında Şehzade Ahmed ve oğullarına taraftar olanların isimleri, Şehzade Murad’ın yanına giden şahısların (muhtemelen timarlı sipahilerin) adları verilmiştir. Belirlenen kişi sayısı 70 civarındadır. Bunun dışında bu hususla ilgili herhangi bir belgeye rastlanmamaktadır. Geç tarihli kaynaklarda bu bilgilerin abartılarak nakledilmesinde aslında Safevi ve Osmanlılar arasındaki siyasi-dinî çekişme yatmaktadır. Sünni inancı bütünüyle ortaya çıkaran 16. yüzyılın tarihçileri bir ölçüde karşı tarafa gözdağı verme, yandaşlarına da iftihar vesilesi veya dinî inanca ne kadar bağlı olunduğunu kuvvetle vurgulama amacıyla bu gibi bilgileri daha da abartarak kullanmışlardır. Şah İsmail’in mektuplarıyla yakalanan Safevi halifeleri, bunların Anadolu’nun çeşitli yerlerinde temas kurdukları tarikat şeyhlerinin bazıları ve âsi elebaşları Osmanlı devlet sisteminin bozulmaması için şiddet uygulanarak katledilmiştir, fakat bunun sistemli bir Kızılbaş temizliğine dönüştüğünü söylemek doğru değildir. “

Feridun Emecen, Yavuz Sultan Selim’in şehzadeliği esnasında babasıyla yaptığı mücadelede Alevilerden destek aldığına işaret etti. “Babasıyla mücadele eden Yavuz’un faaliyetlerini anlatan iki resmi raporun birinde şehzadenin Kili’de olduğu bildirilirken ikincisinde yanındaki adamlar hakkında bilgi verilir. Bu rapordaki bilgiler Şehzade Selim’in Kefe’de iken Rumeli yakasında onun çağrısına uyup yanına gelen Alevi temayüllü Dobrucalı Türklerden bahsetmektedir. Yavuz’un bütün fikri devletin ictimai ahengini tehdit eden ve esas gücü Anadolu’da bulunan Türkmen boylarına dayandırmaya çalışan bunun için de onlara kendi dini anlayışlarıyla seslenen Şah İsmail ve yandaşlarını bertaraf etmektir. Bu çabasında Alevi temayüllü gruplardan destek görmüş olması son derece ilginç bir hadisedir. Burada hemen Alevi tabirinin o döneme ait Osmanlı belge ve kaynaklarında geçmediğini de belirtmeliyim.” açıklamalarında bulundu.

TARİH ROMANLARDAN ÖĞRENİLMEZ

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi, ‘Yavuz Sultan Selim’ kitabı için Osmanlı, Memlük, Venedik, Safevi arşiv belgelerinden faydalandı.

Feridun Emecen, tarihî romanların kamuoyunda çok rağbet görmesinden mutlu olduğuna temas ederken, “Bunların varlığı iyi, ama bu romanlarda tarih zemininin kaybedilmemesi gerekiyor. Mutlaka tarihî gerçekler üzerine roman kurgusu yapılmalı. Yavuz hakkında yazılmış romanların çoğunda üçüncü dördüncü elden kaynaklardan alınma bilgiler tamamen doğru olduğu kabul edilerek yazılıyor. Gençlerin tarihi böyle öğrenmeleri çok doğru değil.” dedi.

“YAVUZ’UN KÜPE TAKTIĞINA DAİR BİR BİLGİ YOK”

Feridun Emecen, bir resimden hareketle Yavuz’un küpe takmasına dair pek çok rivayet üretildiğinden yakındı. Dönemin kaynaklarında ve minyatürlerinde küpeli resminin bulunmadığına temas etti. “Artık Yavuz hakkında yazılmış hemen hemen her kitapta tekrarlanan bu hatalı resim başta ders kitapları olmak üzere değiştirilmeli. Yavuz’un onca minyatürü var, onlar kullanılmalı.” önerilerinde bulundu.

Emecen, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu küpeli resmin dayanağı muhtemelen 1530’larda çıkan Avrupa’da hazırlanan bir madalyona dayanıyor. Batılılar Osmanlıları Arap olarak tahayyül etmiş ve Mağribî tiplerle resmetmişler. Sonrasında neden bu resim hem Yavuz’a hem de Yavuz’a benzediği bilinen Şah İsmail’e nispet edilmiş, anlaşılmaz. Ancak Şah İsmail’i gösteren minyatürlerin de hiçbirinde kulağında küpe görmedim.”

Yitik Hazine Yayınları’ndan çıkan ‘Yavuz Sultan Selim’ adlı kitapta Safevi ve Memlük ile girilen mücadelelere değiniliyor. Yavuz Sultan Selim’in şehzadeliğinden vefatına kadar bütün hayatı kaleme alınıyor. Osmanlı’nın en meşhur padişahı; devlet felsefesi, orduya hâkim olma sırları, savaşlarda kullandığı taktikleri, askerî dehasıyla anlatılırken bir yandan da ruh ve fikir dünyasına yer veriliyor.

TARİHÇİ YAZAR YAVUZ BAHADIROĞLU İDDİA KUYRUKLU YALAN

Tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu, Yavuz Sultan Selim döneminde 40 bin Alevi‘nin katledildiği iddialarının kuyruklu bir yalan oldunu belirtti. Bahadıroğlu, “Yerli ve yabancı hiçbir kaynakta böyle bir belge yoktur. Bu iddiaların çoğu İran Safevi Devleti kaynaklıdır. Bir de İdris-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim’e biat etmiş ve ondan sonra ideal birliği oluşmuştur.” dedi.

Moral FM’de Fethi Çağıl’ın sunduğu Radyobüs programına konuk olan Bahadıroğlu, İstanbul’a yapılacak 3. Köprüye adı verilen Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile ilgili ortaya atılan iddiaları yorumladı.

Kimi yayın organları tarafından ortaya atılan Yavuz’un 40 bin Alevi’ye katliam uyguladığı savlarının bir fikirden öteye gidemediğini aktaran Bahadıroğlu, “Bunu yapanlar kendilerini muhalefet yapmakla yükümlü sayan bir gruptur. Sosyal ağ ya da twet diye tarihte bir kaynak yok. Bunlar ciddi sorunlar. Bilip bilmeden herkesin yorum yapması doğru değil. Tarihi de tarihçiler belgelerle tartışmalı.’’ ifadelerini kullandı.

Dönemin şehir ve toplum yapısının detayları ile araştırılmasını öneren Yavuz Bahadıroğlu, şunları kaydetti:

“O dönemin şehirleri 3-5 bin kişiliktir. En büyük şehirler 10 bin kişilik falan. O dönemin köyleri ise 40 kişilik guruplar halinde. Şimdi 40 bin Alevi’nin kesilmesi 15 tane şehrin yok edilmesi anlamına geliyor. Peki, o dönemden bugüne kadar o bölgelerde kaç tane yol ve inşaat yapıldı. Bu öldürüldüğü iddia edilenlerin kemiklerine ulaşılabildi mi? O kadar kemik nereye gitti? Yavuz Sultan Selim ile ilgili bu iddialar zan. Zaten Türkiye’yi batıran da zandır. Bilimin olduğu yerde senin fikrinin ve zannının bir anlamı yok ki! Bilim söz aldığında senin susman gerekir. Ciddi kaynaklarımızda ve tarihçilerin belge saydığı hiçbir kaynak böyle bir şeyi doğrulamıyor. 40 bin kişinin 10 bin kişinin öldürüldüğü bir belge yok. Ama iddia var. Vergi gelirlerinin düşmesi ve toplu mezarlarının bulunması var.”



Yavuz Sultan Selim’in önemli idealleri olduğunu vurgulayan tarihçi ve yazar Bahadıroğlu, şöyle devam etti:

“Sırf Anadolu elden gidiyor, diye babasına iç darbe yapmıştır. O dönemde Şah İsmail Anadolu’da çok fazla hâkim olmaya başlayınca devletin elden gideceğine kanaat getirmiştir. Sırf İttihad-ı İslam’dan dolayı bunları yapmıştır. Ayrıca Büyük İskender’in geçemediği çölü 13 günde geçmiştir. 8 senelik padişahlık hayatına 80 seneyi sığdırmıştır. Padişahlığı ateşten bir gömlek olarak giymiştir.

Hakikaten anlamıyorum, Yavuz’dan söz edenler neden Şah İsmail hakkında bir beyanda bulunmuyor? Şah İsmail’in öldürdüğü 10 binlerce Sünni’den kimse neden söz etmez? Annesini öldüğüne dair çok ciddi iddialar var. Kafatasından şarap iddiası var. O dönemde Şah İsmail mezhepçilik yapıyor. Hem şeyh hem de hükümdar. Neymiş çok güzel Türkçe şiir yazmış. Ama o dönemde Şah İsmail’in aklı fikri Anadolu’da. Bir de Şah İsmail’in müslümanlığı bizim bildiğimiz gibi bir mnüslümanlık değil. Allah kavaramı da bizim bildiğimiz gibi değil. Şah İsmail kendisini O’nun yanına koymuş. Niye Osmanlı uleması İbn-i Kemal ve Hamze Bey gibi çok ciddi bir âlem ‘Bunlar kâfirdir’ emri verdi. Bunun yanında ‘Osmanlılar kâfirdir’ hükmünü kendisi veren Şah İsmail’de Anadolu’ya gelmiştir. Kendisinin getirdiği bir din var. O kadar ordunun içine girmiş ki Çaldıran yolunda Yavuz Sultan Selim’in çadırına kurşun yağdırdılar. Eğer Yavuz Sultan Selim, gözü kara bir padişah olmasa ve askerin içine atını sürmese ayrı olabilirdi.”

CİHAN

http://gundem.bugun.com.tr/alevi-katliami-yapti-mi-haberi/646247

13 Ağustos 2013 Salı

osmanlıda türklük

osmanlıda türklük

kardeşlerim ;
osmanlı türklüğü öldürdü
yok saydı tezi palavradan ibarettir...
osmanlının türklüğü öldürmediğinin delili
daha henüz Türkiye cumhuriyeti kurulmamışken bile
fransız ansiklopedilerinde
osmanlıdan bahsedilirken
avrupa türkiyesi
anadolu türkiyesi şeklinde tabirlerin yeralmasıdır...

türkiye kelimesi 1923 icat olmadı...
italyanlar
fransızlar
osmanlının yaşadığı her yere türk iye dedi..

hatta
fastan cezayirden --osmanlı topraklarından
güney amerikaya
giden osmanlılara BREZİLYA da hala elturco denir...

onlara arap bile denmez...
osmanlıdan gelen herkes türk bilinir...

ve hatta breizlyanın en zengini ve dünyanın en zenginlerinden bir tanesi de elturcodur dileyen google dan bulabilir...

o sebeple
bazılarının levazımatçı partiyi desteklemek için uydurduğu
" efendim türkleri yok saymışlardı " tezi tamamen bir saçmalıktır
ve bilimsellikle
tarihi kaynaklarla uzaktan yakından ilgisi yoktur...
********************
şimdi sizlere kaynaklarıyla
TÜRK kelimesinin geçtiği yayın ve yıllarını vereceğim..:

yayınlar fransız menşeilidir :
----------------------------------
Büyük Türk kelimesi 1453 te Fatih Sultan Mehmet Han için kullanılmıştır ...
1453 le Grand Turc « le sultan, empereur des Turcs »
( eser adı : Monstrelet, Chron., III, fo85 ds La Curne: grand Turc )

************************
türk kelimesinin geçtiği diğer yayınlar :
--------------------------------------------
1456 (A. de La Sale, Jehan de Saintré, éd. J. Misrahi et Ch. A. Knudson, p. 216: le Grant Turcq);

türk kadar güçlü /yıl : 1457 expr. fort comme un Turc (Bertrandon de La Broquière, Voyage d'Outremer,
éd. Ch. Schefer, p. 217: il est fort comme ung Turc);


YIL : 1623 expr. traiter qqn de Turc à Maure (Garasse, Doctrine curieuse des beaux-esprits de ce temps, p. 900: un usurier qui traictoit avec luy de Turc à More);

YIL : 1857 tête de Turc « personne qui est la cible des railleries, des attaques » (Goncourt, Journal, p. 329);

YIL : 1866 tête de Turc « sorte de dynamomètre sur lequel on s'exerçait dans les foires » (L'Année sc. et industr., 1867, p. 275 ds Rob. 1985, s.v. tête);

YIL :1903 jöntürk -jeune-turc adj. pol.
(Gde Encyclop., p. 532a, s.v. Turquie: un comité jeune-turc se forma alors contre la cour);

1907 Jeune-Turc subst. (Nouv. Lar. ill. Suppl., s.v. Jeune-Turquie: le parti des Jeunes-Turcs);

1951 p. ext. (Camus, Homme rév., p. 281 [citant Lénine]: nous sommes les jeunes Turcs de la révolution); b) 1457 subst. « langue parlée en Turquie » (Bertrandon de La Broquière, op. cit., p. 100: en celluy pays se parle Turc); 2. adj. a)


YIL : 1536 --Türk Atı = cheval turc
(Rabelais, Lettre à Mgr de Maillezais ds Œuvres, éd. Ch. Marty-Laveaux, t. 3, p. 365: quelques chevaulx Turcs); b)

YIL = 1537 loc. à la turque
(B. des Périers, Cymbalum Mundi, dialogue 2 ds Œuvres, éd. L. Lacour, t. 1, p. 339: acoustrer à la Turque);

YIL = 1694 /türk usulü nokta brod. point à la turque (Invent. du château d'Humières ds Havard);

YIL = türk noktası / 1765 point turc (Encyclop. t. 12, p. 875b); d)

YIL = 1762 Türk oturuşu = assis à la turque
(Ch. S. Favart, Les Trois sultanes, éd. 1809, p. 191: Soliman et Elmire sont assis à la turque); e)

YIL = 1846 TÜRK KAHVESİ / café à la turque (Dumas père, loc. cit.);
yıl 1907 türk kahvesi = café turc
(Farrère, Homme qui assass., p. 56); f)

YIL =1851 TÜRK HAMAMI /bain turc (Flaub., Corresp., p. 293); g) 1872 à la turque mus. (Littré: rondeau à la turque); h)

1893 « se dit de cabinets d'aisance sans siège » (Eudel, Arg. St-Cyr, p. 67: Turc (le). Cabinets d'aisance des anciens);

1894 (Bricka, Cours ch. de fer, t. 1, p. 235: des sièges à la turque dans les cabinets publics pour hommes). B. 1504-09 subst., abusivement « musulman » (Lemaire de Belges, Couronne margaritique ds Œuvres, éd. J. Stecher, t. 4, p. 47: mauvais Chrestiens ou Turcqz). C. 1. 1697 subst. ethnol. « d'un ensemble de peuples d'Asie centrale » (D'Herbelot, Bibl. orientale, p. 487: Igur et Aigur. Nom d'une Tribu des Turcs Orientaux);

1826 adj. (Balbi, Introd. à l'atlas ethnographique du globe, p. 150: les nations turkes; p. 155: la famille turke);

1842 (Ac. Compl.: famille turque); 2. 1820 adj. ling. (A. Remusat, Rech. sur les lang. tartares, t. 1, p. 255: dialectes Turks, langue Turke);

1842 (Ac. Compl.: langues turques). Empr. au turctürk « turc » (comme nom commun, signifie « puissance », v. Lang. Monde 1924, p. 194; Vasmer t. 3, p. 124)

.Les Turcs étaient connus des Chinois au vies. sous le nom de T'ou-Kiue (prob. empr. au mongol türküt, plur. de türk, cf. Pelliot ds Lang. Monde, p. 194) et des Grecs au vies. également Τ ο υ ̃ ρ κ ο ς (Lang. Monde 1952, p. 332).
=================


Osmanlı tarihçisi ve Şeyhülislamı Hoca Sadedin ,
Tacü ’ t Tevarih adlı eserinde Osmanlı fetihlerini anlatırken
“ Türk yiğitleri ” , “ Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri ” gibi ifadelerle Osmanlı askerlerini över.

17. yüzyıl tarihçilerinden Solakzade Mehmet Hemdeni de eserlerinde “ Konstantiniyeyi feth eden Türk ’ ün oğlu ” gibi deyimler kullanır.

16. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Ali ise Kühn-ül Ahbar adlı eserinde “ seçkin millet , güzel ümmet, Türk milleti ” nitelemesi yapar.


Osmanlı zamanındaki saray tarihçileri Osmanlı Hanedanı'nı Oğuz Han’a ve Orta Asya’ya bağlarlar .

Bu eserlerde ; Osmanlılar, Oğuz neslinden ve Kayı boyundandır.

Osmanlı Tarihi, Türk Tarihinin bir parçası olarak ele alınır. Fatih Sultan Mehmed, Cem Sultan'dan olan torununa “ Oğuz ” ismini verirken, II. Bayezid'den olan torununa “Korkut” adını vermiştir.
yani özetle
osmanlılık türk lüğü küçültmemiş
yok saymamıştır...

ki ecnebiler osmanlıyı hep türk bilmiştir...

esselamu aleyküm ...

****

http://ottomanm2d.blogspot.com/
http://dunyagerceklerim.blogspot.com/

1 Ağustos 2013 Perşembe

İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağripler kafilesi kime, neye bağlanacak?

Cemil Meriç: "İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağripler kafilesi kime, neye bağlanacak?

On dokuzuncu asra kadar, Osmanlı ülkesinde bir ortak şu­ur vardı: İslâmiyet. Vahye dayanan bir hakikatler bütünü. O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması için binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir iç­timaî nizamın temeliydi İslâmiyet.

Sosyal bir sınıfın veya bir kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayı­ran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar, ya­ni insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya. Yunus’un mısralarını kanatlandıran iman­la, Mesnevî’deki pırıltılar aynı ezelî nurdan. İslâmiyet Süleymaniye’de kubbe, Itrî’de nağme, Bakî’de şiir.

Medeniyetler de ihtiyarlar. Nasların cihanşümul seyyaliyeti kalıplaşır zamanla. Kocayan şuur ezelî hakikatin yüze­yinde bocalar.

İslâm’ın dünya görüşü yekpareliğini kaybe­der. Avrupa’nın maddî fetihleri, çöküş devrinin ulemasını afallatır. İslâm’ın inkırazı, hikmetine akıl erdiremedikleri bir gazab-ı ilâhîdir. Susar ve sahneden çekilirler. Yerlerini Avrupa’nın imal ettiği yeni bir insan tipi alır: müstağrip. Hem suda, hem karada yaşayan bu hilkat garibesi giderek büsbütün kopar mazisinden. Artık ne Asyalı, ne Avrupalı­dır. Ne Müslüman, ne Hıristiyan... Tek kitabın yerine binler­ce kitap, tek hakikatin yerine binlerce yan hakikat geçer.

Yıkılan bir dünyanın harabeleri arasında ilelebet yaşana­maz ki. Her toplumun belli bir değerler bütününe ihtiyacı var. İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağripler kafilesi kime, neye bağlanacak?

Sosyal bir sınıf da değildir, sosyal bir sınıfın temsilcisi de. Hakikat tek, hata sonsuz. Müstağrip ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batının cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lâzım. Anlamak için, karşı­laştırmak. Mukayese, irfana dayanır.

Batının sosyal ve politik tarihi bilinmeden ideolojileri kavranabilir mi? İdeoloji bir bütündür. Belli bir dünyanın sorunlarını çözmek için hazırlanmış bir bütün.

Kaldı ki müstağripler bu ideoloji enkazını naslaştırırken Batı’da yeni yeni çelişkiler beliriyordu. İdeoloji, iktisadî alt yapının ifadesidir. Sosyal bir sınıfın çıkarlannı dünyaca ge­çerli bir hakikat diye sunar. Oysa müstağrip Avrupa fikriya­tını bir ilmihal gibi ezberlemeye kalkar. Bütünü kucaklayamaz, kucaklayamazdı da. Müstağripler 1960′lara kadar aynı yalanları çeşitli üsluplarla tekrarlayan bir topluluk. Aydın, efendisinin ilaçlarını çalıp içen ahmak uşak.

Cemil Meriç, Mağaradakiler

26 Temmuz 2013 Cuma

Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak'ası

Sözde İslam Alimi, İngiltere İçin Darbe Yaparken Öldürüldü; Ali Suavi ve Çırağan Vak'ası

Sözde Din Adamı, ilk Laiklik ve Türkçülük Savunucularından olan Ali Suavi, 39 yaşındayken İngiltere adına Sultan Abdülhamid'e darbe teşebbüsünde iken Yedi Sekiz Hasan Paşa'nın vurduğu bir sopa darbesi ile katledilmişti...

Osmanlı hafiyeleri derhal evine koşup eşini tutuklamak ve evdeki evraklara el koymak istediyse de, Ali Suavi'nin İn...giliz eşi çoktan evdeki evrakları yakıp Marmara açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisi ile kaçmıştı...

Sorun şu ki; böyle bir Ali Suavi'yi bize kimler "büyük" alim, mütefekkir, aktivist olarak tanıttılar?
Ya da Said Nursi bile neden onu üstad bildi?

***

ÇIRAĞAN VAK'ASI

Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı tahttan indirip, Sultan Beşinci Murad’ı tekrar tahta geçirmek için yapılan baskın.


Sultan Abdülazîz Han zamânında yeni Osmanlılar cemiyetine giren Ali Suâvî, uzun bir müddet yurt dışında kaldı. Sonra memlekete dönüp, Galatasaray Lisesi Müdürlüğüne tâyin edildi. Mîzâc olarak meşhur olmaktan ve büyük mevkılere gelmekten çok hoşlanırdı. Her renge girerek çeşitli vazîfeler almayı denemiş, fakat başarısızlığı sebebiyle her seferinde vazîfesinden atılmıştı. Kendisi gibi, Sultan Abdülhamîd Han zamânında yükselmekten ümidini kesenler, onun etrâfında toplandılar. Düşünceleri; hastalığı sebebiyle tahttan indirilen Sultan Murâd’ı tekrar tahta geçirmekti. Filibeli muhâcirlerden etrâfına topladığı epeyce bir kalabalıkla 19 Mayıs 1878’de Çırağan Sarayına girmeyi başardı. Sultan Murâd bu sarayda olduğu için onu dışarıya çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Beşiktaş’ın inzibat işleriyle görevli komutanı Mirliva Hasan Paşa topladığı askerlerle derhâl isyancıların üzerine yürüdü. Hasan Paşa, elindeki bastonu Ali Suâvî’nin başına vurarak onu öldürdü. İki taraf da silah kullanınca kan döküldü.

Silah sesleri Yıldız Sarayından duyulunca Sultan Abdülhamîd Han, Çırağan Sarayına asker sevk etti ve Sultan Murâd’ın kılına dokunulmamasını emretti. Ali Suâvî’nin adamlarından yirmi bir kişi ölüp, on yedi kişi yaralandı. Olay iki saat içerisinde bastırıldı.

Ali Suâvî’nin yalısında bulunan defter ve vesîkalar İngiliz olan hanımı tarafından yakıldığından, cemiyetine, hükûmet adamlarından kimlerin üye olduğu anlaşılamadı. Ancak saldırı sırasında sağ ele geçenler dîvân-ı harbe verilerek muhtelif cezâlara çarptırıldılar.

Basit gibi görünen bu küçük ihtilâl teşebbüsü, haklı olarak Sultan Abdülhamîd’i sıkı emniyet tedbirleri almaya sevk etti. Düşman orduları, sarayından birkaç kilometre mesâfede karargâh kurmuş, mümkün olabildiği derecede ülkesini ve menfaatlerini koruyabilmek ve Ayastefanos Antlaşmasını bozabilmek için diplomatik yolla bütün bir Avrupa’yla mücâdele eden Sultan’ı, bir gazetecinin, tahtından indirip yerine rahatsız olan ağabeyini getirmek istemesi, Abdülhamîd Hanı fevkalâde şaşırttı. Sultan alelâde bir gazetecinin böylesine bir işe cür’et etmesine inanamamıştı. Bu hareketin yurt dışında önemli bir teşkilâtın emri veya muvâfakatiyle yapıldığı tahmin edilmektedir.

Ali Süâvî’nin başarısızlıkla sona eren bu isyânından kısa bir süre sonra, ikinci bir Çırağan hâdisesi daha meydana geldi. Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi tarafından, 1878 Temmuzunda Sultan Murad, ikinci defâ Çırağan Sarayından kaçırılmak istendi. Bu komite, Sultan Beşinci Murad’ın hal’inden kısa bir süre sonra kurulmuştu. Komitenin birinci reîsi olan Kleanti Skalyeri, İstanbul’da Prodos mason locasının üstâdı âzamı idi. Üyelerinin büyük bir kısmı Sultan Murad taraftarlarından olup, diğerleri de memur sınıfından idi. İçlerinde yüksek devlet adamı yoktu. Kleanti, velîahdlığı zamânından beri Beşinci Murad’ın dostu idi ve saltanatını temin için bütün gayretiyle çalışıyordu. Komitenin ikinci üyesi Sultan Murad’ın annesinin câriyelerinden Nakşibend Kalfa idi. Masonların îtimâdını kazanan İbrâhim Edhem Paşanın sadrâzamlıktan azl edilmesinden sonra, bu komite kurulmuştu. Nakşibend Kalfa, devlet ileri gelenlerinden bâzılarını komiteye katmak için çalıştı, fakat başarılı olamadı.

Kleanti, Sultan Murad’la Çırağan Sarayında görüştü. Beşinci Murad’ın, durumundan şikâyet ederek milletin kendisini bulunduğu durumdan kurtaracağı günü beklediğini söylemesi üzerine, komite harekete geçti. İstanbul’un çeşitli semtlerinde duvarlara Sultan Murad lehine beyânnâmeler yapıştırıldı. Bir ara bu komite, Sultan İkinci Abdülhamîd’i öldürmek için harekete geçti, fakat gerçekleştiremedi. Şubat 1878’de hazırlanan plâna göre su yollarından Çırağan Sarayına girilerek Sultan Murad, önce komite üyelerinden Aziz Beyin evine getirilecek, oradan da halk ile bîat merâsiminin yapıldığı yerlerden birine gidilerek, ilgili ulemâ ve devlet erkânı da dâvet edilerek Sultan Murad tahta geçirilecekti.

Komite bu plânını gerçekleştirmek için müsâid bir zaman beklerken, Birinci Çırağan Vak’ası meydana geldi. Başarısızlıkla netîcelenen bu vak’a komiteyi yıldıracağı yerde daha da gayrete getirdi. Sultan Murad’ı kaçırmak çârelerini araştırmak için Aziz Beyin evinde çalışmaları hızlandırdılar. Bu sırada, Hacı Hüsnü Bey adında bir âzâ komiteyi ifşâ etti. Komite üyeleri kaçırma hâdisesini hazırladıkları bir toplantı esnâsında iken Aziz Beyin evi zaptiyeler tarafından basıldı. Kleanti, Nakşibend Kalfa ve Ali Şefkati yurt dışına kaçtılar. Kleanti, kaçarken bütün önemli evrakı berâberinde götürdü. Diğer üyeler yakalanarak serasker kapısında müteşekkil dîvân-ı harbe verildiler. Dîvân-ı harbin verdiği karâra göre Kleanti, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Âgâh Efendi îdâma mahkum edildiler. Fakat Padişâh tarafından af olunarak cezâları on beş sene kalebentliğe çevrildi. Diğer âzâlar, komite ile irtibâtları ve faaliyetlerine göre sürgün ve hapis cezâlarına çarptırıldılar.

Birinci ve İkinci Çırağan vak’alarında ortak noktalar mevcuttu. İki olay da Sultan Murad’ı tahta geçirmek için düzenlenmiş, ikisi de ulemâ, ordu ve devlet erkânının iştirâki olmadan tertip edilmiştir. Ali Süâvî olayında rol sâhibi olan üç kişi aynı zamanda Kleanti komitesinin üyesidir. Ayrıca Ali Süâvî ve Kleanti masondurlar. Ayrı ayrı görünen bu iki Çırağan hâdisesinin yurt dışında önemli bir teşkîlâtın emri veya muvafakati ile yapıldığı tahmin edilmektedir.