ahiret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahiret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2013 Pazartesi

Deccâl

"Ben cessâseyim!" 

4973 - Şâbi'nin, Fatıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Temimu'd-Dâri hıristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccâl'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temim, bir gemiye binip denize açılmıştır. Yanında Lahm ve Cüzâm kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın şaşkın:) 

"Sen necisin, neyin nesisin?" dediler. O cevap verdi: 

"Ben cessâseyim!" 
"Cessase nedir?" denildi. 

"Ey cemaat! Şu mannastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi. O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatçe gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı. 

"Vah sana! Kimsin sen?" dedik. 

"Benim haberimi alabilmişsiniz. Şimdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi. Arkadaşlarım: 

"Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra şu adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık. "Vah sana, nesin sen" dedik. 

"Ben cessâseyim!" dedi. Biz: "Cessase de ne?" dedik. 

"Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk" dedik. Adam: 

"Bana Beysân hurmalığından haber verin!" dedi. Biz: 

"Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik. 

"Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi. 

"Evet!" dedik. 

"Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi. 

"Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi. 

"Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik. 

"Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi. 

"Bana Zuğer gözesinden haber verin!" dedi. 

"Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik. 

"Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi. 

"Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik. 

"Ümmilerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi. 

"O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik. 

"Araplar O'nunla mukâtele etti mi?" dedi. Biz: 

"Evet!" dedik. 

"Onlara karşı ne yaptı?" dedi. Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize:) 

"Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccâl'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak. Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mani olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi." Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çubuğuyla minbere dürterek: 

"Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular. Halk da: "Evet!" diye karşılık verdi. bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm: 

"Temimi'd-Dâri'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccâl'dan) Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti." 

Müslim, Fiten 119, (2942); Ebu Davud, Melahim 15, (4325, 4326); Tirmizi, Fiten 66, (2254).

4974 - Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize Deccal üzerine uzun bir hadis rivayet etti. Bize anlattıkları meyanında şöyle de demişti: 

"Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir. O gün insanların en hayırlısı olan -veya en hayırlılarından- bir kimse onun karşısına çıkar ve: 

"Sen Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bize haber verdiği Deccâl'sin!" der. Deccâl de (kendi adamlarına): 

"Ben şunu öldürüp sonra da diriltsem ne dersiniz? Bu işte bir şüpheye düşer misiniz?" der. Oradakiler: 

"Hayır!" derler. Deccal onu öldürür ve sonra diriltir. Diriltildiği zaman adam: 

"Allah'a yemin olsun. Senin hakkında hiçbir vakit bugünkünden daha basiretli olmamıştım!" der. Deccal onu tekrar öldüreyim mi di(yerek öldürmek isteye)cek, fakat musallat edilmeyecek." 

Buhari, Fiten 27, Fedailu'l-Medine9; Müslim, Fiten 112, (2938). 

4975 - Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 

"Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur." 

Buhari, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melâhim 14, (4315), 

4976 - Ebu Saidi'l-Hudri radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Aleyhissalâtu vesselâm'a Deccâl'den sormuştur. Aleyhissalatu vesselam da şu cevabı vermiştir: 

"O (Deccâl) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) yemek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki peygamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı hususları anlatacağım: Onun sağ gözü meshedilmiştir (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası çevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun beraberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakikatta ateşi cennet, suyu da ateştir. Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzar ederler. Bu ikisi köyden çıkınca Deccal'in ashabından ilki oraya girer." 

Rezin tahric etmiştir. Hadisin kaynağı yok ise de, hadiste yer alan mefhumların şahidleri Sahiheyn ve diğer kaynaklarda çoğunluk itibariyle gelmiştir. 

4977 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Veda haccı sırasında (bir ara): "Halk susup dinlesin!" buyurdular. Sonra Allah'a hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih ve Deccal'den uzunu uzun söz ettiler ve buyurdular ki: 

"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm dânesi gibidir. (İki gözünün arasında ke-fe-re yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her müslüman okuyacaktır)." 

Buhari, Fiten 27; Müslim, Fiten 100-103, (169)-(2933). 

Kaynak: Kütüb-i Sitte

www.tarihimiz.info
"Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk" dedik. Adam:

www.tarihimiz.info

7 Ekim 2013 Pazartesi

Sevgili Peygamberimizin sırdaşı.

Huzeyfe Bin Yemân
Huzeyfe bin Yemân hazretleri şöyle anlatıyor: 
"Hendek savaşının en şiddetli safhaya ulaştığı bir sırada, bir gece yarısı Eshâb-ı kirâmdan bir grup olarak Resûlullahın yanında idik. Öyle bir gecede bulunuyorduk ki, ondan daha karanlık bir gece görmemiştik. Bu şiddetli karanlıkla birlikte gök gürültüsünü andıran korkunç bir rüzgâr da esmeye başlamıştı.

Ok ve taş atma
Bu sırada müşrik ordusu, telâşa kapılıp, kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Peygamber efendimiz bize onların bu hâlini haber verdi. Resûluluh efendimiz gece bir miktar namaz kıldıktan sonra yanıma geldi. Soğuktan ve açlıktan iki dizim üzerine çöküp büzülerek oturuyordum. Bana dokunarak buyurdu ki:
- Git şu kavim ne yapıyor bir bak! Yanıma dönüp gelinceye kadar onlara, ok ve taş atma. Mızrak ve kılıç vurma. Sen benim yanıma dönüp gelinceye kadar, ne soğuktan, ne sıcaktan zarar görmeyeceksin, esir edilip, işkenceye de uğramayacaksın.

Resûlullahın bu sözlerinden anladım ki, bana hiç bir zarar gelmeyecek. Kılıcımı yayımı aldım, gitmek üzere hazırlandım. Resûlullah efendimiz benim için duâ etti:


- Allahım, onu önünden, ardından, sağından, solundan, üstünden, altından koru!

Müşriklere doğru yürümeye başladım. Sanki hamamda yürüyor gibiydim. Vallahi içimde ne bir korku, ne bir üşüme, ne de bir ürperti vardı. Nihâyet müşriklerin ordugâhına vardım. Reisleri Ebû Süfyân ve diğerleri ateş yakmışlar, başında ısınıyorlardı. Ebû Süfyân daha o zaman Müslüman olmamıştı.

Hemen aklıma Ebû Süfyân'ı orada öldürmek geldi. Ok çantamdan bir ok çıkarıp, yayıma yerleştirdim. Ateşin ışığından faydalanarak onu vurmak istedim. Tam atacağım sırada Resûlullahın, "Benim yanıma dönüp gelinceye kadar bir hâdise çıkartmayacaksın" buyurduğunu hatırladım ve onu öldürmekten vazgeçtim.

Bundan sonra kendimde kuvvetli bir cesâret buldum. Müşriklerin yanına sokulup ateşin başına oturdum. Görülmemiş derecedeki şiddetli rüzgâr ve Alllahü teâlânın görülmeyen ordusu melekler, onlara yapacağını yapıyordu. Rüzgârda, kap kacakları devriliyor, ateşleri ve ışıkları sönüyor, çadırları başlarına yıkılıyordu. Bir ara müşrik ordusunun kumandanı Ebû Süfyân ayağa kalkıp dedi ki:
- İçinizde gözcüler ve casuslar bulunabilir, dikkat ediniz, herkes yanındakinin kim olduğuna baksın! Herkes yanında oturanın elini tutsun!

Durulacak yerde değilsiniz
Ebû Süfyân, aralarına bir yabancının girdiğini sezer gibi olmuştu. Hemen ellerimi uzatıp, sağımda ve solumda bulunan iki kişinin ellerinden tutup, onlardan, önce isimlerini sordum. Böylece tanınmamı engelledim. Nihayet Ebû Süfyân:
- Ey Kureyşliler, siz durulacak gibi bir yerde değilsiniz. Atlar, develer kırılmaya, ölmeye başladı. Kıtlık her tarafı sardı. Rüzgârdan, başımıza gelenleri görüyorsunuz. Hemen göç edip gidiniz. İşte ben gidiyorum, diyerek devesine bindi.

Müşrik ordusu perişan bir hâlde toplanıp, Mekke'ye doğru hareket etti. Rüzgârdan üzerlerine yağan taş ve çakıl sesini işitiyordum.

Müşrik ordusu çekip gidince, ben de Resûlullahın yanına döndüm. Yolun yarısına geldiğimde karşıma yirmi kadar beyaz sarıklı süvâri şeklinde melekler çıktı. Bana dedilir ki:
- Resûlullaha haber ver. Allahü teâlâ düşmanı perişan etti!

Resûlullahın yanına geldiğimde, bir kilim üzerinde namaz kılıyordu. Fakat ben döner dönmez, gitmeden önceki üşüme ve titreme hâlim tekrar başlamıştı.

Huzeyfe bin Yemân, Eshâb-ı kirâm arasında Peygamberimizin sırdaşı olmasıyla meşhurdur. Peygamberimiz ona, Eshâb-ı kirâm arasına karışarak kendilerini gizleyen ve böylece fitne çıkarmak isteyen münâfıkların kimler olduğunu tek tek bildirmiştir. Bundan başka vukû bulacak hâdiseleri de bildirmişti.

Eshâb-ı kirâm arasında çok sevilir ve ayrı bir itibar gösterilirdi. Çünkü o, Resûlullahın verdiği sırlarla dolu idi. Resûlullah gizli kalması lâzım olan bir çok şeyi, Hazret-i Huzeyfe'ye söyledi.

Lâzım olanı bildirdik
O ve Ebû Hüreyre buyurdular ki:
- Server-i âlem, âlemin yaratıldığı zamandan, yok olacağı güne kadar, olmuş ve olacak şeyleri bize bildirdi. Bunlardan bildirilmesi lâzım olanları size bildirdik. Lâzım olmayanları, sakladık, bildirmedik.

Hazret-i Huzeyfe, Peygamber efendimizin sağlığında Hendek'ten sonraki savaşların hepsine katıldı. Resûlullahın vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, onu ordu kumandanı ta'yîn etti. Dinden dönenlerle savaşmak üzere Umman'a gönderdi. Kendisine katılan İkrime ile birlikte Umman halkını tekrar İslâma döndürdü. Bundan sonra Umman'da, önce zekâtları toplamakla, sonra da vâli olarak vazîfelendirildi. Sonra da Mezopotamya taraflarında yapılan savaşlara katıldı. Irak'ın ve İran'ın fethinde bulundu.

Nihâvend savaşında Nu'man bin Mukarrin şehîd olunca, İslâm sancağını Huzeyfe eline alarak Hemedân, Rey ve Deynura'yı fethetmiştir. Cezîre'nin fethinde bulunarak, Nusaybin vâliliğine ta'yîn olundu.

Hazret-i Ömer yeni bir vâli ta'yîn ettiği zaman, oranın halkına mektup yazarak, "Yeni vâli, âdâletle hükmettiği müddetçe; siz de onun emirlerine uyunuz" derdi. Hazret-i Huzeyfe'ye verdiği mektupta ise şöyle yazdı:
"Ey Nusaybin halkı! Bu gönderdiğim vâlinin, bütün emirlerine uyun. Her isteğini yerine getirin."

Nusaybinliler, karşılamaya çıktılar. Onu gördükleri zaman; hayvanı üzerinde, bir parça kuru etle ekmek yiyordu. Selâmlaştılar. Sonra halîfenin emirnâmesini gösterdi. Onlar da dediler ki:
- Hazret-i Ömer'in emirleri, başımız üzerine! Sen de hoş geldin, safâ geldin. Lâkin, bizden isteklerin ne ise; şimdi söyle. Belki karşılıyamıyacağımız şeylerdir!

Yeni vâli tebessüm ederek şu cevabı verdi:
- Aranızda kaldığım müddetçe sizlerden; sâdece, kendimin ve hayvanımın yiyeceğini istiyorum. Başka hiçbir şey istemem.

Duâ eden kurtulur
O şehirde, epeyce müddet bulundu. Görevini, kusursuz yapmaya çalışıyordu. Bilhassa Cum'adan önce, Müslümanlara vaaz ve nasîhat eylerdi. Bir defasında buyurdu ki:
- Ey Mü'minler! Fitne, önce kalblerde filizlenir. Su katılmamış şarap bile; fitne kadar, insan kalbini çelemez, bozamaz. Sizler, fitneye doğru gitmeyiniz. Allaha yemîn ederim ki fitne insanları; selin, çöpleri sürüklediği gibi sürükler götürür!..
- Yâ "Huzeyfe! Fitneden nasıl kurtulabiliriz?
- Duâ eden, kurtulur.
- Ne zaman duâ edelim?
- Namazdan sonra. Çünkü kulları, güzelce abdest alıp, namaza durdukları zaman; cenâb-ı Hak da namaz kılanlara yönelir. İşte o anlarda duâ ediniz! Fakat sizler; hayırlı kimseler olmak istiyorsanız; geçici olan dünya için âhireti terketmeyiniz!

Hazret-i Huzeyfe, Medâyin şehrinde uzun müddet vâlilik yaptı. Oranın halkı, onun idâresinden son derece memnun olup, kendisini çok sevmişlerdi. Nihayet bir akşam, Hazret-i Ömer'den haberci geldi. Artık, Huzeyfe'nin Medîne'ye dönmesini istiyordu...

Emir üzerine hazırlandı, helâllaştı, vedâlaştı ve yola çıktı. Dönüşünü bekleyenler arasında, halîfe de bulunuyordu. Az çok yaklaşınca, Halîfe dikkatle baktı. Gördü ki; Medâyin vâlisi gönderdiği gibi dönüyor! Bunca yıl sonra; aynı hayvan üzerinde, aynı sâde elbiseler içinde.

Yan yana geldiler ve selâmlaştılar, kucaklaştılar. Halîfe sevinçle:
- Sen, benim kardeşimsin. Ben de, senin kardeşinim, diyerek, hislerini belirtti.

Cenâzesini niçin kılmadın?
Hazret-i Ömer halîfeliği zamanında Huzeyfe'nin bir cenâzenin namazını kılmadığını görerek, ona sordu:
- Niçin cenâze namazını kılmadın?

Resûlullahın sırdaşı Hazret-i Huzeyfe dedi ki:
- Resûlullah efendimiz, bana o kişinin münâfık olduğunu açıklamıştı. Bunun için onun namazını kılmadım.
- Allahın Resûlü münâfıklar arasında Ömer'i de saydı mı yâ Huzeyfe?
- Hayır, yâ Ömer.
- Peki memurlarım arasında münâfık var mı?
- Sadece bir tane var. Ancak ismini söylemeye memur değilim.

Huzeyfe hazretleri, Hazret-i Ömer'in bütün ısrârına rağmen ismini söylememiştir. Sonra o münâfık Hazret-i Ömer tarafından uzaklaştırılmıştır.

Bundan sonra Hazret-i Ömer, Huzeyfe'nin gitmediği cenâzeye gitmemiştir. Çünkü onun gitmemesini, ölenin münâfık olduğuna işâret sayardı.

Birgün Hazret-i Ömer, huzurunda bulunan ba'zı Eshâb-ı kirâma sordu:
- Resûlullah efendimizin fitne hakkında olan sözü hatırında olan var mı?

İçlerinden Huzeyfe dedi ki:
- Ey mü'minlerin emîri! Peygamberimizin bu konudaki sözü aynıyla benim hatırımdadır buyurdu ki,
"Kişi ailesinden, malından, çocuklarından ve komşusundan dolayı fitneye düçar olur. Böyle günâhlara oruç tutmak, namaz kılmak ve iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak keffâret olur."

- Maksadım o değil, deniz gibi dalgalanacak fitneyi soruyorum.
- Ey mü'minlerin emîri! Senin için endişelenecek bir şey yok. Senin zamanınla onun arasında bir kapalı kapı var.

Kapı kırılacak mı?
- Yâ Huzeyfe! Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?
- Ey mü'minlerin emîri! O kapı kırılacak.

Bu cevap üzerine Hazret-i Ömer:
- Desene ümmet-i Muhammed kıyâmete kadar bir araya gelemeyecek! diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Daha sonra Huzeyfe'ye o kapının ne olduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir:
- O kapı Hazret-i Ömer idi.

Hazret-i Ömer'in bunu bilip bilmediği sorulunca da:
- Akşam ve sabahın olacağını bildiği gibi biliyordu, cevabını vermiştir.

Nitekim daha sonra Hazret-i Ömer şehîd edilmiş, Hazret-i Osman devrinin sonlarında alevlenen fitne târih boyunca bitmemiştir.

Kötü zaman gelecek mi?
Hazret-i Huzeyfe şöyle anlatıyor:
Herkes Resûlullah efendimize hayırdan sorardı. Ben ise ileride hâsıl olacak fitnelerden sorardım. Çünkü bunların şerrine yakalanmaktan korkuyordum. Dedim ki:
- Yâ Resûlallah, biz, Müslüman olmadan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, senin şerefli vücudun ile İslâm ni'metini, iyiliklerini bizlere ihsân etti. Bu saâdet günlerinden sonra yine kötü zaman gelecek mi?
- Evet gelecek.
- Bu şerden sonra, hayırlı günler yine gelir mi?
- Evet gelir. Fakat o zaman bulanık olur.
- Bulanıklık ne demektir?
- Benim sünnetime uymıyan ve benim yolumu tutmayan kimseler ortaya çıkar. İbâdet de yaparlar. Günâh da işlerler.

Cehenneme çağıranlar
- Bu hayırlı zamandan sonra, yine şer olur mu?
- Evet, Cehennemin kapılarına çağıranlar olacaktır. Onları dinleyenleri Cehenneme atacaklardır.
- Yâ Resûlallah! Onlar nasıl kimselerdir?
- Onlar da bizim gibi insanlardır. Bizim gibi konuşurlar.
- Onların zamanlarına yetişirsem ne yapmamı emredersiniz?
- Müslümanların cemaatına ve hükümetine tâbi ol!
- Müslümanların hükümeti yoksa ne yapalım?
- Bir kenara çekil. Aralarına hiç karışma, ölünceye kadar yalnız yaşa.

Huzeyfe, Hazret-i Osman'ın halîfeliği sırasında Azerbaycan ve Ermenistan taraflarının fethine gönderildi. Buradaki hizmetlerinin yanında mühim bir hizmeti de, Kur'ân-ı kerîm nüshâlarının çoğaltılmasına sebep olmasıdır. Çünkü o, Azerbaycan ve Ermenistan tarafına gittiğinde,

Kur'ân-ı kerîmin değişik lehçelerle okunduğunu görerek, Kur'ân-ı kerîmin Kureyş lehçesi üzerine çoğaltılmasını Hazret-i Osman'a teklif etti. Bunun üzerine Hazret-i Osman, Kur'ân-ı kerîm nüshâlarını çoğaltıp; belli merkezlere gönderdi.

Hayatının çoğu savaşlarda geçen Huzeyfe bin Yemân, Hazret-i Osman şehîd edildiğinde Medîne'de bulunuyordu. Bu sırada yaşı oldukça ilerlemişti. Dördüncü halîfe Hazret-i Ali'nin, ilk günlerinde hastalandı. Artık iyice ihtiyarlamıştı. Müslümanlar akın akın ziyâret ediyorlardı.

Bir arkadaşına 300 dirhem vererek buyurdu ki:
- Bu parayla, kefen alıverin.

Desenli bir kumaş getirdiler. Onu görünce:
- Bu kefen değil, gömlek içindir. Kefen, boydan boya iki bez parçası olur, dedi.

Dost ânî geldi
Sonra da yavaş bir sesle buyurdu ki:
- Hem sizin arkadaşınız iyi bir Müslüman ise, cenâb-ı Hak; kabirde o kefeni, daha iyisiyle değiştirir. Kötü ise, daha kötü şeylere hazırlanmalıdır.

Hazret-i Ali'nin hilâfetinin 40. günü, 656 senesinde, Huzeyfe hazretleri de, sırlarıyla birlikte sevgili Peygamberimize kavuştu.

Hazret-i Huzeyfe ölüm döşeğinde yattığı vakit şöyle duâ etmiştir:
- Dost ânî bir baskınla geldi. Pişmanlık fayda vermez. Allahım, fakirlik ve hastalıktan hakkımda hayırlı olanı bana ver. Ölüm hakkımda yaşamaktan hayırlı ise, sana ulaşıncaya kadar ölüm yolunu bana kolaylaştır.


Hazret-i Huzeyfe http://gercektarihdeposu.blogspot.com



20 Eylül 2013 Cuma

Bunlar Müslümanı imanından eder.

 İmanı korumanın yolları 

Haram olan bakışa; “Güzel kadınlara bakmak veya onlarla tokalaşmak sevaptır.” demek, insanı imanından eder.
“Çalışmak namaz kılmaktan önce gelir veya daha önemlidir.” ya da “Çalışmak için namaz kılmamak haram değildir” gibi sözler, insanı imanından eder.
Kişinin eşine veya sevdiği herhangi birine; “Ben Allâh’a tapdığım gibi sana tapıyorum” ya da “seni Allâh’tan çok seviyorum” demesi onu imanından eder.
“Zalim kader”, “Kader utansın”, “bu kadar keder de adaletsizliktir”, “bu sefer kader yolunu şaşırdı” ya da “Allâh benden başka keder gönderecek kimse bulmuyor” gibi kadere itiraz ve tepki içeren sözleri -öfke halinde bile olsa- söylemek, insanı imanından eder.
Birilerine “Allâh’ın oğlu musun?” veya “Allâh’ın oğlu bile olsan”, “Allâh bile seni kurtaramaz”, “Allah bile beni vazgeçiremez” ya da “Allâh bile inse şunu yapmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.


Kâfir olarak can vermiş biri hakkında “Allâh rahmet etsin; Allâh ondan razı olsun ve mekânı cennet olsun” gibi dileklerde bulunulan sözler kullanmak, insanı imanından eder.
Bir Müslümanın dinine, imanına, kitabına, peygamberine veya şeriatına sövmek; onları lanetlemek, buğzetmek veya onlarla alay edip, onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.
Bir Müslümana haksızca söven, onu döven; zulmedip hakkını yiyen ya da haksız olarak onu öldüren kişiye “İyi yaptın.” veya “Helal olsun sana.” demek, insanı imanından eder.
Bir Müslüman hakkında “Malı ve ırzı helaldir.” ya da “Onun öldürülmesi caizdir; haram değildir.” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
İnsanların arasında Allâh’ın haram kıldığı bilinen bir şeye “Helal”dır demek ve helal olan bir şeye “Haram”dır demek, insanı imanından eder.
İslâm’dan başka herhangi bir dine “Hak dindir ve ona saygım var.” gibi bir söz söylemek insanı imanından eder.
İslâm’ın dışındaki bütün din ve inançların, kesinlikle şirk ve küfür içeren din ve inançlar olduklarından şüphe etmek veya bunun hakkında çekimser kalmak gibi bütün düşünce ve sözler, insanı imanından eder.
İslâm dininin simgelerinden olan camii, ezan gibi şeylerin biriyle ya da sakal, misvak ve nafile namazlar gibi Rasulullâh efendimizin sünnetlerinden olan şeylerin herhangi biriyle alay etmek, onları küçümseme yönünde sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Ahiret gününü, ahiretteki gerçekleri, (yeniden dirilme, mahşer, hesap, sevap, azap, sırat, cennet veya kabir azabı vb…) inkâr etmek, yalanlamak, yok saymak, onlarla alay etmek veya onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.

Allâh’tan başkasının ibadete layık veya müstahak olduğunu söylemek -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
Bir Müslümana: “Allâh senin dinini, imanını alsın.” ya da “Allâh sana iman üzere ölmeyi nasip etmesin.” demek, insanı imanından eder.
Kâfirin birine: “Allâh sana hidayet ve iman etmeyi nasip etmesin.” diyerek küfre rıza göstermek, insanı imanından eder.
Yahudi ve Hıristiyanlar dâhil, bütün kâfirlerin tapınaklarına “Onlar da Allâh’ın evleridir” demek, insanı imanından eder.
Birine veya birşeye “Allâh’sız” ya da senin “Allâh’ın yoktur” gibi sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Birine “Allâh’ına kadar şöyledir” demek, insanı imanından eder.
Biri veya bir şey hakkında “Allâh bunu yanlışlıkla yarattı” ya da “Bir şeyini unutarak eksik yaratmış” gibi sözler sarfetmek şaka da olsa insanı imandan eder
İman esaslarından “Kader” inancına aykırı olan; “Allah yalnızca hayrı yaratır; şerri yaratmaz”, “herkes kendi kaderini kendisi yaratır, kendisi çizer”, “falanca şey Allah’ın takdiriyle olmamıştır ve olamaz” ya da “her şey Allah’ın takdiriyle değildir” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.
Çirkin sözlerden olan; “Allâh’ımı şaşırttın, Allâh’ımı bıktırdın, Allâh’ını öpeyim, Allâh’ım bize babalık yap” veya “Allâh baba” gibi sözler, şaka dâhil hangi maksatla söylenmiş olursa olsun, insanı imanından eder.
“Seninle cehennem ödüldür ve sensiz cennet sürgündür” gibi sözler; cennetin nimetlerini vecehennemdeki azabı hafife alma ve küçümseme içeren söz ve iddialar şaka da olsa hangi maksatla olursa olsun insanı imandan eder.
Birine “Sen peygamber de olsan sana inanmam” veya “Bir peygamber bile şunu söylese inanmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.

Müslüman birini, dinini kastederek “Ey kâfir, ey Yahudi” ve benzeri küfür ve kâfirlerin isimleriyle onu çağırmak, insanı imanından eder
“Ben Müslüman değilim, ben gâvurum, ben Yahudiyim” veya “Ben Hristiyanım” veya “Şu işim olmazsa imandan olayım” ya da “Ben bir yıl veya on yıl sonra İslâm dininden çıkacağım” gibi sözleri ciddi olarak, şaka yaparak, ya da kızgınlıkla bile olsa söylemek; insanı imanından eder.

Kim ki “Canımı sıkmayın ya da üzerime fazla gelmeyin, yoksa imandan çıkarım” ya da “Allâh’a ve peygambere ya da İslâm’a söveceğim” derse, imanından olur.
“Ekmek Kur’an'dan daha kutsaldır” veya “Ekmeğe Kur’an'dan daha fazla saygı göstermek farzdır” gibi anlamları taşıyan sözler, insanı imanından eder.
Cennet ile alay ederek “Ben falan kişiyle cennete bile girmem” ya da “Sensiz cenneti bile istemem” gibi cenneti istememek ya da cehenneme girmekten çekinmemek anlamı içeren bütün sözler -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
“Güzel kadınlarla birlikte olmanın zevkini yaşamak, cehenneme girmeye bile değer” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Kâfir olan birine, küfrüne rağmen “Allâh seni seviyor”, “Allâh senden razıdır” ya da “Allâh senden razı olsun” demek, insanı imanından eder.
Kadere tepki gösterip, itiraz ederek “Allâh’ım, ben sana ne yaptım ki bana bu acıyı verdin” veya “Yalnız bana mı gücün yetiyor” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Namaz ve diğer farzlarla alay ederek; “Bunlar bana farz değil”, “Ben bunlardan muafım”, “Bunlar bana fayda vermezler” veya “İşim hepsinden önemlidir” gibi sözleri söylemek şaka da olsa, insanı imanından eder.
Bir Müslümana; “Senin dininin, imanının, kitabının, namazının, şeriatının veya senin hayrının içine ederim” demek, insanı imanından eder
Bir kâfirin küfründen veya küfre düşüren sözler ile davranışlarından hoşlanmak ve hoşnut olarak gülmek, insanı imanından eder.
Dünyadaki yaptığı iyilikler ne kadar olursa olsun, Müslüman olmayan birine; “Müslümanlardan daha hayırlıdır, daha efdaldir” veya “Allâh O’nu küfrüne rağmen sever” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
Ölen birine; “Ölümü hak etmemişti”, “Ölüm ona yakışmaz” ya da “Şimdi ölmemesi gerekirdi” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
“Keşke zina, zulüm veya adam öldürmek haram olmasaydı” demek, insanı imanından eder

“Kâfirler cehennemde ebedi kalmazlar” demek, insanı imanından eder.
Yalan söyleyen bir kişinin, Allâh’ı cahil olmakla vasıflandırarak; “Allâh şahittir ki ben yalan söylemiyorum.” sözünü kullanması, onu imanından eder.
Kâfir olarak ölen, bütün veya bazı kâfirlerin; “Dünyadaki yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak cennete girecekler.” veya “Girmek onların da hakkıdır.” demek, insanı imanından eder.
Bir kâfirin İslâm’a girmesini engellemek ya da geciktirmek, insanı imanından eder.
Kur’an-ı, müzik çalarak birlikte okumak, insanı imanından eder.
Haram olan bir şeyin haram olmasıyla alay ederek, onu işleyen; zina yaparken, içki içerken veya haram bir şeyi yerken bereketlenme niyetiyle “Besmele” çeken insan, imandan çıkar
Namaz kılması emredilen kişiye; “Sen namaz kılmakla neyi kazandın ki, bana namaz değil iş lazım.” veya “Namaz kılıp kılmamak önemli değil.” demek, insanı imanından eder.
Kim ki Allâh’tan ya da kıyametten veya ölenin can çekişmesinden, kabir azabından, mahşerden hesaptan, mizandan, sırattan ve cehennemden korkmam derse şaka veya ciddi veya öfke halinde olsa bile imandan olur
Allâh’a itiraz ederek; “Allâh neden beni yarattı?”, “Neden şunu emretti?”, “Neden şunu yasakladı?”, “Neden şunu böyle değil de şöyle yarattı? ” veya “Falanca şeyi yapmamalıydı.” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Her kes tarafından haram olduğu bilinen herhangi bir şeyi işleyene (sevap kazandırma manasında) “helal olsun sana” ya da “iyi yaptın” veya “doğru olanı yaptın” gibi sözleri söylemek insanı imandan eder.
Bundan başka küfürle alakalı olan hükümler konusunda geniş bilgi almak isteyen “İslâm’ın Temel İnançları” ve “Behcettun Nazar” adlı kitaplarıma bakabilir.


19 Eylül 2013 Perşembe

İslam ile Kemalizm Uyuşmaz ve Bağdaşmaz

İLAHÎ İslam dini ile Marksist ideoloji uyuşur ve bağdaşır mı?

Uyuşur ve bağdaşır demek mümkün değildir. İkisi birbirinin zıddıdır. 

İslam, Tevhid inancı yani kemal sıfatlarla sıfatlı, noksan sıfatlardan
münezzeh, kainatın Yaratıcısı, alemlerin Rabbi, mutlak kudret Sahibi,ilmi ve iradesi her şeyi kuşatmış bir Allah'ın varlığını kabul eder.

Marksizm ise ateisttir, materyalisttir.

Peki İslam dini ile, M. Kemal Paşa'nın ölümünden sonra çıkartılmış
Kemalist ideoloji uyuşur ve bağdaşır mı?

Bu ikisi de bağdaşmaz ve uyuşmaz. İnsan sadece Allah'a inanmakla Müslüman olamaz.

Kelime-i Tevhid'in, birbirinden ayrılmaz iki esası vardır: 



Allah'tan başka ilah
olmadığına ve Hz. Muhammed'in (Salat ve selam olsun ona) Allah'ın Resulü olduğuna iman etmek.

Kemalist sistemde (Ona bir tür dindir de diyebiliriz...) Allah'a iman şartı yoktur. Bir deist de Kemalist olabilir, bir ateist de.

Kemalizm'in esası/temeli M. Kemal'e iman etmektir. İşte bu yönden İslam ile Kemalizm uyuşmaz ve bağdaşmaz.

Son 60 yıl içinde yetişen bir takım sözde İslam ilahiyatçıları,İslam ile
Kemalizmi uyuşturmaya, bağdaştırmaya çalışıyorlar. Boşuna gayret!

İslam dininin temel kitabı ve kaynağı Kur'andır. Kemalistler
Kitabullah'ı temel kaynak ve referans olarak kabul etmez.

İslam'da âhirete iman şartı vardır. Kemalizmde âhirete inanıp inanmamak ihtiyaridir, yani seçimliktir, ister inanır, ister inanmaz.

İslam'da din ve dünya ayırımı yoktur. Kemalizmin ana umdesi ise,laikliktir.

Nice Kemaliste göre din bir vicdan işidir,dünyaya karışamaz.

İslam, insan sağlığına zarar veren ve nice sosyal hastalığa yol açan içkiyi yasak etmiştir. Kemalizmde ise içki bol bol içilir.

İslam ribayı/faizi yasak kılmıştır. Kemalizmde ise iktisat, ticaret,
finansla ilgili muamelatta faiz esastır.

İslam kadın konusunda hayâyı, iffeti, tesettürü esas almıştır.
Kemalizm ise tesettüre ve İslam'ın kadın anlayışına karşıdır.

İslam'da din esaslarına dayanan Tevhidî eğitim sistemi vardır.
Kemalizmin Tevhid-i Tedrisat eğitim sistemi ise nice husus ve noktalarda İslam'a taban tabana zıttır.

İslam'ın bir Şeriatı vardır. Kemalizm bu Şeriata radikal şekilde karşıdır.

İslam'da yaratılış inancı vardır, kemalizmde evrim teorisi. İslam'da İmamet/Hilafet vardır.

Kemalizm Hilafete karşıdır ve onu
yıkmıştır.

Masonların geleneksel kolu, "Kainatın Yüce Mimarına"
inanmayanları Masonluğa almaz, "localara" sokmaz.

Kemalizmde böyle bir şart yoktur.

Yahudiler ve Hıristiyanlar da Allah'a, âhirete inanırlar ama Allah'a,
Peygamberlere, ilahi Kitaplara iman bakımından İslam ile aralarında ittifak ve uyum yoktur.

Bir insanın Müslüman olması için Allah'ı kemal sıfatlarla
sıfatlandırması, noksan sıfatlardan tenzih etmesi gerekir.

Müslüman, isimleri bilinsin veya bilinmesin BÜTÜN Peygamberlere
iman eder. Müslüman BÜTÜN kitaplara iman eder. (Daha önce gönderilen
kitaplar tahrife uğramıştır.)

Yukarıdaki izahattan anlaşılacağı üzere: İslam ile ateist ve materyalist bir ideoloji olan Marksizm uyuşmaz ve bağdaşmaz.

İslam ile Kemalizm uyuşmaz ve bağdaşmaz.

İslam ile Yahudilik ve Hıristiyanlık uyuşmaz ve bağdaşmaz.

İslam tek hak din olmakta, tek hak dünya nizamı olmakta hiçbir
başka din ve ideoloji ile müşareket (ortaklık) kabul etmez.

Teolojik bakımdan dünya üzerinde, İslam'ın zuhurundan sonra tek ibrahimî din vardır, o da İslam'dır.

İslam dini Nazizm ile de bağdaşmaz ve uyuşmaz ama Naziler İslam'a ve Müslümanlara karşı oldukça saygılı davranmışlardır.

Türkiye'nin yakın tarihinde Kemalizmin İslam'a ve Müslümanlara
yaptıkları, sahih bilgiler ve gerçek belgelerle gözler önündedir.

İslam ile Kemalizmin bağdaşabileceği iddiası doğru, realist, insaflı bir iddia değildir.

Tevhid inancı ile Teslis inancı nasıl asla bağdaşmaz ve uyuşmaz ise,
İslam ile Kemalizm de uyuşmaz ve bağdaşmaz.

İslam ile Kemalizmin uyuşup bağdaşacağı tezini ortaya sürenler M.Kemal Paşa'nın bidayette sarf ettiği bazı sözlere dayanıyorlar.

Paşa'yı bir bütün olarak ele almak gerekir. Bütüne bakınca, bizim
uyuşmazlık tezimizin ve iddiamızın doğru olduğu anlaşılacaktır.

ABD, AB, beynelmilel Siyonizm, militan Haçlılar ve Evangelistler,
Vatican, global emperyalistler Türkiye'de kendilerine hizmet edecek evcil, ılımlı, suya sabuna dokunmaz, fıkıhsız ve Şeriatsız, ilahî hak din
olmaktan çıkıp bir hümanizme haline dönüşmüş seküler/beşerî bir İslam türetmek istiyorlar.

Hatta kulağımıza geldiğine göre 1924'te ilga edilmiş Hilafeti, bu makama kendilerine tâbi uydu bir kişiyi getirmek şartıyla yeniden
hayata geçirmek istiyorlarmış..

MEHMET ŞEVKET EYGİ Hocam ellerin den operim.



15 Ağustos 2013 Perşembe

Kemalizm'in temel prensipleri nelerdir? İslam a karşı bir reaksiyondur!


Kemalizm İslam'a karşı bir reaksiyondur! 


M. Kemal Paşa'nın ölümünden sonra oluşturulmuş Kemalizm ideolojisi ile Din-i Mübin-i İslam kesinlikle uyuşmaz ve bağdaşmaz.
Birtakım Kemalist ilahiyatçıların İslam ile Kemalizmi bağdaştırma gayretleri gülünçtür ve boştur.
Şuurlu bir Müslümanın Kemalist olması mümkün değildir.
İslam, Son Peygamber Muhammed Mustafa'nın (Salat ve selam olsun ona) Allah katından getirdiği dindir. Kemalizm, M. Kemal'a atf edilen bazı ilkeleri, görüşleri, inançları, dogmaları esas alan bir ideolojidir. Yukarıda beyan edildiği gibi bu ideoloji Paşa'nın ölümünden sonra oluşturulmuştur.
Kemalizm dört başı mâmur bir ideoloji midir? Değildir, ideolojiye benzeyen eklektik bir sistemdir.
Kemalizm'in temel prensipleri nelerdir?
Allah inancı konusunda inkarcı veya agnostiktir.
Pozitif ilimleri en büyük mürşid kabul eder.
Ahiret inancı, hesap kitap, Cennet Cehennem yoktur.


İslam Şeriatını reddeder.
Risalet-i Muhammediyeyi zımnen reddeder.
Kemalizm İslam'a karşı bir reaksiyondur.
Kemalizm uzun yıllar boyunca Türkiye'deki vesayet rejiminin resmî ideolojisi olmuştur.
Müslümanlar bu ideolojiyi kabul etmeye zorlanmıştır.
Kemalizmi tenkit eden Müslümanlara eziyet edilmiş, bazısı zindanlara atılmıştır.
12 Eylülden sonra bütün din görevlilerine Kemalizm'e inanacaklarına ve sadık olacaklarına dair taahhütname imzalatılmıştır.
Bugün dünyanın, insan haklarına bağlı ve saygılı hiçbir medenî ve ileri ülkesinde resmî ideoloji yoktur.
Kemalizm Türkiye'nin millî kimliğine ve millî kültürüne aykırıdır.
Kemalistler Türkiye'de çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanları uzun yıllar vesayet rejimi gölgesi altında ezmişlerdir.
Yakın tarihimizde din hizmetlisi, İslam hocası yetiştiren medreseler kapatılmış, tasavvuf tekkeleri kapatılmış, on bine yakın cami, medrese, tekke, vakıf binası tahrip edilmiştir.
İsmet İnönü zamanında Kemalistler dinî yayın yapılmasına izin vermemişlerdir. Kemalistler TCK'nun 163'üncü maddesiyle din adamlarını, Müslüman yazarları, Risale-i Nur talebelerini ağır cezalarda yargılamış ve zindanlarda çürütmüştür.
Kemalistler Müslümanlara karşı devlet terörü uygulamıştır.
Kemalizm Müslümanlar için bir heyûla olmuştur.
Birtakım ilahiyatçıların Kemalizm ile İslam'ı bağdaştırmaya yeltenmeleri cinnetten öte bir şeydir.
M. Kemal sağlığında Mason derneklerini kapattırmıştı. İnönü bu dernekleri açmış, lakin İslam tekkelerini kapalı tutmuştur.
Kemalizm halen yürürlüktedir.
M. Kemal'in devrimlerine bağlı ve sadık kalacağını dair yemin etmeyen bir milletvekili mazbatasını alıp Meclise girememektedir.
M. Kemal'in ölümünden sonra inşa edilen Anıtkabir bir Sezar mâbedi haline getirilmiştir.
Sünnî ilahiyatçıların, İslam ile Kemalizm'in bağdaşmayacağına ve uyuşmayacağına dair yüksek seviyede ilmî, ciddî, objektif kitaplar yazmaları onlar için zarurî bir vazifedir.
Kemalizmin, en kısa zamanda inanılması mecburî resmî ideoloji olmaktan çıkarılıp özelleştirilmesi şarttır. İsteyen inansın, istemeyen inanmasın. Müslümanlara bu konuda baskı ve terör yapılmasın.

KAYNAK: Milli Gazete / Mehmet Şevket Eygi