15 Eylül 2012 Cumartesi

273 ) OSMANLI'DA HEDİYE !..

    

   3. Mehmed döneminde, İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth'in elçisi Henry Lello, iki yıl bekledikten sonra, İngiltere'den gönderilen hediyeler ve tam kırk kişilik maiyetiyle birlikte Arz Odasında "Yüce Türk"ün elini öpmek üzere, Babüselam'a gelir...
   İngiliz elçi anılarında, atından indirilip arandığını ; ellerini tutan iki çavuşun arasında, "Yüce Türk"ün huzuruna girince, onun ya dizini, ya da kolunun yenini öpmesinin gerektiğini, mektubunu kapıcıya verip arka arka çıkacağının, asla arkasını Padişah'a dönmemesinin ve Padişah'ın yüzüne de bakmamasının kendisine hatırlatıldığını anlatır..
   Lello'nun sunduğu hediyelerin en önemlisi ise, kabul töreninden önce Arz Odası önündeki revak içine yerleştirilen ünlü saatli org olur. "Hector" adlı gemiyle ve özel kasalar içinde İstanbul'a getirilen orgu, yapımcısı   Thomas Dallam, önce, Galata'daki elçilik binasında kurmuş, onarmış ; daha sonra 3. Mehmed'in,  annesi Safiye Sultan'ın yazlık sarayında olduğu bir sırada, Saray-ı Humayun'a taşıyarak bir hafta içinde, gösterilen yere, yani sarayın dördüncü avlusuna kurmuştur. Dallam'ın Yeniçeri mihmandarı burada kendisine duvara açılmış bir ızgara gösterir. Izgaradan bakıldığında Harem sakinleri görülebilmektedir. O sırada Haremdeki kadınlar topla oynamaktadırlar. "Onları ilk bakışta oğlan çocukları sandım ama, sırtlarında ucu minik incilerle süslü püsküllerin yer aldığı saç örgülerini gördüğüm zaman hem kadın, hem de sahiden pek güzel olduklarını anladım. Başlarında sadece tepelerini örten,altın işli başlıklar vardı. Boyunlarında inci gerdanlıklardan başka bir şey yoktu. Gerdanlıkların ucundan göğüs üzerine bir mücevher iniyor, kulaklarını da değerli taşlar süslüyordu. Üzerlerine giydikleri şeyler asker ceketi gibi biraz kırmızı, biraz mavi ve biraz da diğer renklerden oluşan saten kıyafetlerde ve tezat renklerden işlenmiş birer dantela gibiydi. Pamuklu yünden dikilmiş şalvarları kar kadar beyaz, çim kadar narindi ; şalvarlarının üzerinden baldırlarını seçebiliyordum..." 
   Sonunda Yeniçeri kendisini ızgaranın başından çeker alır : "Zerre kadar istemezdim oradan ayrılmayı ; zira gördüklerim ziyadesiyle hoşnut etmişti beni.."
    
   25 Eylül 1599'daki kabul öncesinde, Saray'a dönen Padişah tahta oturur oturmaz, kurulu org çalışmaya başlar.. Önce saat çalar, sonra 16 çanlık takım, bir melodi seslendirirken iki bebek (melek) borazan öttürür, orgun tepesinde ise, bir küme kuş kanat çırpar.. Orgun yapımcısı Thomas Dallam da kendi anılarında ; 3. Mehmed'in orgu çok beğendiğini ve içoğlanlarına, aralarında bunu çalabilecek birisinin olup olmadığını sorduğunu yazar.. Dallam, orgu çalarken, Padişah'a arkasını dönmek zorunda kaldığını ve bundan çok korktuğunu da yazar.
    Orgu kurabilmek için, bir ay boyunca Enderun'a girip çıkan Dallam, org kurulduktan sonra, Arz Odası önündeki revakın, org ile birlikte, adeta bir kiliseyi andırmaya başladığını da anlatır. Orgu kurduğu günlerde Dallam, Saray'a her gelişinde, çalışmalarını yürütürken, Enderundaki içoğlanlarının da sürekli başında durduklarını söyler...


     Yazımızı Osmanlı'ya gelen ve Osmanlı'nın verdiği diğer bazı hediye örnekleriyle bitirelim...
   1639'da, Hint hükümdarı Hurrem Şah'ın İstanbul'a gelen elçisi, 4. Murad'a, o dönemin hesabı ile, 150 bin kuruş değerinde bir mücevherli kemer ve fil kulağından yapılıp üzerine gergedan postu kaplanmış bir kaplan sunmuştu...

   1641'de Dersaadet'e gelen İran Elçisi, Sultan İbrahim'e, birçok kıymetli hediyenin yanı sıra, mükemmel birkaç küheylan ve pek çok ipek halı getirmişti...

   1644'de gelip Saray'a kabul edilen Avusturya elçisinin Sultan İbrahim'e sunduğu hediyeler arasında ise, en çok dikkati çeken, gümüşten yapılmış ve özel bir mekanizmayla hareket ettirilen bir şadırvandı..Diğerlerinin arasında, altın kakmalı 30 gümüş sahan, bir sini ve bir ibrik-leğen takımı da göze çarpıyordu..

   1653'de 4. Mehmed tarafından Hint hükümdarı Cihan Şah'a gönderilen hediyeler arasında, yirmi kadar cariye, zümrüt kabzalı bir hançer, pek mükemmel ve değerli bir at takımı yer alıyordu. Bu sırada Cihan Şah'ın elçisine de 6.000 altın, bir kürk ve bir at verilmişti...

   1665'de Avusturya ile yapılan antlaşmadan sonra, Viyana'ya Kara Mehmet Ağa büyükelçi tayin edilince, Avusturya hükümdarına sunulmak üzere yanında götürdüğü hediyeler şunlar olmuştu : Bir murassa (değerli taşlarla süslenmş) sorguç, bir direkli çadır, 20 seccade, 5 Acem halısı, 100 sarık, 40 hil'at, 1 okka amber, 12 at, koşumları özel olarak yapılmış ve çok değerli 2 at...

   1682'de yine 4. Mehmed'e, Moskova elçisi aracılığıyla, birçok hediyenin yanı sıra, tam 1.198 samur kürk sunulmuştu..

   Sultan Abdülaziz döneminin ilginç bir hediye öyküsü de, Padişah'ın Avrupa gezisi sırasında yaşanır. Padişah, Fransa'da, 3. Napoleon'un eşi İmparatoriçe Eugéne'ye, Saray'ın kuyumcubaşı Hoca Bogos'a yaptırılmış pırlanta bir gerdanlık hediye eder. Bu gerdanlığın o günkü değeri 750 bin kuruş olarak hesaplanır..

                                  

13 Eylül 2012 Perşembe

272 ) SAKARYA : KURTULUŞ SAVAŞININ KIRILMA NOKTASI..



   Yirmi iki gün yirmi iki gece süren Sakarya Savaşı, gerçekten de Kurtuluş Savaşımızın en önemli kırılma noktalarından biridir..
   Bu savaşın ardından ; Yunanlılar İngilizlerin desteğini kaybederler,  Sovyet Rusya ile daha önce başlamış olan ilişkiler, daha ciddi bir boyut kazanır ve akabinde de Rus yardımları başlar..
   Batum'da bulunan Enver Paşa ve kardeşi Halil Paşa da bu savaşın sonucunu merakla bekleyenler arasındadırlar. Çünkü Enver Paşa, artık Anadolu'ya girmek kararı ve girişimi içindedir. Ama savaşın Ankara lehine sonuçlanması, onun da geleceğini tayin eder. Çünkü ondan sonradır ki, artık Moskova'ya da dönemeyerek, Baku ve Hazar Denizi üzerinden Türkistan'a geçer. Ve bu onun bu gök kubbe altında, artık son yolculuğu ve Pamir eteklerinde ölümü ile biten son savaşı olur..
   Sakarya Savaşı kazanılır ama ordu da gücünün son haddine gelmiştir. Halbuki şimdi bir de uzun bir takip vardır. Gerçi Yunan ordusu mevcudunun üçte birini kaybetmiştir ama Türk ordusu da zaten daha Eskişehir-Kütahya savaşında yıpranmıştır Elde bulunan 51.000 askerden ancak 25.000'i ile Sakarya savaşına başlanır. Bu 25.000 kişinin de 17.000 kişisi şehit olmuştur. Mücadeleye ancak arkadan yetiştirilen, çoğu derme çatma, ama iyi savaşan kuvvetlerle devam edilir. Genelkurmay yayınlarında Sakarya'ya katılan asker mevcudunun 40.000 olarak hesap edilişi, bu ikmaller sayesindedir.
   Sakarya'da yedi tümen komutanı şehit olur. Bazı kıtalar hemen bütün mevcutlarını yitirirler.Karadağ'a hücum eden ve mevcudu 1.200 olan 57. Tümen, bir günde 700 şehit verir. Özetle bu savaşları yakından izleyen Halide Edip'in dediği gibi : "Türk ordusu Sakarya'da o kadar yorulmuştu ki, Yunan ordusunu Bolvadin'den öteye sürecek mecali kalmamıştı.." 
Emekli Yarbay Şevki Yazman, "İstiklal Harbi nasıl oldu" adlı eserinde şunları yazar :
"Sakarya muharebesine ön safta katılan subaylardan yüzde sekseni, erlerden yüzde altmışı, ya şehit ya da yaralıydı. Mesela 42. Alayın tekmil yüksek kumanda erkanı ile, yüzbaşıları, üsteğmen rütbesindeki subayları, ya şehit oldukları, ya yaralandıkları için, bu alayın kumandan vekili bir yedek subay teğmendi. 4. Tümenin hücum taburunda, yalnız bir subay kalmıştı. Bunun gibi subaysız, kumandansız kalan birlikler çoktu.."

     

   Bu savaş sırasında hem başkumandanın yakınında, hem İsmet Paşa'nın kurmay bürolarında olayları izleyen Halide Edip'in bazı gözlemleri ve tanıklıkları, her zaman önem taşıyacaktır. Örneğin şu satırlar :
"Yunan ordusu kocaman bir canavar gibi, Ankara'ya yaklaşmış görünüyordu. Buna benzer şekilde Türk ordusu da Sakarya'nın doğusunda kıvrılarak, bu canavarın Ankara'yı yutmasına engel olmaya çalışıyordu. Siyah canavar o kadar kocamandı ki, insana yeis veriyordu. Gazi'ye : 'Eğer Ankara'ya gider de, bizi geride bırakırsa ne yaparız ? ' diye sordum. Korkunç bir kaplan gibi güldü : 'Bon voyage messieurs, derim. Arkalarından vurarak, onları Anadolu'nun boşluğunda mahvederim..'
   Yemekten sonra bütün gece Mustafa Kemal Paşa'nın odasında oturduk. Sabahın beşine kadar subaylar durmadan raporlarını getirdiler. Arada bir İsmet Paşa geliyor, yorgun bir halde, bir tahta iskemlenin üstünde, uyuklayıp kalıyordu..
   Mustafa Kemal Paşa yemeklerden sonra çeşitli konular üzerinde konuşurdu. Bazen, yenilirsek Sivas'a çekileceğimizi söylerdi. Fakat nadiren bunu söylediği zaman üzülürdük.." 
   İşte düğüm bu son cümlededir !.. Eğer gerçekten yenilseydik, acaba Sivas'a çekilebilinir miydi ?.. Sanırım hayır !.. Gerçi Yunan ordusunun ve Yunan devletinin takati artık Ankara'da fiilen sona ererdi ama bu sefer de müttefiklerin hırsları şahlanırdı. İstanbul'la el ele, Sevr'in uygulanmasına geçilebilirdi. Bunlar karşısında Sivas'tan yönetilecek bir mücadele olasılığı da herhalde bir başarı vaat etmezdi. Hatta belki Sivas'a bile varılamazdı.
   Kaybedilmiş bir Sakarya savaşından sonra, 15-20 bin kişilik yorgun, perişan bir ordu bakiyesini bile elde tutabilmek belki de mümkün olmayacaktı. Ordu dağılabilirdi. Zaten Sakarya'daki ikmal işleri bile, son gücü de tüketiyordu.
   Yine Halide Edip, "Türk'ün Ateşle İmtihanı" adlı kitabında, bu durumu da anlatır :
"Bütün silahlar ve cephane ; Erzurum, Diyarbakır, Sivas'tan develer ve öküz arabalarıyla, yolları olmayan bozkırlardan geçirilerek, en kötü hava şartları altında getirilmiştir. Erkekler aç, yaya olarak gelmişlerdir. Kadınlar daha zor bir durumdaydılar. Çünkü öküz arabaları kırılıp çamurlara saplandığı zamanlar, onlar cephaneleri sırtlarında taşırlardı. Bundan başka tarlaları da kadınlar ekiyorlar, biçiyorlar ve savaşan erkekleri besleyen ürünü onlar yetiştiriyorlardı.. Karargahta tek heyecanlı ve ümitli insan Fevzi Paşa idi. Askerler bir şeyler söylemiyorlardı. Yüzleri keder içindeydi.."

   

   Kaldı ki dağılan asker silahlarını da götürmüş olacaktı. Silah ve teçhizat ikmali sonuçta Erzurum'daki 15. Kolordunun imkanlarıyla veya Sovyet Rusya'nın yapabileceği yardımlarla sınırlı olacaktı... Meclis'in havası ise ayrıca hesaba katılmalıdır. Örneğin Atatürk'ün "Nutuk"ta bahsettiği şu sözler, hem de Sakarya savaşı kazanıldıktan sonraki devrede bile Meclis'te söylenebilmiştir :
"Nereye gidiyoruz ?.. Bizi kim ve nereye sevk ediyor ?.. Belirsizliğe !.. Koskoca bir millet, belirsiz karanlık hedeflere serseriyane sürüklenir mi ?.. Sevr'i mi kabul edeceğiz, ne yapacaksak yapalım, ne kurtarabilirsek kurtaralım ki işin içinden çıkalım.. Avrupalılar bize mütareke teklif ediyorlarmış, daha ne arıyoruz ?.. Ne olacaksa olsun, bitsin bu iş !.." 
   Özetle Sakarya savaşlarının sonuçları sanıldığından fazla önemlidir. Sakarya'dan sonra Ankara Hükumeti artık, uluslararası bir muhataptır : 24 Eylül'de Türk-Fransız müzakerelerinin başlaması, 1 Ekim'de İngilizlerin Malta'daki Türkleri serbest bırakması, 13 Ekim'de Sovyetler Birliği, Ermenistan ve Gürcistan ile Kars Antlaşmasının imzalanması, 20 Ekim'de Türk-Fransız Antlaşmasının imzalanması, Çukurova ve Antep'in kurtuluşu. vs...
   Sakarya'ya elbette ki Başkumandanın gölgesi hakimdir. Ama bu Dev'in hemen ardında başka yüzler de seçilir. İkinci Adam, bunların ortasında görünür..

10 Eylül 2012 Pazartesi

271 ) 11. YILINDA, 11 EYLÜL'ÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ !...

  

   Bu gün, 11 Eylül saldırılarının 11. yılı..
"Korkunç bir Eylül sabahı dünya değişti. Ve o gün BİZ DÜNYAYI DEĞİŞTİRDİK" demişti George W. Bush.. Sonra da bu tekerlemenin, kısa süre içinde, Amerika'da devlet politikası haline gelişine tanık oldu dünya..
   ABD'nin, eski Amerika olmamaya karar verdiği andan itibaren hiçbir ülkenin de eskiye, eski Amerika'ya nostalji duymasını istemediği açıktı. Bu arada ABD'nin gözünde uluslararası hukuk, uluslararası kuruluşlar da eskinin mamulü sayıldığı için piyasadan çekilmeliydi. Washington, kararlarında Birleşmiş Milletler'i teğet geçmeye başladı. Başına buyrukluk, dediğim dedik tavrıydı bu !.. Yoksa 21. yüzyılın süper gücü, 21. yüzyılın Roma İmparatorluğu olma yolunda mıydı ?. Son yıllar içinde yeni Amerikan sağı adım adım, yudum yudum yeni hegemonya reçeteleriyle ABD'nin dünyadaki rolünü tanımlamakla meşguldü zaten. Kısaca bütün mesele "güç" ile olan ilişkiye odaklandı. Tarihteki örnekleri gibi çıldırtan, yozlaştıran, baştan çıkartan, pusulayı şaşırtan güç.. 11  Eylül'de kendi bağrında vurulan dev, zembereğinden boşaldığında dünyaya, "Hegemonyamı yeniden tanımlıyorum. Emperyalliğimi diğer ülkelerin hissetmesini istiyorum. Koalisyonları misyon belirler, eski ittifakları sırtımda taşımam" mesajını veriyordu. Washington yeni stratejisinin adını koydu :"Tehlikeyi belirmeden ortadan kaldırırım. Ne başka ülkelerin görüşünü alırım, ne de uluslararası kuruluşları dinlerim." Bunun adı Bush Doktrini oldu..
   Dünya şaşkına dönmüştü. ABD değiştiği için her ülke değişmeliydi. ABD ile olan eski ilişkiler gözden geçirilmeliydi. Pek çok ülke, süperliğini yarı emperyal tonlamalarla ifade eden 11 Eylül Amerikası ile nasıl başa çıkacağını, tekneye nereden, nasıl atlayacağını kestirmekte zorlandı.
   İlk sınav Irak Savaşı'nda verildi. Bu savaş yeni Amerika gerçeğini ve "yeni dünya düzensizliği"ni bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
     

      Olaya geniş bir perspektiften bakıldığında bütün bu gelişmelerin miladının 1989'a kadar uzandığını görmek zor değil !. Yani Berlin Duvarı'nın yıkıldığı ve ABD'nin kendisini Soğuk Savaş'ın galibi ilan ettiği gün dünya değişti !.. O gün iki kutuplu dünya dengesi de Berlin Duvarı'nın molozları altına gömüldü. Molozların altından da denge değil, tek kutuplu dengesizlik çıktı.. ABD'deki bazı yorumculara göre 3. Dünya Savaşı diye tanımlanan Soğuk Savaş Amerika'nın zaferiyle sonuçlandı. Bu topsuz, tüfeksiz galibiyetin sonucunda ABD müthiş bir üstünlük duygusuna, yenilmezlik gururuna saplandı. 90'larda ABD, ne oldum delisi oldu.. Aynı yıllarda yeni ekonomiyle canlanan, globalleşmenin liderliğine soyunan, işsizlik ve suç oranı düşen bu tek süper gücün iyimserliği yarı tanrısal, yarı emperyal  bir karaktere bürünmekte gecikmedi.  Yani sonu nereye varacağı belli olmayan bir narsisizm !.. ABD, "Tarih bitti. Tarihi biz bitirdik. Askeri gücü olan dilediği gibi tarihi bitirir ve başlatır" demekteydi o sıralarda. Ve de bir kahin ( ! ) "Uygarlıklar Çatışması"nın, yeni zamanlara en uygun düşen kavga olduğunu zerk etmekteydi beyinlere !..
   Vietnam Savaşı'na katılmış emekli albay Andrew Becevich'e bakılırsa, savaş Amerikan toplumunu baştan çıkardı. Hatta Amerikalılar savaş estetiğinin büyüsündeler. Ve akıllı silahlar, ileri teknolojinin ürünü bombalar tahribat tutkusu yaratıyor.
   Son yılların siyasi mesajları tarandığında dikkat çekecek kadar barış sözcüğü telaffuz edilmiyor bu ülkede. Oysa 90'larda McDonald's ürünü yiyenlerin birbirleriyle savaşmayacakları masalı anlatılıyordu. "McDonald's sandviçini yiyince ortalık toz pembe olacak, dünya barışa kavuşacak" derken bu kadar askeri harcamaya ne gerek vardı ?.. İlginç olan şu ki, her zaman olduğu gibi savaş lobisi barış zamanında da etkisini hissettiriyordu.
   11 Eylül gelip çattığında McDonald's'lı barış kuramı buharlaştı !. Zaten 90'lar Amerikasının vur patlasın çal oynasın rehavetine öfkelenen yeni muhafazakar kadro, George W. Bush'un çevresini sarmıştı. Yani savaş ekibi hazırdı. Bu kadronun sesi gürleşti : "Gücü olan gücünü kullanır, gücü olmayan da çenesini kapatır. Amerika Mars gibi güçlü kuvvetli, Avrupa ise Venüs gibi dişi ve zayıf."
  
   

   Yeni muhafazakarların tanınmış simalarından Robert Kagan'ın veciz bir yorumla, "Amerika 11 Eylül'de değişmedi, sadece kendisini buldu" dediği gibi !.. Gerçekten de Amerika kendisini mi buldu yoksa Washington'daki bir avuç radikal yıllardır bekledikleri fırsatı 11 Eylül'de yakalayıp savaşın ideolojik çılgınlığına mı sarıldı ?.. Başkan George W.Bush da Tanrı'nın kendisine verdiğine inandığı kutsal görevi mi sahiplendi ?..
   Tarih bilinci bu noktada çok önemli. Çünkü tarihte trajediye neden olmuş olaylar çoğu kez cinneti içerir. Yani gücün şehvetine kapılıp liderlerin kendilerini kaybetmesi belirler olayların akışını ve dizginlenemezliğini !..
11 Eylül sonrasında ABD'nin sergilediği tavır "gücümü kullanmak için düşman yaratırım" tavrıydı. Amerikan popüler kültüründe, "elindeki tek aleti çekiç olana her şey çivi gibi gözükür" denmesi gibi..
   11 Eylül saldırısı oldu ve elli yıllık sistemi çökertmek için düğmeye basıldı. Yıkıcılar 2. Dünya Savaşı kurumlarını ve uluslararası hukuku çökertmek için balyozu indirdiler. Nedense yalnızca IMF ve Dünya Bankası gibi ABD'nin dediğini yapan kurumlar istimlak ve yıkım planının kapsamına alınmadı !..  11 Eylül bahanesiyle yıkıma başlayanların amacı, 11 Eylül'ün enkazından kendi istedikleri bir dünya düzeni çıkarmaktı. Avusturyalı ünlü iktisatçı Schumpeter'in yaratıcı tahribat teorisini siyasete uygulamaya çalışıyorlardı..
   Neocon ( Yeni muhafazakar ) grubun hükumetteki temsilcisi Paul Wolfowitz idi. Petrol lobisini, doğrudan olmasa da petrol sanayiine iş yapan Halliburton gibi şirketlerle mevcut bağlantılarıyla Başkan Yardımcısı Dick Cheney temsil ediyordu. Savunma sanayii lobisinin hükumette kapı gibi Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'i vardı. 11 Eylül'den sonra bu gruba, kıyamet senaryolarıyla yatıp kalkan Evanjelikler eklendi. Onları ise ABD'nin en güçlü adamı yani Başkan, yani George W. Bush temsil ediyordu. Bush hem petrol lobisinin hem de Tanrı'nın elçisiydi !..
   1950'lerde Başkan Eisenhower "askeri-sanayi kompleksinin" gayri meşru bir nüfuz elde ederek devlet mekanizmasını etkisi altına alabileceğini söyleyerek Amerikan toplumunu uyarmıştı. Eisenhower İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da savaşan Amerikan birliklerinin komutanıydı. Başkanlık döneminde ise modern cumhuriyetçiliği savundu. Üstelik de Teksas doğumluydu. Yarım asır sonra, Eisenhower'ın dikkat çektiği "asker-sanayi kompleksi" tehlikesi, "silah-petrol  sanayii, yeni muhafazakar çete ve Evanjelik kompleksi" şeklinde ortaya çıktı !..

 


( ZEYNEP ATİKKAN'IN "AMERİKAN CİNNETİ" ADLI KİTABINDAN DERLENMİŞTİR ) 

8 Eylül 2012 Cumartesi

270 ) İZMİR'DE MİLLİYETÇİ RÜZGARLAR !..

  Yusuf Akçura

   İkinci Meşrutiyet'in 23 Temmuz 1908'deki ilanından sonra İzmir'de ortaya çıkan önemli gelişmelerden biri de Avusturya, Bulgaristan ve Yunanistan mallarına karşı girişilen boykot hareketleridir. Bunun nedeni ; Meşrutiyet'i izleyen ilk aylarda Avusturya-Macaristan hükumetinin Bosna-Hersek'i ilhak etmesi bir de, Bulgaristan'ın 5 Ekim 1908'de bağımsızlığını ilan etmesiydi. Olay, ülke çapında bir tepki yarattı, fakat askeri bir müdahalenin olanaksızlığı da anlaşılıyordu. Önce İstanbul'da Avusturya ve Bulgaristan mallarına karşı boykot başladı. O sırada Türkiye en fazla malı Avusturya'dan alıyordu. Bu yüzden boykottan en çok bu ülkenin zarar göreceği anlaşılıyordu. Nitekim dokuma, fes, şeker, un, her türlü tuhafiye eşyası, ziynet ve hırdavat, Avusturya'dan geliyordu.
   İstanbul'da başlatılan boykot kısa sürede İzmir'de önemli bir destek buldu. Bir "Boykotaj Cemiyeti" kuruldu. Bu dernek Türkçe basından büyük bir destek gördü. "Kave" gazetesi ise doğrudan doğruya bu cemiyetin sözcülüğünü yapıyordu. Söz konusu ülkelerin mallarını alan ve satan mağazalar, basında teşhir ediliyor, gençler feslerini yırtarak keçe külah giyiyor ve yapılan eylemlerin bir "Harb-i İktisadi", yani "ekonomik savaş" olduğu yolunda gazetelerde yazılar yer alıyordu..
   Bir süre sonra Girit'in Yunanistan!a katılmasıyla bu ülke mallarına karşı da boykot kararı alındı. Fakat Rumlar bu kez böyle bir boykot kararını kabul etmediklerini duyurdular !..
   Meşrutiyet'in ilanından sonra sıra Meclis-i Mebusan'da yer alacak temsilcilerin seçimine gelmişti. İzmir'de Belediye Başkanı Tevfik Paşa'nın başkanlığında, bu işle ilgili olarak, bir teftiş heyeti oluşturuldu. Bu seçimlerde her 50 bin erkek nüfus için bir mebus seçilmesi öngörülmüştü. Buna göre, Aydın Vilayetinin toplam erkek nüfusu 839.452 idi. Bunun 646.658'i İslam, 167.827'si de gayrimüslim idi. Bu durumda 13 İslam ve 3 gayrimüslim mebus seçilmesi gerekiyordu. Rumlar daha fazla mebus çıkarmaları gerektiğini ileri sürseler de, itirazlara karşın seçimler olaysız geçmişti. Yunan pasaportu taşıyan Rumların seçimlere katılmasına izin verilmedi.
   Yapılan seçimler sonrasında ;
İzmir Müftüsü Mehmet Sait Efendi,
Çelebizade Seyyit Bey,
Sivas Vali Muavini Aristidi Paşa,
Nesim Mazliyah Efendi,
Doktor Taşlızade Ethem Bey,
Pavlo Karolidi Efendi, İzmir mebusu olarak seçildiler...



   İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da olduğu gibi İzmir basınında da büyük bir canlanma görülür. "İttihad" gazetesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yayın organı olarak çıkmaya başlar. Başyazarlığını önceleri Hafız İsmail yapar.. Tevfik Rüştü'nün ( Aras ) yazıları da önemli bir yer tutmaktadır. Gazete içerik yönünden giderek zenginleşir. Daha sonra adını "Anadolu" olarak değiştirir ve mülkiyeti Haydar Rüştü'ye ( Öktem ) geçer..
   İkinci Meşrutiyet'te İzmir'de yayına giren diğer bir önemli gazete de "Köylü"dür.. Sahibi Avukat İsmail Sıtkı'dır ; ancak gazetenin bütün işleri Mehmet Refet'in üzerindedir. Son derece yalın bir dille çıkıyor olması, köy ve köylü sorunlarına eğilmesi nedeniyle en çok satan Türkçe gazetelerin başında gelmektedir. Bayram günlerinde günlük baskısının on bini bulduğu ifade edilir ki bu, o zamana göre oldukça yüksek bir sayıdır. 
   İzmir'de ulusal bilincin kökleşmesine katkıda bulunan gelişmeler okullarla sınırlı değıldi. 1909 yılında İstanbul'da Türk Derneği kurulduktan sonra bu derneğe bağlı üyeler, Yusuf Akçura'nın başkanlığında Ege bölgesine bir yolculuk yaptı. İzmir'le ilgili izlenimleri olumlu olmayan Akçura, Türk olmayan unsurların görülür ve görülmez baskılarının yalnız ekonomik değil, aynı zamanda kültürel olduğuna dikkat çekiyordu. 
   1912'de İstanbul'da kurulan Türk Ocağı'nın çok geçmeden İzmir'de bir şubesi açıldı. Ocağın "Ahenk" gazetesinde yayımlanan beyannamesinde ; "...Ocağımızın ...siyasi hiçbir parti ile ilgisi yoktur. Ocağımız büyük ırkımızın ekonomik ve sosyal bakımdan yükselmesi için var kuvvetiyle çalışmayı kutsal emel edinmiştir." diyordu. 
   Ocak, birçok konularda düzenli konferanslar verdirdi, çeşitli yayınlar yaptı. Aralarında İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Köprülüzade Fuat, Kazım Nami (Duru), Aka Gündüz gibi dönemin birçok ünlü aydını İzmir'e gelerek konferanslar verdi. Akçura'nın 1909'daki izlenimlerinin tersine, Fuat Bey (Köprülü), İzmir'de bilinçli bir gençlik bulduğunu yıllar sonra dile getirecektir..
   İttihat ve Terakki Fırkası da Ocağın çalışmalarını geniş ölçüde desteklemiştir. Fırkanın sorumlu katibi Mahmut Celal ( Bayar ) Bey, gerek İttihat Terakki Fırkası'nın İzmir'de örgütlenmesinde, gerek fırkanın ulusal bir politika izlemesinde etkin bir rol oynamıştır...



( YKB Yayını "ÜÇ İZMİR" adlı kitaptan, ZEKİ ARIKAN 'ın yazılarından yararlandım.. ) 

5 Eylül 2012 Çarşamba

269 ) KÜLHANBEYİ !...

   Televizyonun yeni dönem dizilerinin reklamlarına bazen gözüm takılıyor da şaşırıp kalıyorum.. Bol bol kabadayı içerikli dizi var !.. İzmir Fuarı açıldı ve gazetelerin Fuar ile ilgili ilk haberi, silah pavyonlarında küçük çocuklarıyla birlikte gamsızca gezen ailelerle ilgiliydi !..
   Hemen eldeki yazı kaynaklarını kurcalayarak altta gördüğünüz yazıyı derledim.. Sizleri yeni TV sezonuna, şiddetin arttığı ve maalesef daha da artacağa benzeyen kent sokaklarına hazırlamak babından !...



   Başkent İstanbul'da toplum düzenini bozanların başında "Külhanbeyi" adıyla bilinen başıboş gruplar gelmekteydi.
   Barınacak yerleri olmadığından hamamların külhan denilen ateş ocaklarında yatıp kalkmak zorunda olan kişilere verilen bu isim zamanla bir sosyal grubun adı olmuştur. Bu konuda yapılan araştırmalarda, sefil bir hayat yaşadıkları kaydedilen külhanbeylerinin piri, Külhan-i Layhar olup kendisi de hamam külhanında yatan ve şarap tortuları içerek yaşayan bir kişi olarak gösterilmiştir.



   İstanbul külhanbeylerinin ilk olarak bir araya geldikleri yer, yukarıda fotoğrafı olan, Gedikpaşa Hamamı idi. Burası kentin fethinden kısa bir süre sonra inşa edilmiş ilk hamamdı. Daha sonra sayıları hızla artan hamamlara rağmen, külhanlar hiyerarşisi içinde Gedikpaşa Hamamı ilk sıradaki yerini korumaya devam etti. Öyle ki, külhanbeyleri arasındaki anlaşmazlıkların çözüm mercii Gedikpaşa Hamamı'nın külhanbaşısı ( destebaşı ) idi..
   11-15 yaşlarındaki kimsesiz çocuklar, "apaş tekkesi" denilen hamam külhanında "destebaşı" unvanlı amirleri tarafından bir sınava tabi tutularak kabul edilirlerdi. Bunun için bir tören düzenlenirdi. Külhanbeyi adayının o gün çarşıdan topladığı erzakla pişen yemek, törenle yendikten sonra "kardeşlik merasimi" adı verilen törene geçilir, kardeş olarak iki kişiye bir gömlek giydirilir, Fatiha okunarak tören sona ererdi.. Ancak külhanbeyi olabilmenin bazı şartları vardı. Bunun ilki adayın annesiz babasız olmasıydı. Kardeşinin olması bir engel teşkil etmemekle beraber, hiçbir aile bağının olmaması tercih sebebi idi. Dışarıda herhangi bir dereceden akrabası olanlar tercih edilmezlerdi. Bunun da nedeni külhanbeyinin serbestçe hareket edebilme olanağına sahip olmasının kendisi için önemli olmasıydı. Çünkü külhanbeyleri son derece sorumsuz ve vurdumduymaz bir hayat sürmekteydiler. Bunun bir sonucu olarak da, serseri surette gezerek toplumu tehdit etmekteydiler..
   
   Külhanbeylerinin dışarıda da uymak zorunda oldukları bazı kurallar vardı. Yaşları 10-14 arası olan külhanbeyleri dışarıya ikişer ikişer çıkmalıydılar. Bunların, Yahudilere saldırmaları şiddetle yasaklanmıştı. Zor durumdaki küçük çocukları ve güçsüz kadınları savunmaları gerekirdi. Seyyar satıcılardan hiçbir şey isteyemezlerdi. Fakat istedikleri parayı vermezlerse, özellikle lalalarıyla gezen ekabir takımına sataşmalarına izin verilmişti...
   Külhanbeyleri "levendane" denilen"it adımı" ile yürürlerdi. Bu arada bellerine sarmış oldukları uzunca şal kuşağın bir ucu yere değerdi. Cakalı bir şekilde boyun kırmak, omuz vurmak, dirsek çarpmak, çoluk çocuğa laf atmak, kadınlara sarkıntılık etmek, kabararak gezmek külhanbeylerinin övündükleri davranışlar arasında yer almaktaydı. Bunca kötü davranışlar sergileyen bu kişiler çoğu zaman dayak yemekten kurtulamazlardı. Bu, onlar için normal bir durumdu. Böylelerine "sulu" denilirdi..
   Külhanbeyleri, yanlarında "saldırma" adını verdikleri bir bıçak taşırlardı. Dönemine göre bu, kama veya sustalı bıçak da olabilmekteydi. Son dönemlerde ise ateşli silahlar daha yaygın bir hale gelmişti..

  
 
   Külhanbeylerinin ve kabadayıların kullandıkları çeşitli lakapları vardı. Bu lakaplar genellikle sıra dışı özellikleri vurgulayan ifadeler olarak seçilirlerdi. Örneğin ; Seyrekbasan Osman, Raconcu Cafer, Çiroz Ali, Kavanoz Mehmet, Arap Abdullah gibi lakaplarla tanınan bazı kabadayılar veya külhanbeyleri kendi dönemlerinde çok meşhur olmuşlardı.  Bu kişiler birbirlerine veya başkalarına da çeşitli şekillerde hitap etmekteydiler. "İmanım", "yakarım", "yandan gel", "araba mısın tekerlek" gibi kalıplaşmış sözleri birbirlerine hitap ederken kullanırlardı.
  "Heyt ! Var mı bana yan bakan", "Bu kadar tilki divanı sana yeter", "lafına yekun tut da bas git" şeklindeki naralar daha çok külhanbeyleri arasında yaygındı..
 
   Külhanbeyi argosuna bazı örnekler vermek gerekirse ;

Aftos : Metres
Ağır oturmak : Fena dövmek
Astar etmek : Beklemek                        
Betelenmek : Kafa tutmak                          

Cavlağı çekmek : Ölmek
Cızlamı çekmek : Kaçmak
Cümbüşlenmek : Rakı içmek
Damalamak : Davetsiz gitmek
Doktor bey : Kadın, hanım, zevce
Ebülpapel : Çok zengin
Fenerli : Sakallı
Gaddare : Kama, pala
Gedikli : Sabıkalı
Gır : Yalan
Hasbi geçmek : Aldırmamak
Kantarlı : Ağır küfür
Kaparoz : Rüşvet
Kılefte : Hırsızlık
Leşçi : Katil
Misafir ( muslukçu ) : Yankesici
Moro : Yakışıklı delikanlı
Mostar : Fiyaka
Patburun : İnzibat
Pırna : Rakı
Pilaki : Aptal
Piyastos etmek : Yakalamak
Samanyemez : Aldanmaz
                                     
Selman etmek : Dilenmek
Sipsi : Sigara
Şuvey şuvey : Yavaş yavaş
Tepegöz : Hamam


   

2 Eylül 2012 Pazar

268 ) TÜRK-ALMAN İLİŞKİLERİ !..

   

   Dünya tarihindeki en kesin sonuçlu savaşlardan birisi olan, 1870 yılındaki Sedan Savaşı, her ne kadar Fransa ile Prusya arasında geçmiş de olsa, dolaylı olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu da etkilemiştir..
   Bu savaşta Fransız Ordusu hemen hemen yok edilmiş ; İmparator 3. Napoleon, 80 bin asker ve yaralı bir generali ile birlikte esir düşmüştü. Buna karşılık Prusyalıların kaybı ise sadece 9 bin kişiydi !.. Savaş sonunda Almanya, kesinlikle dikkate alınması gereken büyük ve sömürgeye aç bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Fransa'nın ödediği 5 milyon frank tazminat ise, Alman kapitalizminin gelişmesi için adeta bir doping etkisi yapmıştı. Ayrıca, Avrupa'daki Fransız üstünlüğü sona ermiş, güç dengeleri tamamen değişmişti.
   Yine bu savaşın sonunda Almanya, Fransa'dan Alsace Lorraine bölgesini alarak Alman birliğini kurmuş, imparatorluk haline gelmişti. Daha sonra da ; Fransa, Rusya ve İngiltere'den gelecek tehlikelere karşı ittifak unsurları aramaya başlamıştı. Böylece, 1871'de Avusturya ile bir ittifak antlaşması imzaladı, İtalya da 1881'de katıldı. Karşılık olarak 1892'de Fransa ve Rusya arasında ittifak antlaşması yapıldı, 1907 yılında İngiltere katılınca, gelecekteki büyük savaşın safları da belirginleşmeye başlamış oldu..
   Almanya, birliğini geç kurup sömürgecilik mücadelesine geç başlamış olduğundan ; pek çok sömürgecilik bölgesini diğer büyük devletlere kaptırmıştı. Toprakları üzerinde henüz sömürgecilik mücadelesi devam eden Osmanlı Devleti'ni bakir bir ekonomik yayılma alanı ve askeri bir kullanım unsuru olarak gördüğü için de, giderek Türkiye'ye yakınlaşıyordu...
   1880 ve 1890'lı yıllarda Almanya'da Pancermenist fikirler güç kazanmaya başladı. Pancermenizm Cemiyeti Başkanı Profesör Ernest Hasse, 1896'da yayımladığı "Almanya'nın Türkiye Üzerindeki Hakları" başlıklı broşüründe ; Almanya'nın Türkiye'ye, İngiliz Hindistan'ı statüsünde yerleşmesini fikrini işliyordu. ( 1 ) 
   Yine pancermenistlerden Doktor K. Viktor Stettin, "Büyük Almanya-Avusturya-Türkiye İmparatorluğu"nun kurulmasını istiyor, Hamburg ve İstanbul'u bu imparatorluğun iki büyük liman kenti olarak düşlüyordu !.. ( 2 ) 
   Almanların ünlü sosyalistlerinden Rosa Luxemburg, "Osmanlı Devleti ve Alman Emperyalizmi" adlı kitabında şöyle yazıyordu :
"Almanya, Türkiye'nin bütünlüğünü korumak çabasındaydı ; fakat bu gayretin gerçek amacı Türkiye' nin taksimini erteleyerek, sonradan daha iyi şartlar altında kendi lehine intikal ettirmekti. Önceleri Çarlık Rusya'sı da Türkiye'nin tamamını istiyordu. Fakat Alman etkisi Türkiye'de yerleşince, her iki emperyalizmin çıkarları da çatışmış oldu.. 
Rus Çarlığının ünlü politikacısı Struve şöyle demektedir : ' Alman politika adamlarında, Almanya'nın himayesi altında Türkiye'nin Mısır'laştırılması programı ve fikrinde yoğunlaşan özel bir Türk politikası belirmektedir. Çanakkale ve İstanbul boğazları, Alman Suveyş'i haline geleceklerdir. Fakat Karadeniz yahut Marmara'da bir Alman Mısır'ının, Rusya bakımından dayanılamaz bir şey olacağı tamamıyla açık bir şeydir.'  
Alman kapitalizminin Irak ve Hindistan'a giden karayolu Balkan yarımadasıyla Türkiye topraklarından geçtiği, Alman genelkurmayı tarafından daima ileri sürülmüştür.." ( 3 )

   

   Sultan Abdülhamid ise ; Osmanlı'nın , yeni kurulmuş olması nedeniyle geçmişte yaşanmış hiçbir sorununun olmadığı Almanya'yı, devamlı güçlenen ve büyüyen ekonomik ve askeri yapısı nedeniyle, ülkenin kalkındırılmasında kullanmak istemekteydi. Diğer büyük devletleri fazla rahatsız etmeden bir denge politikası izlemekte, bu arada Almanya ağırlıklı yatırımlara ve ticarete devam etmekteydi. Ayrıca Abdülhamid, izlediği panislamist politika ile İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Müslüman sömürgelerini de rahatsız ediyordu..
   1897 yılında tekrar Rum isyanları başladı. Osmanlı'yı savaşa sürüklemek isteyen Yunanistan, Balkan devletleriyle birleşerek genel bir harp çıkartmak düşüncesindeydi. Abdülhamid bir süre büyük devletlerin savaşa engel olmasını bekledikten sonra, Müşir Edhem Paşa'ya, Balkan ülkelerinin birleşmesine fırsat vermeden, hızla Yunanistan'ı ezmesini emretti. Böylece Osmanlı Devleti, 17 Nisan 1897'de Yunanistan'a savaş ilan etti. Veliaht Konstantin'in kumandasındaki 75 bin kişilik Yunan Ordusu imha edilip Osmanlı Ordusu Atina önlerine gelince Ruslar başta olmak üzere, Avrupa devletleri Osmanlı'dan savaşı sona erdirmesini istedi !.. ( 4 ) 
   Almanya'nın Ermeni, Makedonya ve Yunan isyanlarının bastırılmasında Babıali'ye yardım etmesine karşılık ; İngiltere, Karadağ'ın bağımsızlığı ve Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesi yönünde sergilediği tutumla Abdülhamid'
in öfkesini çekti.

   12 Ağustos 1883'de Batı Avrupa'dan kalkan ilk tren İstanbul'a ulaştı. Bu, Avrupa ile ticari ve askeri bağlar için çok önemli bir adımdı. 21 Ekim 1889 tarihinde ise, Alman İmparatoru 2. Wilhelm'in İstanbul'a ilk ziyareti gerçekleşti. Bu ziyaretle, Türkiye'deki Alman yayılmacılığının belkemiğini oluşturacak olan Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanya'ya verilmesi olasılığının ortaya çıkması, başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Rusya'yı da korkuttu.. ( 5 ) 
   Dokuz yıl sonra, 5 Ekim 1898'de, Alman İmparatorunun muhteşem buharlı yatı İstanbul'a demirledi. Bu ikinci ziyaretin amacı, barışın ve Hıristiyan iyi niyetinin temsilcisi olarak Kudüs'e ve Şam'a gidecek olmasıydı. Sıradan  bir hacı gibi, kendisini Halife Sultan'ın iyi niyetli korumasına teslim ediyordu !..
   Bu arada, Musul dolaylarındaki zengin petrol yataklarına dair ilk raporlar İngiliz ve Hollandalı şirketleri çok heyecanlandırdığından, Almanların Berlin-Bağdat demiryolu projesinin son bağlantısı için onayı bir an önce alması gerekmekteydi. İstanbul-Bağdat arasını 23 günden 2 güne indirecek olan projeye, petrol söylentileri nedeniyle, ilgi büyüktü.. ( 6 ) 
   Bismarc'ın Osmanlı'ya gösterdiği kayıtsızlık nedeniyle Almanlar, ülkenin ekonomik potansiyeli hakkında tam bir bilgiye sahip değildi. Sultanın da onayı ile, iç bölgeleri araştırmak ve kaynakların bir envanterini çıkartmak için Alman uzmanlar geldi. Bu, dört yıllık bir çalışma olacak ve "Küçük Asya'nın Doğal Kaynakları" adlı, çok kapsamlı bir raporla sonuçlanacaktı.. ( 7 ) 
   İş bilir Alman matbaacıların Halle kentinde bastıkları "Küçük Asya'nın Ticari Kaynakları Haritası", Wilhelm'in yatı daha Ege Denizi sularında iken, Almanya'da satışa çıkmış ve şaşılacak kadar büyük rağbet görmüştü ... ( 8 ) 
   Wilhelm'in amacı ; Almanya'nın Yakındoğu'daki etkinliğini Avrupalı rakipleri aleyhine genişletmek ve Osmanlı'yı Alman emperyalizminin yarı sömürgelerinden biri durumuna dönüştürme sürecini hızlandırmaktı.(9)
   
 

   Wilhelm, Kudüs'e, 29 Ekim'de, Türk ev sahipleri tarafından özel olarak açılan bir geçitten geçerek, üzerinde göz kamaştırıcı beyazlıkta bir feldmareşal üniforması, başında altından kocaman bir imparatorluk kartalı olan miğferi, siyah bir at üzerinde girdi. İki yanında atlı Türk polisleri sopalarla heyecanlı halkı uzak tutmaya çalışıyordu. Böylesine gösterişli ve teatral bir giriş, bazı sert yorumlara ve kıyaslamalara neden oldu. Orta Çağda bile fatihlerin, üç din için kutsal sayılan bu kente gerekli saygıyı gösterdikleri söylendi ; hatta, kente eşek sırtında girmeyi yeğleyen Hz. İsa anımsatıldı.. 
   Wilhelm on gün sonra da Şam'a geldi. Selahaddin Eyyubi'nin mezarına çelenk koyup, som gümüşten bir kandil astı ve mezarın çevresine, en iyi mermerden bir mozole yapılmasını emretti. ( 10 ) 
   Etkili Alman propaganda mekanizmasına güvenerek ve bu sayede sözlerinin tüm Doğu'ya yayılacağını bilerek, 12. yüzyılda Kudüs'ü Haçlılara karşı başarıyla korumuş bu kutsal savaşçıya olan derin hayranlığını dile getirdi..( 11 ) 
   Sultan'ın panislamist politikasından yararlanmak için, "Eğer Osmanlı İmparatorluğu'na bir dinsiz olarak gelseydim, Müslümanlığı kabul ederdim" dedi. 
   Kasım ayında, şerefine düzenlenen ve pek çok Müslüman ileri geleninin katıldığı şölende ünlü söylevini verdi  : "Sultan Hazretleri ve dünyada onu Halife olarak gören 300 milyon Müslüman, Alman İmparatorunun kendilerinin dostu olduğuna ve öyle kalacağına inanmalıdırlar.."
   Propaganda uzmanları bu sözlerini çok uzaklara yayarken, dışişlerinin dağıttığı altınlarla, söylev, Arapça ve Türkçe gazetelerde tam olarak yer aldı. Bunun yanı sıra, sözlerini taşıyan parlak renkli kartpostallar bastırılıp bedava dağıtıldı. Bunların, aralarında İngiliz Hindistan'ı ve Rus Orta Asya'sının da bulunduğu Müslüman dünyasına postalanacağı da bilinmekteydi !..
       
                 
DİP NOTLAR.........
( 1 ) Süleyman Kocabaş, "Pancermenizm'in Şark'a Doğru Politikası", s.69
( 2 ) K.Viktor Stetten, "Avrupa-i Vusta Siyasetinde Yeni Hedefler, Berlin-Bağdat", s.83-84
( 3 ) Rosa Luxemburg, "Osmanlı Devleti ve Alman Emperyalizmi", s. 12-16
( 4 ) Hasırcızade, "Abdülhamid Han ve Osmanlı-Yunan Muharebesi", s.7
( 5 ) Alan Palmer, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Son Üç Yüz Yıl, Bir Çöküşün Yeni Tarihi"
( 6 ) Fritz Fischer, "Germany's Aims in the First World War", s. 20-22
( 7 ) Peter Hopkirk, "On Secret Service East Of Constantinople", s. 33
( 8 ) F. Fischer, a.g.e.  s.20-22
( 9 ) Lothar Rathman, "Alman Emperyalizminin Türkiye'ye Girişi", s.76
( 10 ) P. Hopkirk,  a.g.e.  s.39
( 11 ) Rıfat Önsoy, "Türk-Alman İktisadi Münasebetleri", s.42
( 12 ) P. Hopkirk,  a.g.e. , s.40