musluman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
musluman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2013 Perşembe

Osmanlılar ve büyük Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem

Osmanlılar & Peygamber SAV
Osmanlılar büyük Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem  ve O'nun etrafındaki parlak yıldızların açtığı yolda yürüdüler. Ancak bu eser, kendiliğinden doğmadı. Fatih'in yanında bir Akşemsettin, Yavuz'un yanında Zenbilli Ali Cemali vardı. Bu büyük din adamları, onları irşad ederek bulundukları kemâl mertebesine ulaştırdılar. Fatih İstanbul'u aldıktan sonra, Bizans'ın kalbi olan şehri Türklerden kurtarma gayesiyle Avrupa'da büyük bir Haçlı ordusu hazırlanıyordu. Bu hâdise Türk sultanını telaşa düşürmedi. Çünkü o, ruhlarda saltanatını kurmuştu. Adaletinin tahtı hiçbir kuvvetten korkmayacak kadar sağlamdı. O telâş etmedi; lâkin Rum psikoposlardan bir heyet Haçlıların merkezi olan Paris'e koştu. Müslümanların elinden kurtarılmasına karar verilen Hıristiyan devletinin ruhanileri, Haçlıları şaşırtan şu ultimatomu verdiler: ''Sakın bizi kurtarmaya gelmeyin. Gelirseniz bizi karşınızda bulursunuz. Biz Türk sultanı ile çok iyi anlaştık. Ondan ayrılmak istemiyoruz.


Nurettin Topçu, İslam ve İnsan Mevlana ve Tasavvuf, s.76

Kul olmayı öğren! 

İbrahim Ethem Hazretleri, azat etmek için bir köle almıştı. Sordu;
İbrahim Ethem Hazretleri: Adın ne?
Köle: Ne diye çağırırsanız odur.
İbrahim Ethem Hazretleri: Ne yemek istersin?
Köle: Ne verirseniz onu yerim.
İbrahim Ethem Hazretleri: Ne iş yaparsın?
Köle: Ne emrederseniz onu yaparım.
İbrahim Ethem Hazretleri: Ne arzu edersin?
Köle: Kölenin arzusu olurmu? Efendinin dileği kölenin arzusudur.
İbrahim Ethem Hazretleri: Bu cevaplar karşısında hüngür hüngür ağlayıp, kendi kendisine: Be hey miskin! Kulluğu bu köleden öğren! Sen hiç ömründe Allah’a karşı böyle kul olabildin mi? demiştir.

Rabbim cümlemizi layikıyla kendisine kul olmayı nasip eylesin..





http://gercektarihdeposu.blogspot.com


Müslüman

 Müslüman günah işlemeyen insan demek değildir.
 Müslüman da günah işleyebilir. 
 Ama günahlarından kurtulma mücadelesi 
 Müslüman'ın ilkesidir.

 Günah işleyip, işlediği günahı yok sayan,
 günahına üzülüp endişelenmeyen
 Allah'ın yardımına layık olmaz.



24 Kasım 2013 Pazar

BUGÜN 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ

BUGÜN 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLARKEN, ŞAPKA KANUNU YÜZÜNDEN İDAM EDİLENLERİ BİLİYOR MUYDUNUZ ?


Herkesin korkup köşelerine çekildiği bir zamandır 1920-1927 tarihleri. İstiklâl Mahkemeleri'nin kurulduğu bu zaman dilimi, Cumhuriyet tarihinde en çok tutuklamanın yapıldığı yıllardır. Bu dönemde hiçbir menfi harekete bulaşmadan sadıkane yolunda yürüyenler ne yazık ki mazlum oldular. Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 1969 yılında yazdığı 'Son Devrin Mazlumları' kitabının takdim kısmında bu insanlar için "Bu eser, tarih boyunca büyük mazlumlardan sonra 'beklenmesi ve ona eklenmesi' gereken bir bahsi çerçeveliyor. İman ve ideal uğrunda umumi mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususi planda gösterilmesi..." ifadelerini kullanır. Necip Fazıl, pek çok kalemin yazmaktan çekindiği din mazlumlarından Ulu Hakan Abdülhamit, Şeyh Sait, İskilipli Atıf Hoca, Esad Erbilî Hazretleri, Bediüzzaman Said Nursî ve Dersim mağdurlarının yaşadıklarını şahitlerden de dinledikleriyle cesur bir dille anlatır. 


Bugün Dersim ve 12 Eylül arşivlerini okuyan, şahitlerini dinleyen Türkiye, tarih kitaplarında yer bulamayan İstiklâl Mahkemeleri'ni de yeniden konuşuyor. Zira idamlar neticesinde hapishanelerde hayatı bitirilen ya da sürgüne gönderilen bu insanların hayatları ve geride bıraktıkları hâlâ tarihin karanlık sayfalarında yer alıyor.Arşivler gizli olduğu için açılmıyor ancak Başbakan Erdoğan'ın direktifiyle belgelerin latin harflerine çevrileceği belirtiliyor

29 Nisan 1920'de Mehmet Şükrü Bey'in TBMM'ye verdiği önergeyle 'Hıyanet-i Vataniye Kanunu' kabul edilir. Tehdit unsuru sayılan hareketlere karşı daha sıkı tedbir almak isteyen Dr. Tevfik Rüştü Bey, Mustafa Kemal'e İhtilâl Mahkemeleri kurulması için bir öneri verir. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde, düzenin sağlanamaması üzerine, 1793’te, Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa da 14 İstiklâl Mahkemesi kurulması için öneride bulunur ve mahkemeler Temmuz 1921-Ekim 1923 tarihleri arasında çalışır. İlk olarak Kastamonu, Konya, Samsun ve Yozgat'da kurulir ve 17 Şubat 1921'e kadar yaklaşık beş ay kadar çalışır. Bu dönemde casus, bozguncu, eşkıya, hain, asker ailelerine tecavüz edenler en ağır şekilde cezalandırılır. Çerkez Ethem, Atatürk'e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakılır. Sonuçta 54 bin insan yargılanır, 1054 insan idam edilir, 43 bin kişi ise sürgün ve hapis cezası alır.

1923'te tekrar açılan ikinci dönem İstiklâl Mahkemeleri, 1927'ye kadar faaliyet gösterir. Bu mahkemelerdeyse asker kaçakları, Kurtuluş Savaşı'nda düşmana yardım edenler ve isyan çıkaranlar yargılanır. Mahkeme, 29 Haziran 1925 tarihinde Diyarbakır'da Şeyh Sait ve 46 destekçisini idam eder. Sonrasında ise Cumhuriyet'in ilanını eleştirenleri, hilafet ve saltanat propagandası yapanları yargılamak için İstanbul ve Ankara İstiklâl Mahkemeleri kurulur. Ulusal otoriteyi sağlamak için kurulan bu mahkemeler bir süre sonra binlerce masum ve mazlum insanın idam edildiği bir yapı haline gelir. Ankara İstiklâl Mahkemeleri'nin Başkanı Ali Çetinkaya nam-ı diğer Kel Ali, savcısı Necip Ali Küçüka ve üyesi Kılıç Ali'dir. İşte bu 'Üç Ali', yapılan birçok haksız yargılamayla hafızalara kazınır. İstiklâl Mahkemeleri'nin en temel özelliği ise yargılananların itiraz yani temyiz hakkının bulunmamasıdır. Mahkemelerde yargılananların birçoğu aynı gün içerisinde tutuklanır, yargılanır, cezalarını alır ve idam edilir. Ali Çetinkaya'nın Ankara İstiklâl Mahkemesi ceza dağılım cetveline göre vicahen, gıyaben ve müeccelen verdiği idam kararlarının toplamı 2470'tir. Salben (asılarak) gerçekleştirilen idamlarda kadrolu olarak görevlendirilen Keskinli Cellât Kara Ali, Tanin gazetesinde kendisiyle yapılan bir röportajda: "Ben Ankara'da 6128 kişinin sehpada ipini çekmişim." der.
Yalnız Allahtan Korkar’

Yargılamaları hukuk dışıydı


İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar” yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.

55 bin kişi yargılandı 1352 kişi idam edildi 


İstiklal Mahkemeleri zabıtlarını ilk gören kişilerden olan Prof. Dr. Ergün Aybars’ın verdiği bilgiye göre, İstiklal Mahkemeleri’nde 55 bin kişi yargılandı, 1352 kişi idam edildi, yaklaşık 40 bin kişi hakkında ise dayak cezası verildi. Toplam 17 İstiklal Mahkemesi kuruldu. Ankara hariç diğer İstiklal Mahkemeleri 17 Şubat 1921’de kaldırıldı. Ankara İstiklal Mahkemesi ise 31 Temmuz 1922’ye kadar görev yaptı. Çerkez Ethem, Atatürk’e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakıldı. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri ise 1923-1927 arasında çalıştı. Hilafet ve saltanat yanlıları yargılandı.
İstiklal Mahkemeleri’nde bin 352 kişi idam edildi. Şeyh Said, isyanın liderliğini yapmaktan 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi’nce idam edildi. Başbakan Erdoğan’ın Dersim Katliamı ile ilgili özür konuşması sırasında sözünü ettiği İskilipli Atıf Hoca da, Şapka Devrimi’ne karşı çıktığı için Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından şubat 1926’da müdafaa yapmasına gerek görülmeden Kel Ali lakaplı (Ali Çetinkaya)’nın kararıyla Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asıldı.

İstiklâl Mahkemeleri'nde idam edilen tek kadın


İstiklâl Mahkemeleri'nde birçok insanın şapka yüzünden asıldığı bilinir ama biri var ki onun hikâyesine akıl sır erdiremiyor insan. 24 Kasım 1925'te Kahramanmaraş'ta kurulan 23 darağacında bir de kadın vardır: Şalcı Şöhret Bacı. Erzurum'da yetim çocuklarına bakmak için el işi şal örüp çarşıda satan bir annedir o. Devlet birden şapka giymeyi emredince, yayılan dedikodularla birlikte Maraş halkı protesto amacıyla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçer. O esnada kadınlar hamamından çıkan Şöhret Bacı'ya "Senin oğlanlar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip ol." der biri. Fevri bir kadındır Şalcı Bacı. Bohçasıyla hamamdan dışarı fırladığı gibi hükümet konağının önüne gider. Asker ve halk arasında sürtüşme olduğunu görünce evlatlarını aramaya başlar. Bulamayınca, oğullarını askerlerin teslim aldığını düşünür. Annelik duygusuyla bağırarak bohçasındaki takunyaları askerlere fırlatır ve şapka hakkında kötü sözler sarf eder. Ne olduğunu anlamadan tutuklanır, yargılanır ve 22 erkekle birlikte asılır. Rivayete göre, "Ben hatun kişiyim, şapkayla ne işim olur?" dese de dinletemez kimseye. İdam edilirken kadın olduğu anlaşılmasın diye başına çuval geçirilir. Bu süreçte idam edilen ilk ve tek kadın olur.

Türkiye'nin karanlık döneminin unsuru olan İstiklal Mahkemelerinin kaldırılışının yıldönümü bugün


TİMETÜRK

http://gercektarihdeposu.blogspot.com

ÇÖLLERDEN GÜLLER BİTİREN MUALLİMİM, İŞTE O BENİM PEYGAMBERİM (S.A.V)
Sözler onunla başlar, onunla son bulur. İşte bu yüzden bismillah…
Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.








22 Kasım 2013 Cuma

Bilinçli Müslüman

Müslümanların her alanda bilinçlenmelerini arzu ediyoruz.
İslâm düşmanları, cemiyeti bugünkü şahsiyetsiz, içkici, faiz sever, laik ve başıbozuk hale getirmek için nasıl uzun yıllar gayret sarfetmişlerse,onları susturmak, insanları bu hainlerin elinden kurtarmak için de aynı derecede, belki de daha fazla gayret göstermek gerekli..

Müslümanların siyasî alanda bilinçlenmelerini arzu ediyoruz.

Demokrasi nedir, Batıcılık nedir, Batı nedir, Batıcı nedir, Emperyalizm nedir, bunların ve benzerlerinin, hemen hemen dünyadaki bütün Müslümanların boğazına nasıl ve kimler saldırmışlardır?

İşte bütün bunların, en kaba hatlarıyla da olsa, bilinmesini istiyoruz. Bunlar bilinmelidir ki, siyasî bir tercih, bir hareket söz konusu olduğu zaman, Müslümanların, yanılmadan neyin yanında yer alacaklarını kestirmeleri mümkün olsun.

Bu şuur verildiği takdirde, tertemiz Müslümanlar oldukları halde, kapitalist, faizci, kemalist ve laik zihniyetli, gayr-i İslâmî bir gidişatın temsilcisi parti ve örgütlerin arkasından gidenler, hatalarını idrak edip doğruya yönelebilirler.

Cahit Zarifoğlu - Bir Değirmendir Bu Dünya

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Müslümanların siyasî alanda bilinçlenmelerini arzu ediyoruz.

19 Kasım 2013 Salı

UNUTMADIK VE UNUTMAYACAĞIZ

Adalet terazimizi ve ahlak yapımızı bozdular..

İttihad ve terakki çetelerinin entrikalarla kurduğu hain kapitalist ve sosyalist şeytani düzenlerin Müslüman ülkeleri işgalinden beri tam yüz elli yıldır çok canlar verildi. Çok ocaklar söndü. Çok yuvalar dağıldı. 

Musul, Kerkük ve Balkanlar gibi en verimli toprakları kaybettik. Koskoca Cihan Devleti Osmanlı’yı yıkan bu masonik sabataist çetenin başımıza musallat ettiği bu çarpık ve bozuk düzen, işe Allah’a savaşla başladı. 

Bu düzenin temsilcileri eliyle Ana Hayat Yasamız Kur’an-ı Kerim suç aleti sayılarak okunması, anlaşılması ve yaşanmasına türlü engeller konuldu.

Ecdat yadigarı camilerimizin minarelerinden Allah-u Ekber ezanlarını tam 17 yıl yasakladılar. Sultan Fatih’in emaneti Ayasofya Camimiz müzeye çevrildi. 

İzinden gitmekle şeref duyduğumuz Başöğretmenimiz ve eşsiz önderimiz Hz. Muhammed (s.a) efendimizin mesajları öğretilmedi. Tanıtılmadı, anlatılamadı ve yaşanılamadı.. 


Bu sebeble bilhassa ahlaki çöküş depremi bütün hızıyla sürüyor…

Her Peygamber Efendilerimiz devrinin Firavuni düzenini yıkarken bu asrın zalimleri Hakk düzenini devre dışı bırakarak Allah’ın değişmez ve değiştirilemez yasası İslam düzenini hayatımızdan çıkardılar. 

Ölçü düzenimizi, adalet terazimizi ve ahlak yapımızı bozdular..

Ve sonunda Allah’a kul olmaktan ve kulluk görevlerini yapmaktan utanan ve sıkılan bir toplum meydana getirdiler. 

Depremlerde yıkılan demirinden ve çimentosundan çalınmış binalar gibi imanımızı, şuurumuzu, birlik ve kardeşlik ruhumuzu çaldılar. 

Başımızı (hilafetimizi) kopararak Ümmet ve vahdet binamızı yıktılar. Ve bizleri kurda kuşa yem ettiler. 

Harflerimizi kaldırarak medeniyetimizle aramızdaki bin yıllık köprüyü bombaladılar. 

Eğitimsizlikten, savunmamızı, sanayimizi ve teknolojimizi düşmanlarımızın müsaadesine ve himayesine terk ettiler.

Camilerimizi dilsizler, sağırlar ve körler okulu haline getirdiler. 

Binlerce idam sehpalarıyla ve çeşitli baskılarla alimler susturulunca hakikatleri duyamayan toplum gerçekleri göremez hale geldi. 

Şimdi iki yüz yıldır devam eden bu sarsıntıların bedelini fertte, ailede, toplumda beraberce ödüyoruz. Saygı, sevgi, merhamet, sorumluluk duygusu köreltilmiş batı hayranı ve moda kurbanı şeytanın maskarası bir nesil yetiştirmeyi başaran bu hain düzen entrikacılarını, 

Osmanlı Devletimizi çökerten ve genç Türkiye’mizin rotasının İslam Nizamına döndürülmemesi için uğraşan Siyonist, Sabataist ve Masonik çeteleri unutmadık ve asla unutmayacağız….

Tekrar tekrar söylüyor ve ilan ediyorum ki,

Hâkimiyet ve Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Allah’ın Hak düzenine ait oluncaya ve Hak düzen İslam’a dönünceye kadar başımızın belalardan kurtulma imkânı yoktur.

Allah’ın düşmanlarını dost, dostlarını da düşman görmeye devam ettikçe sarsılacağız, sürüleceğiz, dövüleceğiz ve ağlamaya devam edeceğiz.

Müslümanlar kardeş olmadıkça, birbirimizi sevmedikçe ve birbirimizin kuyusunu kazmaya devam ettikçe iki yakamız bir araya gelmesi mümkün değildir.

Şevki Yılmaz – Yeni Akit (11 Kasım 2011)


http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Tekrar tekrar söylüyor ve ilan ediyorum ki,
Hâkimiyet ve Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Allah’ın Hak düzenine ait oluncaya ve Hak düzen İslam’a dönünceye kadar başımızın belalardan kurtulma imkânı yoktur.

14 Kasım 2013 Perşembe

Timurtaş Hoca, 3 ay sonra evinin kapısına atılmış.

Darbe günü gözaltına alındıktan sonra haber alınamayan Timurtaş Hoca, 3 ay sonra evinin kapısına atılmış. 

Eşi ve çocukları tanıyamamış.

12 Eylül darbesinin yüz binlerce mağdurundan biri de vaaz kasetleri milyonlarca eve ulaşan Timurtaş Uçar Hocaefendiydi. Vefatına kadar 55 ayrı davadan yargılanan ve hepsinden beraat eden Timurtaş Uçar, 12 Eylül darbesini yapanların da hedefindeydi. Vaazları nedeniyle darbenin hemen ardından gözaltına alınan ve kendisinden aylarca haber alınamayan Uçar'ın eşi Mevlüde Uçar "Bir sabah ezanının hemen ardından kapımızı kırarak gelip aldılar,
aylar sonra kapımızın önüne bıraktıklarında çocuklarım bile kendisini tanımadı. Seslenmese ben bile tanıyamayacaktım" şeklinde konuştu.

KAPIYI KIRARAK EVİMİZE GİRDİLER

Star Gazetesi'nden Bünyamin Demirkan'a konuşan ve o günleri anlatırken göz yaşlarına hakim olamayan Mevlüde Uçar, zil çalındıktan sonra kapıyı açmaya fırsat vermeden kapılarının kırıldığını kaydetti. Evde bulunan yüzlerce kitabın delil sayılarak çuvallara konulduğunu aktaran Uçar, sedirlerin, kanepelerin bile kırıldığını ifade etti. Polislerin eşini Gayrettepe'de bulunan Emniyet Müdürlüğü'ne götürdüklerini söylediğini ancak kendisinden aylarca haber alamadıklarını anlatan Mevlüde Uçar, "O günden sonra kapımızın önünde sivil polisler beklediği için kimse evimize gelemedi. Çocuklarıma aylarca çorba ve çaydan başka bir şey yediremedim" dedi.

GÖMLEK BABA KOKUYOR



Eşinin Selimiye Kışlası'nda tutulduğunu duyduktan sonra buraya gittiğini anlatan Mevlüde Uçar, "Uzun süre uğraştıktan sonra eşimin burada olduğunu öğrendim. Eşimi göremedim ama bana gömleğini gönderdi. Eve döndükten sonra gömleği incelediğimde tüm düğmelerinin koptuğunu, sırt kısmında yırtıkların olduğunu gördüm. Evde babalarını soran çocuklarıma gömleği verdim. Çocuklarım kokladılar öptüler. 'Gömlek babam kokuyor' diyerek gece ona sarılarak yatmalarını unutamıyorum" diye konuştu.

DÖNDÜĞÜNDE ÇOCUKLARI TANIYAMADI

Neyle suçlandığını tam olarak bilmeden aylarca işkence gören Timurtaş Uçar, bir gece yarısı evinin kapısının önüne bırakılmış. Mevlüde Hanım, aylar sonra eşini gördüğü günü anlatırken gözyaşlarını tutamıyor: "Hoca 86 kilo ile gitti 63 kilo ile geldi. Seslenmese tanımayacaktım. Çocuklar zaten tanımadı. 'Bu amca kim' dediler. Daha önce onu hiç görmediğimiz gibi gördük; sakalsız, bıyıksız... 'Hadi Allah'ın, cemaatin, etrafında dönen gençler gelsin de seni kurtarsın' diyerek sakallarını tek tek yolmuşlar."

SOLCULAR, ABDEST SUYU HAZIRLAMIŞ

Timurtaş Hoca'nın serbest kaldıktan sonra yaşadıklarını anlattığını belirten Mevlüde Uçar, eşinin solcular ile aynı koğuşa konduğunu söyledi. Mevlüde Uçar, "Eşim 38 solcunun yanına konulmuş. İlk iki gün solcular eşime takılmışlar. 'Senin ne işin var burada hoca' demişler. Cezaevinde plastik kapların içinde yoğurt ve ekmek veriyorlarmış. Su ise günde iki kere veriliyormuş. Eşim bir gün solcuların bu yoğurt kaplarını yıkayarak içine su doldurduklarını görmüş. Sular ile ne yapacaklarını sorduğunda ise, 'Bu sana lazım. Abdest alman için' demişler" diye konuştu.

BU GÜNLERİ GÖRMESİNİ ÇOK İSTERDİM

Selimiye Kışlası'nda gördüğü işkence sırasında vücuduna elektrik verilen Timurtaş Uçar, bu nedenle sağ elinin iki, sol elinin iki ve ayaklarının birer parmağını kalan hayatında kullanamamış. Mevlüde Uçar, eşinin bu durumu uzun süre çocuklarından sakladığını anlattı. Timurtaş Uçar Hocaefendi'nin Başbakan Erdoğan'a belediye başkanı olmadan önce ve olduktan sonra "Şehri Tayyibenin Tayyib'ine" şeklinde başlayan dualar ettiğini söyleyen Mevlüde Hanım, "Hayatı boyunca Asım'ın nesline benzer neslin geleceğini söyledi. Bu neslin yetiştirilmesi için uğraştı. Türkiye'nin Müslümanlara liderlik edeceğini söyledi durdu. Türkiye'nin geldiği bu günleri görmesini çok isterdim. Ömrünün bu günleri görmesini çok isterdim" dedi.




Timurtaş Hoca, 3 ay sonra evinin kapısına atılmış.


www.tarihimiz.info  




27 Ekim 2013 Pazar

Resulullahın Yolu

Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar. 
Peygamberimizin yolu, Kur'an-ı kerim ile hadis-i şerifler ile ve müctehidlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bu üç vesika, bir de, İcma-ı ümmet vardır ki, Eshab-ı kiramın ve Tabiinin sözbirliğine denir. Bir hüküm üzerinde, dört mezhebin ictihadları arasında icma hasıl olursa, bu icmaa da inanmak gerekir, innamıyan küfre girer. (Mektubat c.2, m. 36) 

İslâm âlimleri yanlış birşey üzerinde ittifakta bulunmazlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.” (İ.Ahmed). Bu dört vesikaya Edille-i şerıyye denir. Bunların dışında kalan herşey bid'attir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ümmetim yetimşüç fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.” (İbni Mace) 

Bu ayrılık, usulde, imanda olan ayrılıktır. Eshab-ı kiramdan sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanıları bozuldu. Eshab-ı kiramın doğru imanından ayrıldılar. Dalalet fırkaları meydane geldi. Bu bozuk fırkalara, bid'at fırları denir. Bunlar, bazı nassları tevil ederek yanıldıkları için kâfir değildir. Fakat, islâmiyete zararları, kafirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar. 

Bid'at fırklarını, Ehl-i sünnetin dört doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır. Dört mezheb, birbirlerinin doğru yolda olduğunu söyler ve birbirini severler. Bid'at fırkaları ise, müslümanları parçalamaktadır. Bu dört meshebin birleştirilemiyeceğini, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Allahü teâlâ, mezheblerin birleştirilmesini değil, ayrı olmalarını istiyor. Böylece, islâm dinini kolaylaştırıyor. 

Kur'an-ı kerimde,”Ey iman edenler! Allahın dinine sarılın. Birbirinizden ayrılmayın!” (Al-i İmran 100). Ebüssüud Efendi hazretleri burayı açıklarken, “Ehl-i kitabın parçalandığı gibi parçalanıp da doğru imandan ayrılmayın! Cahiliyye zamanında birbirleriniz ile dövüştüğünüz gibi bölünmeyin!” buyurdu. 

Doğru yolun, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği iman olduğunu, Peygamberimiz haber verdi. Müslümanların bu birliğinden ayrılan, bu ayet-i kerimeye uymamış olur. Bu yolda birleşir, birer kardeş olduğumuzu bilip birbirimizi severek, dünyanın en büyük, en kuvvetli milleti olur, dünyada rahata, huzura, ahırette de sonsuz saadede kavuşuruz. (Hadika s. 696) 


http://gercektarihdeposu.blogspot.com
Canim PEYGAMBERiM Anam Babam Sana Feda Olsun
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

25 Ekim 2013 Cuma

Babasının Sırrı Fatıma Hazretleri Şecaat Sırrı, Aba Sırrı, Kanaat Sırrı, Muhabbet Sırrı


Fatıma ismi, Peygamber soyunun nesilden nesile naklolan bir zenginliği idi aynı zamanda. Öyle ki Rasûlullah (sav) “Ben Fatımalar’ın evlâdıyım” buyurmuştur, Zira Cenab-ı Peygamber'in büyük annesi ile Hazret-i Hatice ve Hazret-i Ali'nin annelerinin adları da Fatıma'dır. Bu söyleyiş şekli Ehl-i beyt arasında devam edecek, Hazret-i Hasan ve Hüseyin de “Fatımalar’ın çocuğu” olarak anılacaktır.

Evlad, babasının sırrıdır buyuruyor Peygamber Efendimiz. Şüphesiz Fatıma Anamız'da da Babasının sırrı zuhur etmiştir. Bu sır onu, Allah'ın tertemiz kılmayı murat ettiği Ehl-i beyt'in bir ferdi eylemiştir. Zira Nübüvvet hanesinin evladı olmak dernek kıyamete dek sürecek siyadetin bir rüknü olmak demektir. Fatıma Hazretleri, Muhammed Âl'inin validesi olan bir soy-anasıdır. Ümmetin şehadeti ile malumdur ki, Rasûl-i Ekrem Efendimiz, hem Fatıma Hazretlerini hem de torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i cennetin ehlinin seyyidleri olarak nitelemiştir. Dolayısıyla bu ilan da göstermektedir ki Rasûlullah (sav)'ın Ehl-i beyti, iki cihanın da seyyidleridir. İşte bu siyadet, Fatıma Hazretleri ile varlığa bürünmüş bir nebevi al sırrıdır.




Fatıma Hazretleri'nin veladeti, risaletin başlangıcına yakın bir tarihti. Kureyş'in Kâbe’yi yeniden inşa ettiği sene dünyayı teşrif etmiş olduğu söylenir. Müşrikler, bu inşa sırasında Hacerü'l-Esved'i yerine yerleştirme vazifesini, gönül huzuru ile Hz. Muhammed'e teslim ederken, O'nu Emin olarak vasıflandırmışlardı. Bu vasıf Hz. Peygamber'in yüce ahlakının ayrılmaz bir parçasıdır ve bu vasfın bir numunesi Fatıma Hazretleridir. O, babasının eminidir. Babası onu, ilk olarak ateşten emin kıldı; cehennem azabından uzak anlamında ona Fatıma ismini verdi. Hazret-i Peygamber,“Kızımı, Fatıma diye adlandırmamın tek sebebi, Allah’ın onu ve onu sevenleri Cehennemden uzak tutacağı hakikatidir” ifadesiyle, bu manayı açıklar. Bu isimle Fâtıma, tertemiz bir ahlaka erdi; yüz aydınlığının kuvveti sebebiyle ‘zehra’ ve Allah’a kurbiyetine, iffetine binaen de ‘betül’ idi.


Fatıma ismi, Peygamber soyunun nesilden nesile naklolan bir zenginliği idi aynı zamanda. Öyle ki Rasûlullah (sav)“Ben Fatımalar’ın evlâdıyım” buyurmuştur, Zira Cenab-ı Peygamber'in büyük annesi ile Hazret-i Hatice ve Hazret-i Ali'nin annelerinin adları da Fatıma'dır. Bu söyleyiş şekli Ehl-i beyt arasında devam edecek, Hazret-i Hasan ve Hüseyin de “Fatımalar’ın çocuğu” olarak anılacaktır.
Oğullarına nispetle 'Ümmü'l-Haseneyn (Hasan ve Hüseyin'in annesi)’  künyesi ile hitap edilen Fatıma Validemiz'in, şeref payesi niteliğindeki diğer künye si ise 'Ümmü Ebiha (babasının annesi)'dır. Hazret-i Fatıma, Hazret-i Peygamber'e en çok benzeyen kişi olması hasebiyle bu künye ile tavsif edilmiştir. Fatımaların çocuğu ifadesinde zikredildiği gibi, annesi yerinde olup Rasûlullah (sav)'ı büyütüp yetiştiren amcası Ebu Talib'in hanımı ve Hz. Ali'nin de annesi Fatıma bint Esed'in hatırası ile özdeşleştirilerek bu künyenin vücut bulduğu düşünülebilir. Ancak şu husus bir gerçektir ki ömrü, nübüvvet yılları ile yaşıt olan Fatıma Hazretleri bir an bile Babasından ayrı hayat sürmemiştir ve bu müşfik birliktelik ve babası nezdindeki mümtaz mevkii, Rasûlullah (sav)'ın kızı Fatıma'ya bu latif hitabı bahşetmiştir.



Fatıma Validemiz dürüst ve güvenilir bir şahsiyetti. Hazret-i Aişe, onun Hazret-i Peygamber'den sonraki en doğru sözlü kişi olduğunu söylemektedir. Bu sebeple kimi zaman Ezvac-i Tahirat'ın bazı meselelerini Râsul-i Ekrem’e iletmek üzere elçi tayin edilirdi.

Şecaat Sırrı
Fatıma Hazretleri, tebliğ sürecini birebir yaşayarak tecrübe etmiştir, Bu safha içerisinde, sarsılmaz bir iman neşvesiyle hakiki bir mü’mini şahsında temsil etmiştir. Mekke döneminin acımasız sosyal ortamının baskıcı, alaycı ve tahrikkâr işkence uygulamalarını bizzat tatmıştır. Küçük yaşına ve kız çocuğu olmasına rağmen, Cenab-ı Peygamber’e yönelen müşrik sataşmaların karşısında fiili ve sözü ile korkusuzca kendisini siper etmiştir.
Söz konusu hadiselerden birisi Kâbe’de meydana gelmişti. Hazret-i Peygamber tek başına namaz kılıyordu. Müşrikler ise oturdukları yerden müstehzi bir tavırla O’nu izliyorlardı. O sırada Ebu Cehil'in teklifi üzerine Ukbe b. Ebu Muayt, ölmüş bir devenin yavru yatağını getirip secdede bulunan Hazret-i Muhammed (sav)’in omuzlarının arasına yerleştirdi. Müşrikler alay ederek eğlenirken olayı görenlerden birisi Hazret-i Fatıma’ya haber verdi. Bunun üzerine derhal Kâbe'ye koşup gelen Hazret-i Fatıma, sevgili babasının sırtındaki necaseti temizlemiş ve bu hakaret karşısında duyduğu üzüntü ile ağlayarak oradaki müşriklere beddua etmiştir.


Mekke döneminde Hazret-i Fatıma’nın yaşadığı diğer talihsiz hadise ise Ebu Cehil ile arasında geçmiştir. İslam'ın günden güne canlanarak intişar etmesi karşısında duyduğu öfkeyi dizginleyemez hale gelen Ebu Cehil, yolda karşısına çıkan çocuğu yaşındaki Hazret-i Fatıma’nın yanına gelerek Hazret-i Rasûl (sav)’e hakaret etmişti. Nazenin bir kız olmakla birlikte Hazret-i Fatıma, bu fütursuz sözler karşısında susmamış, azılı müşrikten korkmamış gerekli cevabı vermiştir. Bunun üzerine daha da kızan Ebu Cehil, Hazret-i Peygamber’in yavrusuna bir tokat vurma cür'etini göstermiştir. Orada hazır bulunan Ebu Süfyan, kendisi de İslam’ın önde giden düşmanlarından olmakla birlikte bu kadarını hazmedememiş olsa gerek, Hazret-i Fatıma’ya arka çıkarak yandaşı Ebu Cehil'i sert bir dille kınamış ve kısasen Hazret-i Fatıma’nın da ona bir tokat akşetmesini temin etmiştir. Ebü Süfyan’ın bu davranışı Mekke’nin fethinde Hazret-i Peygamber’in ona göstereceği hüsn-i muamele ile karşılığını bulacaktır.
Risaletin Hicret sonrası Medine döneminde ise, İslamiyet’i tebliğ basamaklarında müşriklerle ve ehl-i kitabla mücadelenin ikinci safhasına geçilmiştir. Bu mücadelede Fatıma Hazretleri tebliğin öncüsü olarak, Nebiyy-i Ekrem'in beraberinde yine ön safta yerini almıştır. Her zaman Rasûlullah (sav)'ın yanı başında bulunan Hazret-i Fatıma, Uhud Gazvesi'ne de iştirak etmiş, burada gazilere yiyecek ve su taşımış, yaralıları tedavi etmişti. Bu savaş esnasında Hazret-i Peygamber'in yan dişlerinden birisinin kırılması, yüzünün yaralanması üzerine Hazret-i Fatıma babasının yüzündeki kanları temizlemeye çalıştı. Kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini yüzündeki yaraya bastırmak suretiyle akan kanı durdurmuştu.


Fatıma Validemiz dürüst ve güvenilir bir şahsiyetti. Hazret-i Aişe, onun Hazret-i Peygamber'den sonraki en doğru sözlü kişi olduğunu söylemektedir. Bu sebeple kimi zaman Ezvac-i Tahirat'ın bazı meselelerini Râsul-i Ekrem’e iletmek üzere elçi tayin edilirdi. Benzer bir örnek de Mekke'nin fethi öncesinde yaşanır. Kureyş, Hudeybiye muahedesinin şartlarını ihlal edince Ebu Süfyan Medine’ye gelerek Hazret-i Peygamber'le aralarını bulması için Hazret-i Fatıma’dan yardım istemişti; ancak Rasûlullah (sav)’ın kızı bu talebi, dirençli tutumu, asil duruşu ile sert bir dille reddetmiştir.
Hazret-i Fatıma ve ailesi Rasûlullah (sav)’ın tevhid mücadelesine halel getirmeyecek vasıflarla mücehhezdi ve bu yolda O’nun sarsılmaz dayanaklarıydı. Nitekim hicretin dokuzuncu senesinde Medine'ye gelen Necranlı Hıristiyanlar ile Hazret-i Peygamber arasındaki müzakereler sırasında mübâhele ayeti (Al-i İmran 3/61)1 nazil olmuş ve görüşmelerin tıkandığı noktada Râsul-i Ekrem “Eğer size söylediklerimi inkâr ederseniz, geliniz sizinle mübâhele edeceğim” diyerek kızını, damadını ve iki torununu yanına alarak onlara meydan okumuştur. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber, koyduğu kuralların uygulanmasında kendi ailesine hiçbir şekilde ayrıcalık tanımamıştır.


Aba Sırrı
Kızı Fatıma Hazretlerinin her haliyle hem-dem olan Peygamber Efendimiz, onu emanet edeceği, birlikte yuva kurmasını onaylayacağı kişi hakkında da son derece hassas davranmıştır. Zira kızını emanet edeceği damadı, bu nikâh ile Rasûlullah (sav)’ın neseb sırrına iştirak edecek ve aynı beytin ehli olmakla ayrıca bu vahdet sırrına agâh olacaktı.
O'nun damadı olma şerefini kazanmak sâikiyle önce Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer Hazret-i Fatıma'ya talip olmuşlar, ancak Hazret-i Peygamber bu teklifleri kabul etmemişti. Sonunda İ1aıu işaret gelmiş, Nebiyy-i Zişan, kızını emanet edebileceği yegâne kişi olarak tanıttığı Hazret-i Ali'nin bu konudaki talebine müsbet cevap vermiştir. Ki Ali kerramallahu vechehü, hicret yolculuğuna çıkan Resul-i Ekrem'in emanetlerini sahiplerine teslim ettiği gibi, Hazret-i Fatıma ile birlikte aile efradını da emanet olarak Medine'ye getirerek Cenab-ı Peygamber'e kavuşturmuştu.
Hazret-i Fatıma ve Ali'nin düğünleri. 2. yılın Zilhicce ayın- da (Haziran 624) o günün geleneklerine uygun, fakat mütevazı imkânlarla yapıldı. Hazret-i Ali, Bedir Harbi'nde ganimetten payına düşen zırhı, bazı rivayetlere göre de devesini ve bir kısım eşyasını satarak yaklaşık 450 dirhem mehir verdi. Hazret-i Fatıma'nın çeyizi ise kadife bir örtü, içine hurma lifi doldurulmuş bir deri yastık, iki el değirmeni ve deriden yapılma iki su kabından müteşekkildi. Nikâhları Rasûlullah (sav)'ın “Allah’ım sen onları ve soylarını kutlu kıl” duasıyla kıyıldı. Düğün yemeklerini Hazret-i Peygamber kendi elleriyle hazırladı. Sahabi Harise b. Nu'man'ın, Mescid-i Nebevi'ye çok yakın olan bir evini genç evlilere hediye etmesi ise ayrıca sevinç yarattı; böylece Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Ali, baba ocağından ayrılmamış oldular.
Hazret-i Fatıma, Hazret-i Ali'nin tek eşi olmuştur. Hazret-i Ali, Mekke’nin fethinden sonra Ebu Cehil’in kızı Cüveyriyye ile evlendirilmek istendiğinde, Peygamber Efendimiz bu duruma razı olmamış, kızının üzülmesini istemediğini söylemiş ve damadının, ancak Hazret-i Fatıma'dan boşanırsa bir başka hanımla evlenebileceğini beyan etmiştir.
Cenab-ı Peygamber'in alakası, sürekli Hazret-i Fatıma ve ailesinin üzerinde olmuştur. Bir peygamber soyuna mensup olmanın gereklerini yerine getirmeleri, asalet ve faziletlerini muhafaza etmeleri, ibadetlerini yerine getirmeleri için titizlik göstermiştir. Hazret-i Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin’in üzerine hırkasını örtüp “Ey Ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri/kusuru giderip tertemiz yapmak ister” (el-Ahzab 33/33) ayetini okuyarak, “Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl” diye dua buyurmuştur. Böylece Ehl-i beyt sırrı, Al-i aba sırrı olarak kendisini ifşa etmiştir.


Kanaat Sırrı
Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Ali'nin mes'ûd bir aile hayatları olmuştur. Ufak tefek anlaşmazlıkları ise kısa sürede tatlıya bağlarlardı. Hazret-i Ali, Fatıma Anamız'a kırıldığı zaman ona bir şey söylemez, onunla hoşnut olmayacağı tarzda konuşmazdı; sadece bir parça toprak alarak başının üstüne koyardı. Hazret-i Peygamber bu toprak parçasını gördüğünde, Hazret-i Fatıma’ya dargın olduğunu anlar, “Neyin var ya Eba Türab! Ne olduğunu Allah bilir”buyururdu.
Hazret-i Peygamber ve Ezvac-i Tahirat'ın sade ve mütevazı hayat şartları, Hazret-i Fatıma ve Ali'nin hanelerinde de geçerli idi. Bu durum yokluktan değil, ihtiyaçtan fazlasına sahip olmamak, olanı bağışlamak itiyadından kaynaklanıyordu.
Hazret-i Peygamber, beytülmaldeki şahsına ait hesabından belli miktarda kızına da hisse ayırırdı. O günün imkânlarında evlerinde hizmetli çalıştırabilecek konumda olmalarına rağmen Peygamberimiz bu hususta kendi ailesine ve kızına ruhsat vermemiştir. Hazret-i Fatıma, tek başına ev işlerinin üstesinden gelmekte zorlandığını söylediğinde Nebiyy-i Zişan kızına otuz üçer kere “Subhanallah, Elhamdülillah ve Allahü Ekber” diyerek tespih etmesini ve sonunda da “La ilahe illallahu vahdehü la şerike leh, lehü'l-mülk ve lehii'l-hamd ve hüve ala külli şey'in kadir” şeklinde dua etmesini tavsiye ve tenbih etmiş, bu sözlerin istediği hizmetliden daha hayırlı olduğunu buyurmuştur. Böylece Resul-i Ekrem'in yüce ahlakının bir parçası olan kanaat özelliği de, Fatıma aynasının sırrı olmuştur.

Hazret-i Fatıma, zahiren ve bâtınen babasına benzetildiği güzel vasıflara sahip bir evlattı. Rasûlullah (sav) onu görünce sevinir, ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Hazret-i Fatıma da onu aynı şekilde karşılar ve ağırlardı.

Muhabbet Sırrı
Hazret-i Peygamber, kızı Fatıma'ya derin bir muhabbet besler ve her vesile ile sevgisini izhar ederdi. Fatıma'yı gözünden sakınır, kimsenin onu üzmesine müsaade etmezdi. Âlemlerin Efendisi sık sık “Fatıma benden bir parçadır. Onu hoşnut eden her şey beni memnun eder. Onu üzen her şey de beni üzer” düsturunu hatırlatırdı.
Hazret-i Fatıma, zahiren ve bâtınen babasına benzetildiği güzel vasıflara sahip bir evlattı. Rasûlullah (sav) onu görünce sevinir, ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Hazret-i Fatıma da onu aynı şekilde karşılar ve ağırlardı. Hazret-i Peygamber sefere giderken aile efradından en son Fatıma ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk olarak onunla görüşürdü. Hazret-i Fatıma, güzel ahlakı, zühd ve takvası sebebiyle Resul-i Ekrem'in teveccühüne mazhar oldu. “Bana melek gelerek Fatıma'nın cennet hanımlarının efendisi olduğunu müjdeledi” ifadesinde olduğu gibi, “İnsanlık âlemine şeref olarak şu dört kadın yeter: İsâ'nın annesi Meryem, Firavun'un iman eden karısı Asiye, benim eşim Hatice ve benim kızım Fatıma” beyanı da, Hazret-i Fatıma'nın rüchâniyetini ilan etmektedir.
Risalet vazifesinin tamamlandığını bilen ve son günlerini idrak etmekte olduğunu anlayan Hazret-i Peygamber, baba şefkatiyle kızını bu ayrılığa hazırlamıştı. Rahatsızlığı esnasında Hazret-i Fatıma'nın kulağına eğilerek, o sene Cebrail Aleyhisselam'ın Kur'ân-ı Kerîm'i mukabele etmek üzere iki kere geldiğini ve bunun, vefatının yaklaştığına bir işaret olduğunu fısıldadı. Kızının son derece kederlendiğini ve ağladığını görünce de ailesinden ilk olarak onunla kavuşacaklarını haber verdi. Bu haberi bir müjde kabul eden Hazret-i Fatıma'nın hüznü yerini sevince bırakmıştır. İrtihal-i Nebevi üzerine Hazret-i Fatıma “Ey Tanrısının emr ü fermanı kendisine erişen babacığım! Senin mevt haberini Cibril Aleyhisselam'a duyuralım” diye nida eder. Hazret-i Fatıma'nın bundan sonraki günleri babasına duyduğu tahassür ile geçmiştir.
Nebiyy-i Ekrem'in âlem-i bekaya irtihalinden bir müddet sonra Hazret-i Fatıma rahatsızlandı. Belli bir süre tedavi gördü. Hazret-i Peygamber'in müjdelediği gibi O'na kavuşacak olmanın süruruyla 3 Ramazan 11 (22 Kasım 632) tarihinde Salı günü, 29 yaşlarında ebedi âleme göçtü. Nübüvveti karşıladığı gibi Nebi'yi uğurlamış ve tez vakitte ona kavuşmuştur. Mübarek na’şını Hazret-i Ebu Bekir'in hanımı Esma bint Umeys ve Selma gaslettiler. Cenazesi kendi vasiyeti uyarınca, o zaman ilk defa tatbik edilen bir usulle üst kısmı kapalı bir şekilde tabut içinde taşındı. Cenaze namazını Hazret-i Ali (veya Abbas b. Abdülmuttalib) kıldırdı. Vasiyeti üzerine gece, Hazret-i Ali, Abbas ve oğlu Fazl tarafından Cennetü'l-Baki' da sırlandı.
Fatıma'nın ömrü asr-ı saadettir. Ahlaki nübüvvetin aynasıdır. Hazret-i Fatıma'nın vazgeçilmez bir parçası olduğu Ehl-i beyti sevmek, Peygamberimiz'in bizlere vasiyetidir. Bu vasiyet, Rasûlullah (sav)'ın aşıladığı meveddet/muhabbet sırrıdır.


Sonnot
1- Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I-II, 5. bs., İstanbul 1990, I, 467.
2- Buhârî, "Vudûv"', 69.
3- Hamidullah, I, 99.
4- Buhârî, "Vudû'", 179; Öztürk, s. 96.
5- İbn Hişâm, es-Siretü 'n-nebeviyye, thk. Mustafa es-Sakka ve dğr., I-IV, Beyrut ts., III-IV, 100.
6- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 83; İbn Hişâm, III-IV, 396.
7- Al-i İmran 3/61: “Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra dua ve niyaz edelim de Allah'ın lanetini yalancıların üstüne okuyalım”
8- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 32; Mustafa Fayda, "Hz. Muhammed'in Necranlı Hıristiyanlarla Görüşmesi ve Mübahele", İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, 2 (1975), s. 143–149.
9- Taberi. Târihu'r-râsid ve'l-milûk; thk. Muhammed Ebü'l-Fazl, I-XI,Beyrut ts., II, 410.
10- Tecrid, VI, 397.
11- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 16.
12- Müslim, "Fezailü's-sahôbe", 32, 61; Buhari, "Teheccüd", 578.
13- Buhari, "Salat", 276; Müslim, "Fezailü's-sahabe", 38; İbn Hişam, es-S'iretü'n-nebeviyye, I-II, 600.
14- İbn Hişam, III-IV, 351, 352.
15- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 9.
16- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 94.
17- Yaşar Kandemir, "Fatıma", DİA, XII, İstanbul 1995, s. 220; Yaşar Nuri Öztürk, Kadınlık Âleminin Sultanı, İstanbul 1982; Hacı M. Cemal Öğüt, Fatımatüzzehrâ, İstanbul 1970.
18- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 12; Müslim, "Fezailü's-sahabe", 97; Taberi. II, 291.
19- Taberi. III, 240; Öztürk, 117, 142.
20- Müslim, "Fezailü's-sahabe". 36, 37. 

Peygamberimizin sahabesini nasıl bilirsiniz?

İnsanları Değiştirmek

Peygamberimizin sahabesini nasıl bilirsiniz? Hepsi birer kahraman mıydı meselâ? Hepsi aynı derecede cesur ve savaşçı ya da alim, zahid miydi? Hepsi merhametli ve müşfik ya da ciddi ve vakur muydu? Bir sahabe şablonu var mıdır, her birini içine sığdırabileceğimiz?
Peygamberimiz Müslüman olan her insanı karakteriyle, kişiliğiyle yeni bir kalıba dökmeye çalışmış mıdır? Yoksa "bir dağın yer değiştirdiğine inanın; bir adamın huy değiştirdiğine inanmayın" sözü icabı insandan sadece yaratılıştan gelen özellikleriyle birlikte iyi bir mü'min olmasının bekleneceğini mi işaret etmiştir?
Çekingenleri atak, yumuşak huyluları sert, sakinleri çevik, yavaşları hızlı yapmaya çalışmış mıdır Efendimiz? Yoksa her bir insanı doğal haliyle kabul edip, o halin barındırdığı zenginlikleri İslam için kullanmaya mı teşvik etmiştir?
Meselâ Hassan b. Sabit (ra)'ten bir savaş kahramanı çıkarmaya çalışmak yerine ona "Peygamber Şairi" ünvanını verip kendisini şiirle yerenlere cevap vermesi için "Kalk ya Hassan!" dediğinde onun kılıçların değil, kelimelerin efendisi olduğunu bilmiş ve aynı şekilde herkese iyi oldukları konunun efendisi muamelesi yapmış, böylelikle de gönüllerin efendisi olmuştur Efendimiz.
Hassan b. Sabit (ra) Hendek savaşına gitmeyip kadınlarla birlikte bir kaleye sığındığında O'nun gözünden düşmemiş; hiçbir sahabe O'nun kıymet verdiği biri olabilmek için Allah vergisi fıtratıyla savaşmak zorunda kalmamış. İşte tam da bu nedenle herkes "iyi" olduğu alanda öne çıkmış ve "yıldızlar gibi" olmuşlar. Biz ise "iyi"nin nasıl olacağını Allah'ın yarattığı tabiatta değil; kendi kafamızdaki standartlarda bulmaya çalıştığımızdan iyi ihtimalle "her şeyden biraz-hiçbir şey tam değil" insanlar; kötü ihtimalle ise ucubeler yetiştiriyoruz.
Oysa İslam tek tip insan istemiyor. Dünyanın her insan tipine ihtiyacı var. İyi Müslüman olmak, fıtratlarımızı zorla yeni şekillere sokmaya çalışmak değil, İslam'a canı gönülden teslim olmak ve onun dışında bir yol düşünmemek demektir. Neresinde yer alırsak alalım bu kafilede olmak demektir.
Fatma Bayram


13 Ekim 2013 Pazar

'KELİME-İ ŞEHÂDET'İN AĞIRLIĞI

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
أشهد أن لا إله إلا الله و أشهد أن محمد رسول الله.
'Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ kıyâmet günü, ümmetimden bir adamı halkın içerisinden alır ve onun için doksan dokuz adet büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Allah Teâlâ adama sorar:
' Bu defterde yazılı olanları inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi? Kul:
' Ey Rabb'im, hayır, (hepsi doğrudur!) der. Allah Teâlâ sorar:
' (Bunları işlemenden dolayı beyan edeceğin) bir özrün var mı? Kul:
' Hayır, ey Rabb'im, der. Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ:
' Evet, senin bizim yanımızda (büyük ve makbul) bir de hasenen (iyiliğin) var. Biz bugün sana zulmetmeyeceğiz! buyurur. Hemen bir kart çıkarılır. Üzerinde, 'Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah (Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Ve şehâdet ederim ki, Muhammed Allâh'ın Resûlü'dür)' yazılı.
Sonra Allah Teâlâ buyurur:
' Ağırlığını (yani amellerini) hazırla! Kul sorar:
' Ey Rabb'im! Bu defterlerin yanındaki şu kart da ne? Allah Teâlâ ona:
' Sana zulmedilmeyecektir! buyurur.
Hemen defterler mîzânın bir kefesine konulur, kart da diğer kefesine. Tartılırlar. Neticede defterler hafif kalır, kart ağır basar. Esasen Allâh'ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz!'

http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
ALLAH celle celaluhu
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Kelime-i şehadet  

Kelime-i şehâdet (Arapça : شهادتان, Türkçe: Tanıklık sözü), İslam inancındaki Allah'tan başka ilah olmadığı esasının beyanı olan ibaredir. "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resûlü" şeklinde telaffuz edilir. Şehadet etmek İslam'a göre İslam'ın beş şartından birincisidir.
Türkçe anlamı şudur: "Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka hiçbir İlâh yoktur, ve yine şahitlik ederim ki Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir."
Arapça'da la ve illa kelimelerinin kullanım şekline göre, ilk bölüm "Hiçbir İlah yoktur, sadece Allah vardır." şeklinde de tanımlanmaktadır.
La ilâhe illallahAllah'tan başka ilah yoktur manasına gelen Arapça bir ibaredir. Kelime-i tevhid'in ilk kısmıdır. Ayrıca Tevrat'ta 10. emir içinde yer alır.
(Arapça : أشهد أن لا إله إلا الله و أشهد أن محمد رسول الله.)


Kelime-i Şehadet Arapça yazılışı ve anlamı


  اَﺷْﻬَﺪُ اَنْ ﻟَﺎٓ اِﻟٰﻪَ اِﻟَّﺎ اﻟﻠّٰﻪُ وَاَﺷْﻬَﺪُ اَنَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪًا ﻋَﺒْﺪُهُ وَرَﺳُﻮﻟُﻪُ  

 Okunuşu: Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû verasûluhü.
 
Manası: Ben şehâdet ederim ki, Allah Teâlâ'dan başka ilah yoktur. Ve gene şehadet ederim ki Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah Teâlâ'nın kulu ve Rasûlüdür.



Kelime-i Tevhid
La ilâhe illallah, Allah'tan başka ilah yoktur manasına gelen Arapça bir ibaredir.

Kim bu kelimeyi, manasını bilerek söyler, gereğiyle amel edip açık ve gizli şirkten kaçınırsa, ibadeti tam bir itikatla yalnız Allah'a has kılıp bununla amel ederse, işte o gerçek bir mümindir.
Kim "La ilahe illallah" deyip inanmadığı halde zahiren amel ederse, o da münafıktır. Kim bu kelimeyi diliyle söyler, fakat onu bozacak amellerden birini işler ve Allah’a şirk koşarsa o da müşriktir.
"La ilahe illallah" kelimesinden kastedilen; manasını bilip bu mananın gerektirdiği şekilde Allah'a ibadet etmektir.
İbadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah'ın hükümlerini kabul edip, beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.
"Yoksa onların dinde Allah'ın izin vermediği bir şeyi kendileri için din gösteren ortakları mı vardır?" (Şura: 42/21) "...Eğer siz onlara itaat ederseniz, muhakkak ki müşrik olursunuz..." (En'am: 6/121)