baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2013 Cuma

Babasının Sırrı Fatıma Hazretleri Şecaat Sırrı, Aba Sırrı, Kanaat Sırrı, Muhabbet Sırrı


Fatıma ismi, Peygamber soyunun nesilden nesile naklolan bir zenginliği idi aynı zamanda. Öyle ki Rasûlullah (sav) “Ben Fatımalar’ın evlâdıyım” buyurmuştur, Zira Cenab-ı Peygamber'in büyük annesi ile Hazret-i Hatice ve Hazret-i Ali'nin annelerinin adları da Fatıma'dır. Bu söyleyiş şekli Ehl-i beyt arasında devam edecek, Hazret-i Hasan ve Hüseyin de “Fatımalar’ın çocuğu” olarak anılacaktır.

Evlad, babasının sırrıdır buyuruyor Peygamber Efendimiz. Şüphesiz Fatıma Anamız'da da Babasının sırrı zuhur etmiştir. Bu sır onu, Allah'ın tertemiz kılmayı murat ettiği Ehl-i beyt'in bir ferdi eylemiştir. Zira Nübüvvet hanesinin evladı olmak dernek kıyamete dek sürecek siyadetin bir rüknü olmak demektir. Fatıma Hazretleri, Muhammed Âl'inin validesi olan bir soy-anasıdır. Ümmetin şehadeti ile malumdur ki, Rasûl-i Ekrem Efendimiz, hem Fatıma Hazretlerini hem de torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i cennetin ehlinin seyyidleri olarak nitelemiştir. Dolayısıyla bu ilan da göstermektedir ki Rasûlullah (sav)'ın Ehl-i beyti, iki cihanın da seyyidleridir. İşte bu siyadet, Fatıma Hazretleri ile varlığa bürünmüş bir nebevi al sırrıdır.




Fatıma Hazretleri'nin veladeti, risaletin başlangıcına yakın bir tarihti. Kureyş'in Kâbe’yi yeniden inşa ettiği sene dünyayı teşrif etmiş olduğu söylenir. Müşrikler, bu inşa sırasında Hacerü'l-Esved'i yerine yerleştirme vazifesini, gönül huzuru ile Hz. Muhammed'e teslim ederken, O'nu Emin olarak vasıflandırmışlardı. Bu vasıf Hz. Peygamber'in yüce ahlakının ayrılmaz bir parçasıdır ve bu vasfın bir numunesi Fatıma Hazretleridir. O, babasının eminidir. Babası onu, ilk olarak ateşten emin kıldı; cehennem azabından uzak anlamında ona Fatıma ismini verdi. Hazret-i Peygamber,“Kızımı, Fatıma diye adlandırmamın tek sebebi, Allah’ın onu ve onu sevenleri Cehennemden uzak tutacağı hakikatidir” ifadesiyle, bu manayı açıklar. Bu isimle Fâtıma, tertemiz bir ahlaka erdi; yüz aydınlığının kuvveti sebebiyle ‘zehra’ ve Allah’a kurbiyetine, iffetine binaen de ‘betül’ idi.


Fatıma ismi, Peygamber soyunun nesilden nesile naklolan bir zenginliği idi aynı zamanda. Öyle ki Rasûlullah (sav)“Ben Fatımalar’ın evlâdıyım” buyurmuştur, Zira Cenab-ı Peygamber'in büyük annesi ile Hazret-i Hatice ve Hazret-i Ali'nin annelerinin adları da Fatıma'dır. Bu söyleyiş şekli Ehl-i beyt arasında devam edecek, Hazret-i Hasan ve Hüseyin de “Fatımalar’ın çocuğu” olarak anılacaktır.
Oğullarına nispetle 'Ümmü'l-Haseneyn (Hasan ve Hüseyin'in annesi)’  künyesi ile hitap edilen Fatıma Validemiz'in, şeref payesi niteliğindeki diğer künye si ise 'Ümmü Ebiha (babasının annesi)'dır. Hazret-i Fatıma, Hazret-i Peygamber'e en çok benzeyen kişi olması hasebiyle bu künye ile tavsif edilmiştir. Fatımaların çocuğu ifadesinde zikredildiği gibi, annesi yerinde olup Rasûlullah (sav)'ı büyütüp yetiştiren amcası Ebu Talib'in hanımı ve Hz. Ali'nin de annesi Fatıma bint Esed'in hatırası ile özdeşleştirilerek bu künyenin vücut bulduğu düşünülebilir. Ancak şu husus bir gerçektir ki ömrü, nübüvvet yılları ile yaşıt olan Fatıma Hazretleri bir an bile Babasından ayrı hayat sürmemiştir ve bu müşfik birliktelik ve babası nezdindeki mümtaz mevkii, Rasûlullah (sav)'ın kızı Fatıma'ya bu latif hitabı bahşetmiştir.



Fatıma Validemiz dürüst ve güvenilir bir şahsiyetti. Hazret-i Aişe, onun Hazret-i Peygamber'den sonraki en doğru sözlü kişi olduğunu söylemektedir. Bu sebeple kimi zaman Ezvac-i Tahirat'ın bazı meselelerini Râsul-i Ekrem’e iletmek üzere elçi tayin edilirdi.

Şecaat Sırrı
Fatıma Hazretleri, tebliğ sürecini birebir yaşayarak tecrübe etmiştir, Bu safha içerisinde, sarsılmaz bir iman neşvesiyle hakiki bir mü’mini şahsında temsil etmiştir. Mekke döneminin acımasız sosyal ortamının baskıcı, alaycı ve tahrikkâr işkence uygulamalarını bizzat tatmıştır. Küçük yaşına ve kız çocuğu olmasına rağmen, Cenab-ı Peygamber’e yönelen müşrik sataşmaların karşısında fiili ve sözü ile korkusuzca kendisini siper etmiştir.
Söz konusu hadiselerden birisi Kâbe’de meydana gelmişti. Hazret-i Peygamber tek başına namaz kılıyordu. Müşrikler ise oturdukları yerden müstehzi bir tavırla O’nu izliyorlardı. O sırada Ebu Cehil'in teklifi üzerine Ukbe b. Ebu Muayt, ölmüş bir devenin yavru yatağını getirip secdede bulunan Hazret-i Muhammed (sav)’in omuzlarının arasına yerleştirdi. Müşrikler alay ederek eğlenirken olayı görenlerden birisi Hazret-i Fatıma’ya haber verdi. Bunun üzerine derhal Kâbe'ye koşup gelen Hazret-i Fatıma, sevgili babasının sırtındaki necaseti temizlemiş ve bu hakaret karşısında duyduğu üzüntü ile ağlayarak oradaki müşriklere beddua etmiştir.


Mekke döneminde Hazret-i Fatıma’nın yaşadığı diğer talihsiz hadise ise Ebu Cehil ile arasında geçmiştir. İslam'ın günden güne canlanarak intişar etmesi karşısında duyduğu öfkeyi dizginleyemez hale gelen Ebu Cehil, yolda karşısına çıkan çocuğu yaşındaki Hazret-i Fatıma’nın yanına gelerek Hazret-i Rasûl (sav)’e hakaret etmişti. Nazenin bir kız olmakla birlikte Hazret-i Fatıma, bu fütursuz sözler karşısında susmamış, azılı müşrikten korkmamış gerekli cevabı vermiştir. Bunun üzerine daha da kızan Ebu Cehil, Hazret-i Peygamber’in yavrusuna bir tokat vurma cür'etini göstermiştir. Orada hazır bulunan Ebu Süfyan, kendisi de İslam’ın önde giden düşmanlarından olmakla birlikte bu kadarını hazmedememiş olsa gerek, Hazret-i Fatıma’ya arka çıkarak yandaşı Ebu Cehil'i sert bir dille kınamış ve kısasen Hazret-i Fatıma’nın da ona bir tokat akşetmesini temin etmiştir. Ebü Süfyan’ın bu davranışı Mekke’nin fethinde Hazret-i Peygamber’in ona göstereceği hüsn-i muamele ile karşılığını bulacaktır.
Risaletin Hicret sonrası Medine döneminde ise, İslamiyet’i tebliğ basamaklarında müşriklerle ve ehl-i kitabla mücadelenin ikinci safhasına geçilmiştir. Bu mücadelede Fatıma Hazretleri tebliğin öncüsü olarak, Nebiyy-i Ekrem'in beraberinde yine ön safta yerini almıştır. Her zaman Rasûlullah (sav)'ın yanı başında bulunan Hazret-i Fatıma, Uhud Gazvesi'ne de iştirak etmiş, burada gazilere yiyecek ve su taşımış, yaralıları tedavi etmişti. Bu savaş esnasında Hazret-i Peygamber'in yan dişlerinden birisinin kırılması, yüzünün yaralanması üzerine Hazret-i Fatıma babasının yüzündeki kanları temizlemeye çalıştı. Kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini yüzündeki yaraya bastırmak suretiyle akan kanı durdurmuştu.


Fatıma Validemiz dürüst ve güvenilir bir şahsiyetti. Hazret-i Aişe, onun Hazret-i Peygamber'den sonraki en doğru sözlü kişi olduğunu söylemektedir. Bu sebeple kimi zaman Ezvac-i Tahirat'ın bazı meselelerini Râsul-i Ekrem’e iletmek üzere elçi tayin edilirdi. Benzer bir örnek de Mekke'nin fethi öncesinde yaşanır. Kureyş, Hudeybiye muahedesinin şartlarını ihlal edince Ebu Süfyan Medine’ye gelerek Hazret-i Peygamber'le aralarını bulması için Hazret-i Fatıma’dan yardım istemişti; ancak Rasûlullah (sav)’ın kızı bu talebi, dirençli tutumu, asil duruşu ile sert bir dille reddetmiştir.
Hazret-i Fatıma ve ailesi Rasûlullah (sav)’ın tevhid mücadelesine halel getirmeyecek vasıflarla mücehhezdi ve bu yolda O’nun sarsılmaz dayanaklarıydı. Nitekim hicretin dokuzuncu senesinde Medine'ye gelen Necranlı Hıristiyanlar ile Hazret-i Peygamber arasındaki müzakereler sırasında mübâhele ayeti (Al-i İmran 3/61)1 nazil olmuş ve görüşmelerin tıkandığı noktada Râsul-i Ekrem “Eğer size söylediklerimi inkâr ederseniz, geliniz sizinle mübâhele edeceğim” diyerek kızını, damadını ve iki torununu yanına alarak onlara meydan okumuştur. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber, koyduğu kuralların uygulanmasında kendi ailesine hiçbir şekilde ayrıcalık tanımamıştır.


Aba Sırrı
Kızı Fatıma Hazretlerinin her haliyle hem-dem olan Peygamber Efendimiz, onu emanet edeceği, birlikte yuva kurmasını onaylayacağı kişi hakkında da son derece hassas davranmıştır. Zira kızını emanet edeceği damadı, bu nikâh ile Rasûlullah (sav)’ın neseb sırrına iştirak edecek ve aynı beytin ehli olmakla ayrıca bu vahdet sırrına agâh olacaktı.
O'nun damadı olma şerefini kazanmak sâikiyle önce Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer Hazret-i Fatıma'ya talip olmuşlar, ancak Hazret-i Peygamber bu teklifleri kabul etmemişti. Sonunda İ1aıu işaret gelmiş, Nebiyy-i Zişan, kızını emanet edebileceği yegâne kişi olarak tanıttığı Hazret-i Ali'nin bu konudaki talebine müsbet cevap vermiştir. Ki Ali kerramallahu vechehü, hicret yolculuğuna çıkan Resul-i Ekrem'in emanetlerini sahiplerine teslim ettiği gibi, Hazret-i Fatıma ile birlikte aile efradını da emanet olarak Medine'ye getirerek Cenab-ı Peygamber'e kavuşturmuştu.
Hazret-i Fatıma ve Ali'nin düğünleri. 2. yılın Zilhicce ayın- da (Haziran 624) o günün geleneklerine uygun, fakat mütevazı imkânlarla yapıldı. Hazret-i Ali, Bedir Harbi'nde ganimetten payına düşen zırhı, bazı rivayetlere göre de devesini ve bir kısım eşyasını satarak yaklaşık 450 dirhem mehir verdi. Hazret-i Fatıma'nın çeyizi ise kadife bir örtü, içine hurma lifi doldurulmuş bir deri yastık, iki el değirmeni ve deriden yapılma iki su kabından müteşekkildi. Nikâhları Rasûlullah (sav)'ın “Allah’ım sen onları ve soylarını kutlu kıl” duasıyla kıyıldı. Düğün yemeklerini Hazret-i Peygamber kendi elleriyle hazırladı. Sahabi Harise b. Nu'man'ın, Mescid-i Nebevi'ye çok yakın olan bir evini genç evlilere hediye etmesi ise ayrıca sevinç yarattı; böylece Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Ali, baba ocağından ayrılmamış oldular.
Hazret-i Fatıma, Hazret-i Ali'nin tek eşi olmuştur. Hazret-i Ali, Mekke’nin fethinden sonra Ebu Cehil’in kızı Cüveyriyye ile evlendirilmek istendiğinde, Peygamber Efendimiz bu duruma razı olmamış, kızının üzülmesini istemediğini söylemiş ve damadının, ancak Hazret-i Fatıma'dan boşanırsa bir başka hanımla evlenebileceğini beyan etmiştir.
Cenab-ı Peygamber'in alakası, sürekli Hazret-i Fatıma ve ailesinin üzerinde olmuştur. Bir peygamber soyuna mensup olmanın gereklerini yerine getirmeleri, asalet ve faziletlerini muhafaza etmeleri, ibadetlerini yerine getirmeleri için titizlik göstermiştir. Hazret-i Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin’in üzerine hırkasını örtüp “Ey Ehl-i beyt, Allah sizden ancak kiri/kusuru giderip tertemiz yapmak ister” (el-Ahzab 33/33) ayetini okuyarak, “Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl” diye dua buyurmuştur. Böylece Ehl-i beyt sırrı, Al-i aba sırrı olarak kendisini ifşa etmiştir.


Kanaat Sırrı
Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Ali'nin mes'ûd bir aile hayatları olmuştur. Ufak tefek anlaşmazlıkları ise kısa sürede tatlıya bağlarlardı. Hazret-i Ali, Fatıma Anamız'a kırıldığı zaman ona bir şey söylemez, onunla hoşnut olmayacağı tarzda konuşmazdı; sadece bir parça toprak alarak başının üstüne koyardı. Hazret-i Peygamber bu toprak parçasını gördüğünde, Hazret-i Fatıma’ya dargın olduğunu anlar, “Neyin var ya Eba Türab! Ne olduğunu Allah bilir”buyururdu.
Hazret-i Peygamber ve Ezvac-i Tahirat'ın sade ve mütevazı hayat şartları, Hazret-i Fatıma ve Ali'nin hanelerinde de geçerli idi. Bu durum yokluktan değil, ihtiyaçtan fazlasına sahip olmamak, olanı bağışlamak itiyadından kaynaklanıyordu.
Hazret-i Peygamber, beytülmaldeki şahsına ait hesabından belli miktarda kızına da hisse ayırırdı. O günün imkânlarında evlerinde hizmetli çalıştırabilecek konumda olmalarına rağmen Peygamberimiz bu hususta kendi ailesine ve kızına ruhsat vermemiştir. Hazret-i Fatıma, tek başına ev işlerinin üstesinden gelmekte zorlandığını söylediğinde Nebiyy-i Zişan kızına otuz üçer kere “Subhanallah, Elhamdülillah ve Allahü Ekber” diyerek tespih etmesini ve sonunda da “La ilahe illallahu vahdehü la şerike leh, lehü'l-mülk ve lehii'l-hamd ve hüve ala külli şey'in kadir” şeklinde dua etmesini tavsiye ve tenbih etmiş, bu sözlerin istediği hizmetliden daha hayırlı olduğunu buyurmuştur. Böylece Resul-i Ekrem'in yüce ahlakının bir parçası olan kanaat özelliği de, Fatıma aynasının sırrı olmuştur.

Hazret-i Fatıma, zahiren ve bâtınen babasına benzetildiği güzel vasıflara sahip bir evlattı. Rasûlullah (sav) onu görünce sevinir, ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Hazret-i Fatıma da onu aynı şekilde karşılar ve ağırlardı.

Muhabbet Sırrı
Hazret-i Peygamber, kızı Fatıma'ya derin bir muhabbet besler ve her vesile ile sevgisini izhar ederdi. Fatıma'yı gözünden sakınır, kimsenin onu üzmesine müsaade etmezdi. Âlemlerin Efendisi sık sık “Fatıma benden bir parçadır. Onu hoşnut eden her şey beni memnun eder. Onu üzen her şey de beni üzer” düsturunu hatırlatırdı.
Hazret-i Fatıma, zahiren ve bâtınen babasına benzetildiği güzel vasıflara sahip bir evlattı. Rasûlullah (sav) onu görünce sevinir, ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Hazret-i Fatıma da onu aynı şekilde karşılar ve ağırlardı. Hazret-i Peygamber sefere giderken aile efradından en son Fatıma ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk olarak onunla görüşürdü. Hazret-i Fatıma, güzel ahlakı, zühd ve takvası sebebiyle Resul-i Ekrem'in teveccühüne mazhar oldu. “Bana melek gelerek Fatıma'nın cennet hanımlarının efendisi olduğunu müjdeledi” ifadesinde olduğu gibi, “İnsanlık âlemine şeref olarak şu dört kadın yeter: İsâ'nın annesi Meryem, Firavun'un iman eden karısı Asiye, benim eşim Hatice ve benim kızım Fatıma” beyanı da, Hazret-i Fatıma'nın rüchâniyetini ilan etmektedir.
Risalet vazifesinin tamamlandığını bilen ve son günlerini idrak etmekte olduğunu anlayan Hazret-i Peygamber, baba şefkatiyle kızını bu ayrılığa hazırlamıştı. Rahatsızlığı esnasında Hazret-i Fatıma'nın kulağına eğilerek, o sene Cebrail Aleyhisselam'ın Kur'ân-ı Kerîm'i mukabele etmek üzere iki kere geldiğini ve bunun, vefatının yaklaştığına bir işaret olduğunu fısıldadı. Kızının son derece kederlendiğini ve ağladığını görünce de ailesinden ilk olarak onunla kavuşacaklarını haber verdi. Bu haberi bir müjde kabul eden Hazret-i Fatıma'nın hüznü yerini sevince bırakmıştır. İrtihal-i Nebevi üzerine Hazret-i Fatıma “Ey Tanrısının emr ü fermanı kendisine erişen babacığım! Senin mevt haberini Cibril Aleyhisselam'a duyuralım” diye nida eder. Hazret-i Fatıma'nın bundan sonraki günleri babasına duyduğu tahassür ile geçmiştir.
Nebiyy-i Ekrem'in âlem-i bekaya irtihalinden bir müddet sonra Hazret-i Fatıma rahatsızlandı. Belli bir süre tedavi gördü. Hazret-i Peygamber'in müjdelediği gibi O'na kavuşacak olmanın süruruyla 3 Ramazan 11 (22 Kasım 632) tarihinde Salı günü, 29 yaşlarında ebedi âleme göçtü. Nübüvveti karşıladığı gibi Nebi'yi uğurlamış ve tez vakitte ona kavuşmuştur. Mübarek na’şını Hazret-i Ebu Bekir'in hanımı Esma bint Umeys ve Selma gaslettiler. Cenazesi kendi vasiyeti uyarınca, o zaman ilk defa tatbik edilen bir usulle üst kısmı kapalı bir şekilde tabut içinde taşındı. Cenaze namazını Hazret-i Ali (veya Abbas b. Abdülmuttalib) kıldırdı. Vasiyeti üzerine gece, Hazret-i Ali, Abbas ve oğlu Fazl tarafından Cennetü'l-Baki' da sırlandı.
Fatıma'nın ömrü asr-ı saadettir. Ahlaki nübüvvetin aynasıdır. Hazret-i Fatıma'nın vazgeçilmez bir parçası olduğu Ehl-i beyti sevmek, Peygamberimiz'in bizlere vasiyetidir. Bu vasiyet, Rasûlullah (sav)'ın aşıladığı meveddet/muhabbet sırrıdır.


Sonnot
1- Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I-II, 5. bs., İstanbul 1990, I, 467.
2- Buhârî, "Vudûv"', 69.
3- Hamidullah, I, 99.
4- Buhârî, "Vudû'", 179; Öztürk, s. 96.
5- İbn Hişâm, es-Siretü 'n-nebeviyye, thk. Mustafa es-Sakka ve dğr., I-IV, Beyrut ts., III-IV, 100.
6- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 83; İbn Hişâm, III-IV, 396.
7- Al-i İmran 3/61: “Artık sana ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra dua ve niyaz edelim de Allah'ın lanetini yalancıların üstüne okuyalım”
8- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 32; Mustafa Fayda, "Hz. Muhammed'in Necranlı Hıristiyanlarla Görüşmesi ve Mübahele", İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, 2 (1975), s. 143–149.
9- Taberi. Târihu'r-râsid ve'l-milûk; thk. Muhammed Ebü'l-Fazl, I-XI,Beyrut ts., II, 410.
10- Tecrid, VI, 397.
11- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 16.
12- Müslim, "Fezailü's-sahôbe", 32, 61; Buhari, "Teheccüd", 578.
13- Buhari, "Salat", 276; Müslim, "Fezailü's-sahabe", 38; İbn Hişam, es-S'iretü'n-nebeviyye, I-II, 600.
14- İbn Hişam, III-IV, 351, 352.
15- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 9.
16- Müslim, "Fezailü's-sahabe", 94.
17- Yaşar Kandemir, "Fatıma", DİA, XII, İstanbul 1995, s. 220; Yaşar Nuri Öztürk, Kadınlık Âleminin Sultanı, İstanbul 1982; Hacı M. Cemal Öğüt, Fatımatüzzehrâ, İstanbul 1970.
18- Buhari, "Fezailü ashabi'n-nebi", 12; Müslim, "Fezailü's-sahabe", 97; Taberi. II, 291.
19- Taberi. III, 240; Öztürk, 117, 142.
20- Müslim, "Fezailü's-sahabe". 36, 37. 

16 Ekim 2013 Çarşamba

Sevgili Muhterem Babacığım. Hüzün dolu bir ÇANAKKALE mektubu

”Mukaddes bir huzura” 18 Ekim 1915 Pazartesi

2009 yılında Prof. Haluk Oral'ın ortaya çıkardığı, Kazım Karabekir komutasındaki 14. Tümen'de görev yapan Yedek Subay Kemal Efendi tarafından Kerevizdere'den babasına yazılan 18 Ekim 1915 tarihli bu mektup, 41. Alay 2. Taburun birinci bölük birinci takım komutanı Hasan Çavuş'un kahramanlık hikayesini 98 yıl sonrasına, günümüze taşıyor. Mektubun latin alfabesine çevrilmiş tüm metni şöyle: 

”Mukaddes bir huzura” 
18 Ekim 1915 Pazartesi


Sevgili Muhterem Babacığım;


          Buğday benizli, açıkgöz, henüz ter bıyıklı, uzunca boylu çatık ve siyah kaşlı;kalbi vatan aşkıyla dolu asker Erzincanlı Hasan Çavuş Kırbirinci Alay’ın İkinci Taburu ‘nun Birinci Bölüğü Birinci Takım kumandanı.Hasan Çavuşun göğsünü 7 Eylül 1915 hücumunda gösterdiği fedakarlık dolayısıyla aldığı Harp Madalyası süslüyor.Yüzündeki saflık Anadolu’nun asil pak yavrusu olduğunun delili.


          14 Ekim 1915 gecesi saat 03.15′de düşman blokhavzı altında patlatılan lağım düşmanın ileri geçiş siperini dümdüz etmişti.Düşman bu blokhavzını 50 metre uzunluğunda köprü üzerine inşa ettiği siperine bağlamış ve Hisarlık’taki bataryasını da buraya tesbit eylediğinden ve tarafımızdan buraya top ateşi altında bulundurmak kabil olamadığından adeta bu köprülü siper alanı Kırkbirinci Alayın felaket ocağı olmuştu.
”Mukaddes bir huzura” 18 Ekim 1915 Pazartesi


          Her saniye kavurucu bombalarını bu yere savururdu.Özetle amacı Kerevizdere’nin denize döküldüğü yerden bu mahallin bir kısmını denize kavuşturmak idi.Sanki rezil düşman o muhiti yok etmek azmine düşmüştü.Davranışlarında bu anlaşılıyordu.Lağımın infilakı üzerine söylenen saatte gece çok karanlık idi ama ateşleme yapılacağını bildiğimiz için bir projektörle ara sıra aydınlatıyorduk.Dürbün başında bulunduğumdan cehennem saçan dumanlar o muhitteki yani blokhavzındaki rezil düşman askerinin mahvolma dakikası olduğunu ilan etti.

          Bunun üzerine sabaha kadar top ve torpil sesleri her kulakta o geceye mahsus büyük hatıralar bıraktı.Sabah olduğu için gelen raporları teslim ederek dinlenmek üzere karargaha geldim.Altı saat kadar bir zaman geçmiş idi ki top sesleri bu kadar bir müddet istirahatin yettiğini anlatırcasına  daldığımız gafletten uyandırdı.Hemen kalktım ve gözlem yerine geldim.O anda kumandanım ileri hattı-dolayısıyla lağımın meydana getirdiği çukuru görmek-gezmek üzere hazırlanmıştı.Emri üzerine refakata hazırlandım.Beraberimizde bir de sıhhiye eri bulunuyordu.


          İkinci hatta geldiğim zaman ateş tufanı arasında yüzmekte olduğumuzu zannettim.Örtülü hattan geçerek Yassıtepe’ye geldik.Burayı 41.Alay’ın 2.Taburu savunuyordu.Hoçkis ve mitralyözün gözetleme yerinden yani kum çuvallarının arkasından blokhavzını seyrettik.Düşman blokhavzın tahribinden sonra diğer bir [kaputpere] vücuda getirmiş ve kum torbalarıyla mükemmelen tahkim etmekle beraber köprülü siperine de bir ulaşım hattı temin eylemiş.Bu suretle Yassıtepe sol yanını kolayca infilak etmek yani yan ateşine almak imkanını hazırlamış.

          Alay kumandanıyla cereyan eden bir konuşmadan sonra biri kendinde kuvvet gördü.Dedi ki; ”ben hemen şimdi onbeş neferle gider ve zapt ederim kumandanım!”
          Erzincanlı Hasan Çavuş öyle bir mert tavır almıştı ki düşmanı anında kahredip cezasını verecek kuvvete malik olduğunu haliyle anlatıyordu.Kumandan hemen sordu.Peki, senin ismin ne? Hasan efendim, Nerelisin? Erzincanlı.Hangi taburdasın? İkinci Tabur Birinci Bölük Birinci Takım Kumandanıyım.Aferin.Fakat bilmiyor musun ki gayet tehlikeli bir noktadır? Evet, efendim, eğer tehlikeyi benimsememiş olsa idim ve vereceğiniz vazifeyi yapamayacağımı anlasa idim istemezdim kumandanım.Peki, yavrum doğru ama biz seni topçu ateşiyle himaye edeceğiz.Çünkü düşmanın mukabil siperşlerini ateş altına alacak olsak [kaputpere] karşı bir saldırıyı hem anlar ve hazırlıklarını ona göre yapardık.

          Şu halde doğrudan doğruya süngüne güvenerek gitmek lazım gelir…Diğer bir emre gerek duymaksızın ”baş üstüne” diyerek gayet şen ve namuslu bir çehre ile yıldırım gibi sıçradı.Herkesin yüzünde bu mert kahraman asil davranışı neticesi şan zafer parlıyordu.Ben orada emin idim ki binlerce Müslüman kalbi cesur metin kahramana Allah yardımcın olsun muzaffer ol diye dua ediyordu.Hasan Kerevizdere’nin kaputper tarafına takımıyla beraber ceylan gibi geldi.Ve siperlerimizin arkasında gerekli talimatı veriyordu.

           O ne saf o ne büyük haluk hitab idi.Diyordu ki;Allah yoluna tutacağımız bu siper bin kere Kabe’ye gitmek demektir.Bu toprak bizim biz de bu toprağın sahibiyiz.Kumandanımız bizi işte seyrediyor.Evvala hepiniz birer adım kadar aralıklı siperin arkasına dizilin.Süngülerinizi takın, içinizde istemeyen varsa aşikare söylesin.

           Bu hitab hepsinin beyninde yıldırım gibi tesirini gösterdi.Hasan Çavuş üç aydır beraberiz, sen takımını bilirsin dediler.Bu sırada alay kumandanının gözlerinden hafif yaşlar dökülmeye başladı.Var olun evlatlarım demekten kendini alamadı.Hasan Çavuş devamlı ben hücum dediğim zaman hepimiz Allah der ve bu kafirleri tepeleriz dedi.Artık arslan çavuş tertibatına devam ediyordu.Biz de Nordanfield mevziine girdik ve oradan vakayı seyrediyorduk.Cephede hafif piyade ateşi oluyordu…

           Bakışlarımız daima ileride;kalbimiz çarpıyor.Yanlız Hasan Çavuş’un arş kumandasını bekliyorduk.Emirden sonra ”Allah Allah” sedalarıyla otuz kadar arslan yıldırım süratiyle atılıyordu.Düşman mevzii yani kaputper, azami otuz metre kadar olduğundan ilk hamlede kum çuvallarından aşarak düşman blokhavzına atladılar.Artık bu manzarayı tasvir etmek için Rafael kadar ressam ve Mehmed Akif kadar kalemli ve duygulu olmalı.Süngüler durmaksızın yörüngeler işliyordu.Bu kesin mücadele beş dakikayı geçmedi idi ki;Hasan Çavuş canhıraş feryat ile ileri kumandasını veriyordu.Namuslu asker, köpürmüş arslan gibi düşman köprülü siperini de bir ikinci çarpışma alanı yaptılar.

            Kumandan kendi kendine Allah razı olsun hay arslan diyordu.Bütün hat adeta kuduruyordu.Bu sırada bir tek işaret her şeyi ifaya hayata bedel hazır ve istekli idi.Bu sırada düşmandan yüzden fazla kayıp vardı.Kumandan düşmanın bu kaputperi ve köprülü siperi soluna kazdırdığı kurtkuyusuna bir asker yollayarak Hasan Çavuş’a ileri katiyen gitmemesini ve köprülü siperin bizim tarafta olan kum torbalarını alarak aksi tarafa koymasını söylemişti.Emir yerine getirildi.

            Blokhavzı köprülü siper düşmana tahkim edildi…Kumandanın memnuniyeti pek fazla idi.Bu muharebenin manzarası kadar hakikat uğruna feci bir manzara bilmem ki tesadüf edebilir miyim?

            Gece olmuştu.Düşman bu mevki üzerine adeta yıldırımlar yağdırıyordu.İlk uyandığımız zaman evvala telefonla nöbetçi arkadaşımıza blokhavzdan havadis sorduk ve sebat ettiğimizi düşmanın icra ettiği mukabil taaruzların Hasan’ın süngüsü önünde eridiğini söyledi.Kaplerimizde büyük sevinç vardı.Artık bugün için Hasan’ın hikayesinden başka değerli bir sohbet konumuz yoktu.Öğle yemeği vakti idi.Satt henüz 11.30 Ateş son şiddetiyle başladı.41. Alay düşmanın blokhavza ve köprülü sipere Hisarlığa yerleştirdiği dağ topuyla ateş etmeye ve bu ateşi gittikçe şiddetlendirmeye başladığını söyledi.Kumandan dürbün başına geçti.

            Adeta umumi bir harp;bütün cephede hücum hazırlığı görülüyor:
12.05 Düşman efradı blokhavza hücuma kalktı.
12.15 Ağır topçumuz düşman siperlerine ve Hisarlık’a lağım danesi atmaya başladı.
12.18 Ağır obüs ve havanın ateş açması.
12.20 Kırkbirinci Alay’ın tekmil cephede bomba hücumu emri.
12.25 Mıntıka bataryaları düşman bomba mevziilerini buldu ve ateş açarak tahribe başladı.
12.33 Tekmil topçumuz gurup atışına başladı.
12.35 Bir zayiat olup olmadığı sualine karşı yanlız bir tek şehidimiz olduğu.
12.36 Düşmanın blokhavz önünde .Hasan Çavuş takımıyla çarpıştı.
12.40 Düşman efradının hücuma tepelendiği.
12.50 Hasan Çavuş’un Allah Allah diye muvaffakiyet feryadı.

             Şu saatler esnasında insanın yekdiğerine söz söyleyip duyurmak kabil olmadığı bir dakika idi.Düşmanın topçu mevzii ve bomba mevzii tahrip edildi.Fakat ne çare ki rezil düşmanın en son bombardımanını mert Hasan’ı şahadet kefenine sarmış ve cennete kavuşturmuş olduğunu anladık.Bu büyük muvaffakiyetinin kahramanı olan Hasan dünyasına ebediyen veda etmiş.Artık manen takımına şefaat etmekte bulunmuştu.Hasan’ın gaybuteti umum üzerinde alevli intikam hislerini uyandırmağa başlamıştı…Gece olduğu zaman Hasan Çavuş siperine geçiş hattı temin edilmiş ve diğer şehit kardeşleriyle beraber Hasan Çavuş’un mübarek naşı uygun bir yere defnedilerek üzerine de yazılı bulunan bir levhacık dikilmişti.14.Fırka kal’asının en yıkılmaz burcudur,kahraman kahramanı bu şehidin mezarı.

”Mukaddes bir huzura” 18 Ekim 1915 Pazartesi



Suçlu yetiştirmenin 8 basit kuralı

Bir çocuğu geleceğin suçlusu yetiştirmenin 8 basit kuralı

1 Küçükken daha, çocuğa ne isterse vermeye başla!
Ki, herkesin onun geçimini sağlamakla mükellef olduğuna inansın...

2 Fena sözler söylediğinde gül!
Ki, kendisinin akıllı olduğuna inansın...

3 Ona düşünmeyi, beynini kullanmayı öğretme sakın!
Bırak, on sekizine gelince kendisi karar versin...

4 Yerde bıraktığı her şeyi kaldır:kitaplarını, giysilerini, pabuçlarını...Onun için her şeyi sen yap!
Ki, sorumlulukları hep başkalarına yüklesin...



5 Onun önünde sık sık kavga et!
Ki, bir gün aile parçalanırsa pek de şaşırmasın...

6 Ona istediği kadar harçlık vermekten kaçınma!
Asla kendi parasını kazanmanın ne demek olduğunu öğrenmesin...

7 Yiyecekmiş, içecekmiş, konformuş, tüm arzularını yerine getir!
Ki, istediklerini her zaman elde etmeye Şartlansın...

8 Komşulara, öğretmenlere, polise, vs. karşı hep onun tarafında ol!
Ki, hepsine karşı ön yargılarla davransın...

Evet evet, bütün bunları yap!

Ki, günün birinde onun başına bir bela gelirse kendinden özür dile, ama onu felaket dolu bir hayata hazırladığın için kendine teşekkür etmeyi de ihmal etme sakın!



http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
Bir çocuğu geleceğin suçlusu yetiştirmenin 8 basit kuralı






5 Ekim 2013 Cumartesi

Gerçek mutluluk gördüğün şeyde değil asıl görünmeyen yerdedir.

Sevgi'nin adı yok
Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne.
Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. 
Bebeğin kulakları yoktu...
Muayenelerde bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak


“Büyük bir çocuk bana ucube dedi.”
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu ancak aynı zamana yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
“Hiçbir şey yapılamaz mı?”diye sordu.
Doktor; “Eğer bir çift kulak bulunabilirse organ nakli yapılabilir”
dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti. Bir gün babası
“Hastaneye gidiyorsun oğlum annen ve ben sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır”
dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.
Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.

Yıllar geçmişti bir gün babasına gidip sordu:
“Bilmek zorundayım bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım”
“Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası “fakat anlaşma kesin şu anda öğrenemezsin henüz değil..” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi.
Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.
“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası”. Ve hiç kimse annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir ancak kalptedir! Gerçek mutluluk gördüğün şeyde değil asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi yapıldığı bilinen şeyde değil yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!


Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.”
(Ebu Davud)







30 Eylül 2013 Pazartesi

Mezheblerin Kaynağı Olan Kıyas

”Onlara, öf sıkıldım demeyin!” 

Ehli sünnete göre mezhebler, dinin dört kaynağı olan Kıyas üzerine bina edilir. Kıyas, birşeyi başka şeye benzetmek demektir. Fıkhta, nasstan(Kur’an-ı kerimden, Hadis-i şeriflerden) anlaşılamıyan birşeyin hükmünü, bu şeye benziyen başka şeyin hükmünden anlamak demektir. 

Kıyas, Kur'an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin, derin, örtülü manalarını meydana çıkarmaktır. Eshab-ı kiram da kıyas yapar, onların da ayrı mezhebleri var idi. Beydavi tefsirinde kıyas ve icmaın, İmran suresinin 108. ayetinde emredildiği yazılıdır. İbni Abidin hazretleri, “Kıyas ile anlaşılan bilgileri kabul etmiyen, doğru yoldan saparak bid'at ehli olur, muhakkak Cehenneme girer” buyuruyor. 

Kıyasın delil olduğu aklen ve naklen sabittir. (Fatebiru) ayet-i kerimesine, “Bilmediklerinizi, bildiklerinize kıyas edin” manası verilmiştir. Bu ayet-i kerimenin, kıyasın caiz ve gerektiğini bildirdiği, Beydavi tefsirinde yazılıdır. 


Araf suresinin, “Allahü teâlâ, rüzgarı, rahmeti olan yağmurdan önce, müjdeci gönderir. Rüzgarlar, ağır olan bulutları sürükler. Bulutlardan ölü olan toprağa su yağdırır, o yağmurla yerden meyvalar çıkarırız. Ölüleri de mezarlarından böyle çıkaracağız” mealindeki 57. ayet-i kerimesi de kıyasın hak olduğunu isbat etmektedir. Bu ayette, ihtilaflı olan bir şeyi, sözbirliği ile anlaşılmış olana benzetmek bildirilmektedir. Çünkü, Allahü teâlânın yağmur yağdırdığını ve yerden ot çıkardığını, hepsi biliyordu. Öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu, yeryüzünün kuruduktan sonra tekrar yeşillenmesine benzeterek isbat etmektedir. 

Kıyası, ictihad yapma yetkisi olan müctehidler yapabilir. İctihâd, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihâddan maksat, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden, mânaları açıkça anlaşılmıyanları, açıkça bildiren diğer ahkâm-ı şer'ıyyeye kıyâs ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükmler çıkarmaya uğraşmak, çalışmak demektir. 

Meselâ anaya, babaya itaati emreden âyet-i kerimede,”Onlara, öf sıkıldım demeyin!” buyuruluyor. Dövmekten, söğmekten bahis buyurulmamıştır. Âyet-i kerimede, yalnız bunların en hafîfi olan öf kelimesi açıkça bildirildiğine göre, müctehidler, dövmenin, söğmenin ve hakâret etmenin elbette haram olacağını ictihâd etmişlerdir. 

Musluman Muslumanin Kardesidir
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

8 Eylül 2013 Pazar

Evlilik bu degil Bekar kardeslerim okuyalim

Evlenmek istiyorum


Evlenmek niyetiyle görüşmeye
gelmişlerdi.
Delikanlı, genç kızı, şöyle bir süzdü
ve sessizce düşündü:
"Güzel kız fena değil. Ama biraz
kendini beğenmiş.
Acaba bu hali devam eder mi? Ya
ederse?
O zaman bununla yaşanmaz.
Ben dayanamam ukala bir kadına,
kadın dediğin biraz uysal olmalı...
Neyse canım, hele bir evlenmeyi
kabul etsin.
Ben onu değiştirmeyi bilirim."

Genç kız da simasının ortasına sinsi
bir tebessüm kondurdu.


"Fena çocuk değil. İşi de yerinde.
Rahat bir hayat yaşarım.
Lâkin biraz 'dediğim dedik' gibi.
Acaba buna, sözümü dinletebilir
miyim?
Aman canım, düşündüğüm şeye bak.
Evlenelim de ben onu mum gibi
yapmasını bilirim."
Ve "değişim savaşı"nın imzaları
alkışlar arasında atılır.
Ayaklar birbirini ezmek için yarışır.
"Bal/ayının" tatlı meltemi yerini
yavaş yavaş kuzey rüzgârlarına
bırakır.

Genç adam, sabah işe gitmeden eşini
uyandırmaya çalışır:
"Ben hazırlanırken sen de kahvaltı
hazırlayabilir misin?"
Genç kadın uyumaya devam eder.
"Hayatım, geç kalıyorum haydi
uyan."
Genç kadın sağından soluna
dönerek,
"Sabahın bu saatinde de kalkılmaz
ki?
İşyerinde bir tostla çay alırsın." der.
"
Allah! Allah! Ben akşama kadar
çalışacağım,
sen bir kahvaltı hazırlamaya
zorlanıyorsun."
"Ama çok uykum var." "Benim de
uykum var ama kalkıp işe gitmek
zorundayım." Kadın istifini bozmaz,
kapıyı çarpıp çıkarken
"Can çıkmayınca huy değişmezmiş."
diye söylenerek işe gider genç adam.
Başka bir gün. "Hayatım, bugün
yemek yapamadım.
Dışarıya çıksak diyorum."
"Yine mi? Ama çok yorgunum, şöyle
evimde dinlenmek istiyorum.
Dışarıya hafta sonu gideriz."
"Annem haklıymış.
'Bu adamı değiştiremezsin' demişti
de inanmamıştım."

Kimse 'ben onu değiştiririm'
demesin
Birbirini değiştirme hayaliyle
kurulan bir aile tablosu bu.
Her iki taraf da "Acaba eşimi nasıl
mutlu ederim?" yerine
"Nasıl değiştiririm?" sevdasında.
Daha doğrusu "güç savaşında". Oysa
eşler güçlerini" değişim savaşı"nda
tüketmek yerine mutluluğu
yakalamak yolunda sarf etmeli.

Evlilik,
"Ben seni adam ederim" yerine "ben
seni mutlu ederim"
düşüncesi üzerine kurulmalıdır.
O zaman evin pencerelerinde
mutluluk meltemi eser. Saksılarında
huzur çiçekleri açar. Odalarında şen
kahkahalar çınlar. Eşler, birbirini
mutlu etmek için yarışır. Planlar,
"onu nasıl değiştiririm" yerine "onu
nasıl mutlu ederim" üzerine yapılır.
Mürebbiye gibi değil, psikolog gibi
davranılır. "Değişim savaşı" vererek
ne kendisini tüketir ne de eşini.

Aksi halde kadın "dırdırcı", erkek
"baskıcı" mutluluksa "toz-duman"
olur. Bu sebeple, evlenecek gençler,
ruhen uyum sağlayabilecekleri
kişileri seçmelidir. "Ben onu
değiştiririm" diye düşünerek
başlıyorlarsa, boşuna evlerini
dayayıp döşemesinler. Silahlarını
yağlasın, kelime mermilerini yığsın,
savaş yerlerini belirleyip
sığınaklarını hazırlasınlar. Gelin
arabasının arkasına da "Evleniyoruz
mutluyuz" yerine "Evleniyoruz
savaşa gidiyoruz" diye yazmayı
unutmasınlar.


evlilik gercek tarih deposu

4 Eylül 2013 Çarşamba

Bence kızımızın tavsiyesine uyalım GÜZEL BİR HİKAYE

GÜZEL BİR HİKAYE

Bir kadın evinden çıktı, evinin önünde beyaz, uzun sakalları olan 3 yaşlı adam gördü. Onlara:"Sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız. Lütfen evime buyurun ve bir şeyler yiyin"dedi."Kocanız evde mi?"diye sordular."Hayır, dışarıda"dedi kadın."O zaman giremeyiz"dediler.
Akşamleyin kocası eve geldiğinde kadın olanları ona anlattı. Kocası:"Onlara eve geldiğimi söyle ve onları eve davet et"dedi. Kadın dışarı çıktı ve yaşlı adamları davet etti."Biz bir eve hep beraber girmeyiz"dediler.
Kadın:"Neden?"dedi. Yaşlı adamlardan biri cevap verdi:"Onun adı'Zenginlik'tir" dedi, arkadaşlarından birini göstererek. Ve bir diğerini göstererek:

"Onun da adı'Başarı'dır ve ben de'Sevgiyim."
Ve ekledi:"Şimdi eşinle konuş ve hangimizi evinize davet edeceğinize karar verin"dedi.
Kadın eve girdi ve olanları kocasana anlattı. Kocası çok sevindi;"Ne kadar harika. Zenginliği davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun"dedi.
Kadın:"Neden başarıyı davet etmiyoruz?"diye konuştu.
O sırada onları dinlemekte olan kızları:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mı?"diye sordu."O zaman evimiz sevgiyle dolar."
Adam:"Bence kızımızın tavsiyesine uyalım. Lütfen dışarı çık ve sevgiyi davet et. Sevgi bizim misafirimiz olsun"dedi.
Kadın dışarı çıktı ve sevgiyi seçtiklerini söyledi ve sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Diğer iki arkadaşı da kalktı ve onu takip ettiler.
Kadın büyük bir şaşkınlıkla:"Ben sadece sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?"diye sordu.
Yaşlı adam cevap verdi:"Eğer siz zenginlik veya başarıyı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz kalacaktık.
Ama siz beni (sevgiyi) davet ettiğiniz için, ben nereye gidersem, başarı ve zenginlik de benimle gelir. Her nerede sevgi varsa, başarı ve zenginlik de vardır."






hikayemiz gercek tarih deposu

13 Ağustos 2013 Salı

"Kötü çocuk" yetiştirmek isteyen anne-babalara öneriler!

"Doğru çocuk" yetiştirmek isteyen anne-babalara yıllardır öneriler yapıp durdum. Sanırım yeteri kadar etkili olmadı. Bu kez tersinden deneyeceğim: "Kötü çocuk" yetiştirmek isteyen anne-babaların neler yapması gerektiğini yazacağım...

Belki bu istediğim tesiri yapar.


1. Anne ve baba olarak bir birlerinizle sürekli çekişin, didişin, çocuklarınızın gözlerinin önünde kavga edin, bir birinize ağır sözler sarf edin, hatta baba olarak anneyi zaman zaman darp edin!..

Bu durumda çocuklarınız size güvenmeyecek, her türlü şiddete meyilli olarak yetişeceklerdir.

2. Anne ve baba olarak bir birinizin arkasından konuşun, bir birinizi aşağılayın, bir birinizi değersiz göstermek için elinizden geleni yapın!..

Bu tavrınız çocuklarınızın gözünde ikinize de değer kaybettirecek, sizi onların nazarında küçültecek, ayrıca kişilerin arkasından konuşmayı öğretecektir.

3. Anne ve baba olarak bir birinize sevginizi ne söyleyin, ne de hareketlerinizle gösterin!.. Hatta bu kadarla da kalmayın, çocuklarınıza da hiçbir zaman, hiçbir şekilde sevginizi söylemeyin. "Sevgi gösterirsek şımarır" anlayışı içinde hareket edin!

Bu sayede çocuklarınız sizden en yakınlarını bile sevmemeyi öğreneceklerdir.

4. Anne olarak çocuklarınızı ihmal edin, evdeki avizelerden, biblolardan ve bulaşıklardan daha önemsiz olduklarını çocuklarınıza hissettirin, bunun için de, evdeki eşyaların bakımına çocuklarınızdan daha fazla zaman ayırın!..

Bu yaklaşımınız çocuklarınıza istenmediklerini hissettirecek, zamanı gelince onlar da sizi istemeyeceklerdir.

5. Çocuklarınıza ya çok bol, ya da çok az harçlık verin!..

Çok verirseniz saçıp savurmayı, az verirseniz cimriliği öğrenecekler, her anlamda sorumsuz birer insan olarak hayata atılacaklardır.

6. Çocuklarınızı bazen yüceltin, bazen yerin dibine batırın!..

Bu dengesizlik tüm hayatlarına yansıyacak, hayatlarını tepetakla edecektir.

7. Anne ve baba olarak akşamlarınızı eğlence yerlerinde, sinemalarda, tiyatrolarda geçirin, çocuklarınızın evde ne yaptıklarını umursamayın, onlarla muhabbet etmeyin, sorunlarıyla ilgilenmeyin!

Böyle yaparsanız, yaşlılığınızda onların da sizin hiçbir sorununuzla ilgilenmemelerini sağlamış olursunuz. Öte yandan başıboş kalmayı öğrenecekler ve kimseyi umursamayacaklardır.

8. Baba olarak her akşam eve geç gelin ya da alelacele yemeğinizi yiyip kahvehaneye kaçın; evde kalsanız dahi televizyon başından ayrılmayın; çocuklarınızın hiçbir sorusunu cevaplandırmayın, onlarla asla oynamayın!..

Bu sayede çocuklarınızın içe kapalı olmalarını sağlayabilir, agresif, saldırgan, hırçın olarak hayata atılmalarını temin edebilirsiniz.

9. Çocuklarınız en küçük bir sorun çıkardıkları zaman, "Zaten senden adam olmaz" diye diye çıkışın, her haline sert tepkiler verin!..

Ancak o zaman çocuklarınız kimseyi dinlememeyi öğrenirler, dersleriyle aralarındaki ilgi bağı kopar, gerçekten de adam olmazlar.

10. Çocuklardan gelecek tüm sorulardan kaçın, asla cevaplandırmayın, yalnız ara sıra onları karşınıza alıp, onların yaşında iken ne kadar başarılı olduğunuz yolunda hayali hikâyeler anlatın!..

Böyle yapın ki için için sizi küçümsesinler, vakti geldiğinde de kendi çocuklarına sizinkine benzer hayali hikâyeler anlatsınlar.

11. Evde ne kitaplık bulundurun, ne de kitap! Hatta kitaplar ve yazarlar hakkında hiç birinin işe yaramadığı yolunda nutuklar atın, kitap, ilim, edebiyat düşmanlığı yapın!..

Çocuklarınız bu konuşmalarınız sayesinde kitap düşmanı olarak yetişecekler ve hiçbir şey öğrenmeden hayatlarını bitireceklerdir: Tıpkı sizin gibi!

Daha sonra gerisini getirelim...

Yavuz Bahadıroğlu - Yeni Akit (25.04.2012)

8 Ağustos 2013 Perşembe

Bir, iki, üç ay derken bu, altı ay kadar devam etti.


Fedakâr Ailenin Son Anı


HER VAKİT camiye gelir, farza durur, imam selâm ve­rir vermez, son sünneti kılmadan, tesbih çekmeye kalmadan hemen camiden çıkar giderdi.

Bir, iki, üç ay derken bu, altı ay kadar devam etti.

Bu adam neden sünneti kılmıyordu, üstelik cemaatle bir­likte tesbihe ve duaya da kalmıyordu? Kimdi bu adam, ne­den böyle yapıyordu?


Yoksa bir bildiği mi vardı? Neden herkesten ayrı hareket ediyordu? İyi, güzeldi ve her vakit camiye geliyordu da ne­den böyle yapıyordu?

Hakkında pek de iyi düşünmüyordu. Bir sebebi varsa da öğrenmeliydi. Belki yardıma olurdu. Sonunda bir namaz vakti mihrabı müezzine terk etti, kendisi arkada cemaate ka­tılarak farzı kıldı.

Maksadı bu adamı camiden çıkmadan ön­ce yakalamak ve bir şekilde böyle davranmasının sebebini sormaktı.

Adam yine tam vaktinde camiye geldi, cemaatle farzı eda etti, imam selâm verir vermez de her zaman olduğu gibi hemen kapıya yöneldi. Tam çıkacakken peşinden yetişti imam ve durdurdu:

"Allah kabul etsin kardeşim" dedikten sonra merakını di­le getirdi. "Aylardır merak ediyorum.

Geliyorsun, farzı ce­maatle kılıyorsun, son sünneti kılmaya kalmadan ve tesbih çekmeden, duaya katılmadan aceleyle çıkıp gidiyorsun. Siz­ce bir sakıncası yoksa sebebini öğrenebilir miyim?"

Adam düşünceliydi. Dertli olduğu, bir sıkıntı içinde kıv­randığı bakışlarından, yüz hatlarından belliydi.

İmam efendiye derdini anlatmaya başladı:

"Hocam, evde hasta bir hanımım var, felçli, on üç yıldır, ne ayağa kalkabiliyor, ne kendi işini görebiliyor, ne de konu­şabiliyor. Çocuklarımız da olmadı, başka kimsemiz de yok. Bütün ihtiyaçlarını ben görüyorum. Ben indirip kaldırıyo­rum, ben yedirip içiriyorum. Ezan okunur okunmaz da he­men camiye koşuyorum, eşimin bir ihtiyacı olur diye farzı kılar kılmaz çabucak kalkıyorum, eve dönüyorum."

Mahcup olmuştu. Adam hakkında kendisi neler düşünü­yordu, adamcağızın hali neydi? Sadece teşekkür etmekle ye­tindi.

"Hocam," dedi, "isterseniz eve buyurun, bir çayımızı, kahvemizi içersiniz."

"Olur inşaallah, müsait bir günde geliriz" dedi.

Daveti kabul etti. Birgün kalktı, müezzinle birlikte hasta ziyaretine gittiler. Durum açıktı ve gözler önündeydi. Yılla­rın ıstırabı sonucu kadıncağız erimiş, küçülmüş, bir yumak olmuştu. Sessiz sedasız yatıyor, sadece gözleri parlıyordu.

Sohbet esnasında evin sahibi bir sırrını paylaştı misafir­lerle:

"Bir evim, bir de dükkanım var. Kimsemiz de yok. Dü­şündüm, taşındım, ben ölürsem bu kadına kim bakar? Aklı­ma bir çare geldi. Tapu dairesine gittim, evi de, dükkanı da eşimin üzerine tapu ettirdim. Ben öldükten sonra birisi çıkar da, evin ve dükkanın kendisine kalacağı düşüncesiyle belki bu kadına bakar. Ne dersiniz doğru yapmış mıyım?"

Evet doğru yapmıştı, hem de ne doğru. Bu sefer hayreti

bir kat daha arttı. Takdir duygularını dile getirmekten başka bir şey yapamadı.

Hayatta ne insanlar vardı, Allah'ın ne güzel kullan yaşı­yordu? Ne müthiş bir aileydi bu? Aralarındaki nasıl bir aşk­tı, nasıl bir sevgiydi? Hayır, hayır bu aşk falan değildi, bütü­nüyle bir şefkatti, hiçbir dünyevî karşılık beklemeden yapı­lan bir insanlıktı.

Aradan fazla bir zaman geçmedi. Komşulardan birisi acı bir haberle camiye damladı:

"Hocam," dedi, "sizlere ömür, hacı amcayı kaybettik. Bir cenaze salası verir misiniz?"

Şimdi üzülme sırası kendisine geldi. "Hacı efendi Al­lah'ın rahmetine kavuştu, ama bu felçli kadın ne yapacaktı, ona kim bakacaktı? Bir hayır sahibi çıkar mıydı acaba? En azından geride kalan eve ve dükkana sahip olmak için birisi bulunur muydu?"

Bu düşüncelerle gitti, salayı okudu. Namaz saatini bekliyordu. Yarım saat sonra bir haber daha geldi. "Hocam, Hacı amcanın eşi de rahmetli oldu."

Günlerden Cuma'ydı. Gitti, ikinci salayı da verdi. İki hak dostu, Allah'ın iki sevgili kulu mübarek bir günde birlikte yolculuğa çıkmışlardı, ebedler ülkesine...

Dünyada beraberlerdi, hayatları aynı yastıkta geçmişti. Biri gidince, geride kalan da dayanamadı ayrılığa, o da pe­şinden yola çıktı. Aynı âlemde buluştular.

Bu mutlu ve umutlu, bu nurlu ve huzurlu, bu sevdalı ve müşfik aileyi ne komşular unutabildi ondan sonra, ne de ho­ca efendi...

Kaynak: Mehmet Paksu

Fatihin Torunları