2 Ekim 2013 Çarşamba

uçak fabrikasını chp kapattı

UÇAĞI CHP İSTEMEDİ !!!!

Bir taraftan “İstikbal göklerdedir” diyen Atatürk’ü kendisine kalkan yaparken, diğer taraftan 3. Havalimanı İhalesi’nin iptalini isteyen CHP’nin, hizmet düşmanlığı yeni değil. 1936 yılında işadamı Nuri Demirağ tarafından kurulup o dönemde modern uçaklar üretilen uçak fabrikası, siyasi çekişmeler yüzünden 1944 yılında kapanmak zorunda kalmıştı.


TALHA ÇOLAK / ANKARA
Cumhuriyet tarihinin, 22 milyar 152 milyon avro ile en büyük ihalesi olan 3. Havalimanı İhalesi’ne CHP’nin iptal istemi, partinin geçmişteki benzer icraatlarını gündeme getirdi. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve tek partili dönemde, işadamı Nuri Demirağ tarafından kurulup modern uçaklar üretilen uçak fabrikası, siyasi çekişmeler yüzünden 1944 yılında kapanmak zorunda kalmıştı.

SOYADINI ATATÜRK VERMİŞTİ

Türkiye’nin 10 bin km’lik demiryolu ağının 1250 km’lik bölümünün inşasını gerçekleştiren ve bu sebeple Atatürk tarafından kendisine ‘Demirağ’ soyadı verilen işadamı Nuri Demirağ, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında yaptığı ve yapmak istediği projelerle adından söz ettirdi. Cumhuriyet döneminin sayılı zenginleri arasına giren ve hayırseverliği ile tanınan Demirağ’ın birçok önemli projesi de ‘milli şef’ İsmet İnönü ve tek parti dönemin iktidarı CHP tarafından engellendi.

İLK UÇAK FABRİKASINI KURDU

Uçak satın almak için düzenlenen bağış kampanyasına katılması istendiğinde, “Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim” diyerek harekete geçen Demirağ, 1936 yılında İstanbul’da modern bir uçak etüt atölyesi ve memleketi Sivas Divriği’de Türkiye’nin ilk uçak fabrikasını kurdu.

PİLOT HATASI YÜZÜNDEN
SİPARİŞLERİ İPTAL ETTİLER

THK tarafından sipariş edilen 65 planör kısa sürede teslim edildikten sonra, NuD-36 adlı 24 eğitim uçağı tamamlandı ve deneme uçuşları İstanbul’da başarı ile gerçekleşti. Ancak THK yetkilileri tecrübe uçuşlarının Eskişehir’de de yapılmasını istedi. Mühendislik becerileri mükemmel olan fakat uçuş tecrübesi zayıf olan Baş Mühendis Selahattin Alan’ın kullandığı uçak, o dönem hayvanların havaalanına girmesini engellemek için kazılan hendeğe iniş yaptı ve pilot vefat etti. Bu olay Nuri Demirağ için bir dönüm noktası oldu. Zira Türk Hava Kurumu, ‘Şartlara uygun değil’ gerekçesiyle siparişlerini iptal etti.

MİLLİ ŞEF VE CHP KARŞI ÇIKTI

Uçağın deneme uçuşunda pilotun hatası yüzünden düştüğünü bilen Demirağ, her ne kadar ‘Gelin beraber deneme uçuşu yapalım’ dese de, kurum kararından dönmez. Bunun üzerine Nuri Demirağ da kurumu mahkemeye verir. Ancak yıllar süren mahkemeler, siyasetin araya girmesi ile THK lehine sonuçlanınca, fabrikayı 1944 yılında kapatmak zorunda kalır. THK ile olan davasını kaybeden Demirağ, başta o devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü olmak üzere bütün CHP iktidarının üyelerine sayısız mektuplar yazarak, bu yanlışlığın düzeltilmesini ister. Ama kapılar bir defa daha yüzüne kapanır, ne kadar zorlasa da fabrika açılmaz.

DEMİRAĞ’IN KIZI: EN BÜYÜK
ENGEL, İNÖNÜ VE ÇEVRESİYDİ

Nuri Demirağ’ın büyük kızı Mefkure Azak, o dönemlerde verdiği bir demeçte babasının hep engellendiğini söyleyerek, “En büyük engel İsmet İnönü ve çevresiydi. ‘Nuri Demirağ parlar da benim yerime geçer’ diye endişelenirdi. Bu yüzden tüm işlerine engel olmaya çalıştılar. Uçak fabrikasının en iyi çalıştığı zamanlarda İran’dan, Irak’tan uçak siparişi geliyordu; ancak yakarız yine de kesinlikle sattırmayız diyorlardı” ifadelerini kullanmıştı.

1 Ekim 2013 Salı

Tarihimiz karmaşık şifrelerle doludur

Da Vinci Şifresi isimli kitapta yazılı olanlar da ne ki? Tarihimiz o kitaptakilere rahmet okutacak derecede karmaşık şifrelerle doludur

Bursa’daki Yeşil Cami’nin mihrabında altı asırdan buyana duran, şimdilerde pek bir moda olan ‘Da Vinci Şifresi’ isimli kitapta anlatılanları hatırlatan ve vaktiyle yapılmış büyük bir zulümden sözeden şifreye benzer bir şiirden bahsetmiştim.
Yazdıklarımın gerek akademik, gerekse popüler çevrelerde ilgiyle karşılandığını görünce aynı camide bulunan şifreye benzer iki şiiri daha daha yazayım dedim. İlk örnekte devlet düşmanlarına belá okunuyor, diğerinde ise Hazreti Muhammed’in hadisi bir satır ilávesi ile şiir haline getiriliyor. Çözebilenler, çözsün!
Batı dünyasının gizli sembolleriyle ‘Da Vinci Şifresi’ isimli kitap sayesinde tanıştığımızı ama tarihimizin ve eski eserlerimizin böyle çok sayıda şifreyle dolu olduğunu yazmıştım ve Çelebi Mehmed tarafından yaptırılıp inşaatı 1419’da tamamlanan Bursa’daki Yeşil Cami’nin mihrabında
altı asırdan buyana duran ufak bir çini panonun üzerindeki iki satırlık şiiri örnek göstermiştim.
12. asırda yaşamış olan İranlı şair Sadi’nin ‘Gülistan’ isimli eserinden alınmış ve İslam dünyasında az kullanılan ‘noktasız girift’ yazı ile yazılmış olan Farsça beyitte ‘Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’ deniyordu. Mihrabın öbür tarafında bu sözlerin yeraldığı çini panonun hizasındaki bir başka panoda da, mihrabın ‘Tebrizli üstádların eseri’ olduğu yazılıydı.
Mihraptaki yazı, 1400’lü yılların ilk çeyreğinde Bursa’nın unutulmayacak bir zulme şahit olduğunu göstermekteydi ama bu zulmün kim tarafından, kime karşı ve nasıl olduğu hususunda bugün hiçbirşey bilmiyorduk.
FARSÇA BİLEN, ANLAR
Fars Edebiyatı’na áşina olan okuyucularımdan çok sayıda e-mail aldım. Mihraptaki yazının sembol yahut şifre olmadığını ve ‘zálim’ sözüyle 1402’deki Ankara Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni büyük bir hezimete uğratan Timur’un kastedildiğini söylüyorlardı.
Hayır! Mihrapta altı asırdan beri duran lánet, Timur’u değil, bir başkasını hedef almaktadır. Bu konuyu yandaki kutuda anlatıyorum ve burada aynı camide yine asırlardan beri varolan, şifreyi andıran ve kime hitaben yazıldıkları konusunda bugüne kadar ciddi bir araştırma yapılmayan iki şiiri daha gözler önüne sermek istiyorum:
İşte, ilk şiir:
Yeşil Cami’de, zulümden bahseden beyitlerin yazılı olduğu mihrabın sağ ve sol tarafında bulunan oda şeklindeki bölümlerde hem kapıların, hem de pencerelerin üzerindeki nefis çinilerde Farsça bir dörtlük yazılıdır: ‘İn imáret tá ebed ma’mur bád / Sáhibeş ber düşmanán mansur bád / Her ki in dovlet neháhed páy-dár / Dáimá ender-cihán makhur bád’. Türkçesiyle ‘Bu imáret sonsuza kadar mámur vaziyette kalsın, sahibi düşmanlarına karşı muzaffer olsun ve bu devletin ayakta kalmasını istemeyen her kim varsa dünyada kahırlara uğrasın’
Camiler o devirde sadece ibadet değil, aynı zamanda önemli devlet işlerinin görüşüldüğü mekánlardı ve toplantı maksadıyla da kullanılırlardı. Zamanın hükümdarının vezirleriyle camide biraraya geldiği olur, camiler sosyal bir merkez kabul edilir ve buluşma, toplanma yeri olma vazifesi görürlerdi. Şiirde camiden ibadetháne değil ‘imáret’ şeklinde bahsedilmesinin sebebi de binanın bu özelliği idi.
Dolayısıyla kapılarla pencerelerin üzerine yazılmış olan ve hem hükümdarın hem de camiye giren hemen herkesin gözünün önünde duran koskoca harflerle vaktiyle devletin aleyhinde yapılan bir faaliyet hatırlatılıyor, üstelik aynı işi yapmaya kalkışacak olanlar için ‘Allah belánızı versin!’ diye beddualarda bulunuluyordu.
O devirde dünyanın en güzel çinilerine nakşolunacak derecede hemen herşeyi etkilemiş olan devlet aleyhindeki bu faaliyet acaba ne idi ve böyle bir işe kim kalkışmıştı? Bunları bugün maalesef bilemiyoruz.
Ve, Bursa’daki Yeşil Cami’de bulunan ve yine rahmetli Abdülbaki Hoca’dan (Gölpınarlı) öğrendiğim son bir şifre daha:
HADİSTİ, ŞİİR OLDU
Camiiin bir yerinde, Hazreti Muhammed’in bir hadisinin sonuna bir mısra iláve edilmiş, yani hadis, şiir haline getirilmiştir.
‘Cennet, cömerdlerin yurdudur’ anlamına gelen ‘El cennetu dáru’l-ezkiyai’ şeklindeki hadis, aruzun ‘Mef’ulü mefáilün failün’ vezniyledir, mısra olarak alınmış, hemen arkasına aynı vezinle ve o devrin Türkçe’si ile bir başka mısra getirilmiştir: ‘Oda yakısarlar eşkiyayı’; yani ‘Kötülük edenleri, áhırette ateşe atarlar’.
Ama bu yazının camiin neresinde olduğunu söylemeyeyim, merak edenler arayıp bulsunlar!
Peygamberin sözünü şiir haline getirmek gibisinden pek alışılmadık bir işin sebebinin ne olduğu ve ‘eşkiya’ sözüyle kimin kastedildiği de yine bugünün bilinmezleri arasında ve bütün bunlar, Yeşil Cami’deki esrarın sadece birkaçı...
‘Da Vinci Şifresi isimli kitapta yazılı olanlar da ne ki? Tarihimiz o kitaptakilere rahmet okutacak derecede karmaşık şifrelerle doludur’ demekte haksız mıyım?
Şifreleri Timur’a maletmeyin, çözmeye çalışın
YEŞİL Cami’nin mihrabında bulunan ve şifreyi andıran şiiri geçen hafta yayınlamamdan sonra bu şiir hakkında çeşitli yorumlar yapıldı ve ‘zalim’ sözüyle Timur’un kastedildiği ileri sürüldü.
Bu yorumu yapanlardan biri, Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mefail Hızlı idi. Hızlı, Anadolu Ajansı’na bir demeç verdi ve Yeşil Cami’nin mihrabındaki beyitlerde geçen ‘zalim’ sözüyle, Yıldırım Bayezid’i Ankara Savaşı’nda yenmiş ve Osmanlı birliğini yıkmış olan Timur’a hitaben ‘Senin zulmün işte geldi geçti biz camimizi yaptık’ diye seslenildiğini söyledi (Hızlı’nın açıklamasındaki bozuk Türkçe bana değil, haberin dilini düzeltmemiş olan AA’nın redaktörlerine aittir).
O dönemde yazılmış olan Osmanlı tarihlerini dikkatli bir şekilde okuyanlar böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, yani mihraptaki yazıyla Timur’un kastedilmeyeceğini gayet iyi bilirler.
Yıldırım Bayezid fetihler yapmış çok büyük bir askerdir ama bir o kadar da sevilmeyen bir devlet adamıdır. Sevilmemesinin en büyük sebebi, kendini beğenmişliği ve etrafındakilerin söylediklerine önem vermemesidir, üstelik çok içmektedir.
YILDIRIM SEVİLMEZDİ
Hükümdarın bir başka tasarrufu yüzünden devrinin devlet bürokrasisi, özellikle de derin devleti, Yıldırım’dan artık nefret eder hale gelmiştir; zira Yıldırım Osmanlı Devleti’nin ilk merkez hazinesini kurmuş ve bütün gelir kaynaklarını yeni hazineye aktarmıştır. Bu, akınlarda ve savaşlarda elde edilen ganimetin artık askerler tarafından paylaşılamayacağı, doğrudan doğruya devlete gideceği ve askerlerle akıncıların ganimetlerden sadece hisse alabilecekleri anlamına gelir.
Timur da zalimdir, sevilmemektedir, özellikle Osmanlılar’a Ankara Savaşı ile indirdiği darbe yüzünden bizde büyük nefrete uğramıştır ama çok önemli bir başka özelliği vardır, Sünni bir hükümdardır. Aynı dinden ve mezhepten olan bir hükümdarı kötülemek, geleneğimizde yoktur.
Unutmayalım! Uğradığımız büyük yenilgilerden pek bahsetmemek, bu yenilgilerin üzerlerini örterek unutulmaya terketmek bizde çok eski bir ádettir ve Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı tarihçileri de bu ádete uymuşlardır. O dönemde kaleme alınmış tarihlerde, Ankara Savaşı çok kısa şekilde yeralmış ve sadece Timur’u değil, Yıldırım Bayezid’i de suçlayan ifadeler kullanılmıştır.
MENDERES VALSİ
Biraz teknik olacak ama aslı 12. asırda yaşamış olan İranlı şair Sadi’nin ‘Gülistan’ isimli eserinde bulunan mısralarla Yeşil Cami’nin mihrabında yazılı olan şekil arasındaki bir farkı da hatırlatmam gerekiyor.
Her iki şiirde, şahıslar farklıdır. Mihrapta yazılı olan ‘Zulmeden kişi bu zulmü bana yaptığını sandı; bana yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’ sözü, Sadi’nin Gülistan’ında ‘Zulmeden kişi bize zulmettiğini sandı; bize yapılan zulüm geçip gitti ama vebáli onun boynunda kaldı’ şeklindedir. Yani, Sadi’de bir kişi değil, bir grup konuşmakta ve belli bir zulümden değil, yapılmış olan genel bir fenalıktan sözedilmektedir.
Eskiden yazılmış şiirleri yahut şarkıları zamanın şartlarına göre başka şekillerde okumak da eski ádetimizdir ve Muhlis Sabahaddin Bey’in 1920’lerde bestelediği ‘Hatırla ey peri o mes’ud geceyi’ diye başlayan meşhur valsinin 27 Mayıs darbesinden sonra ‘Hatırla Menderes o meş’um geceyi’ diye okunması da bunun örneklerindendir.
Dolayısıyla, Yeşil Cami’deki şifreyi andıran yazılarda Timur’un kastedildiği gibi kolaylıklara kaçmayı bir tarafa bırakın ve işin derinindeki başka mánáları araştırın! Mihrabın, Timur’un ülkesinden gelen Tebrizliler’in eseri olduğunu da unutmayın...


Yazar : Murat BARDAKÇI (webarsiv.hurriyet.com.tr/2004)

Bursa Yeşil Camii
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Çanakkale Savaşı bir senaryoydu

Çanakkale Savaşı bir senaryoydu !


Çanakkale Savaşının evveline ve ahirine bakınca dünyanın en kapsamlı senaryosu olduğu anlaşılıyor. Bu savaş, Batılı ülkelerin Osmanlı Devletini yıkmak, talan etmek, milletimizin beyin ve iman gücünü yok etmek için ortaklaşa yazdıkları bir senaryo izlenimi uyandırmaktadır. Bu düşünceyi destekleyen birçok delil mevcuttur.


Şöyle ki:


Bunlardan birincisi; bu savaş, bütün ayrıntılarıyla savaşın mimarı Winston Churchill tarafından 20 sene önce kaleme alınmıştır. Bu kişinin doktora tezi, Çanakkale Savaşı’nın adeta senaryosu gibidir.


İkincisi; bu Savaş Almanlarla İngiliz-Fransızlar arasında başlamasına rağmen neredeyse bütün cepheler Osmanlı topraklarında açılmıştır. Tabiri caiz ise, kendi mahallelerinde kavgaya tutuşan iki serseri, komşunun bahçesine girerek orayı talan etmiş sonra da el koymaya çalışmıştır.


Üçüncüsü; Bu Savaşın Osmanlının beyin gücünü bitirme üzerine kurgulanması, senaryonun ileriki yılları düşünerek yazılmış olduğunu gösteriyor. Savaş öncesi hazırlıklara bakılırsa, Winston Churchill’in Çanakkale Boğazı’nı geçse bile kara savaşını planladığı anlaşılmaktadır. Zira, Kara Savaşları yoluyla Osmanlı’nı yetişmiş beyin gücü neredeyse tamamen bitirilmiştir. Öyle ki mühendislik fakülteleri, tıbbiye gibi okullar yıllarca mezun verememiştir. Bunun da ötesinde o dönemdeki bütün tarikat mensupları büyük bir iştiyakla gönüllü birlikler kurarak cepheye koşmuşlar ve bunun neticesinde de manevi dinamikler de yok olmuştur.


Winston Churchill’in sinsi planlarından birisi de sömürgelerden getirilenlerin de ölümleri üzerinedir. Zira Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilen askerlerin de birçoğu ülkelerine dönememişler böylece İngilizler sömürgelerdeki muhtemel direnişlerinde önüne geçmişlerdir. Daha doğrusu, bir taşla iki kuş vurmak değil kuş katliamı yapmışlardır.


Dördüncüsü; Almanların tuhaf sevincidir. 1.Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Merhum Mehmet Akif görevi gereği Berlin’dedir. Akif, sabah kalkınca kaldığı otelin penceresinden gördüğü manzarayla sevinir. Evlerin pencerelerinden ve balkonlarından bayraklar sallanmaktadır. Akif; Almanlarla omuz omuza savaştığımızı düşünerek ‘’Galiba Kanal Cephesi’nde galip geldik’’ diye sevinmektedir. O sırada Kanal Cephesi’nde İngilizlerle çetin mücadeleler olmaktadır.


Mehmet Akif’in sevinci uzun sürmez. Hatta biraz sonra öğrendikleri karşısında dehşete kapılır. Meğer Kanal Cephesi’nde ordumuz ağır bir mağlubiyet yaşamış Kudüs düşmüştür. Bu bayrak asma sevincinin sebebini Almanlara sorduğunda aldığı cevap onu daha da dehşete düşürür. Almanlar; ‘’Bin yıldır Müslümanların elinde olan Kudüs, Hıristiyanların eline geçti. Bizim ordumuz yenilmiş ne önemi var ki?’’ demektedirler. Bu hadise ve benzeri hadiseler ayrıca açılan cephelerin neredeyse sadece Osmanlı topraklarında olması bu savaşın danışıklı dövüş olma ihtimalini dahi akıllara getirmiyor değil.


Bütün bu hadiseler gösteriyor ki Çanakkale savaşı, sadece Osmanlı Devletini yıkmaya değil aynı zamanda beyin gücünün ve manevi ruh gücünün bitirilmesine yönelik bir savaştır. Zira bu savaş sonunda; milletimizin beyin gücü, manevi gücü ve genç nüfusu neredeyse tamamen bitirmişlerdir.


Ne hikmettir ki; Anadolu insanını tamamen yok etmek üzerine senaryo yazıp dünya sahnesinde vizyona sürenler, bir zaman sonra kendi aralarında bir daha kapışmışlar (2.Dünya Savaşı) birbirlerinin şehirlerini harabeye çevirmişler , altmış milyona yakın kendi insanlarını imha etmişlerdir.


Bundan dolayı ,Dünya Savaşı’na Çanakkale’deki mazlumların ahı sebep oldu dense yeridir. Şehitlerimizin ruhu şad ola.

Kaynak : http://www.haber7.com/haber/20120317/Canakkale-Savasi-bir-senaryoydu.php

28 Şubat zulmü gibi Moğol ve Timur istilasından sonra böyle bir zulüm görmemiştir.

Türkiye bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat zulmü gibi Moğol ve Timur istilasından sonra böyle bir zulüm görmemiştir.

Bu nasıl acayip bir devlettir ki, kendi ordusu içindeki subaylarını hanımlarının, kızlarının, annesinin başörtüsünden dolayı yargısız infazlarla cezalandırır.

Sudan, uydurma, yakıştırma sebeplerle subaylarına hapis cezası verir, tenzili rütbe yapar, sürgün eder, en aktif ve başarılı olanları inancından dolayı kızağa çeker veya YAŞ adındaki sulandırılmış engizisyon mahkemelerinde cezalandırır. Birçoklarının da görevlerine son verir? Daha sonra da hiçbir devlet dairesinde çalışamamaları için adım adım onların izlerini sürer.

En anlaşılmazı da burası bin yıldan bu yana İslam dini, kültürü ve medeniyeti temelleri üzerinde kurulan, %99'u Müslüman bir ülke olan Türkiyedir.

Bu nasıl bir Üniversitedir ki, namaz kılan, sakal bırakan, Cuma namazına giden öğretim üyelerini fişleyerek onları göz hapsine alır?

Yıllarca bu akademisyen ve bilim adamlarının Doktora, Doçentlik ve Profesörlük unvanlarını geciktirir, vermez. Hatta dindar oldukları için Üniversitedeki görevlerinden el çektirir. Akademik çalışmalarını engeller olur, bilimsel araştırmalarının önünü tıkar.

Bu nasıl bir devlet mantığıdır ki, kılık kıyafetlerinden dolayı kendi vatandaşlarının çocuklarını okullara almaz, en tabi okuma haklarını ellerinden alır. Anadolu'nun dindar evlatları yurt dışında okumak zorunda bırakılır.

Devletin en tepesinde oturan Cumhurbaşkanı İslami kıyafetlere göre okumak isteyen öğrencilere, ‘'Bu kıyafetlerle okumak isteyenler Suudi Arabistan'a gitsin'' diyecek kadar alçalır.

Hitler faşizminde, Stalin despotizminde, Mao baskısı altında, Missolini diktatörlüğünde böyle uygulamalar görülmüş değildir.

İşin en garibi insan Hakları ve evrensel insani değerlere karşı olan bu despot uygulamaların ‘'Demokratik, laik bir hukuk devleti'' denilen Türkiye Cumhuriyetinde demokrasi adına yapılmasıdır.


Ve bu nasıl devlet anadır ki, ana rahminde iken hiçbir şeyden haberi olmayan daha doğmamış masum çocuklarını Firavun mantığı ile kürtaj masalarında parça parça ettirip, lime lime katlettirir.

Şom ağızlı bazı bayanların, sokak kadını edasıyla sağda solda salyalarını akıtarak ‘'Vücut bizim vücudumuzdur. İstediğimizi yaparız'' demeleri ve bunların bu densizliğine onay veren bazı öküz başlı babaların bu vicdansızlığa bu ülkede ortak olması medenilik diye pazarlanmaya kalkılır.

Bütün bunlar ve bunlara benzeyen insanlık dışı cinayetleri işleyenleri hoş gören, ama ‘'Allah, peygamber, din iman'' diyen insanların üzerine çullanan bir devlet Müslüman milletimizin devleti olabilir mi?

28 Şubat zulmünün üzerine ne söylense, ne yazılsa azdır. Bu zulüm tarihte eşi benzeri gaz görülen zulümlere eş değerde bir felakettir.

Türkiye bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat zulmü gibi Moğol ve Timur istilasından sonra böyle bir zulüm görmemiştir.

Ne yazık ki her iki dönemde de işkence, zulüm ve katliama uğrayanlar Müslüman Selçuklunun, Osmanlının çocuklarıdır. Zulmedenler ise, Anadoluyu işgal edip taş üstünde taş, omuz üstünde kelle bırakmayan vahşi Moğol orduları ve onların bin yıl sonraki çağdaş temsilcileri Ergenekoncular, batı çalışma gurubu ve 28 Şubatçılardır.

Ergenekon ve 28 Şubat yargılamalarında adalet önüne getirilenler bu yılanın sadece % 25 i kadarıdır. Peki, geri kalan % 75 i oluşturan medya, basın, bürokrasi, patronlar, bürokratlar, satılmış kalemler, ekranlar, mikrofonlar, finans kurumları ve bunların dış ayak ve bağlantıları ne olacak?

28 Şubat yargılamaları bin yıllık tarihimizi içerden karartmak, dışarıdan katletmek isteyen iç ve dış düşmanlarımızın yargılanmasıdır. Bu yargılanma bin yıl sürse azdır.

Bu zulme uğrayan herkese ve her kesim mutlaka, ama mutlaka bu zalim ve hainlerden haklarını almak için ellerinden ne geliyorsa yapmaları, asla pasif davranıp işin ucunu bırakmamaları gerekir.

Dün milletimize karşı devlet terörü yapanların adı ‘' Süleyman Demirel'' bile olsa yaptığının hesabını bu gün, adalet önünde mutlaka vermek zorundadır.

Kim haksızlık karşısında susarsa, bu zulüm bumerang gibi döner dolaşır onu da vurur.

Susma! Sustukça sıra sana gelecek.

Korkma! Korktukça zulüm seni bulacak.

Arif Altunbaş

Doğan görünümlü şahin

Başbakan, uzun zamandır beklenen demokratikleşme paketini dün açıkladı.

Çok enterasandır ki paket daha açıklanmadan itirazlar yükselmişti bile.

Peki neye?

Valla onu itiraz edenlerin de bildiğinden çok emin değilim.

Çünkü o kişilerin, bir şeye itiraz etmeleri için tek geçerli sebepleri Recep Tayyip Erdoğan...

Ülke batsın, ekonomi yerle bir olsun ama yeter ki Recep Tayyip Erdoğan bu ülke'ye iyi bir şey yapmasın.

Terör bitmesin, ekonomi büyümesin İMF'ye bağlı kalalım...

He bir de özgürlükçü olalım...

Ama başörtülüler okullara giremesin, kamu alanlarından uzak dursun.

Hatta mümkünse sokağa bile çıkmasınlar.

Okullarda din eğitimi 3 kulhüvallahi bir elham'dan öteye gitmesin.

Neden?

Çünkü din insanın içindedir.
Gizli yaşanmalıdır...

Demokratik olalım ama oy falan kullanmayalım
Ya da hadi oy kullandık, seçtiğimiz adam iktidar'a gelmezse sokaklara inip demokratikleşelim!

İki araba yakıp barikat kurdukmu tamamdır.
Sonra bunları yapan gençlerin alınlarından öpelim.

Demokratik olalım, ama insanlar bizim gibi inansın, bizim gibi düşünsün, bizim gibi yaşasın.

Laik olalım laik!

Bizim gibi olmayan ölsün!

Yeni nesil dindar falan yetişmesin. Aman ha!
Hatta mümkünse kindar olsun kendisi gibi düşünmeyeni aşağılasın yaksın yıksın yağmalasın.

Ne de olsa demokratik hak!

Teröre karşı olsun ama iktidar'a karşı terörist gruplarla kolkola olsun...

He bir de andımız meselesi

Bak işte andımız kaldırıldı, gitti cumhuriyet falan.

Allah'ım sana geliyorum...

Ya elini vicdanına koy da (kalmışsa) bir düşün be adam!

Bu ülke'de herkese eşit hak ve hürriyet gelmesi,
herkesin kendi inancı doğrultusunda özgürce yaşaması seni niye rahatsız ediyor?

Bazı özel okullar; Fransızca, ingilizce, italyanca, gibi eğitim verebiliyorken, neden kendi ana dillerinde eğitim veren başka özel okullar olmasın?

Sen çocuğuna hiç kendinle alakası olmayan italyan kültürünü aşılamaktan çekinmiyorsun tamam.
Senin tercihin.
Ya bırak da adam kendi çocuğuna kendi anadilinde eğitim veren bi okula da yollayabilsin.

Senin sorunun ne biliyormusun arkadaş?

Sen bu ülke, bir andımız okumakla büyür zannediyorsun.

Bu ülke, çalışarak üreterek büyür.
Bu ülke farklı kültürlerle farklı inançlarla beraber yaşamayı ve karşılıklı hoşgörüyü hayata geçirirsek büyür.
Yani kısacası bu ülke elbirliğiyle büyür.

Bu ülke'de iyi ve olumlu adımlar atılıyor.

Bana bunun aksini savunan adam ancak Doğan görünümlü Şahin gibidir.

Yani demokratik görünümlü faşist bir zihniyet....

Paket

Paket

Kalabalık bir gazeteci grubuyla dün Ankara'daydık! Rotasını değiştiren BÜYÜK TÜRKİYE'ye doğru koşan başkent yeni bir reformun müjdesini verecekti!

Hedef hem içerideki hem dışarıdaki halktı!

Yıllarca unuttuğumuz ilgilenmediğimiz, aşağıladığımız, ötekileştirdiğimiz, acı çektirdiğimiz, dinlemediğimiz, daha doğrusu ADAM YERİNE koymadığımız insanlardı!

Büyük devletler büyük düşünür ve herkesi kucaklardı! Eski Türkiye bunu yapmamak için kurgulanmıştı.

Kurumlarımız, siyasetimiz, askerimiz, MİT'imiz, bürokrasimiz ve en önemlisi SERMAYEMİZ Anadolu'nun kendini hatırlamaması için KODLANMIŞTI!

Başbakan Erdoğan'ın söylediklerini herkes yazıp değerlendirecek!
Ben izin verirseniz söylemediklerini, bizimle paylaşmadıklarını anlatmaya çalışayım...

Çünkü PAKETTEKİ en önemli hamle söylemediği kesimle ilgiliydi!
Açık açık söyledikleri bizlere kadar gelirken şifreli sözleri Londra'yı bitiriyordu!

Zaten paketin ilk ve son olmaması BARONLARA vurulacak en güzel darbeydi!

Nasıl mı?

Anlatalım...

Londra'dan yönetilen MASONİK hareket ile Padişah Abdülhamit gideceğini gördü. Kendini savunabileceği bir enstürüman ararken yönünü PETROLE çevirdi!

Çünkü kendisi, rejimi ya da temsil ettiği HANEDAN nedeniyle gitmiyor sadece Ortadoğu'yu İngilizler'e bırakmadığı için altı oyuluyordu!

Bunu içerideki yabancıların asıl kimliğinden çıkarabiliyordu!

Alman mühendis Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi'nin yönettiği ekip, 1901'de Padişah'a bölgenin petrol denizi olduğunu raporla sundu! 65 ÖZEL NOKTA tespit edildi! Bu noktaların tümü bugün petrol saçmaktadır!

Türkler'in bölgeden çıkması için hem bölgenin İstanbul'a düşman edilmesi hem de içeride ayrılıkların körüklenmesi gerekiyordu!
Öyle de oldu!

31 Mart Olayı ile İngilizler kesin olarak gelip Ortadoğu'nun iplerini ele geçirdi. 1. Dünya Savaşı rötuşların yapılmasına imkan verdi!

Bu saatten sonra Türkiye'de HAÇLI kırmızı mavi İngiliz Bayrağı dalgalanmasa da hakimiyet onlardaydı!

Hiç bırakmak istemediler! Almaya kalkana da faturayı feci şekilde ödettiler.

Erdoğan'ın birkaç kez altını çizdiği "kara miras" 27 Nisan 1960 darbesinin ürünüydü! 1960 yılında hiç ortalarda görünmeyen Londra içerideki kuvvetleriyle ayağa kalkmak isteyen Ankara'yı çökertti!

Siyaset, hukuk, sendikalar, üniversiteler, kışla, sermaye gibi ülkeye hayat veren tüm yapılar onların kontrolüne girdi!

GEZİ'ye destek yağdıran SOL da o günlerin mirasıydı! İngiliz MI6'in yani KRALİÇE'nin istihbaratı tarafından yaratılan SOL Türkiye'yi kurtarmak için sokaklardaydı!

Medya ve sanat dünyası da onların emrindeydi...

Erdoğan dün Mustafa Kemal, Menderes, Özal ve Erbakan'ın ismini andı! Çünkü adı anılmayan isimler öyle ya da böyle BUCKİNGHAM'ın kontrolündeydi!

Başbakan isimleri bilerek atlayıp Londra'ya "Attığınız her adımı biliyoruz. Bunu bertaraf etmek için buradayım!" mesajı veriyordu!

Aslında PAKET Kraliçe'nin ve içerideki adamlarının hüznüydü!

1960'ta MENDERES'i götüren manşetlerle Gezi'den sonra Erdoğan için atılan manşetlerin benzeşmesi asla ve kat'a tesadüf değildi!
SİSTEM işliyor Londra ve Musevi BARONLARIN istemediği kişiler hedefe konuluyordu!

Kürt'ten düşman, namazında niyazında olan birinden tehdit, para kazanmaya çalışan Anadolu insanından YEŞİL sermaye, başörtüsüyle okumak isteyen kız çocuğundan rejim düşmanı çıkaran bunlardı!

Sermaye, medya ve DIŞİŞLERİ bunlarda olduğu için ANADOLU çocuğu başını kaldırıp "Ne oluyor?" sorusunu soramıyordu!

Cuma namazında yakalansan REJİM karşıtı oluyordun! Siyasi hayatın bitiyordu!

Çünkü ellerindeki güçle vurdukları damga 3 nesil çıkmıyordu!

Başbakan'ın PAKETİ tanıtırken ısrarla "Prangalardan kurtuluyoruz!" demesi bu nedenleydi!

Açık açık kürsüden Londra'ya ateş açamayacağı için diplomatik bir lisanla sadece onların anlayabileceği şekilde konuşuyordu!

Emin olun açıklanmayan ve atılan çok ama çok önemli adımlar daha var!

OLMALI!

Çünkü Türkiye kendi kabuğunu kırmaya başladıktan sonra Londra, Kürtler'in Kuzey Irak'ta hakkı olan petrolü çıkarmasına ve satmasına izin vermiyor!


Ankara, kardeşiyle bütünleşmek ve hakkı olanı almak için 110 yıl sonra bölgeye dönüyor!

Kendi kimliğiyle kendi benliğiyle...

ANADOLU'da kim nasıl yaşıyorsa öyle yaşamaya devam edecekti! Herkes herkese saygılı olacaktı!

Çünkü ayrılıklarımız ve farklılıklarımız düne kadar kullanılmıştı!
Ankara işi sıkı tutuyor!


PAKETTEN Kraliçe'ye bir hediye düşmedi!

Eee onlarda şimdiye kadar aldıklarıyla yetinsinler!
ÜZGÜNÜZ!

Ergün Diler

İngiliz anahtarı

Londra korumasındaki sermaye, CHP'ye "Erdoğan'ı dışarıdan çevrele!" emri verdi! Van'a, Hakkari'ye, Urfa'ya gitmeyen CHP, Çin'e gitti, Sisi'ye gitti!

CHP'nin arkasında yerli görünümlü SERMAYE ne yaptıysa Türkiye'nin Kürtlerle buluşmasına engel olamadı!

İngiliz anahtarı

İkiz Kuleler'e saldırıdan sonra Amerika'ya bir düşman lazımdı! O da Ladin'di! İkiz Kuleler'e yani Musevi sermayesini temsil eden binalara kimin neden ve nasıl bir planla saldırdığını, muhtemelen 25 yıl sonra öğreniriz! Şimdi tek yapabileceğimiz akıl yürütmek!

Saldırıdan sonra Amerika hem Afganistan'a hem de Irak'a girdi.

ABD başkanlarının neredeyse tümünün DOKTRİNİ vardı! Truman, Eisenhower, Nixon, Carter'ın hareket tarzı aynıydı!

2023'te dünya petrollerinin yüzde 67'sini üretecek olan Suudi Arabistan, Katar ve Körfez'i elde tutmaktı!

Neredeyse bütün BAŞKANLAR aynı metotla yol alırken BUSH doğrudan müdahaleyi seçti! Zaten elde bir KATİL vardı! Ladin'in peşinden gidip Afganistan'ı, yani doğalgaz ve petrol virajını ele geçirdi!

Ama Nevada çöllerinde aracını sağa çekip ihtiyacını karşılayan sade bir vatandaşı bile izleyebilirken, Ladin'i bir türlü ele geçiremiyordu!

Üstelik aranan LADİN her ay bir SINGLE çıkarıp dünyaya sesleniyordu! Yapımda ve yayında emeği geçenler, ne hikmetse bir türlü bulunamıyordu!

Taşlar yerine oturuncaya kadar film böyle devam etti!

Daha önce BÖBREK YETMEZLİĞİNDEN öldüğünü açıkladığımız Ladin'e, birkaç yıl sonra operasyon yaptı! Bir daha öldürdü! Tabii herkese bir hikaye gerekliydi! Amerika bunun için zemini hazırladı! Afganistan'ı geçen Amerikan askerleri Pakistan'da büyük teröristin kaldığı yeri gece bastı!

Filmlere taş çıkartacak kadar heyecanlı baskında Ladin ölü ele geçirildi! Bir Amerikan helikopterinin düştüğü söylenen operasyonda sonuca ulaşılmıştı! ceseti denize atılan Ladine gerek yoktu artık

Daha sonra filmleri çekilse de gerçekte Ladin'in öldüğünü gören yoktu! ALGI her şeydi! Görmek gerekmiyordu! Ölmüştü işte!

El Kaide'nin ve Ladin'in ölmesi şarttı!

Çünkü taşlar yerine oturmuş artık!

Amerika'nın hem Afganistan'dan hem de Irak'tan çekilmesi gerekiyordu! Bütün bunlar Ortadoğu'da yeni bir sayfanın açılacağına işaretti!


Ama Türkiye'nin içinde İngiltere adına ülkeyi kontrol eden aileler ve onların yönettiği partiler vardı! Türkiye kendi aklıyla kendi vicdanıyla baş başa kalıp doğru karar vermeliydi!

100 yıllık şans kapımızı çalmıştı! Ama içeride muazzam bir FREN vardı! Hem sermaye, hem Avrupa grubu bu PASTADAN pay alma isteğine karşıydı!

Erdoğan ise buna yürekten inanıyordu!

Ankara yıllar sonra ilk kez küresel oyunları doğru okuyor ve yapması gerekenleri yapıyordu!

Yapması gereken İngilizler'in koyduğu kurallarla kaskatı hale gelen rejimi esnetmekti! Bölge ile kucaklaşmak başka türlü mümkün değildi!

Erdoğan bunu temsil ediyordu!

Prangalara vurulmuş bir ülkenin ayağa kalkışının simgesiydi! Bu nedenle ne dünya medyası ne de muhalefetten Allah'ın bir kulu AK Parti'yi eleştirmiyor sadece ve sadece Erdoğan'a saldırıyordu!

Siyaset tarihinde okutulacak bir olaydı bu! Sadece bir LİDERE saldırı yapılırken neden PARTİSİ hiç eleştirilmiyordu!

Aslında AK Parti'nin içindeki bir kol ile CHP ve MHP aynı yerdeydi! Farkları yoktu!

Ama biz bunu bilmiyorduk! İngiliz oyunu, her sahnede sürüyordu anlayacağınız!

Büyük planı çözen Ankara, Erdoğan'ın aldığı RİSKLE içerideki kavgayı bitirmeye karar verdi!

Silahlar sustu! Bölgede ne kadar KÜRT varsa yönünü Ankara'ya çevirdi! Bu Türkiye'yi büyütecek çok önemli bir hamleydi!
İngilizler'in yaptığını bu kez Türkiye yapıyor "Silahla değil AKILLA" gidiyordu!

Londra, CHP'ye operasyon çekip Baykal'ı götürdü. Yerine Kemal Bey'i getirdi! Erdoğan ve Baykal'ın ideolojileri farklı da olsa siyasetleri aynıydı!

Yani ülkenin gideceği yer konusunda hem fikirdiler! Ama Deniz Bey, resmi ideolojinin savunucusuydu!

Türkiye yol aldıkça CHP'ye verilen roller iyice su yüzeyine çıktı!

CHP'nin son aylarda nereye gittiğine bir bakın! ÇİN, IRAK, SURİYE, MISIR, BELÇİKA, Washington ve New York! Musevi BARONLARIN sözünün geçtiği her yere gittiler!

Londra korumasındaki sermaye, CHP'ye "Erdoğan'ı dışarıdan çevrele!" emri verdi! Van'a, Hakkari'ye, Urfa'ya gitmeyen CHP, Çin'e gitti, Sisi'ye gitti!

CHP'nin arkasında yerli görünümlü SERMAYE ne yaptıysa Türkiye'nin Kürtlerle buluşmasına engel olamadı!

Kürtlerle buluşma sadece silahların susması anlamına gelmiyordu! Yıllarca İngiltere adına ülkeyi kontrol eden AİLELERİN sadece ticaretle ilgilenmesi ve gizli ilişkilerinden vazgeçmesi anlamını taşıyordu!

Görülmeyen, duyulmayan ve YANDAŞ medya tarafından asla yazılamayacak olan buydu! Devletin sesini yükseltmesi ilk kez görülen bir şeydi! Bu "Türkiye Türklerindir!" yalanını ortaya atanların tasfiyesi demekti! Sıkıntıları buydu! Yoksa yine para kazanmaya devam edecekler! Hiçbiri batacak değil!

Sadece Türkiye'nin artık Kraliçe'nin kontrolünde olmadığını bilmeleri gerekiyor!

Bunu anlamaları ve kabul etmeleri isteniyor!

Etmezlerse!

Mücadele giderek kızışır! Aynı renk sermaye, muhalefeti alarak da gelse, AK Parti'den bir kolu sökerek de gelse fark etmez! Dayak yedikleriyle kalırlar!

Yeni rollerini kabullenmeleri, Türkiye'yi çok daha çabuk büyütür ve 100 yıl önce bıraktığımız Ortadoğu'ya görkemli bir şekilde dönmemizi hızlandırır!

Zaten öyle ya da böyle döneceğiz!

Bundan kaçış yok!

Türkler'in geldiğini duymayan, bilmeyen yok! Sadece bizim içerideki YABANCILAR görmezden geliyor!

Göreceksiniz yakında KÜRTLER hep bir ağızdan "Türkiye!" diyecek!
Bu da İngiliz yapımı 100 yıllık filmin bitişi demek!

Citygroup'ların, Deutsche Bank'ların, Merrill Linch'lerin, Goldman Sachs'ların, Bank of America'ların, Morgan Stanley'lerin, Lehman Brothers'lerin, yani kısacası dünyanın kontrolünü elinde tutan Musevi 40 ailenin Türkiye'deki haklarından vazgeçmesi demek!

İşte tam da bu nedenle AK Parti değil de Erdoğan hedefte!
Çarkı bozduğu için!

Sokaktaki insan, Ankara'daki "gizli bir elin" kesildiğini de bilmeyecek!

Nasıl bir mücadele yaşandığını belki 2023'e kadar öğrenemeyecek! Ama Türkiye tarih yazmaya devam edecek!

Ankara eminim 100 yıllık yalnızlığını bitirirken herkesi yeni filmin galasına davet edecek!

Ya sopayla ya tatlı dille!

Ergün Diler .