5 Mart 2013 Salı

ABDÜLGANÎ NABLÜSÎ


ABDÜLGANÎ NABLÜSÎ

Osmanlılar devrinde yetişen büyük âlim ve velî. 1640 (H. 1050)’de Şam’da doğdu. 1731 (H. 1143)’de Şam’da vefât etti. Doğumuna yakın Şam’da bulunan büyük bir velî; onun büyük bir âlim olacağını müjdeleyip isminin Abdülganî konmasını söylemiştir. O âlimin sözünü tutarak, doğan çocuğuna Abdülganî ismini veren babası, ona küçük yaşta Kur’ân-ı kerîm okumayı öğretti. On iki yaşına kadar İslâm terbiyesi vererek büyüttü. On iki yaşında babası vefât edince, ilim tahsiline başladı ve zamanının meşhur âlimlerinden ders aldı. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. Nahiv, meâni, beyân ve sarf ilimlerini Şam’da oturan Şeyh Mahmûd-i Kürdî’den; fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimlerini Hanefî âlimi Şeyh Ahmed-i Ka’î’den; hadis ve ona âit ıstılahları, Hanbelî mezhebi âlimi Abdülbâkî’den;
tefsîr ve nahvi Şeyh Mahmûd-ı Mehâsinî’den okudu. Bütün bu hocaları, ona icâzet (diploma) verdiler. Ayrıca Necmüddîn-i Gazzî’nin dersine de devam ederek icazet aldı. Bunlardan başka; Şeyh Muhammed bin Ahmed el-Üstüvânî, Şeyh İbrâhim bin Mensur el-Fettâl, Şeyh Abdülkâdir bin Mustafa es-Safûrî, Şam’da nakîb-ül-eşrâf seyyid Muhammed bin Kemâleddîn el-Hüseynî el-Hasenî bin Hamza, Şeyh Muhammed el-Aysâvî, Hüseyn bin İskender er-Rûmî, Şerh-ut-Tenvîr kitabının müellifi Şeyh Kemâleddîn-i Aradî ve Muhammed bin Berekât el-Kevâfî gibi pek çok âlimden ders alıp, ilim tahsil etti. Mısır’da Şeyh Ali Şebrâmelîsî de ona icazet vermişti. Tasavvufta, Kâdiriyye yolunu seyyid Abdürrezzâk el-Hamevî el-Geylânî’den, Nakşibendiyye yolunu da, Şeyh Sa’îd el-Belhî’den tâlim eyledi. Bu iki yolun feyz ve marifetlerine kavuştu. Evliyâlıkta yüksek derecelere erişti.
Yirmi yaşında ders vermeye ve kitap yazmaya başladı. Hicaz, Mısır ve İstanbul medreselerinde müderrislik yaptı.
Abdülganî Nablüsî hazretleri sabahleyin erkenden Câmi-i Ümeyye’ye gidip, çeşitli dersler okutur; ikindiden sonra da, Câmi-i Sagîr’e devam ederdi. Sonra, İmâm-ı Nevevî’nin, Hadis-i Erba’în, Ezkâr-un-Neveviyye ve başka eserlerini okuturdu. Sonradan bu hâlini terk ederek yedi sene müddetle, Şam’daki Ümeyye Câmii yakınındaki evinden dışarı çıkmadı. Evinde, Muhyiddîn-i Arabî’nin ve Afîfüddîn-i Tilmsânî’nin tasavvufta ilgili eserlerini tedkîk ve mütâlâa ederek, feyz ve bereketlerine kavuştu. Devamlı ibâdet ve istiğfar ile meşgul olduğundan, şaşılacak yüksek hâllere kavuştu. Ledünnî marifetlere erişti. Zahirî ve bâtınî ilimlerde çok yükseldi. Rabbinin ihsânları, yağmur gibi üzerine yağdırıldı. Kalb gözü açıldı. Sonra yeniden ilim öğretmeye, vâz ve nasîhata, insanlara doğruyu anlatmaya başladı. İkbâl ve şöhreti o kadar yükseldi ki, kapısı, feyz ve bereketlerine kavuşmak isteyenlerle dolup taştı. Uzaktan ve yakından, bölük bölük insanlar ona geldiler. Herkes ondan ilim öğrenmeye ve makbûl olan duâsından istifâde etmeye çalışıyordu. İlim talebeleri ve tasavvuf yolcuları, onun evini sığınak yapmışlardı.
Abdülganî Nablüsî, 1664 (H. 1075) senesinde İstanbul’a gelip, bir müddet burada kaldı ve ders okuttu. 25 yaşlarında Bağdâd’a giderek bir müddet orada kaldı. Gerek zamanının meşhur evliyâsını tanımak ve sohbetlerinde bulunmak, gerekse önceki evliyânın kabirlerini ve mukaddes makamları bulup ziyaret etmek maksadı ile, bir çok yerlere gidip, bilhassa kendi memleketi dâhilinde seyahatler yaptı.
Yûsuf-i Nebhânî, Câmiu kerâmât-il-evliyâ adındaki eserinde diyor ki: “Abdülganî hazretleri, Hanefî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden, marifet sahibi evliyânın meşhûrlarındandır. Çok hârika ve kerâmetler sahibidir. En büyük kerâmeti, sayılamayacak kadar çok kitap yazmasıdır. Eserlerinin hepsi güzeldir. Hayâtında ve vefâtından sonra çok kerâmetleri görülmüştür. O, zamanının kutb-ı aktâbı idi.”
Abdülganî Nablüsî İslâm âleminde en çok kitab yazan âlimlerdendir. Yüz seksenden fazla eseri olup, her biri mevzûsunda kıymetlidir.Tarîkat-i Muhammediyye kitabına yazdığı Hadîkat-ün-Nediyye adlı şerhi çok kıymetlidir. Bu kitabı, Keşf-ün-nûr an eshâb-il-kubûr ve dört mezhebe uymanın lâzım olduğunu anlatan Hulâsât-üt-tahkik fî beyânı hükm-it-taklîd vet-telfik adlı eserleri Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul’da neşredilmiştir.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
 1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-5, sh. 271
 2) Silk-üd-dürer; cild-3, sh. 30-38
 3) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 590
 4) Acâib-ül-âsâr (Cebertî, Mısır-1982); cild-1, sh. 154
 5) El-A’lâm; cild-4, sh. 32
 6) Sefînet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 94
 7) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh. 85
 8) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3080, 3083
 9) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1023
10) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 24
11) Fâideli Bilgiler; sh. 170
12) Kıyamet ve Âhiret; sh. 190
13) Herkese Lâzım Olan îmân; sh. 43
14) Brockelmann; sup-2, sh. 473
15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 146

Türk Tasarımı Solar Branda V-Tent Ödülleri Toplamaya Başladı!



Türk tasarım firması Designnobis, dünyanın ilk güneş enerjili araç brandasını geliştirdi. Elektrikli otolar için geliştirilen sistem, güneşten elektrik üreterek aracı şarj ediyor.

Tebrikler ODTÜ, tebrikler Designnobis...

Tasarımın Detayları İçin: http://www.alternatifenerji.com/turk-tasarimi-solar-branda-odulleri-toplamaya-basladi.html

4 Mart 2013 Pazartesi

2013'te 3 Ay tutulması 2 de Güneş tutulması olacak




ANTALYA - TÜBİTAK Bilim ve Teknoloji Dergisi ile TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin 2011’den bu yana hazırlanan ’Gök Olayları Yıllığı’ ile TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nden Dr. Tuncay Özışık ve TÜBİTAK Popüler Bilim Dergileri’nden Alp Akoğlu, 2013 yılına ilişkin önemli gök olaylarını derledi.

3 KEZ AY TUTULMASI YAŞANACAK

Bu yıl 3 Ay tutulması gerçekleşecek. 25- 26 Nisan’daki parçalı Ay tutulması ile 18- 19 Ekim’deki yarıgölge Ay tutulması ülkemizden gözlenebilecek. 25 Mayıs’taki yarıgölge Ay tutulması ise Türkiye ’den gözlenemeyecek.


25-26 Nisan’daki parçalı Ay tutulması Türkiye saati ile 21.04- 01.11 saatleri arasında gerçekleşecek bu tutulma Ortadoğu , Asya’nın büyük bölümü, Avrupa, Avustralya ve Antarktika’dan gözlenebilecek. Ay’ın tamamı gökyüzünde Dünyanın yarıgölgesinden geçeceği için parlaklığı hafifçe azalıp rengi kızıllaşacak, fakat bu değişim tam Ay tutulmasındaki kadar belirgin olmayacak. Tutulma ortası saat 23.07’de gerçekleşecek.

19 Ekim’deki yarıgölge Ay tutulması, Türkiye saati ile 00.50- 04.50 saatleri arasında gerçekleşecek. Bu tutulma Afrika, Avrupa, Rusya, Asya’nın batısı ve Amerika ’dan gözlenebilecek. Ay’ın yüzde 80’lik bölümü Dünya’nın yarıgölgesinden geçeceği için bu kısım hafifçe kızaracak, fakat bu bir tam tutulmadaki gibi belirgin olmayacak. Tutulma ortası saat 02.50’de gerçekleşecek.

İKİ GÜNEŞ TUTULMASI

10 Mayıs’ta gerçekleşecek halkalı Güneş tutulması Türkiye’den gözlenemeyecek. 3 Kasım’daki hibrit Güneş tutulmasıysa ülkemizden Güneş’in çok küçük bir bölümünün örtüldüğü bir parçalı tutulma olarak görülecek.

10 Mayıs’taki halkalı Güneş tutulması hattının büyük bölümü Pasifik Okyanusu’ndan geçiyor. Tutulmanın gözlenebileceği tek anakara Avustralya. Tutulma burada sabah saatlerinde gözlenecek.

3 Kasım’daki hibrit Güneş tutulması, halkalı olarak başlayacak, tam tutulma olarak devam edecek ve bitecek. Tutulmanın başlangıcı ve büyük bölümü Atlantik Okyanusu üzerinde gerçekleşecek. Ay’ın gölgesi Afrika’nın batısında karaya basacak ve Afrika kıtasının doğusuna ulaştığında tutulma sona erecek. Tutulma Afrika’nın tam tutulma şeridi dışında kalan bölümünün neredeyse tamamından ve bazı güney Avrupa ülkeleri ile Türkiye’den parçalı tutulma olarak görülebilecek. Tutulma ülkemizde günbatımında görülebilecek. Ülkemizin güneyinde Güneş’in yüzde 7 kadarı örtülürken, kuzeyde tutulmayı fark etmek biraz zor olacak.

DHA


3 Mart 2013 Pazar

Sürgündeki Hânedan – Fotoğraf Albümü


Sürgündeki Hânedan – Fotoğraf Albümü

son osmanli sehzadeleri
Son Osmanlı Şehzadeleri Bir Arada
Endişeli Bekleyiş
Hanedan ve saray muhiti şubat 1924’de
Ankara’dan gelen haberlerle epey heycanlıydı.
Hilafetin kaldırılacağı hanedanın erkek
mensuplarının Türkiye dışına sürgüne
gönderileceği çeşitli yerlerde yazılır, konuşulur
olmuştu.
Hanedan mensupları bu dedikodular
yoğunlaştıkça daha da heyecanlanıyor
ve ürkekleşiyordu. Meclisin

hanedanla ilgili bir karar alıp almayacağı alacak olursa kimler için geçerli kılınacağı merak ediliyor,
düşünülüyordu.  Dahası sürgün gerçekleşirse kimlerin gönderileceği,
kalanların ne yapacağı da muammaydı.
Rusya ve Avusturya gibi ananesi eski devrik hanedanların
sürgün misalleri de ortadaydı ve hanedanı iyiden iyiye karamsarlığa sevk ediyordu.
Fakat hiç kimse bütün Osmanlı ailesinin damatlarına varıncaya kadar Türkiye’den
sürüleceğine ihtimal veremiyor, tasavvur dahi edemiyordu…
***    ***    ***   ***
Hanedan Halife Abdülmecidin gidisi, gazete küpürü
Hanedanın Gidişi (Gazete Küpürü)
Osmanoğulları’nın endişeli bekleyişi 3 Mart 1924 günü cevap buldu.
Korkuları gerçek oluyordu.  Millet Meclisi 431 sayılı “ Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin
Türkiye Cumhuriyeti devleti hudud-u memâliki haricine çıkarılmasına dair”
 meşhur kanunu kabul etti.
Gerçi Ankara hilafeti kaldırmaya çok önceden karar vermişti
fakat çıkarılan kanunla hem hilafet kaldırılıyor hem de bütün padişah
mülklerine el konulduğu gibi hanedana mensuplarının
 Türkiye topraklarında yaşamaları, ebediyen yasaklanıyordu.
Millet Meclisi bütün Osmanoğlunu ilelebet Türkiye topraklarında,
 değil yaşamaktan transit geçmekten bile mahrum ediyordu.
Kanun görüşülürken hilafetin kaldırılması ve hanedanın sürümesi üzerine
hararetli tartışmalar oldu. Meclisin mi yoksa hilafet mi daha yüksek bir konumda olduğu,
hanedandan kimlerin sürüleceği yahut sürülmemesi münakaşa ile müzakere edildi.
Hatta müzakereler sırasında  söz alan Rize mebusu Ekrem Bey “hanedandan sadece
yaşayanları sürmekle yetinmemeliyiz onların cedlerinin kemiklerini dahi mezarlarından
 çıkararak Türkiye haricine göndermeliyiz “ diyordu.
Halife Abdülmecid
Halife Abdülmecid Efendi
Neticede 431 sayılı kanun millet meclisinden çıkarıldı. Türkiye
topraklarını terk için şehzadelere 24 saat sultanlara 10 gün süre tanındı.
Hükümet Halife Abdülmecid efendinin ise hemen o gece sınır dışı edilmesi talimatını verdi
Halifenin sürgünü
Kararı İstanbul valisi Haydar Bey ve Polis müdürü Sadeddin bey tebliğ ettiler.
Bu sırada sarayın etrafı inzibatlarca sarılmış telefon ve telgraf ağı kesilmiş giriş çıkışlar
 tutulmuş dışarı ile her türlü bağlantı imkânı kesilmişti. Halife Abdülmecid’in
kararı öğrenince ilk tepkisi “ ben vatan haini değilim. Buradan ölsem de gitmem” oldu.
Fakat vali Haydar Bey ve Polis müdürü Sadeddin Bey ‘in ; milli iradenin kararına
itaat etmediği taktirde saraydan gerekirse zor kullanılarak çıkartılacağını
söylemeleri halifeye kararın her şeye rağmen mutlak uygulanacağını fark ettirdi.
Harun Osmanoglu
Türkiyedeki Hanedan Reisi, Harun Osmanoğlu
Hazırlıklar 1,5 saat sürdü Halife ve maiyeti hemen o gece
Dolmabahçe’den alınıp Çatalca’ya götürüldü.  İstasyonda bekleyen
 Simplon Ekspresine bildirilerek Türkiye topraklarından çıkarıldı.
Halifenin sürülmesinden hemen sonra da Dolmabahçe sarayında
Sultan Abdülaziz zamanından beridir yaşayan ve hizmet gören
50 kadar yaşlı kadın Darülaceze’ye sevk edildi…
İki hafta içinde 155 kişilik Osmanlı ailesinden Türkiye’de hiç kimse kalmadı.
Kanuna dahil olmadıkları halde ebeveyn ve çocuklarıyla sürgüne
 gitmek zorunda kalan larla toplam 200 kadar kişiellerine verilen
 ikişer bin İngiliz lirası ve bir yıllık “dönüşü olmayan” pasaportlarla “heimatlos”  vatansız diye
nitelenen statüde sınır dışı edildiler. Böylece Cumhuriyet Türkiyesi,
 mirasını devr aldığı 6 asırlık bir devletin kurucu ailesini bu şekilde tarihe taşıyordu.
Oğuz han neslinden ve tarihin en eski hanedanlarından  yalnız  Türk tarihini değil,
dünya tarihini de oluşturanbu  muazzam aile ; Osmanoğulları siyaset sanesinden çekilmiş oldu.
Emlakın Tasfiyesi
Sürgünden başka ailenin başına bir dert daha açılmıştı.
Geride bırakılan mülklerin durumu. Osmanoğullarını Türkiye’den süren kanunun 7. maddesi mucibince aile
Türkiye’de ki gayrimenkullerini 1 sene içerisinde tasfiye etmek mecburiyetindeydi.
Aile bu tasfiyeyi bizatihi gerçekleştiremezse iş hükümet tarafından yapılacak satılan
gayrimenkul bedelleri ksımen hazineye kalacak, kısmen sahiplerine gönderilecekti.
Bayezid efendi
Soldan; Bu günkü hanedan reisi Bayezid Efendi , Orhan Efendi
İşte hanedanın sürgün senelerini yokluk ve sıkıntı içerisinde geçirmesinin
 en büyük sebebi bu mesele oldu.  Mülkler, hanedanın
Türkiye’de ki vekilleri ya da hükümet tarafından tasfiye edildi ama bedeller
sahiplerin değil aracı şahısların cebine girdi, arada kaynadı. Çarçur edildi.
Şehzade ve sultanlara ait bazı şahıs mülklerine de Padişah malı denilerek
keyfi şekilde el konuldu.  Mesela bu keyfi el konmalardan birisi de
Sabiha Sultanın Nişan taşındaki konağı için yapıldı.
 Tapusu Sabiha Sultan’a ait olan konak padişah mülkü denilerek 29 Temmuz 1935’de devletleştirildi.
Hanedanın Türkiye dışında kalmış imparatorluk emlakinden gelir
temin etme çabaları da oldu. Hatta mesele yıllarca uzayıp giden bir kördüğüm halini aldı.
Ancak İmparatorluk çökerken doğan karmaşa kendi hukukunu oluşturmuş
pek çok şey “kim kaptı” ya gitmişti. Dolayısıyla. Ailenin yarım asırdan fazla devam
 eden mücadelesi ve beklentileri de boşa çıkacaktı.
Ailenin Bugünü
Osmanoğlu ailesi sadece sultan II. Mahmud neslinden
devam etmekte olup bunlardan Sultan Abdülaziz’den inenlere Azizi,
 Sultan Abdülmecid’den inenlere Mecidî denilmektedir.
 Bu gün Osmanoğullarından hayatta 24 şehzade vardır ki bunların biri Azizî diğerleri Mecidî’dir.
Hanedan bu günkü Osmanoglu ailesii
Bu Günkü Osmanlı Ailesi Soy Ağacı
23 şehzadeden birisi 1924’teki sürgünden önce, 2’si de 1974’de sürgünün
 kaldırılmasından sonra İstanbul’da doğmuştur. Geri kalan 13’ü sürgün sırasında
diğerleri de sürgünün kaldırılmasından sonra
  A.B.D., Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, Suriye, Mısır ve Lübnan’da yurt dışında doğmuştur.
800 yıl boyunca gelip geçen bütün Osmanoğlullarının en yaşlısı olan,
18 Ağustos 1912 Nişantaşı Sarayı doğumlu Ertuğrul Osman Efendi
 hanedan reisi olarak 97 yaşını 1 ay 6 gün geçe 24 Eylül 2009′da
istanbul’da vefat etmiş , 2 gün sonra Sultan Ahmed camîinde icra olunan
 mutantan bir merasimle Çemberlitaş daki II. Mahmud türbesi haziresine defn edilmiştir.
 Ertuğrul Osman Efendi, 2. Abdülhamid han’ın oğlu
Mehmed Burhaneddin Efendi’nin oğludur ve Osman Gazi’nin 22. Kuşaktan torunudur.
 Monarşi sürse idi Beşinci Osman sıfatını taşıyarak tahtta bulunacaktı.
( 1954-1973 arasında Hânedan reisi olan 5. Murad torunu Osman Fuad Efendi, 4. Osman olacaktı).
En genç şehzade olan 23 Nisan 2008 doğumlu
 Batu Bayezid Efendi ise Osman Gazi’nin 26.  kuşaktan torunu durumundadır.
Harun osmanoglu ailesi
Harun Osmanoğlu Ailesi, Sağdan; Şehzade Orhan Osmanoğlu (Oğlu), Harun Osmanoğlu Efendi. Karşıda;
 Kayıhan Osmanoğlu, yanında Şehzade Yavuz Selim Osmanoğlu (Torun)
Osman Ertuğrul Efendinin vefatında sonra hanedan reisi sıfatı
 Sultan Abdülmecid’in padişah olmayan evladı Mehmed Burhaneddin efendi’den
 torunu İbrahim tevfik efendinin oğlu Osman Beyazid Efendiye (D.1924) geçmiştir.

336 ) SULTAN ABDÜLHAMİD'E SUİKAST PLANI !..

  

  Komitenin Sultan Murad'ı hükümdar yapmak için başvurduğu çarelerden birisi de Sultan Abdülhamid'i öldürmek istemesiydi. Bu iş Tabib Agah Efendi vasıtası ile olacaktı..
  Komite ikinci başkanı olan Aziz Bey'in ailesini tedavi eden ve bu suretle onunla ahbap olan Agah Efendi ; bir gün Aziz Bey ile birlikte Skalyeri'nin Beyoğlu'ndaki evine gitmişlerdi. Bu evin üst katındaki bir odada Skalyeri ve Nakşibend Kalfa ile birlikte dört kişi bir taraftan yemek yer ve içki içerlerken, bir yandan da Abdülhamid'e karşı suikast yapmayı görüşmüşlerdi. 
  Agah Efendi'nin 5 No'lu, 9 recep 1295 tarihli ; Ahmed Rıza Efendi'nin 1 No'lu ve 11 recep 1295 tarihli ifadelerine göre ; bu görüşme sırasında Nakşibend Kalfa, "Abdülhamid'in vücudu kalkmayınca bu iş olmaz" demiş ve önce onu bir yere giderken yolda vurma fikrini ortaya atmış. Skalyeri ise, "Böyle şey olmaz, iş büyür, Rusya da buradadır ; bir fesat çıkar ve sonra istediklerimize kavuşamayız. Bu olsa olsa camide olur. Birisi önceden hünkar mahfilinde saklanır, ben de Sultan Murad'ı tebdil-i kıyafet camiye götürürüm ; o iş orada gerçekleştiğinde hemen ey cemaat telaşlanmayın, işte istediğiniz melek yüzlü padişahımız Sultan Murad budur diyerek orada bi'at olunup Beşiktaş sarayına götürülür.." deyince suikastın bu şekilde yapılmasına karar verilir...
  Bu plan uygulandıktan sonra sıra, suikastı yapacak olan adamın bulunmasına gelir. Bulma işi önce Aziz Bey'e teklif edilir ama o, bu işi yapamayacağını söyleyince bu defa Agah Efendi'ye teklif edilmiştir. O da, adamları olduğundan bahsederek kabul etmiş ve suikastta kullanılmak üzere bir tabanca istemiştir. Skalyeri derhal yeğeni Mihal'i çağırıp adını verdiği bir dükkandan tabanca getirterek Agah Efendi'ye vermiştir. Nakşibend Kalfa da oturduğu yerden kalkarak odadaki dolaptan çıkardığı gümüşlü küçük bir kamayı Agah Efendi'ye ; "Al Agah Efendi, bu da sana benim bir yadigarım olsun. Şimdi sana başka bir şey vermeye gücüm yoktur ; inşallah arslanımı Allah bize göstersin görelim, o vakit sana edeceğimizi biz biliriz.." der.
  Gündüz alaturka saat 10'a kadar yeyip içilip görüşüldükten sonra Agah Efendi tabanca ve mermileri bir mendile bağlayarak Skalyeri'nin evinden çıkarlarken Skalyeri, Agah Efendi'ye verilmek üzere Aziz Bey'e 50 kaime verir. Bu paranın 30'una Aziz Bey gereksinimi olduğundan daha sonra vereceğini söyleyerek el koyar ve Agah Efendi'ye 20 lira verir..
  Toplantıda, suikastın Ortaköy Camii'nde yapılmasına karar verilmiştir. Suikastın ardından başarılı olmak için etkili ve karizmatik, ulemadan birinin de ele geçirilmesi düşünülmüş ve Aziz Bey'in önerisiyle Gürcü Şerif Efendi uygun görülmüştü.. Agah Efendi hocanın da zevcesine baktığı için konuyu ona açabileceğini söylediğinde Skalyeri, "Senin söylemen olmaz, beni onunla görüştür, kandıracak sözüm vardır ve de Sultan Murad'ın bende kendi hattı ve imzasıyla pusulaları vardır ; onları görünce kanar.." der. 
  Sonra, aralarında kararlaştırdıkları gibi, Skalyeri ile Agah Efendi ertesi gün Fatih'te Otlukçu Yokuşunda bulunan hocanın evine gitmek üzere, Fatih rasathanesi önünde buluşacaklardır. Fakat kararlaştırılan saatte oraya giden Skalyeri, Agah Efendi gelmeyince geri dönmüştür. Sonradan, Agah Efendi'nin anlattığına göre, Agah Efendi güya yalnız başına Şerif Hoca ile görüşmüş ve onun vasıtasıyla Ortaköy Camii hademesi elde edilmiştir..
  Bu arada tabib Agah Efendi, suikast için bulacağına söz verdiği adamı bulamamış, parasız da kaldığından ; tabanca, kama ve mermileri bedestende satmıştır !.. 
  Skalyeri tarafından gönderilen Filibeli Abdullah tabanca ve kamayı geri istemiş fakat Agah Efendi, onları satıp elbise aldığını ; ayrıca bu iş için 500 lira isteyerek, eğer verilmezse onları ele vereceğini söyleyerek bir de tehdit savurmuştur !.. ( 2 ve 10 No'lu soruşturma belgelerinde ; 15 ve 17 recep 1295 tarihli Agah Efendi ifadeleri..)

  

   Abdülhamid, Skalyeri-Aziz Bey komitesinin toplandıkları yeri öğrenip bunlar hakkında üyelerden Hacı Hüsnü Bey'den epey bilgi aldıktan sonra ; 7 temmuz 1878 Pazar günü Zaptiye Nazırı Mehmed Arif Paşa'yı huzura kabul ederek, Pazartesi günü akşamı komitenin toplanacağı Aziz Bey'in evinin basılarak üyelerin yakalanmalarını istemiştir. 
  Zaptiye Nazırının da bizzat katıldığı operasyon 8 temmuz Pazartesi akşamı yapılmıştır. Aziz Bey'in çıkmaz sokakta bulunan evi ablukaya alınmış ve sonra da aniden baskın yapılmıştır. 
  Skalyeri, bütün evrakı da yanına alarak kaçmayı başarır. Bu arada, yeğeni Mihal yakalanır. Ali Şefkati Bey de Fransa'ya kaçmıştır..
  Nakşibend Kalfa da gerek İstanbul'da ve gerekse gittiği zannedilen İzmit'de çok aranmışsa da bulunamamış ve o da mason cemiyetinin yardımıyla, Skalyeri ile birlikte Yunanistan'a kaçırılmıştır.  Önce ikisi de Beyoğlu'nda bir kadının evinde gizlenirler. Peşlerinde bir dedektif ve zabıta ordusu olmasına rağmen ; Barbagallo adlı bir İtalyan terzisi ikisini İtalyan gemici kılığına sokar. Nakşibend Kalfa İtalyan gemicilerle kol kola, profesyonel sarhoşlar gibi yalpa yaparak gemiye kapağı attı.. Yunanistan'da, Skalyeri ölünceye kadar birlikte otururlar..  
  Tutuklanan komite üyelerinin soruşturma ve duruşmaları 8 temmuz 1878 ile 13 ekim 1878 arasında devam etmiş ve verilen karar uyarınca ; Skalyeri, Aziz Bey, Nakşibend Kalfa ve tabib Agah Efendi idama mahkum edilmişler fakat padişahın affı ile cezaları 15'er yıl müebbet kalebentliğe indirilmiştir. 
  Kaçamayanlardan Aziz Bey ve Agah Efendi Akka'ya kalebentliğe gönderilmişlerdir..
  
  Skalyeri, Atina'da oturmakla beraber rahat içinde değildir. Abdülhamid onu sürekli izletmektedir. Yunan makamlarının onu korumasına rağmen bir gün kendisini takip edenler yemeğine zehir koydular ama kusturularak kurtarılır..
  Abdülhamid bu ikili için çok para dökmektedir. Skalyeri her şeyden vazgeçerek Padişah'ın kendisini takip etmemesini istiyor ve o neresini isterse o yabancı ülkede kalıp yerleşeceğine söz veriyordu. Abdülhamid'in asıl peşinde olduğu ise, komite belgeleriydi...
  İşte bu sıralarda Skalyeri, Konsolos Ali Nuri Bey'e müracaat etti. Aralarında verdikleri karar uyarınca, Skalyeri Padişah'a bir af dilekçesi gönderecekti. 1886'da izinli olarak İstanbul'a giden Ali Nuri Bey bu dilekçenin yanı sıra iki belge daha götürüyordu.. Sultan Murad'a ait olan bu belgelerden birisi Midhat Paşa, diğer ise Sadullah Paşa tarafından imzalanmıştı..
  Ali Nuri Bey bu konu için Şeker Ahmed Paşa'ya başvurdu ; o da Padişah'ın mutemedi Hacı Mahmud Efendi'yi önerdi ve yanına götürüp tanıştırdı. Konsolos konuyu ona açtı. Mahmud Efendi huzura çıkıp durumu arz etti. Padişah, konsolosu elindeki belgelerle beraber daha sonra çağıracağını söyledi.. Birkaç gün sonra Kabasakal Çerkez Mehmed Bey (Paşa) Ali Nuri Bey'e haber göndererek mektubu getirmesini bildirdi. 
   Abdülhamid, Ali Nuri Bey'i "insanın içine işleyen delici bakışlarla süzerek" belgeleri aldı ; Mahmud Efendi'nin işaretiyle konsolos dışarıya çıktı. 
   Ali Nuri Bey'in izni sona erdiğinde, veda için Hacı Mahmud Efendi'ye geldiğinde, Padişah'ın Skalyeri ve Nakşibend Kalfa'yı affettiğini, gerekli yerlere gerekli duyuruların yapılacağını bildirdi. 
   Skalyeri'ye 25 ve Nakşibend Kalfa'ya, Medine'ye gidip orada oturması için 7 altın maaş tahsis edilmişti. Fakat karşı taraf bunları kabul etmeyince, sonuçta hiçbir şey olmamış oldu !..
   Bu sırada Skalyeri öz yeğeninin ihanetine uğradı. Tutuklandıktan sonra kaldığı hapishaneden kaçarak Yunanistan'a gelen Mihal, kendisi gibi birkaç serserinin yardımıyla amcasının evini yakıp, karışıklıktan yararlanarak komite belgelerini ele geçirmek istedi. Fakat Skalyeri belgeleri güvenli bir yere saklamıştı..
  Atina Elçisi ile Başkonsolos Dakes (Daqués) Efendi ve Osmanlı casusu olan Pireli bir Rum, bu belgeler için, çok uğraştılarsa da başaramadılar. Rum casus bu arada epey para çekti.. Sonunda sabrı tükenen Sultan Abdülhamid, hiçbir şart öne sürmeksizin Skalyeri ve Nakşibend'i affetti..
   Sultan'ın istediği sadece bir senetti. Abdülhamid tahta çıkarken bu senet ile, hasta olan kardeşi Murad eğer iyileşirse, saltanatı ona iade edeceğini taahhüd ediyordu !..  
   İstanbul'a tekrar gelen Konsolos Ali Nuri Bey, bu konuda Hacı Mahmud Efendi'ye şunları söyledi : "Kleanti'nin bu kağıdı asla elinde bulundurmadığı, bunun da lütfen Şevketlü'ye arz edilmesi.. O yalnızca bu belgenin Midhat Paşa tarafından yok edilmeyerek beraberinde İngiltere'ye götürüldüğünü biliyor.."
  Kleanti Skalyeri bir süre sonra sefalet içinde ve bunamış bir halde öldü.. Nakşibend Kalfa da Mısır'a gidip birkaç yıl sonra, 70 yaşlarındayken, burada vefat etti..
  Skalyeri'nin meşhur belgeleri de sır olarak tarihin karanlık sayfalarına gömüldü !...
  
     

BU BİTKİ TAM 40 YILDIR HİÇ HAVA VE SU ALMADAN YAŞIYOR!

“tradescantia” adlı bu bitki



David Latimer adlı bahçıvan, 1960’ta bir cam kap içine bir bitki ekmiş ve 1972 yılında da şişenin ağzını sıkıca tapa ile kapatarak hava ve suyla temasını kesti. 

O günden bu yana “tradescantia” adlı bu bitki bırakın ölmeyi, büyüyerek sapa sağlam bir şekilde yaşamaya devam etti.

Bitkinin gösterdiği örnek fotosentez mucizesinin örneğidir. Çünkü şişenin içinde bitkinin beslenip büyüyebileceği bir ekosistem ortamı oluştu. Bitki fotosentez yolu ile ürettiği oksijen ve köklerinden ve ölen yapraklarından oluşan gübreyle besleniyor. Tek ihtiyacı olan şey de güneş ışığıdır.

Bilim adamları da bu durumun, hava ve sudan mahrum bazı canlıların fotosentez yoluyla doğal yaşamda nasıl ayakta kaldıklarının dikkat çekici bir örneği olduğu konusunda hemfikir

www.akademikfizik.net




Uğur KORKMAZ [Fizik]

2 Mart 2013 Cumartesi

Sultan I. Mustafa

Sultân Mustafa, iki defa Osmanlı tahtına oturmuştur:
Birincisi: Kasım 1617-Şubat 1618 tarihleri arasındaki 3 aylık saltanattır. I. Ahmed vefât ettiği zaman, koyduğu ekberiyyet ve erşediyyet kaidesine göre, kendi şehzâdeleri henüz küçük idiler. Bunun üzerine II. Osman’ın şahsiyetinden çekinen ve Kösem Sultân diye de bilinen Mâhpeyker Haseki’nin de etkisiyle, kardeşi Sultân Mustafa tahta oturtuldu. Kendisi saltanattan uzak kalmak istiyordu ve Osmanlı kaynaklarının ifadesine göre, aklında hafiflik, re’yinde ve işlerinde isabetsizlik bulunması hasebiyle, devlet ve ilim adamları iç huzuruyla bi’atı yapamadılar. I. Ahmed devrinde devleti tek başına yürüten Dârüssa’âde Ağası Mustafa Ağa, Şeyhülislâm Es’ad Efendi, Kâim-makam Sofi Mehmed Paşa ve diğer yetkilileri ikna ederek hal’i için fetvâ aldılar ve I. Ahmed’in oğlu II. Osman’ı tahta çıkardılar.


İkincisi; Mayıs 1622-Eylül 1623 yani 1.5 yıllık saltanattır. II. Osman’ın büyük bir zulümle Mayıs 1622’de yani 4 yıl sonra tahttan indirilmesinden sonra, Veziriazam Davud Paşa kullanılarak Sultân Mustafa yeniden tahta çıkarılmıştır. Ancak II. Osman’ın ölümüne sebep olan yeniçerilerden ve Davud Paşa’dan halk rahatsızdır. Bu arada Saray’da bulunan şehzâdelerin de öldürüleceği haberi alınınca, halk ayaklanmaya başlamış ve Şeyhülislâm Yahya Efendi’nin tavsiyesiyle Kara Davud Paşa azledilerek yerine Mere Hüseyin Paşa getirilmiştir. Karışıklık devam edince sırasıyla Lefkeli Mustafa Paşa ve Gürcü Mehmed Paşa sadrazamlığa tayin olundu.

İç karışıklıktan istifade etmek isteyen iç ve dış mihraklar Osmanlı Devleti’ni sarsıyordu. Trablusşam Beylerbeyi Yusuf Paşa ve Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa, yeniçerilere kin kusarak isyan etmişler ve çok sayıda yeniçeriyi de katletmişlerdi. İstanbul’a gelmek üzere hazırlık yapıyordu. Sipahiler, II. Osman’ın katillerinin bulunması için baş kaldırdılar ve bunun üzerine Kasım 1622’de toplanan divan Davud Paşa’nın idamına karar verdi. Ağustos 1623 yılında Sadrazamlığa getirilen Kemankeş Ali Paşa, basiretiyle devlet adamlarını topladı ve Sultân Mustafa’nın saltanat koltuğunda kalmaması gerektiğine karar verildi. Tahttan sevinçle Eylül 1623 tarihinde ayrılan Sultân Mustafa, Ocak 1639 tarihinde vefat etti.

Sultân Mustafa’nın dünyevî saltanatı istemeyen bir hali olduğu kesindi. Aklının hafif, tedbirinin zayıf ve saltanat koltuğunda dahi çocukça hareketlerde bulunan biri olduğu da doğruydu. Osmanlı kaynakları açıkça akıl hastası demek olan mecnun tabirini kullanmamaktadırlar. Konuyu Solak-zâde’nin ifadeleriyle noktalamakta yarar görüyoruz: “26 yaşında idiler. Yalnız bir mikdar aklı hafif olup buna hapiste uzun süre kalması sebep olmuştur; giderek aklı başına gelir deyü doktorların tedaviye devam etmeleri kaydıyla Şeyhülislâm Es’ad Efendi kavliyle amel olunmuştur”.

III. Mehmed’in oğlu olan Sultân Mustafa’nın tesbit edilen kadını ve çocukları mevcut değildir. İkballeri vardır. Kadın efendileri bilinmemektedir .



Kaynak: Osmanlı Araştırmalar Vakfı