26 Kasım 2013 Salı

Birim Çevirici

Bir çok ölçü birimini birbirine çevirmeye ihtiyaç duyan ve bunu hızlı gerçekleştirmek isteyenler için küçük, kurulum gerektirmeyen pratik bir program mevcut.


Convert; hız, açı, alan, yoğunluk, mesafe, akış, ısı, zaman, hacim, ışık, güç vb. gibi toplam 20 farklı kategoride yüzlerce farklı çeviri kombinasyonunu yapabiliyor. Günümüzde her ne kadar arama motorları, online birim dönüştürücü sitelere hızlıca ulaşmak mümkün oluyorsa da, hepsini bir arada sunan bu program hepsinden daha pratik bir çözüm sunuyor. 
Convert'i (453KB) buradan indirebilirsiniz.

veya

Tarihteki En Önemli Robotlar

Robotlar, bugün mutfağımızdaki karıştırıcıdan fabrikalarda montaj hattında kullanılanlara hayatımızın içindeler. Peki tarihteki en önemli robotlar hangileriydi ve hangi işi yaptılar? İşte kronolojik sırayla tarihin en önemli robotları;


M.Ö. 350: The Pigeon

Yunan fizolof, astronom ve matematikçi Archytas'ın ilk projelerinden bir tanesi, The Pigeon adında ağaçtan yapılmış mekanik bir kuştu. Kuş, buhar yoluyla 200 metre uçabiliyordu.

1495: Leonardo'nun robotu



Robotların geçmişinde Leonardo Da Vinci'nin de adı var. Leonardo Da Vinci, 1945'de ilk insan benzeri robotu meydana getirmişti. Robotun çizimlerine bakacak olursak ayakta durduğunu, oturabildiğini, miğferinin önünün kaldırabildiğini ve kollarını oynatabildiğini görüyoruz. Robotun bugün çizimlere dayanarak meydana getirilen bir kopyası bulunuyor.

1738: The Duck

Fransız mucit Jacques de Vaucanson tarafından meydana getirilen The Duck adındaki robot ördek, 400'ün üzerinde farklı parçaya sahipti ve kanatlarını çırpabiliyor, yemek yiyebiliyor, onu sindirebiliyor ve dışkı üretebiliyordu!

1898: Tesla'nın uzaktan kumandalı botu

Elektrikli buluşlarıyla tanıdığımız Nikola Tesla'nın robotlarla ilgili alanda da bir buluşu vardı. Tesla, kablosuz aktarım sistemini tanıtmaya çalışırken demirden bir botu uzaktan kumandayla kontrol etmişti. Ancak o zamanlar böyle bir denetimin önemini kimse kavrayamamıştı.


1962: The Unimate

Bilim adamları, 1960'larda robot kollara büyük önem vermişlerdi. Bunlardan belki de en önemlisi, The Unimate adlı koldu. Bu kol, ilk endüstriyel kollardan biriydi ve General Motors'un montaj hattında kullanılıyordu. Sakatlanma ve ölüm riskini azaltan kol, sıcak döküm metallerini tutuyor ve araba gövdelerini birleştiriyordu.





1966: Shakey

SRI International tarafından geliştirilen Shakey, diğer robotlardan farklı olarak bir görevi nasıl tamamlayacağını kendi buluyordu. Shakey, odalarda dolaşabiliyor, ışıkları ve kapıları açıp kapatabiliyor, nesneleri çekip itebiliyordu. 

1989: Genghis

MIT Labs'ta Mobile Robots Group tarafından geliştirilen Genghis, düzgün bir biçimde yürüyebilen ilk robottu. Diğer bir özelliği ise hıza ve kolayca üretilebilmesiydi.

1997: NASA Mars Pathfinder ve Sojourner

Mars'ın atmosferine bir paraşütle giren Sojourner, dünyaya gezegen hakkında faydalı bilgiler göndermişti. İki makine de beklendiğinden daha uzun hayatta kalmayı başardı.

2000: ASIMO



Honda tarafından geliştirilen ASIMO, insana benzer yürüme şekillerine sahipti ve kollarını kullanabiliyor, konuşabiliyor, dinleyebiliyor, görebiliyor, insanları ve nesneleri tanıyabiliyordu.

Bunu Blogumda Paylaşabilirim. Hürriyet Benim.

Hürriyet; gündeme dair cesur bir projeyle karşımızda. TBWA\ISTANBUL'un hazırladığı proje kısa zamanda oldukça ses getirdi. Din, dil, ırk, cinsiyet ayırt etmeden bireysel özgürlükleri konu alan projenin amacı Türkiye'nin dört bir yanından insanların hürriyetlerini dile getirmeleri ve seslerini duyurmaları...

Bu proje katılımcıların kendi hürriyetlerini anlatmaları için tasarlandı, katılımcılar videolarını oluştururken ilham versin diye de bir film hazırlandı.
 
Hürriyet, herkesi kendi hürriyet cümlelerini yazmaya ve hürriyet şarkılarını yaratmaya davet etti. Kullanıcılar içinde kendi fotoğraflarının da olduğu hürriyet filmleri yaratabiliyor ve bu filmleri sosyal medyada dilediğince paylaşabiliyor. Ayrıca seçtikleri mesaj ve fotoğraflarından oluşan bannerı hurriyet.com.tr sayfalarında yayınlanıyor. Kısaca proje tamamıyle interaktif bir proje olarak kurgulandı. www.hurriyetbenim.com üzerinden ilham verici videoyu seyredebilir, kendi video ve bannerınızı yaratabilirsiniz.

"Hürriyet Benim" filmi, daha TV’ye çıkmadan viral olarak sosyal medyada gösterildi ve çok kısa sürede yayılarak; sosyal medyada konuşulmaya ve paylaşılmaya başlandı. Kullanıcıların katkılarıyla yapılan klipleri Twitter'dan #hürriyetbenim hashtag'iyle takip edebilirsiniz.

Ben de kendi videomu oluşturdum ve benim için hürriyetin ne demek olduğunu anlattım. İzlemek için;

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Argo

Argo

Tahran'daki Amerikan elçiliğine giren göstericiler çok sayıda çalışanı gözaltına aldı.
Kargaşada 6 görevli kendini dışarı atıp KANADA büyükelçilik binasına sığınmayı başardı!
Bu haber üzerine Beyaz Saray karıştı!
Karizma yerlebir olmuştu! Toplantı üstüne toplantı yapılmaya başlandı!

Genel kanı "Müdahale ederek rehineleri kurtaralım!" şeklindeydi!
Hayatı roman olan CIA'nın Türk casusu Ruzi Nazar göreve çağrıldı!
Amerikan devletinin bütün yetkililerinin olduğu masadan ona sefer görev emri çıktı! Kızılordu'dan Alman ordusuna, oradan da CIA'ya uzanan bir hayatı vardı!

Türkiye'de bulunduğu 11 yıl içinde çok sayıda dost edinmişti! Ayhan Şahenk'ten Türkeş'e kadar pek çok isimle yakın görüşürdü! İran'a girebilecek tek CIA casusuydu! Hemen bilet alıp Washington'dan Bonn'a uçtu. Oradan Frankfurt'a geçti. Birkaç saat sonra Zürih'teydi! Ertesi gün sahte bir pasaportla Karaçi uçağındaki yerini aldı. Düğmeye basılmıştı!

Uçakla tekrar Zürih'e dönerken havada beklenmeyen bir panik yaşandı ve uçak Tahran'a zorunlu iniş yaptı! 11 gün Tahran'da kaldı! Hem elçilikteki görevliler, hem de Kanada Büyükelçiliği'ndeki 6 kişi için ayrıntılı rapor hazırladı!

Bu rapor üzerine CIA'nın Tony Mendez isimli sahte belge hazırlama ve makyajla insan yaratma konusunda dünyada eşi olmayan casusu devreye girdi. Mendez, Hollywood'da "Altıncı Stüdyo" isimli göstermelik bir şirket kurdu! Ardından Variety ve The Hollywood Reporter isimli dergilere ilan vererek fantastik bir film yapacağını ve bir bölümünü de Tahran'da çekeceğini duyurdu!

Neyse...

Makyaj malzemeleriyle Tahran'a indi! 6 Amerikalı'yı Çinli, Japon, Arap, Meksikalı kılığına sokup dışarı çıkarttı!
Çekmeyi düşündüğü filmin adı ARGO'ydu!
Tesadüf eseri 6 rehinenin bindiği Swissair uçağının ismi de AARGAU'ydu!

Ama arkadaki büyük başarı Ruzi'nindi!
Bu İran'ın Amerika ile belki de son teması oldu! İpler daha sonra iyice koptu!

İngiliz Başbakan Margareth Thatcher ile ilk görüşmesini yaptıktan sonra SSCB'nin dağılması gerektiğine karar veren Gorbaçov, dünyanın şimdi gittiği yönün aksine bir operasyon yapacaktı!

Rothschildler'i ülkesine sokan ve madenleri teslim eden anlayış aynı zamanda İran'ın da dolaylı kontrolünü öngörüyordu!

Musevi sermayesi önce Rusya'yı sonra İran'ı elde tutarak Amerika'nın karşısına bir dev olarak ÇİN'i çıkaracaktı! Oradaki Musevi baronlar sıkıştığı anda fitili çekip Washington'un göbeğine atacak ve Pekin'e gelip oturacaklardı!

Bizler darbelerle uğraşırken atladığımız BÜYÜK FİLM buydu! Bunları okuyamadığımız için her şeyi FİLM sandık! Oysa gerçek hayatta olduğu için beyaz perdeye geliyordu yaşananlar!

12 Eylül ile önce Ankara, ardından Moskova dize getirildi! Çin'e gidecek bütün enerji ve geçiş yolları tamamen açılmıştı! Dev şirketler iki ülkeyi de ele geçirmişti! Putin'in gelişi senaryoyu tersine döndüren ilk hamleydi!

Ardından Erdoğan geldi! Bu Musevi sermayesine vurulan ikinci darbeydi! Ama Ankara insaflıydı! Putin gibi hepsini karşısına alıp "Ya dinlersiniz ya gidersiniz!" demiyordu.
Yola gelmeleri için zaman veriliyordu!

Ankara BARONLARA zaman tanıdıkça onlar koalisyonu genişletiyor, operasyon çekmeye kalkıyordu!

Bunu gören ANKARA kimilerinin inanmadığı YENİ TÜRKİYE elbisesiyle önce Irak'a, ardından İran'a gerekenleri söyledi!
İran da Irak da yıllarca AVRUPA'nın ve Londra'nın bir dediğini iki etmezdi!

Ama Türkiye'nin devreye girmesi, yeni düzeni anlatması, iki komşuyu hatadan döndürdü!
Bağdat da koşarak Ankara'ya akıyordu!

Çin'i büyütmek, kendileri için güvenli ikinci büyük liman inşa etmek isteyen MUSEVİ sermayesi en büyük golü İran'ın nükleer müzakere masasına çekilmesiyle yedi! Artık enerji, paraları da olsa onların istedikleri yere gitmeyecekti! Gaz da petrol de Ankara'nın işaret ettiği noktalardan gidecekti! Ufukta enerjinin gideceği adresler arasında AVRUPA görünmüyordu! Sıkıntı buydu!

Kürtler'i kucaklamak için yola çıkan Ankara'nın bölgeyi tamamen değiştirdiğini bir bizim BARONLAR ve onlara inanan bir kesim görmüyordu!

KÖRLÜK böyle bir şey işte! Irak'ın petrolleri bizim inisiyatifimizle dağıtılacak! Gaz da kontrolümüzde olacak! Hem cari açık bitecek, hem enerji ucuzlayacak, hem de Irak halkı kazanacak! Türkiye kazandığı gibi dostlarını da uçuracak!

Yeni BÖLGE böyle!
Türkiye'nin dediği olacak!

Kaybeden, içeride ve bölgede sinsice konuşlanan AVRUPA olacak!
Musevi patronlara gönüllü çalışan herkes zarar görecek! Kendi çıkarlarını Türk Devleti'nin üzerinde tutan herkesin canı yanacak!
Boğaz'daki PANİK bu yüzden!

TÜRK ÇAĞI başlıyor!

Yeni düzen, yeni denge bunu zorunlu kılıyor!
Bunu neden anlamadıklarını anlamıyorum!

Madem ARGO'dan yola çıktık o zaman yabancı olmadıkları dilden konuşalım:
Altı deliği var zurnanın, hesabı var Konya'nın!
Boğaz'da sefa bitti arkadaşlar!
Son döneminiz!
Keyfini çıkarın!
Eski dosyalarınız yeni dönemde size rol verilmesinin önüne geçiyor!
200 yıllık gizli imparatorluk çöküyor!
Siz de bunun altında kalacaksınız!

NOT: Dikkat edin gelişmelere en çok üzülen İngiltere ve İsrail! Biz de hep bunu demedik mi!

Gorbaçov 1980'de, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin en yüksek organı olan 15 kişilik Politbüro'ya asil üye seçildi.

Partinin ağır topları Brejnev, Romanow, Andropov, Kunayev, Krilenko ile birlikte ülke yönetiminde söz sahibi oldu.

Margareth Thatcher, daha genç bir siyasetçiyken Gorbaçov'u Londra'da ağırlayacak bir öngörüye sahipti! Gorbi'nin önünün açılacağını nasıl biliyordu! Sizce?

25 Kasım 2013 Pazartesi

atatürkü temize çıkarmak için takla atmak

M. Kemal’i temize çıkarmak için takla atmak...
25 Kasım 2013 Pazartesi 08:13
farukkose@yeniakit.com

Dense ki: “Tarihimizde önemli roller üstlenmiş, tarihi akışımızın istikametini değiştirmiş M. Kemal, neticede bir insandır ve onun da doğruları, yanlışları olabilir. Doğrularına sahip çıkalım, yanlışlarını tabulaştırmayıp toplumsal duyarlılıklara, çağın icaplarına, hak ve adalete göre terkedelim; millete, devlete, hukuka, sosyal ve siyasal hayata, din ve inanca cebren âmir kılmaktan vazgeçelim.”

Böyle dense sorun çıkmayacak, kavga olmayacak, “çalıyı dolaşma”ya gerek kalmayacak. Hatalarıyla doğrularıyla, tarihimize mal olmuş bir şahsiyet gözüyle bakılıp, “hakettiği itibar”ı herkes teslim edecek.

Böyle yapılmıyor da, 90 yıldır “cebren/zorla”, “yasa ve yargı baskısı”yla, “hak ve hukuk mahrumiyetleri”yle, “sosyal ve siyasal itilmişlik”le; “tabulaştırılmış”, “kutsallaştırılmış”, hatta “ilahlaştırılmış” olarak “yüce lider” imajı, insanlar üzerinde diri tutulmaya çalışılıyor.

Ancak tarih hiçbir şeyi gizli bırakmıyor ve gün geliyor, insanlar bir şekilde “sunulan” ile “olan” arasındaki farkları farkediyor. Bir de bakıyorsunuz, “yüce ve kutsal lider”, öyle sanıldığı gibi değilmiş.

İşte, tarihi şahsiyetlerin tabulaştırılması, onlara muhalefet edilememesi ve bunun “yasa ve yargı zoru”yla yapılmasının vardığı nokta bu oluyor. Gizlenen gerçekler bir bir açığa çıkmaya, gösterilenin tam tersi hakikatler farkedilmeye başlandığında ise, tabular normalleştirileceğine, yeni bir taktik olarak birkaç “günah keçisi” bulunup, tabulaştırılan kişinin günahları onların üzerine yıkılıyor. Böylece, “tabular”a bir süre daha “yaşama imkânı” veriliyor.

Mesela; M. Kemal’in emriyle Ezan Türkçeleştirildi. Camiler ve mescitler satıldı, yıkıldı, ahır, depo, marangoz atölyesi, CHP parti merkezi, saz evi, kışla yatakhanesi, konut vb. işlere tahsis edildi. Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri kararlarıyla korkunç cinayetler işlendi. Kur’an’a, “İslami hayat”a karşı yapılan zulümlere girmiyoruz bile.

Bütün bunların “toplumsal vicdan”da kabul edilmediği, nefret uyandırdığı görülünce, hepsinin suçu İnönü’nün üzerine yıkıldı. “İnönü figürü”, M. Kemal’in “toplumsal vicdan”da kabul edilmeyen her icraatı için “günah keçisi” olarak sunulup M. Kemal temize çıkarılmaya çalışıldı. M. Kemal’in yaptığı, ancak milletin benimsemediği her “icraat” İnönü’nün üzerine atıldı.

Bunları niye hatırlattığıma gelince... Milletin asla tasvip etmediği, gönlünün bir köşesinde sürekli bir kanayan yara halinde tuttuğu ve bu yüzden M. Kemal’e içerlediği bir şey daha var: Ayasofya Camii’nin M. Kemal’in imzasıyla müzeye çevrilmesi.

M. Kemal’in bu icraatı millet tarafından benimsenmiyor, tepki gösteriliyor ya, şimdi M. Kemal’in temize çekilmesi, başka bir “günah keçisi” bulunması lazım! Nitekim “iddia/kılıf” hazır: Ayasofya’yı müzeye çeviren kararnamenin altındaki “Atatürk” imzası sahteymiş!

Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi için TBMM’ye teklif veren MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu’nun iddiasına göre, müzeye çeviren karara ilişkin “iki tarihi belge”deki Atatürk imzaları farklı. Halaçoğlu, “Ayasofya Atatürk’ün imzası sahte şekilde taklit edilerek hukuksuz şekilde müzeye dönüştürülmüştür” diyor.

Düşünebiliyor musunuz, birileri, “her dediği kanun” olan M. Kemal’in imzasını taklit edecek, onun adına sahte imza atıp kararname hazırlayacak ve bunu uygulayacak, öyle mi? Hem de Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi gibi stratejik bir hususta!...

Ayasofya’yı müzeye çeviren kararnamenin altındaki imzanın M. Kemal’e ait olmadığına dair iddia, M. Kemal’in “toplumsal vicdanda silinen itibar”ını temize çıkarmaya yönelik bir hamledir.

Zira, Ayasofya’yı müze yapan 2/1589 sayılı kararname, 24.11.1934 tarihli. Bundan M. Kemal’in haberdar olmaması mümkün mü?
Haberdar olduğunda imzasını taklit edene ne yapardı dersiniz?

“Sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” diye karar veren bir yargı sisteminin bulunduğu ülkede, kim böyle bir şeye kalkışmayı göze alabilirdi?

Halaçoğlu’na göre, Ayasofya’yı müze yapan kararnamenin altında “Atatürk” imzası var, ancak M. Kemal’e “Atatürk” soyadı veren kanun, Resmi Gazete’de 27.11.1934 tarihinde yayımlanıyor. Buradan, soyadını almadan 3 gün önce aynı soyadıyla imza attığına bakıp, imzanın sahte olduğuna hükmediyor.

Buna katılmıyorum. Zira, soyadı kararı meclisten çıktıktan üç gün sonra Resmi Gazete’de yayımlanmış olamaz mı? Yine, “Atatürk” soyadını Meclis, habersiz mi verdi? M. Kemal’in Meclis’te “özel bir grup”unun olduğunu, istediği her şeyi bu grup vasıtasıyla Meclis’e kabul ettirip yasalaştırdığını biliyoruz.

Bu durumda M. Kemal, zaten kanunlaşacak olan ve kendisi karar verdiği soyadını, yasanın yayımlanmasından önce kullanmış olamaz mı?

Halaçoğlu, Ayasofya Kararnamesi üzerindeki Atatürk imzası ile diğer Atatürk imzalarının farklı olduğunu, bunun da imzanın sahte olduğu anlamına geldiğini söylüyor. İyi de, ilk “Atatürk” imzasını Ayasofya Kararnamesine attıktan sonra, imzasını biraz değiştirip son şeklini vermiş olamaz mı?

M. Kemal’i temize çıkarma adına Ayasofya Camii’ni müzeye çeviren kararnamedeki imzasını “sahte” ilan etseniz de, yemedik. İmzayı kim attıysa, sorumluluğu da o taşımalı. Yiyenlere şunu sormalarını öneriyorum:

Ya diğer devrimlerin ve icraatların altındaki imzalar da sahte ise...

İmzası taklit edilerek icraat yapılan bir lider, ülkeyi yönetmekten de, olup bitenlere hakim olmaktan da aciz olmaz mı? Bu durumda, bütün devrim yasalarını tek tek masaya yatırıp, sahtesini-gerçeğini ayırmamız icabetmez mi? Bunun için de “milletin vicdanı”nı ve “toplumsal kimlik ve kişilik değerleri”ni hakem yapmak gerekmez mi?

Faruk Köse

AŞK, TAKVÂ, VERÂ , ZÜHD, İHLAS, MARİFET, İLİM

Velilerin Özellikleri

  AŞK: Allah’ı tam bir muhabbetle sevmek, O'ndan başka her şeyden yüz çevirmek aşk adını alır. İmâm-ı Rabbânî; "Nefsin kötü arzularına yâni şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır. Aşk, muhabbet kalpte olur ve kıymetlidir. Gerçek aşk, Allah’ı ve O'nun sevdiklerini sevmektir." buyurmuştur. İbrâhim Hakkı Erzurumî de; "Aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatâdan uzaktır." demiştir.

TAKVÂ : Velîlerin hepsi takvâ sâhibiydiler. Takvâ sakınmak, Allah’dan korkarak, haramlardan, yasaklardan, günâhlardan sakınmaktır. Harama düşmemek için, haram veya helâl olduğu belli olmayan şüpheli şeylerden sakınmaya verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ takvânın mânâsı altına girer.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: "Allah, o takvâ sâhiblerini sever." (Âl-i İmrân sûresi: 76) Rasûlullah efendimiz; "Yâ Rabbî! Bana ilim, hilm, takvâ ve âfiyet ihsân eyle." duâsını çok söylerdi. Ebû Saîd Muhammed Hâdimî Berîka'sında bu hadîs-i şerîfi açıklarken, duâda geçen ilimden maksat faydalı ilim, yâni îmân, ibâdet, amel ve ahlâk bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Âfiyetten murâd, dînin ve îtikâdın, bozuk inançlardan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin vesvese ve şüphelerinden, bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır demektedir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Dünyâda felâketlerden, âhirette Cehennem'den, ateşte yanmaktan kurtulmak için iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, yasaklardan sakınmak yâni verâ ve takvâdır." demiştir. Bundan sonra da şu açıklamayı yapmıştır: "Verâ ve takvâyı tam yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret mikdârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir. Bir insan, mubah, yâni dînin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, mubahları aşırı derecede işlerse, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsan, bir gün harama düşebilir."
VERÂ : Helâl ve haram olduğu bilinmeyen şüpheli şeylerden sakınarak helâle, harama dikkat etmeye verâ denir. Künûz-ul-Hakâyık'ta geçen hadîs-i şerîflerde; "Hiçbir şey verâ gibi olamaz." ve "Dîninizin direği verâdır." buyrulmuştur. Ebû Hüreyre hazretleri, kıyâmet günü, Allah'ın huzûrunda kıymetli olanların verâ ve zühd sâhipleri olduklarını beyân etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî, bir kimse, şu on şeyi kendine farz bilmedikçe, tam verâ sâhibi olamaz deyip bunları şöyle saymıştır: Gıybet etmemeli, mümine sû-i zân etmemeli, kimseyi kötü bilmemeli, kimse ile alay etmemeli, yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı, doğru söylemeli, kendini beğenmemek için, Allah'ın, kendisine yaptığı ihsânları, nîmetlerini düşünmeli, malını helâl yere harc edip, haramlara vermemeli, nefsi, keyfi için mevki-makam istemeyip, bunları insanlara hizmet yeri bilmeli, beş vakit namazı, vaktinde kılmayı birinci vazîfe bilmeli, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îmân ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı.
Hasan-i Basrî hazretleri, zerre kadar verâ sâhibi olmak, bin nâfile oruç ve namazdan daha hayırlıdır demiştir.
ZÜHD : Şüpheli olmak korkusu ile mübâh şeylerin çoğundan sakınmak, dünyâdan ve dünyâlık olan şeylerden uzak durmak mânâsına gelen zühd hakkında, Hâris el-Muhâsibî şunları söylemektedir: "Zühd, insanın kalbini dünyâ sıkıntılarından uzak tutar. Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeyi temin eder."
El-Câmiu's-Sagîr'de zikredilen bir hadîs-i şerîfte ise şöyle buyrulmuştur: "Zühd, kalbe ve bedene rahatlık verir, dünyâya rağbet ise, düşünce ve hüzün verir." Berîka'da geçen bir hadîste ise; "Dünyâda zâhid olanı, Allah sever. İnsanlarda bulunanlarda zâhid olanı, insanlar sever." buyrulmuştur. Muhammed Hâdimî; "Zahid âlimin iki rekat namazı, zâhid olmayanın ömrü boyunca kıldığı namazdan hayırlıdır." demiş, Lokman Hakîm de; "Ey oğlum! Yakîn ve sabrı sanat edin. Allah'ın haram kıldığı şeylerden uzak olursan, dünyâda zâhid ve mücâhid olursun." buyurmuştur.
İHLAS : Hâlis, temiz etmek, niyeti temizlemek, dünyâ faydalarını düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için yapmak demek olan ihlâs hakkında, Mektûbât'taki bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: "İbâdetlerinizi ihlâs ile yapınız! Allah, ihlâs ile yapılan işleri kabûl eder." Hilyetü'l-Evliyâ'da kaydedildiğine göre, Rasûlullah efendimiz, Muâz bin Cebel'i, Yemen'e vâli gönderirken şöyle buyurmuşlardır: "İbâdetlerini ihlâs ile yap. İhlâs ile yapılan az amel, kıyâmet günü sana yetişir."
Seyyid Emîr Külâl; "İhlâssız amel, sahte para gibidir, kabûl edilmez." demiş; Sehl-i Tüsterî'ye; "İnsanın nefsine en çok ağır gelen şey nedir?" diye sorduklarında, "İhlâstır." cevâbını vermiş; "Zîra ihlasta nefsin nasîbi yâni payı yoktur." diye bir açıklamada da bulunmuştur. İmâm-ı Rabbânî ise, ihlâs ile, uzun yılların amelinin, işinin, kısa zamanda ele geçeceğini açıklamıştır.
MARİFET : Gönülle bilmek, Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilmek mârifet diye isimlendirilir. Muhammed Ma'sûm Fârûkî, insanın izzetinin, îmân ve mârifet ile olduğunu, mal ve mevki ile olmadığını belirtmiştir. Ahmed bin Hadraveyh; "Mârifetin hakîkati, Allah’ı kalb ile sevmek, dil ile anmak ve Allah’dan başka her şeyden ümîdini kesmektir." demiştir. Ebü'l-Kâsım Nasrâbâdî, mârifet ve Allah’a yakın olma hâlinin, farzları edâ etmekle ve sünnet-i seniyyeye tâbi olmakla ele geçeceğini ifâde etmiştir. Ebü'l-Hasan bin Sâî ise; "Mârifet, her durumda kulun, Allah'ın verdiği nîmetlere şükretmede âciz kaldığını, genç ve kuvvetli zamanlarında zayıf olduğunu bilmesi ile ele geçer." demiştir.
Allah’ı kalp ve rûhla tanıyıp bilmeye mârifetullah da derler. Sülûk-ül-Ulemâ adlı eserde geçen bir hadîs-i şerîfte; "İlimlerden öyleleri vardır ki, onları ancak mârifetullaha sâhib olanlar bilirler. Onlar bu ilimlerden haber verdikleri zaman, mârifetullaha sâhib olmayanlardan başkası onları inkâr etmez." buyrulmuştur. Muhammed Mâsûm, bu dünyâda en kıymetli şeyin mârifetullaha kavuşmak olduğunu belirtmiş, İmâm-ı Rabbânî kalbinde hardâl tânesi kadar dünyâ muhabbeti bulunan kimsenin mârifetullaha kavuşamayacağını ifâde etmiştir.
Hâdimî hazretleri; "Mârifetullah bilgileri, keşfle ve ilhâm ile hâsıl olur.  İbâdetlerin yapılması ve bütün şerîat (İslâmiyet) bilgileri ise, üstâddan öğrenmekle elde edilir. Şerîat bilgileri, ilhâm ile hâsıl olsaydı, Allah'ın peygamberler ve kitaplar göndermesine lüzum olmazdı." demiştir.
İLİM : Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak, öğrenmek, cehlin zıddı mânâlarına geldiği gibi, okumak, görmek, dinlemek veya cenâb-ı Hakk'ın ihsânı ile elde edilen mâlumât ve bilgi anlamında da kullanılan ilim çok çeşitli kısımlara ayrılmaktadır. Amele dâir ilimlerden biri olan ilm-i ahlâk, fazîlet ilmi olup, buna kavuşma ve bu fazîleti giderecek şeylerden sakınma yollarını bildirir. Kalp ve rûh bakımından insanı olgunlaştıran ilim ve ameller, tasavvuf, ahlâk mânâsına da gelir. İnsanın görünmeyen ve âlem-i emirden olan kalp, sır, rûh gibi latîfelerini konu alan ilme, kısaca gönül yâni kalp ve rûhla ilgili ilme ilm-i bâtın denilir. Deylemî'nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte; "İlm-i bâtın, Allah'ın sırlarından bir sırdır. O'nun hükümlerinden bir hükümdür. Dilediği kulunun kalbine verir." buyrulmuştur. Şihâbüddîn Sühreverdî; "İlm-i bâtın ile kulun, Allah’a yakınlığı artar. Bu ilim, Allah adamı denen velîlerin ve tâlibleri O'na kavuşturan, doğru yolu kuvvetlendiren ve insanlara doğru yolu gösteren âlimlerin sohbetlerinde kazanılır. Bu âlimler, Peygamberlerin vârisleridir." demiştir.
Genel olarak ilim, ilm-i husûlî ve ilm-i hudûrî diye ikiye ayrılabilir. İlm-i husûlî, Ehl-i sünnet (Rasûlullah efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan) âlimlerinin sohbetlerinde ve derslerinde bulunularak, çalışılarak elde edilen ilimdir. İlm-i hudûrî ise, çalışmadan Allah'ın ihsân etmesiyle kazanılan ilim, vehbî ilim demektir ki bu ilme ilm-i lüdünnî de denilir.
Hâce Ubeydullah   Ahrâr ise : "İlim iki çeşittir. Biri verâset, biri de ledün ilmidir. Verâset ilmi çalışarak elde edilir, buna "kesbî" denir. İlm-i ledün ise, Allah'ın ihsânıdır. Çalışmadan elde edilir. İlâhî bir mevhibedir. Kullarından dilediğine verir, buna "vehbî" de denir." buyurmuştur.
İmâm İbn-i Mâce'nin Sünen'inde geçen bir hadîs-i şerîfte; "İlim, Çin'de de olsa onu alınız. Zirâ ilim öğrenmek, kadın-erkek her müslümana farzdır." buyrulmuştur. Ed-Dürrü'l-Muhtâr'daki hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur: "Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevaptır." Berîka'da geçen bir hadîs-i şerîfte, Rasûlullah efendimiz; "İlmi ile amel edene, Allah, bilmediklerini bildirir." buyurmuştur.
Abdülhak-ı Dehlevî Merec-ül-Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ahmed Zerrûk'dan alarak diyor ki: "İmâm-ı Mâlik; "Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan (bid'at sâhibi) yâni sapık olur. Her ikisini edinen, hakîkate varır." buyurdu. Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkini alan, kâmil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemâle gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur demek, mezheblerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evlâ olanı, ihtiyâtlı olanı yapar demektir. Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrî'nin mezhebinde idi. Abdülkâdir-i Geylânî, Hanbelî idi. Ebû Bekr-i Şiblî, Mâlikî idi. Cerîrî, Hanefî idi. Haris-i Muhâsibî, Şâfiî idi (kaddesAllah esrârehüm)."
Ebü'l-Esved ed-Düelî; "Hiçbir şey ilimden üstün değildir. Çünkü sultanlar, insanlara hükmederler. Âlimler ise, sultanlara hükmederler." demiş, Lokman Hâkim de oğluna şunu söylemiştir: "Ey oğlum! Dünyânın sevinç ve neşelerini tecrübe ettim. İlimden lezzetli bir şey bulamadım." Ayrıca; "Dervişler, fakir ve yoksullar ilim sâyesinde sultanlar sofrasında otururlar." buyurmuştur. Bir de Abdülhak-ı Dehlevî, "İnsanın göğsünü genişleten şeylerden biri ilimdir." demiştir.
LEDÜNNİ İLİM : İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: "Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır'ı) buldular." (Kehf sûresi: 65)
Hem Sa'lebî'nin hem de İmâm-ı Rabbânî'nin ifâde ettikleri gibi, Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah'ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ; "İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vâsıta olmaktadır." buyurmuştur.
Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: "Ledünnî ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsân edilen kimselere mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir. Yâni peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî ilminden üstündür."
Seyyid Abdülhakîm Arvasi  ise, şunları ifâde etmektedir: "Emîr Sultan hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir."
YAKÎN : Şek ve şüpheden uzak olan doğru, sağlam, sarsılmayan şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâda, îmâna yakîn adı verilir. Râmûzu'l-Ehadîs'teki bir hadîs-i şerîfte; "Âgâh olunuz ki, insana dünyâda yakîn ve âfiyetten (rûhen sağlam ve günâhlardan uzak olmaktan) daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Öyle ise Allah'tan o ikisini isteyin." buyrulmuştur. İmâm-ı Rabbânî; "Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerametler, zât-ı ilahînin zikrinden ve kalbin bu zikir ile zînetlenmesinden aşağı kalır." demiştir. Hazret-i Ali ise; "Îmân ağaç gibi olup, kökü yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi cömertliktir." buyurmuştur.
MAİYYET : Sözlükte berâberlik, beraber olma demek olan maiyyet, tasavvufta Allah ile beraber olma, O'na kavuşma yolu mânâsında kullanılır. Muhammed Bâkî-billah; "Maiyyet yolu, cezbe (Allah'ın çekmesi) yollarından biridir. Maiyyet yolundan Allah’a kavuşmak nasîb olursa, vâsıta, aracı olmaksızın kavuşulur. "Kişi sevdiği ile berâberdir." hadîs-i şerîfi, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir." demiştir. İmâm-ı Rabbânî ise; "Yüksek hocamın, lutfederek, acıyarak mübârek gönlünü, bu fakire çevirmesi ile, tasavvufcuların tevhîd (bir bilmek), kurb (yakınlık), maiyyet, ihâta (her tarafı kaplamak), sereyân (her zerrede bulunmak) gibi sözlerle anlatmak istedikleri mârifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen hemen hemen hiç kalmadı." demiştir.
SEYR U SÜLÛK : Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda ilerlemeye seyr ve sülûk denilir. İmâm-ı Rabbânî; "Seyr ve sülûkdan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir." demiş, bu çirkin sıfatların başında nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmak geldiğini ifâde etmiştir. Seyrin çeşitli kısımları vardır. Seyr-i âfâkî, seyr-i enfüsî, seyr-i fillah, seyr-i fil-eşyâ, seyr-i ilallah, seyr-i anillahi billah, seyr-i murâdî gibi. Muhammed Bâkî-billah, seyr-i enfüsîden (insanın kendinde yaptığı yolculuktan) önce olan şeylerin yâni ilerlemelerin hepsinin seyr-i âfâkî olduğunu, seyr-i âfâkîde ele geçen şeylerin bir hiç mesâbesinde olduğunu belirtmiştir.
Ebû Saîd-i Harrâz; "Seyr-i âfâkî (kendinin dışında ilerleme), insanı, matlûbdan (aranılandan) uzaklaştırır, seyr-i enfüsî ise, insanı, matlûba kavuşturur." demiştir. Seyr-i enfüsî, tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesidir. Abdülkâdir-i Geylânî, "Seyr-i enfüsîde, insanı, Allah'ın sevgisi kaplayarak, insan, kendini sevmekten kurtulduğu için, evlâd ve mal sevgisi de bununla berâber yok olur. O halde, seyr-i enfüsî muhakkak lâzımdır." buyurmuştur.
Allah'ın isimlerinde ve sıfatlarında ilerleme, Allah'ın beğendiği ve râzı olduğu şeylerde fâni olma (yâni O'nun sevdiklerini sevmek ve O'nun sevdikleri kendine sevgili olmak) seyr-i fillah diye isimlendirilir. Hace Ubeydullah-ı Ahrâr; "Allah’a kavuşmakta, zulmet perdelerinin kalkması için mahlûkların hepsini aşmak, yâni seyr-i âfâkîyi ve seyr-i enfüsîyi tamamlamak lâzımdır. Nûrdan perdelerin aradan kalkması için de seyr-i fillah gerekir." demiştir.
Allah’a doğru olan yolda ilerlemek mânevî ilimde durmadan yükselmek, seyr-i âfâkî (kötü hâllerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi hâllerle süslenme)yi de içine alan tasavvuf yolculuğuna seyr-i ilallah denilmektedir.
 Abdülhakîm bin Mustafa Arvâsî; "Seyr-i ilallah ve seyr-i fillah yâni Allah'ın beğendiği şeylerde fânî olma hâsıl olmadıkça, tam ihlâs (her işini yalnız Allah'ın rızâsı için yapma) elde edilemez. Muhlislerin (ihlâs sâhiplerinin) olgunluğuna kavuşulamaz." demiştir. Muhammed Behâeddîn-i Buhârî; "Tasavvuf yoluna girip ilerlemek, yol gösteren rehberi sevmeye bağlıdır." buyurmuştur. Seyr-i murâd (murâdların, seçilmişlerin Allah'ın lutf ve ihsânı ile çekilerek kavuştukları yol) ile ve kuvvetle çekilerek vilâyetin (evliyâlığın) yüksek derecelerine kavuşturulan bu rehberin bakışları, kalp hastalıklarına (kalbin Allah’dan başka şeylere tutulmasına) şifâdır. Onun teveccühü yâni sevgisine kavuşmak, mânevî hastalıkları giderir.
Tasavvufta nihâyete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra, daha önce unutmuş olduğu eşyânın bütün bilgilerine yeniden sâhib olması, Seyr-i fil-eşyâ diye isimlendirilir. Muhammed Bakî-billâh; "Seyr-i fil-eşyâ, davet makamını elde etmek içindir. Davet makâmı, peygamberlere mahsûstur." demiştir.
KURB : Yakınlık, yakın olmak demektir ki, Abdülganî Nablüsî; "Allah’a farzlarla hâsıl olan kurb, nâfilelerle hâsıl olandan elbette kat kat daha çoktur. Fakat kurbu, takvâ sâhiplerinin (haramlardan nefret eden, haram işlemekten kaçınanların) ihlâs ile yaptıkları farzlar hâsıl eder." demiştir. İmâm-ı Rabbânî, kurb ve visâl (kavuşma) lezzetinin Cennet nîmetlerinin lezzetinden ziyâde olduğu gibi, bu'd ve hırmân (uzaklık ve mahrumluk) azâbının da Cehennem azâbından beter olduğunu ifâde etmiş, Muhammed Mâsûm Serhendî ise, farzların kurb hâsıl etmesi için, nâfile ibâdetleri de yapmanın şart olduğunu belirtmiştir.
Allah’a yakın olmak, vilâyet yâni velî olmak kurb-i ilâhî terimiyle de ifâde olunur ki, Abdullah-ı Ensârî bunun; Allah’dan başka her şeyi unutmak olan fenâdan sonra, Allah tarafından, evliyâsına ihsân olunacağını beyân etmiştir. Kurb-i nübüvvet ve kurb-i velâyet olmak üzere iki türlü kurb vardır. Kurb-i nübüvvet, nübüvvet kemâlâtına, olgunluklarına kavuşma, nübüvvet yolu ile Hakk'a erme demektir. İmâm-ı Rabbânî'nin belirttiğine göre, kurb-i nübüvvet, insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler (aleyhimüsselâm) ve bunların arkadaşı olan sahâbîleri Allah’a bu yoldan kavuşmuşlardır.
Allah’dan gelen feyz ve bereketlere, arada vâsıta bulunmak sûretiyle kavuşma, kurb-i velâyet adını alır. Yine İmâm-ı Rabbânî'nin ifâdesine göre, bir velînin kurb-i velâyet yolunda ilerleyerek, kurb-i nübüvvet yoluna kavuşması, yâni her iki yoldan feyz alması câizdir.
Bir de kurb-i ebdân tâbiri vardır ki, bedenlerin birbirine yakın olması, yakın bulunmak demektir. Kurb-i ebdânın, kalplerin birleşmesinde büyük tesiri vardır. Bunun içindir ki, Rasûlullah efendimizin sohbetinde bulunmayan hiç bir velî, bir sahâbînin derecesine yükselemez. Veysel Kârânî o kadar şânı yüksek olduğu hâlde, Rasûlullah efendimizi hiç görmediği için, Eshâb-ı kirâmdan en aşağı olanın derecesine yetişemedi. Büyük İslâm âlimi Abdullah bin Mübârek hazretlerinden; "Hazret-i Muaviye ile Ömer bin Abdülazîz'den hangisi daha yüksektir?" diye soruldu. Cevap olarak; "Hazret-i Muâviye, Rasûlullah efendimizin yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz'den kat kat daha yüksektir." buyurdu. İmâm-ı Rabbânî; "Büyüklerden istifâde edebilmek için kurb-i ebdân istemeli, bunun için çalışmalı. Nîmetlerin tamam olması, bedenlerin yakın olması iledir. Kurb-i ebdân olunamazsa, yakınlık sebeplerini elden bırakmamalıdır." buyurmuştur.
CEM'İYYET : Sözlükte toplum, topluluk, toparlanma, toplanma demek olan cemiyyet, hep bir olanı müşahede (eserlerini görmek) ile meşgûl olup, kendinden dahi habersiz olma hâli yâni kısaca rûhunu ve kalbini toplayıp, Allah’dan başkası ile olmama hâlidir. İmâm-ı Rabbânî, cemâatle kılınan beş vakit namaz ve devâmlı Allah’ı zikretmenin cemiyyete sebeb olacağını beyân etmektedir.
HUZUR : Allah’dan başka hiçbir şeyin kalpte bulunmaması, berâberlik, birlikte olma, hâzır bulunmaya huzur da denir. Muhammed Mâsûm Fârûkî, huzur, gafletten kurtulmaktan ibârettir demiş, ayrıca huzurlu ve uyanık olan kalbin namazda, uykuda ve vilâyette aynı olduğunu, huzur ve uyanıklığın kalbin melekesi olup onun gerekli sıfatları olduğunu, hiç bir zaman ayrılık kabûl etmediğini ifâde etmiştir.
TEVECCÜH : Teveccüh, tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeplerinden önemli olanlarındandır. Bu, bir velînin, Allah'ın izni ile nazar etmek (bakmak) yâhut başka yollarla talebesinin veya sevdiğinin yâhut başka birinin kalbindeki, mâsivâ (Allah’dan başka her şey) ve dünyâ sevgisini, günâh lekelerini temizleyip, yerine feyz, mârifet, ilim ve hikmetle yâni mânevî ilimler, iyilikler, bereketler ve faydalarla doldurması, yüksek derecelere kavuşturması demektir. Muhammed Mâsûm; "Pîrin (tasavvuf büyüğünün) teveccühünü, zulmet ve keder dağlarını, her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksınlar, sadık talebeden kaldırıp, uzaklaştırır." demiştir. Ubeydullah-ı Ahrâr'ın oğlu Hâce Muhammed Yahyâ; "Tasarruf sâhipleri üç kısımdır. Bir kısmı, Allah'ın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimsenin kalbine tasarruf ederek, onu tasavvufta en yüksek derece olan fenâ makamına eriştirir. Bazısı, Allah'ın emri olmadan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat (hâl) geldiği zaman kalplere tasarruf ederler." demiştir.
İmâm-ı Rabbânî; "Tasavvuf yolunda çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp kalmamalıdır. Verâların verâsını yâni ötelerin ötesini aramalıdır. Böyle bir istek, böyle çok çalışmak ancak vazîfe alınan büyüğün teveccühü ile elde edilebilir. Onun teveccühü de müridin (talebenin) ona olan sevgisi, bağlılığı kadar olur." demiştir.
Teveccüh, bir de, bir kimsenin, hayatta veya vefât etmiş, kabirde olan bir velîden feyz alabilmek, ondan mânevî olarak istifâde etmek, faydalanmak için, kalbini ona bağlaması, hâtırına hiçbir şey getirmeyip, yalnız onu düşünmesi mânâsında kullanılır. Abdullah-ı Dehlevî, bu konuda şunları söylemektedir: "Bâtındaki yâni kalbindeki nisbetin (bağlılığın) artmasına çalış. Allah ism-i şerîfini, bâzan da kelîme-i tehlîli (Lâ ilâhe illallah'ı) çok zikrederek (söyleyerek), bâzan salevât okuyarak, Kur'ân-ı kerîm okuyarak, Allah’a yaklaşmaya çalış. Bu çalışmalarda gevşeklik olursa, bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz. Yâhut, Mirzâ Mazhâr-ı Cânân'ın kabrine gidiniz, ona teveccüh ediniz, çok terakkî edilir, ilerleme ve yükselme olur. Ondan hâsıl olan fayda, bir diğerinin faydasından daha çoktur."
HİMMET : Lügatte kasd, irâde, kuvvetli istek, arzu gibi mânalara gelen himmet, ıstılahta Allah'ın velî kullarından bir zatın kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allah’dan dileyerek, bu şekilde mânevî yardımda bulunması demektir. Ubeydullah-ı Ahrâr; "Allah'ın isimleri ile münâsebeti olan bir zât, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurur ve bu şeye himmet eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez; yalnız o işin yapılmasını isterse, Allah da o işi yaratır. Allah'ın âdeti böyledir." demiştir.
MAHBÛBİYYET : Mahbûbiyyet, sevilen olmak, mahbûb olmaklık, sevilmeklik demektir. İmâm-ı Rabbânî; "Rasûlullah efendimize tâbi olmanın en yüksek derecesi mahbûbiyyet ve ma'şûkiyyet (âşık olmak) kemâlâtına (üstünlüklerine) sâhib olmaktır. Bu, Allah'ın çok sevdiklerine mahsustur ve lutf ile ele geçmez, muhabbet lâzımdır." demektedir. Abdülhak-ı Dehlevî ise, âhirette azâblardan kurtulmak ve sonsuz saâdete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek bütün varlıkların en üstününe (Hazret-i Muhammed'e) uymakla olur. Bunun için O'na uymakla mahbûbiyyet makâmına erişirler. O'nun yolunda bulunmakla, Allah'ın zâtının tecellîsine kavuşurlar demiştir.
TEMESSUL: Allah, meleklere, cinne çeşitli şekiller alabilme kuvveti verdiği gibi, çok sevdiği kullarının ruhlarına da, bu kuvveti vermektedir. Başka bedene ihtiyâç yoktur , rûhlar da, görülecek şekiller alabilmektedir. İşittiklerimiz ve okuduklarımıza göre, evliyâdan birçoğu, bir anda çeşitli yerlerde görülmüş, birbirine uymayan işler yapmışlardır. Burada latîfeleri, insan şekline girmekte, başka başka bedenler halini almaktadır. Bunun gibi, meselâ Hindistan'da oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir velîyi, hacılar Kâbe'de görüp konuştuklarını, başkaları da, meselâ aynı günde İstanbul'da, bir kısım kimseler de, bu velî ile, yine o gün, Bağdad'da görüştüklerini söylemişlerdir. Bu da, o velînin latîfelerinin muhtelif şekiller almasıdır. Bâzan o velînin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zaman, evimdeydim, o memleketlere gitmemiştim, o şehirleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç halde bulunan kimseler, korku ve tehlikelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan bâzı evliyâdan yardım istemişlerdir. O büyüklerin, kendi şekillerinde olarak, hemen orada bulunduklarını ve imdâdlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu velinin yaptığı yardımlardan bâzan haberleri olmakta, bâzan da olmamaktadır. Bu hâl, bilhâssa muhârebelerde görülmüştür. Böyle yardımları yapanlar, o din büyüklerinin rûhları ve latîfeleridir. Latîfeleri bâzan, bu âlem-i şehâdette, bâzan da âlem-i misalde şekil almaktadır. Nitekim Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gecede, binlerce kimse rüyâda görüp istifâde etmektedir. Bu gördükleri, hep O'nun latîfelerinin ve sıfatlarının âlem-i misâldeki şekilleridir. Yine bunlar gibi, sâlikler, mürşidlerinin âlem-i misâldeki sûretlerinden istifâde ederler ve bu yolla müşkillerini çözerler.
VELİNİN "HAL" SAHİBİ OLUŞU VE ONLARDAN İSTİFADE OLUNMASI İLE İLGİLİ KONULAR : Muhammed Mâsûm Serhendî, Mektûbât'ında (2. cild, 140. mektub) diyor ki: "Hadîs-i kudsîde; "Bir velî kuluma düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında, en sevdiğim, ona farz ettiğim şeydir. Nâfile ibâdet yaparak, bana yaklaşan kulumu çok severim. Çok sevdiğim kulumun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. İstediğini elbette veririm. Bana sığındığı zaman, elbette korurum." buyruldu. Farzlarla hâsıl olan kurb, yâni Allah’a yaklaşmak, nâfilelerle hasıl olandan, elbette daha çoktur. Fakat, takva sâhiplerinin ihlâs ile yaptığı farzlar kurb hâsıl eder. (Takvâ, haramlardan nefret etmek, haram işlemeyi hâtıra bile getirmemektir. Allah’a yaklaşmak, O'nun rızâsına , sevgisine kavuşmak demektir.) Takvâ ve ihlâs elde etmek için de, tasavvuf ehlinin bildirdiği vazîfeleri yapmak lâzımdır. Farzların kurb hâsıl etmesi için, bu nâfile vazîfeleri yapmak şarttır. Nâfile ibâdetleri yapmaya "Sülûk" denir. Sülûk vâsıtası ile, insanda "Fenâ" hâsıl olarak, Allah’dan başka her şeyin sevgisi kalbinden silinir. Sonra "Bekâ" hâsıl olarak, Allah'ın sevgisi, kalbine yerleşir. Her şeyi Allah için sever. Her işi Allah için yapar. Böyle insana "Velî" denir.
Ancak bunun yaptığı farzlar kurb hâsıl eder. Takvâ hâsıl etmek için iki yol vardır: Birincisi, Ehl-i sünnet îtikâdını ve ibâdetlerin şartlarını ve haramları öğrenip, haram işlememek için kendini zorlayarak, ibadetleri yapmaktır. Bunları öğrenmek ve yapmak senelerce sürer. İkinci yol, sülûk vazîfeleridir. Bu yol ile, takvâ az zamanda hâsıl olur. Eshâb-ı kirâmın hepsi, hep bu yoldan takvâya kavuştular. Bir "Mürşid"i, "Rehber"i tanıyıp, sohbetinde bulunan, yâni yanında edeb ile, severek oturan yâhut uzaktan râbıta yapan, yâni yüzünü hayâline getirerek edeb ile bakan kimsenin kalbine, mürşidin kalbinden feyz gelir. Yâni kalbinde fenâ ve bekâ hâsıl olur. Bir "Mürşid" tanımayınca, birinci yolda çalışmak îcâb eder. Mazhâr-ı Cân-ı Cânân hazretleri; "Bütün feyzlere, bütün nîmetlere, üstâdlarıma olan sevgim sebebi ile kavuştum. Kusurlu ibâdetlerimiz, bizi Allah’a yaklaştırmaya sebeb olabilir mi?" buyurdu. İbâdetin, insanı, Allah’a yaklaştırabilmesi için, ihlâs ile yapılması lâzımdır. İhlâs da, ancak âriflerden feyz almakla hâsıl olur. Künûzu'd-Dekâik'daki hadîs-i şerîfte; "Her şeyin menbâı vardır. İhlâsın, takvânın menbâı, kaynağı, âriflerin kalpleridir." buyruldu. Velî olmak için, yâni Allah’a yakın olmak, yâni O'nun sevgisine kavuşmak için, farzları yapmak lâzımdır. Farzların birincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îmân etmektir. Bundan sonra, haramlardan sakınmak ve farz olan ibâdetleri yapmak ve evliyâyı sevmektir. Sevdiği velîden feyz gelerek kalbi temizlenir. Muhakkak velî olur.
Senâullah-ı Pânî-pütî'nin yazdığı Tefsîr-i Mazharî'de Cin sûresinin 26. âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Allah'ın, gaybdan bildiği şeylerin bâzılarını Peygamberlerinden dilediğine bildirdiğini açıklarken; "Allah, evliyâsına vâsıtasız da bildirir. Hazret-i Ömer'e, Sâriye'yi gösterdi. Mûsâ aleyhisselâmın annesine, oğlunu denize koymasını, yine geri göndereceğini ve nebi yapacağını bildirdiğini haber veriyor. Havârîlere vahiy gibi bildirdiğini ve hazret-i Meryem'e; "Hurma kütüğünü salla, tâze hurma olacak. Onları ye." dediğini haber veriyor. Bunlar peygamber değildi. Velî idiler." buyruluyor. Akâid kitaplarında, evliyânın kerametlerinden bir kısmı yazılmıştır.
Abdülganî Nablüsî'nin, El-Hadîkat-ün-Nediyye fî Şerh-it-Tarîkat-il-Muhammediyye (c.2, s.126) isimli kıymetli kitabında açıkladığına göre: "Rasûlullah ile, Eshâb-ı kirâm ile ve Tâbiîn ile, bunlar öldükten sonra da, Allah’a tevessül etmek, yâni bunların hürmeti için, dilekte bulunmak câiz ve meşrûdur. Tevessül etmek, şefâatini istemektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun câiz olduğunu bildirdiler. Mûtezile fırkası ise buna inanmadı. Tevessül edenin duâsının kabûl olması, tevessül olunanın kerâmeti olur. Yâni, öldükten sonra kerâmet göstermesi olur. Bid'at sâhibi, sapık olanlar buna inanmadılar. İmâm Abdürraûf el-Münâvî El-Câmiu's-Sagîr şerhi olan Feyz-ul-Kadîr'inde bu câhillere cevap vermektedir. İmâm-ı Sübkî de buyuruyor ki: "Rasûlullah ile tevessül etmek, yâni istiğase etmek, O'ndan şefâat istemektir. Bu ise güzel bir şeydir. Önceki ve sonraki İslâm âlimlerinden hiçbiri buna karşı bir şey dememişlerdir. Yalnız İbn-i Teymiyye, bunu inkâr etmiştir. Böylece doğru yoldan ayrılmıştır. Kendisinden önce gelen âlimlerden hiçbirisinin söylemediği bir bid'at çıkarmış, bu bid'ati ile müslümanların diline düşmüştür. Resûlullah'ın ismi ile kasem ederek, yâni Rasûlullah hakkı için diyerek, Allah’dan bir şey istemenin câiz olduğunu, İbn-i Abdüsselâm uzun bildirmektedir. Resûlullah'ın vârisi olan evliyâ ile de kasem câiz olduğunu, Ma'rûf-i Kerhî bildirmekte ve bu husus Kuşeyrî Risâlesi'nde yazılmaktadır."
Yine Hadîka'da (s.151) deniliyor ki: Herhangi bir müctehidin câiz olur dediği bir şeyi yapana mâni olmamalıdır. çünkü dört mezhebden birini taklid etmek câizdir. Bunun için, kabir ziyâret edenlere, evliyânın mezarları ile teberrük edenlere, hastası iyi olmak için veya gâib olan şeyin bulunması için bunlara nezir yapanlara mâni olmamalıdır. Adak yaparken, evliyâya adak demek mecâz olup, türbeye hizmet edenlere adak demektir. Fakire zekât verirken, ödünç verdiğini söylemek gibidir ve böyle söylemenin câiz olduğu bildirilmiştir. Burada söze değil, mânâya bakılır. Bunun gibi, fakire verilen hediye, sadaka olur. Zengine verilen sadaka da hediye olur. İbn-i Hacer-i Heytemî, evliyânın kabirlerine nezir yapılırken, onun çocuklarına veya talebesine, yâhut orada bulunan fakirlere sadaka olması gibi başka bir kurbet, yâni başka bir hayır niyet edilirse, bu nezrin sahîh olacağına fetvâ vermiştir. Böyle nezirlerin, niyet edilen kimselere verilmesi lâzım olur. Şimdi türbelere yapılan nezirlerin hepsinde böyle niyet edilmektedir. Velîye nezr sözünden bunu anlamak lâzımdır. Geçmiş evliyâya dil uzatmak, onlara câhil demek, sözlerinden dinimize uymayan mânâlar çıkarmak, öldükten sonra da kerâmet gösterdiklerine inanmamak ve ölünce velîlikleri biter sanmak ve onların kabirleri ile bereketlenenlere mâni olmak, müslümanlara sû-i zan, zulmetmek, mallarını gasb etmek gibi, hased, iftira ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi haramdır.
Tarihde olduğu gibi günümüzde de birçok insanın, gayrımüslimin  İslam'a , Allah yoluna girmesine vesîle olan, İslâm'a  büyük hizmetler yapmağa devam eden velîlerin kıymetlerini bilip hiçbirine dil uzatmamalıdır. Çünkü bir velinin velayetini inkâr eden  veliyi Allah nezdindeki derecesinden uzaklaştırmaz ancak kendisini  ilahi zevklerden mahrûm bırakır.
http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatâdan uzaktır.
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Efendimiz´in Vasiyyeti. ( sallallahu aleyhi ve sellem )

Vasiyyet


Hz. Ali (kv) bildiriyor: 

Resulullah (sav) bir gün beni huzuruna çağırdı: 

"Ya Ali! Senin bana yakınlığın, Harun Peygamberin Musa Aleyhisselama olan yakınlığı gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir. Sana vasiyetler edeceğim. Dinlersen şükredenler olur ve şehid olursun. Allahu Teala seni kıyamet günü alim ve fakih olarak diriltir" buyurdu ve devam etti: 


"Ya Ali! Müminin üç alameti vardır: 

1. Namaz kılmak 
2. Oruç tutmak 
3. Sadaka vermektir. 


Münafıkta da üç alamet vardır: 


1. Herkesin yanında namaz kılarken rüku, secde ve diğer rükunları tam olarak yapar; yalnız namaz kılarken bunların hiç birine dikkat etmez. 
2. Kendisini medhettikleri zaman işlerini seve seve, zevkle yapar. 
3. Allahu Teala Hazretlerini başkalarının yanında zikredip, yalnız kalınca unutur. 


Münafıkta üç alamet daha bulunur: 

1. Söylediği söz yalandır. 
2. Verdiği sözde durmaz. 
3. Emanete hıyanet eder. 


Ya Ali! Zalimde de üç alamet vardır: 

1. Kendisinden aşağı olanlara baskı yapar. 
2. Gücü yeterse başkalarının malını zorla alır. 
3. Nereden yiyip, nerden giyeceğini hiç incelemez, üzülmez. 


Kıskançlarda da üç hususiyet vardır: 

1. Herkesin yanında o kimseye yaltaklanır. 
2. Herkesin arkasından gıybet eder. 
3. Musibete düşen kimselere sevinir. 


Ya Ali! Tembellerde de üç alamet vardır: 

1. Allahu Teala'ya yaptığı taatinde tembellik eder. 
2. Kusurlu amel eder. Yaptığı da boşa gider. 
3. Namazı geciktirir, hatta vaktini de geçirir. 


Tevbe eden kimsenin de üç alameti vardır: 

1. Haramlardan sakınır. 
2. İlim öğrenmeye hırslı olur. 
3. Göğüsten çıkan sütün tekrar girme ihtimali olmadığı gibi, tevbe ettiği günaha bir daha dönmez. 


Ya Ali! Akıllı kimsede de üç alamet bulunur: 

1. Dünyayı aşağı görür. 
2. Cefa, sıkıntı çeker. 
3. Sıkıntı, musibet geldiği zamanlarda sabreder. 


Sabırlı kimsenin de üç alameti vardır: 

1. Kendisini ziyaret etmeyenleri ziyaret eder, sıla-i rahim eder. 
2. Kendisini mahrum edenlere bağışta bulunur. 
3. Kendisine zulmedene karşı durmaz. 


Ahmak kimsenin de üç nişanı vardır: 

1. Allahu Teala'nın emirlerinde, farzlarda tembellik eder. 
2. Abes sözleri çok söyler. 
3. Allahu Teala'nın mahluklarına çok eziyet eder. 


Ya Ali! İyi bahtlı olan kimselerinde üç vasfı vardır: 

1. Yediği helaldir. 
2. Kendi şehrinde ilim meclisinde bulunur. 
3. Beş vakit namazı cemaatle kılar. 


Bedbaht olanın da üç belirtisi vardır: 

1. Yediği haramdır. 
2. İlimden uzak olur. 
3. Namazı özürsüz yalnız kılar. 


İyi işli kimselerin de üç alameti vardır: 

1. Allahu Teala'nın taatinde acele eder. 
2. Haramlardan sakınır. 
3. Kendisine kötülük eden kimseye iyilik eder. 


Ya Ali! Kötü işli olanın da üç alameti vardır: 

1. Allahu Teala'nın emirlerini yapmakta gevşek davranır. 
2. Herkese zararı dokunur. 
3. Kendisine iyilik edene kötülükte bulunur. 


Ya Ali! Salih kimsede üç husus bulunur: 

1. Allahu Teala Hazretleri ile iyi amel işlemek üzere sulh eder. 
2. İlmiyle dini kuvvetlendirir. 
3. Kendisi için beğendiğini başkaları için de beğenir. 


Ya Ali! Sakınan, müttaki kimsenin de üç alameti vardır: 

1. Kötülerle beraber bulunmaktan kaçınır. 
2. Yalan söylemekten sakınır. 
3. Harama düşmek korkusu sebebiyle helalden sakınır. 


Günahkarın da üç alameti vardır: 

1. İşlerinde yanılır, hata eder. 
2. Oyun ve çalgı ile meşgul olur. 
3. Unutkan olur. 


Ya Ali! Kara kalpli olan kimsenin de üç nişanı vardır: 

1. Zaiflere acımaz. 
2. Az şeye kanaat etmez. 
3. Vaaz ve nasihat ona tesir etmez. 


Sadık olan kimsenin de üç hasleti vardır: 

1. Yaptığı ibadetini gizler. 
2. Başına gelen sıkıntı ve musibetleri gizler. 
3. Üçüncü vasıf kaynak da belirtilmemiştir. 


Fasıkta da üç alamet bulunur: 

1. Fitne ve fesadı sever. 
2. Halkın hastalık ve musibetini ister. 
3. İyi amelden kaçar. 


Suflilerin, aşağı kimselerin de üç hali vardır: 

1. Akrabasını azarlar. 
2. Komşusunu incitir. 
3. Günah işlemeyi sever. 


Ya Ali! Allahu Teala'nın merdûdu, reddettiği kimsenin de üç alameti vardır: 

1. Çok yalan söyler, yalan yere çok yemin eder. 
2. Halka sıkıntı verir. 
3. İşlerini başkalarına yükler. 


Abid olanın da üç nişanı vardır: 

1. Allahu Teala'ya olan tazimi sebebiyle kendini zelil, aşağı tutar. 
2. Şehvetini, arzularını terk eder. 
3. Allahu Teala'nın rızası için huzurunda çok durmayı adet eder. 


Ya Ali! Muhlis olanın da üç hasleti vardır: 

1. Gücü yeterse affeder. 
2. Malının zekatını verir. 
3. Sadaka vermeyi sever. 


Ya Ali! Bahîl, cimri olanın da üç alameti vardır: 

1. Açlıktan korkar. 
2. Bir şey isteyenden, dilenciden korkar. 
3. Kendisine iyilik eden kimseye, içindekinin hilafına dili ile hayır söyler. 


Ya Ali! Sabırlı olanın üç alameti vardır: 

1. Taat etmeye sabreder. 
2. Günahları terk etmeye sabreder. 
3. Allahu Teala'nın hükümlerine sabreder. 


Ya Ali! Facir olanın üç alameti vardır: 

1. Yemin etmekle övünür. 
2. Kadınları aldatır. 
3. Çok bühtan, iftira eder. 


Ya Ali! Seni sevenlerin üç nişanı vardır: 

1. Malını sana feda eder. 
2. Canını senin için feda eder. 
3. Senin sırrını gizli tutar. 


Ya Ali! Kafirin de üç alameti vardır: 

1. Hak Teala'nın dininden şüphe eder. 
2. Hak Teala'nın sevdiklerine düşmanlık eder. 
3. Taat ve ibadetten gafil olur. 


Rahmetten uzak olan kulun da üç nişanı vardır: 

1. Allahu Teala'nın mekrinden emin olur. 
2. Rahmetinden ümitsiz olur. 
3. Hak Teala'ya ve Resulüne muhalefet etmeyi kendisine adet eder. 


Ya Ali! Affedilmiş kulun üç alameti vardır: 

1. Allahu Teala'nın azabından korkar. 
2. Mekrinden çekinir. 
3. Sırf Allah için vaaz ve nasihatlerde titrer.


http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
Efendimiz´in Vasiyyeti. ( sallallahu aleyhi ve sellem )http://gercektarihdeposu.blogspot.com