Bütün dünyayı yaklaşık 1350 yıl sallayan, can almaya doymayan bir salgın hastalık varmış.. İyi ki "mış" ekini kullanıyoruz..Çünkü gerçekten bela imiş bu VEBA !..
Yazılı tarihin ilk küresel salgını 540 yılında başladı. Mısır' dan hastalık taşıyan sıçanlar, liman şehri Pelisium'den (bugünkü Port Said) İskenderiye' ye sonra da Doğu Roma başkenti Konstantinoples' a yayıldı.
Hastalık sıçanların taşıdığı pirelerle başlamış ; savaşa giden askerlerle yayılmış ; ticari ve diğer askeri hareketliliklerle Batı Avrupa' ya taşınmıştı.. 542 yılının ilkbaharında, günde on bin insan ölüyor ve İstanbul' da ölüm çanları çalıyordu. Sokaklar ceset doluydu, mezarlıklar yetmiyordu. Veba kurbanları Haliç' in karşı kıyısında Galata' da açılan dev çukurlara atılıyor ; her biri yetmiş bin ceset alan çukurlar da kısa sürede doluyordu. Zengin, fakir herkesi etkileyen salgın şehir hayatına büyük darbe vurmuş, ticaret durmuştu ; ekmek bulunmuyordu ve insanların bir kısmı da açlıktan ölüyordu. Dört ay içinde şehir nüfusunun % 40' ı yok olmuş, sokaklar ıssızlaşmıştı. İmparator Justınıan da hastalığa yakalananlar arasındaydı...
1300' lü yılların ortalarında, Haçlı Seferleri sona ermiş, Avrupa' da büyük kıtlık yaşanmıştı. İngiltere ile Fransa arasında Yüz Yıl Savaşları sürüyor, Bizans güçten düşüyordu. Bir önceki salgının üzerinden 800 yıl geçmişti ki, bu uzun sessizliğin ardından "Kara Ölüm" Avrupa' ya en kara çağında geri döndü.
Kurbanlarında deri altı kanamalara yol açıyor, doku ölümü ve kangrene neden oluyor ; uzuvların rengini siyaha döndürüyordu. Bu yüzden kara ölüm diye anılıyordu..
Veba, Orta Asya steplerinden ticaret yolları boyunca batıya doğru ilerledi. 1334' te Karadeniz üzerinden bir kez daha İstanbul'a uzandı. Liman şehirlerini vurdu. 1347' de Kırım yarımadasındaki Kefe kentinden Ceneviz gemileriyle gelen veba, Avrupa' ya Sicilya' nın Messina Limanı' ndan girdi. Şehir kısa sürede kıyıma uğramış, neredeyse terk edilmiş gibiydi. Bir yıl içinde tüm İtalya' ya yayılmış, Fransa' da Papa VI. Clement' in yaşadığı Avignon' a ulaşmıştı..
Altmış bin kişinin öldüğü, Floransa' nın tarihte gördüğü en büyük yıkım, Boccacio' nun "Decameron" unda betimleniyordu. Venedik' te yüz bin kişi ölmüştü. Londra' da yüz bin kişi ölmüştü. O devirlerin henüz az olan nüfusunu düşünürsek korkunç rakamlardı..
Yaşanan felaket kitlesel bir cinnete yol açmış, ahlaki değerler yıkılıp gitmişti. Çaresizlik azınlıklara karşı öfke ve nefrete dönüşmüş ; Yahudiler, dilenciler, cüzzamlılar acımasızca katledilmeye başlanmıştı. Kilise çaresizdi ; salgını durduramıyordu. Din adamları ve kutsal günlerde doğan çocuklar bile herkes gibi ölüp gidiyordu. Buna karşılık, vebanın günahkarlar için Tanrı' nın yeryüzüne gönderdiği gazap olduğuna ve salgın sona erdiğinde insanların hoşgörü, sevgi ve adaletle dolacaklarına inanılıyordu..Yaklaşan kaçınılmaz ölümü tevekkülle kabullenen, hatta ümitle bekleyenler de vardı.
Yükselen ağır kadavra kokusunu hafifletmek için cesetlerin arasına çiçek demetleri atılıyordu. Çürümüş cesetlerin kokusuna dayanabilmek için kuş gagası gibi maskeler takarak çalışan hekimler ellerinden geleni yapıyori ama onlar da diğerleri gibi ölüyordu.
Veba salgını sadece 6 yıl içinde Avrupa nüfusunun yarıya yakınını, 20-30 milyon kişiyi öldürdü. Dünya genelinde ise 75 milyon can aldı.
1494 ve 1502' de Avrupa' dan yayılan iki veba salgını İstanbul' da pek çok insanın ölümüne neden oldu ve yıllarca sürdü. 28 Temmuz 1584' te halkın aymazlığından ötürü, Tanrı' nın bir cezası sayılan ve bu nedenle "mübarek taun" denilen bir salgın daha başladı. Ölenlerin sayısı belli değildi. Bu defa Ağustos 1586' da, iki yıl öncekinden daha beter bir salgın, İstanbul ve ülkenin diğer bölgelerinde öylesine etkili oldu ki, yakıp yıkmadık ev bırakmadı ve ancak 1590'a doğru etkisini kaybetti...
Temmuz 1592' de bir kez daha ortalığı kasıp kavurdu "kara ölüm"...3. Murad, " Taun u vebadan halaş için" halkı Alemdağı' na duaya çağırdı. Bütün din bilginleri, şeyhler ve halk, donanma kadırgalarıyla Anadolu hisarına geçirildiler. Hemen herkes bu çağrıya uyduğundan İstanbul' da kimse kalmadı. Çarşılar ve dükkanlar kapandı. On binlerce insan, yaya ya da arabalarla Alemdağı' na yürüdü. Bir gece orada kalınıp, ertesi sabah seherde "cemiyet-i azim" le dualar edildi. Padişah sadakası kurbanlar kesilip Bostancıbaşı tarafından onca kalabalığa sofralar donatıldı.
Kadı sicillerine göre, dua öncesinde her gün İstanbul kapılarından 325 cenaze çıkarken, duadan sonra bu sayı 100' e düştü !.. Veba illetinin İstanbul' dan uzaklaşması dileği ile kent zindanlarındaki mahkumlardan yeteri kadar ceza çekmiş olanları serbest bırakıldı..."Veba affı" denmiştir herhalde sonradan !...
1598' in yaz aylarında kolera ve veba salgınları birlikte başladı. Din adamlarının "mübarek maraz" dediği salgın yüzlerce ocağı söndürdü. Çoluk çocuk birer ikişer herkes ölüyordu. Eski Saray' daki 3. Murad ailesinden 11 kız ve kadın, birçok hadımağası ve cariye de ölenlerin arasındaydı. Ağustos sonuna kadar Eski Saray' dan 150 cenaze çıktı. Aralarında 3. Murad' ın 16 kızı daha vardı...
Londra' da 1563 ile 1603 yılları arasında 5 veba salgını yaşanmış, bunların sonuncusunda nüfusun beşte biri yaşamını yitirmişti.
1625 yazında başlayan ve "Bayrampaşa vebası" denen salgın, İstanbul' un nüfusunu tehdit edecek boyutta yayıldı. Her gün ortalama bin kişi ölmekteydi. Halk Okmeydanı' nda duaya çıktı..
1751' de önce büyük bir sel felaketi, ardından kolera ve veba ortalığı ezdi geçti. Aynı evden dört ölünün ardı ardına çıktığı bile görüldü..
İngiliz elçilerden Hussey 1762' de vebadan ölmüş, bir başka elçi Greenville ise, gecenin bir yarısı hizmetkarlarından birinde hastalığın belirtilerini görünce elçilikten kaçmak zorunda kalmıştı..Yine İngiliz elçilerden Lord Winchilsea 1778' deki salgında kızını kaybetmiş, İstanbul şehri ise nüfusunun yaklaşık üçte birini kaybetmişti.. İş dünyası durmuştu...
1812 yazında, İzmir' den gelen bir ticaret gemisinden yayıldığı sanılan Veba salgınında herkes evlerine kapandı. Sokaklar ölülerden geçilmez oldu. Temmuz ayı boyunca İstanbul' un bütün çöplükleri, sokakları temizlenip yıkandı. Bununla birlikte, Eylül ayında, sur kapılarından günde yaklaşık 1.500 cenaze çıkıyordu. Salgınların genellikle bekar odalarından yayıldığı gerekçesiyle Galata' nın arka mahalleleriyle İstanbul' daki ünlü Melekgirmez Mahallesi yerle bir edildi, yerine "Hidayet" adı verilen yeni bir mahalle yapıldı ve aynı adı taşıyan ahşap bir cami yaptırıldı. 1812-13 kışında yağan karla birlikte salgın durdu..
1813 yılında İngiliz elçi Liston bütün ailesiyle beraber salgın nedeniyle üç ay boyunca evinde oturmuş, bir tek hizmetkarın bile kapı dışına çıkışına izin vermemişti...
Veba salgınları, 1830' lara kadar, imparatorluğun siyasi ve askeri konumunun zayıflamasının nedenlerinden birisiydi...
Avrupa' da ise 1720 yılında Marsilya' yı arkasında bir milyon ölü bırakarak terk ettikten sonra ; yaklaşık yüz yıl sonra Asya seferine çıkmış, 1855' te Çin ve Hindistan' dan başlayarak, 1894' te Hong Kong' a ulaştığında 12 milyon can almış bulunuyordu...
(NTV Tarih, Necdet Sakaoğlu )
18 Mayıs 2011 Çarşamba
17 Mayıs 2011 Salı
21) ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİDİR !...
Sultan Abdülaziz horoz dövüşüne çok meraklıdır. 1863 Nisan ayında, Veliefendi çayırındaki bir dövüşe bizzat katılmıştır. Bir gün önceden tellallar mahalleleri dolaşıp haber verdiği için, ertesi gün tüm İstanbul Veliefendi' yi doldurmuş, Sultan' ın içi atlas kaplı büyük çadırı da sabahtan çayırın sağ tarafına kurulmuştur. Serasker Hüseyin Avni Paşa, İngilizlerden yeni alınmış olan yedi bin şeşhane' yi (tüfek) dağıttığı erlerden kurulu İslimiye taburunu da çayıra getirtmiştir. Tekerlekleri yaldızlı arabasıyla padişah çayıra geldiğinde bütün meydanı doldurmuş olan halk, "padişahım, şevketinle, devletinle bin yaşa .." diye bağırmıştır..
Cirit oyunları, pehlivan ve koç güreşlerinden sonra sıra horoz dövüşlerine gelmiş ; fakat kimse padişahın horozlarına karşı horoz çıkarmayı göze alamıyormuş. Boşu boşuna rakip bekleyen Sultan, yeni dönmüş olduğu Mısır gezisinde Mısır Valisi İsmail Paşa' nın hediyesi olan üç horozu meydana salmış. Birbirlerine dalan horozlara, bir an padişah olduğunu unutarak, bağırıyormuş : "Arpa vereyim, buğday vereyim, ha gözünü seveyim, kızıl ibiklim, mahmuzla babam, mahmuzla benekli şahinim.." Üç horoz birbirlerini al kanlar içinde bırakmış, yenişememişler ve sonunda Sultan, dövüşü durdurmuş..
O dönemdeki horoz meraklılarının en ünlüsü Vefalı Mukbil Bey' in yetiştirip dünyaya tanıttığı siyah İspenç horozları varmış. Bir de Hacı Kadın cinsi horozları seçkin hale getirmiş. Bu horozlar uzun mu uzun, akları gözükmeyen sürmeli kömür gözlü, gagası ve ayakları yeşil, heybetli horozlarmış. Sultan Aziz bu horozları görünce çok beğenir fakat başyaveri Halil Paşa, "Sultanım bunlar maşa kadar Hint horozuna bile dayanamazlar" der. Sultan inanamaz ve denemek ister. Gerçekten de Hint horozu birer tokatta o heybetli horozları kaçırtır !.. Sultan Aziz şaşkınlık içinde, "Bu ne sert hayvan ! Aman buna nişan koysunlar " der..
Elalemin ağzını büzemessiniz. Sultan' ın ağzından "nişan" sözü çıktı ya, o günden tezi yok, padişahın horozlara nişan dağıttığı söylentisi alır, yürür !.. Bir horoza Osmanlı Nişanı bile verildiği söylenmiştir !...
Abdülaziz' in yeğeni Abdülhamid ise bir gün odasına girip bir daha hiç çıkmayan bir kediyi çok sevmiştir. Kızı Ayşe Sultan' ın "Pamuk" adındaki Van kedisidir bu.. Kediyi kızından istediğinde şu cevabı alır : "Kedi zaten sizindir efendimiz , lakin kediyi çok kıskandım !.."
2. Abdülhamid sürgüne gönderildiği Selanik' e giderken bile "Pamuk" yanındadır..
Bu kedinin en büyük özelliği ise, yemeğini, bakıcısının çatala batırarak sunmasıymış. Sofra artıklarını yemez, kendisine özel yemekler hazırlanırmış..
2. Abdülhamid' in yemeğinden arta kalanlar kediye verilmezmiş ama 1899 yılında, bir defaya mahsus olmak üzere ve bin bir rica minnetle, Saray dışında bir erkek çocuğa götürülmüş. Dili tutulan ve konuşamayan çocuğa padişah yemeğinden arta kalanların iyi geleceği inancıyla !.. Din hocalarının bu önerisi işe yaramamış.. Bu çocuğun dedesi, Abdülhamid' e, İmparatorun hediyelerini Japonya' dan getirirken fırtınada batan ve beş yüzü aşkın gemicinin öldüğü Ertuğrul gemisinin kaptanı Ali Bey' miş. 2. Abdülhamid' in yemek artıklarının verilmesine izin vermesinin sebebi de buymuş. Bu çocuk sonradan Köy Enstitüleri' ni kuran, Milli Eğitim Bakanlığı yapan, rahmetli şair Can Yücel' in babası Hasan Ali Yücel' dir !....
Bir başka "Ali" nin macerası için bir hayli gerilere gitmek gerekiyor. Bu defa yıl 1683..Yer Viyana civarları.. Şehri kuşatmak için yola çıkan Osmanlı ordusu, geride bıraktığı köylerde, kasabalarda, küçük kentlerde birkaç asker bırakıyormuş, tedbir olsun diye.. Viyana yakınlarındaki Lambach kentinde de bir grup asker bırakmışlar. Askerler şehirde günlerini gün ediyor, arkadaşları Viyana kapılarında ölürlerken, şarap şişesini sabah akşam ellerinden bırakmıyorlarmış..
Kuşatma bozgunla sonuçlanıp, Osmanlı ordusu geri dönüşe hazırlanırken, civardaki köy ve kasabalara bırakılan yeniçerilere de haber vermişler. Lambach' taki askerlere de haber gelmiş ama içlerinden birisi meydanda yok !.. Ali adlı yeniçeriyi arayıp ta bulamayan arkadaşları, fazla zamanları olmadığından, aramaktan vazgeçip Lambach' dan ayrılmışlar.
Ali sızdığı yerde sabah uyanıp da sokağa çıktığında halkın kendisine tuhaf bir şekilde bakmakta olduğunu fark etmiş. Eliyle belindeki kılıcını şöyle bir kavradıktan sonra biraz daha dolaşmış ama ahali eskisi gibi kendisinden korkmamaktaymış..Viyana kuşatmasının faturası ona kesilmiş ve bütün hesabı o ödeyecekmiş gibi korkuya kapılarak koşmuş ve kiliseye sığınmış. Ardından kapıyı kapayan papaz, halkı sakinleştirmiş ve Ali orada kalarak, boğaz tokluğuna, kilisenin bahçıvanlığını üstlenmiş... Unutulan yeniçeri aylarca kilisede kalmış ve bu arada Almanca' yı da öğrenmiş olduğundan sokağa çıkmak istemiş. Papaz, bunun için dininden dönüp Hıristiyan olması gerektiğini söylemiş.
Bugün kilise mezarlığında, pala bıyıklı bir yeniçeri heykelinin altındaki bir mezarın taşında "Ali Lambacher", yani "Lambach' lı Ali " yazmaktadır....
Bir de "Kör Ali" isimli bir vaiz varmış. Fatih Camii' nde anayasayı kabul etmediğini ilan etmiş ve 7 Ekim 1908 günü, Ramazan nedeniyle bir araya gelen büyük bir kalabalığı Yıldız Sarayı' na sürüklemiş ve pencereye çıkan Sultan'a, "Bir çoban istiyoruz !" diye seslenmişti. "Başında çobanı olmayan sürü yaşayamaz !.."
Köktendinciler şeriat idaresi talep ediyor, meyhanelerin, tiyatroların ve fotoğraf çekiminin yasaklanmasını istiyor ; Müslüman kadınların şehirde serbestçe dolaşmasına karşı çıkıyordu. Söyledikleri, 17. yüzyılın ateşli Müslümanları Kadızadelilerin taleplerini andırıyordu. Bu, başka bir ifadeyle, şehrin İslami yaşamının devrimler ve anayasalardan bağımsız olarak kendi ivmesini koruduğunun işaretiydi.. Kör Ali hapse atıldı...
1908' de çobanını arayan halk ; 23 Mayıs 1919' da ise kapkara Türk bayraklarıyla, kadınları, çocuklarıyla Sultanahmet Meydanı' na doğru aktı. Kürsü üzerindeki siyah çarşaflı kadın hayaletleri ve siyah bayrak, o günlerin iki sembolü olarak kalmıştır..
Divanyolu tarafında, meydandan gelip caddeyi tıkayan gürültülü halk kalabalığı, birden, eğer bir mahşer varsa tıpkı o kaynayışla, ilahi bir ruh hali içinde kendinden geçti : "Padişahım, Padişahım," diye haykırıyorlardı. Tahtını, sarayını bırakıp artık kendilerine katılmaya gelen Vahdeddin' in otomobilinden inerek önlerine geçtiğini sanıyorlardı. Padişahın aynı selamlıktaki üniformalı haline benzeyen bir adam, ta önde, heyecandan sapsarı, Beyazıt Meydanı' na doğru yürüyordu. Bakışlarda, seslerde, çırpınışlarda öyle bir çılgınlık vardı ki, nereye gitse gidecekler, ne istese yapacaklardı. Sanki padişah, milleti bir mucizeler ve tılsımlar yerine doğru sürüklüyordu..
Fatih' lerin, Yavuz' ların evladı, nihayet, "Artık yeter !" demişti...
"Padişahım..., padişahım..." diye bağrışanlar, düşüp bayılanlar, çiğnenenler, bir tersin yüze veya bir yüzün terse çevrilişi gibi, her insan kendi kendisinin başkası idi..
Zavallılar, Şevket Turgut Paşa' yı Vahdeddin' e benzetmişlerdi !...
Kalabalık, Harbiye Nezareti' nin kapanan dış kapısı önünde durdu. "Padişah " bir şey söyleyecekti, bir emir verecekti, onun sesini duyacaklardı.
Bir yaver, Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa' nın kendilerini sükunetle dağılmaya davet ettiğini söyledi.
Kıpkırmızı ateş suya düştü ve kömür rengi bağladı....
(Salah Birsel, Sunay Akın, Popüler Tarih, Falih Rıfkı Atay)
Cirit oyunları, pehlivan ve koç güreşlerinden sonra sıra horoz dövüşlerine gelmiş ; fakat kimse padişahın horozlarına karşı horoz çıkarmayı göze alamıyormuş. Boşu boşuna rakip bekleyen Sultan, yeni dönmüş olduğu Mısır gezisinde Mısır Valisi İsmail Paşa' nın hediyesi olan üç horozu meydana salmış. Birbirlerine dalan horozlara, bir an padişah olduğunu unutarak, bağırıyormuş : "Arpa vereyim, buğday vereyim, ha gözünü seveyim, kızıl ibiklim, mahmuzla babam, mahmuzla benekli şahinim.." Üç horoz birbirlerini al kanlar içinde bırakmış, yenişememişler ve sonunda Sultan, dövüşü durdurmuş..
O dönemdeki horoz meraklılarının en ünlüsü Vefalı Mukbil Bey' in yetiştirip dünyaya tanıttığı siyah İspenç horozları varmış. Bir de Hacı Kadın cinsi horozları seçkin hale getirmiş. Bu horozlar uzun mu uzun, akları gözükmeyen sürmeli kömür gözlü, gagası ve ayakları yeşil, heybetli horozlarmış. Sultan Aziz bu horozları görünce çok beğenir fakat başyaveri Halil Paşa, "Sultanım bunlar maşa kadar Hint horozuna bile dayanamazlar" der. Sultan inanamaz ve denemek ister. Gerçekten de Hint horozu birer tokatta o heybetli horozları kaçırtır !.. Sultan Aziz şaşkınlık içinde, "Bu ne sert hayvan ! Aman buna nişan koysunlar " der..
Elalemin ağzını büzemessiniz. Sultan' ın ağzından "nişan" sözü çıktı ya, o günden tezi yok, padişahın horozlara nişan dağıttığı söylentisi alır, yürür !.. Bir horoza Osmanlı Nişanı bile verildiği söylenmiştir !...
Abdülaziz' in yeğeni Abdülhamid ise bir gün odasına girip bir daha hiç çıkmayan bir kediyi çok sevmiştir. Kızı Ayşe Sultan' ın "Pamuk" adındaki Van kedisidir bu.. Kediyi kızından istediğinde şu cevabı alır : "Kedi zaten sizindir efendimiz , lakin kediyi çok kıskandım !.."
2. Abdülhamid sürgüne gönderildiği Selanik' e giderken bile "Pamuk" yanındadır..
Bu kedinin en büyük özelliği ise, yemeğini, bakıcısının çatala batırarak sunmasıymış. Sofra artıklarını yemez, kendisine özel yemekler hazırlanırmış..
2. Abdülhamid' in yemeğinden arta kalanlar kediye verilmezmiş ama 1899 yılında, bir defaya mahsus olmak üzere ve bin bir rica minnetle, Saray dışında bir erkek çocuğa götürülmüş. Dili tutulan ve konuşamayan çocuğa padişah yemeğinden arta kalanların iyi geleceği inancıyla !.. Din hocalarının bu önerisi işe yaramamış.. Bu çocuğun dedesi, Abdülhamid' e, İmparatorun hediyelerini Japonya' dan getirirken fırtınada batan ve beş yüzü aşkın gemicinin öldüğü Ertuğrul gemisinin kaptanı Ali Bey' miş. 2. Abdülhamid' in yemek artıklarının verilmesine izin vermesinin sebebi de buymuş. Bu çocuk sonradan Köy Enstitüleri' ni kuran, Milli Eğitim Bakanlığı yapan, rahmetli şair Can Yücel' in babası Hasan Ali Yücel' dir !....
Bir başka "Ali" nin macerası için bir hayli gerilere gitmek gerekiyor. Bu defa yıl 1683..Yer Viyana civarları.. Şehri kuşatmak için yola çıkan Osmanlı ordusu, geride bıraktığı köylerde, kasabalarda, küçük kentlerde birkaç asker bırakıyormuş, tedbir olsun diye.. Viyana yakınlarındaki Lambach kentinde de bir grup asker bırakmışlar. Askerler şehirde günlerini gün ediyor, arkadaşları Viyana kapılarında ölürlerken, şarap şişesini sabah akşam ellerinden bırakmıyorlarmış..
Kuşatma bozgunla sonuçlanıp, Osmanlı ordusu geri dönüşe hazırlanırken, civardaki köy ve kasabalara bırakılan yeniçerilere de haber vermişler. Lambach' taki askerlere de haber gelmiş ama içlerinden birisi meydanda yok !.. Ali adlı yeniçeriyi arayıp ta bulamayan arkadaşları, fazla zamanları olmadığından, aramaktan vazgeçip Lambach' dan ayrılmışlar.
Ali sızdığı yerde sabah uyanıp da sokağa çıktığında halkın kendisine tuhaf bir şekilde bakmakta olduğunu fark etmiş. Eliyle belindeki kılıcını şöyle bir kavradıktan sonra biraz daha dolaşmış ama ahali eskisi gibi kendisinden korkmamaktaymış..Viyana kuşatmasının faturası ona kesilmiş ve bütün hesabı o ödeyecekmiş gibi korkuya kapılarak koşmuş ve kiliseye sığınmış. Ardından kapıyı kapayan papaz, halkı sakinleştirmiş ve Ali orada kalarak, boğaz tokluğuna, kilisenin bahçıvanlığını üstlenmiş... Unutulan yeniçeri aylarca kilisede kalmış ve bu arada Almanca' yı da öğrenmiş olduğundan sokağa çıkmak istemiş. Papaz, bunun için dininden dönüp Hıristiyan olması gerektiğini söylemiş.
Bugün kilise mezarlığında, pala bıyıklı bir yeniçeri heykelinin altındaki bir mezarın taşında "Ali Lambacher", yani "Lambach' lı Ali " yazmaktadır....
Bir de "Kör Ali" isimli bir vaiz varmış. Fatih Camii' nde anayasayı kabul etmediğini ilan etmiş ve 7 Ekim 1908 günü, Ramazan nedeniyle bir araya gelen büyük bir kalabalığı Yıldız Sarayı' na sürüklemiş ve pencereye çıkan Sultan'a, "Bir çoban istiyoruz !" diye seslenmişti. "Başında çobanı olmayan sürü yaşayamaz !.."
Köktendinciler şeriat idaresi talep ediyor, meyhanelerin, tiyatroların ve fotoğraf çekiminin yasaklanmasını istiyor ; Müslüman kadınların şehirde serbestçe dolaşmasına karşı çıkıyordu. Söyledikleri, 17. yüzyılın ateşli Müslümanları Kadızadelilerin taleplerini andırıyordu. Bu, başka bir ifadeyle, şehrin İslami yaşamının devrimler ve anayasalardan bağımsız olarak kendi ivmesini koruduğunun işaretiydi.. Kör Ali hapse atıldı...
1908' de çobanını arayan halk ; 23 Mayıs 1919' da ise kapkara Türk bayraklarıyla, kadınları, çocuklarıyla Sultanahmet Meydanı' na doğru aktı. Kürsü üzerindeki siyah çarşaflı kadın hayaletleri ve siyah bayrak, o günlerin iki sembolü olarak kalmıştır..
Divanyolu tarafında, meydandan gelip caddeyi tıkayan gürültülü halk kalabalığı, birden, eğer bir mahşer varsa tıpkı o kaynayışla, ilahi bir ruh hali içinde kendinden geçti : "Padişahım, Padişahım," diye haykırıyorlardı. Tahtını, sarayını bırakıp artık kendilerine katılmaya gelen Vahdeddin' in otomobilinden inerek önlerine geçtiğini sanıyorlardı. Padişahın aynı selamlıktaki üniformalı haline benzeyen bir adam, ta önde, heyecandan sapsarı, Beyazıt Meydanı' na doğru yürüyordu. Bakışlarda, seslerde, çırpınışlarda öyle bir çılgınlık vardı ki, nereye gitse gidecekler, ne istese yapacaklardı. Sanki padişah, milleti bir mucizeler ve tılsımlar yerine doğru sürüklüyordu..
Fatih' lerin, Yavuz' ların evladı, nihayet, "Artık yeter !" demişti...
"Padişahım..., padişahım..." diye bağrışanlar, düşüp bayılanlar, çiğnenenler, bir tersin yüze veya bir yüzün terse çevrilişi gibi, her insan kendi kendisinin başkası idi..
Zavallılar, Şevket Turgut Paşa' yı Vahdeddin' e benzetmişlerdi !...
Kalabalık, Harbiye Nezareti' nin kapanan dış kapısı önünde durdu. "Padişah " bir şey söyleyecekti, bir emir verecekti, onun sesini duyacaklardı.
Bir yaver, Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa' nın kendilerini sükunetle dağılmaya davet ettiğini söyledi.
Kıpkırmızı ateş suya düştü ve kömür rengi bağladı....
(Salah Birsel, Sunay Akın, Popüler Tarih, Falih Rıfkı Atay)
16 Mayıs 2011 Pazartesi
20 ) AMERİKAN RÜYASI' NDAN UYANMAK !..
Çocukluğumda, ilkokuldayken, öğrencilere süt tozu kutuları dağıtılırdı.. Kutunun üzerinde iki el, yakın plan, tokalaşıyordu. Gömlek manşetlerinde ya da ceket kollarında ise, şimdi tam anımsayamıyorum, Türk ve Amerikan bayrakları vardı.. O zamanlar küçücük çocuk nereden bilsin Marshall Yardımı' nı.. Nereden bilsin Soğuk Savaş kavramını ..Onun tüm bildiği Amerikan filmleri, ama Hollywood yapımı olanları. Halbuki bir de Washington yapımı olan filmleri varmış Amerika' nın. Ama gerilim veya korku türünden !...
Alman Ortadoğu uzmanı Kurt Ziemke, 1930 yılında "Die Neue Türkei" (Yeni Türkiye) diye bir kitap yayımlamış. Bu kitapta Almanya' nın uygulaması gereken Türkiye politikasını ve stratejisini anlatmış : "İngilizler Musul' da hedeflerine ulaşmak için bir yandan Türkiye' deki ayrılıkçı hareketlere destek verirken, bir yandan da Kemalist akımın yayılmasını engelleyecek önlemlere başvurmuşlardır. (...) Yapılması gereken, Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı hem de Kürt düşmanı olduğu temasını gündeme getirip işlemektir.."
Amerika 2. Dünya Savaşı' ndan sonra,1945' lerde, Almanya ve siyasetine el koyduğunda, 1930' ların bu Alman stratejisini hemen Türkiye' de uygulamaya başladı. Denebilir ki, Türkiye' de Kürt ayrılıkçı hareketinin tohumları 1945' ten itibaren Amerika ve yerli işbirlikçileri tarafından atılmıştı...
Türkiye' yi 1945' te Güneydoğu' yu sömürge yaparak geri bırakmakla suçlayan raporlar yazan ABD, kısa süre içerisinde Doğu bloku ile bir savaş patladığı takdirde Doğu ve Güneydoğu' nun Sovyetler tarafından işgal edileceğini ve NATO' nun bunu önlemesinin olanaksız olduğunu saptamış, öyle ki, bu bölgelerimiz ilk anda Sovyetler Birliği' ne terk edilmek üzere NATO haritalarından dahi çıkarılmıştı...
Güneydoğu' da daha önce Atatürk' ün parçaladığı aşiret yapısını yeniden kurmak üzere, Atatürk döneminde Batı' ya sürülen aşiret reislerini, şeyhleri yeniden Güneydoğu' ya aşiretlerinin başına gönderilmesini ve DP' den milletvekili olmalarını sağlayan ABD, milletvekili olan bu aşiret reislerini işbirlikçi haline getirerek bu bölgelerde gelişebilecek Sovyet yanlısı ayrılıkçı hareketlerin önünü kesmeyi amaçlamıştı...
Öyle bir toprak parçası üzerinde tutunmuşuz ki, başımız kolay kolay dertten kurtulmayacak herhalde...
Osmanlı' nın Batı karşısında yüzyıllarca süren ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğünü, bilimsel buluşlar alanında Batı' dan geri kaldığı an yitirmeye başladığı, Atatürk' ün yazdırdığı tarih kitaplarında okutulurken ; 1949' da ABD ile imzalanan Fullbright Anlaşması ile Türk Milli Eğitimi Amerikalı uzmanların denetimine geçtikten sonra okutulmaz olmuş, tarih ders kitapları değiştirilmiş, tarihin ekonomik yanı yok sayılarak, Osmanlı tarihi bir savaşlar ve meydan muharebeleri tarihine indirgenmiş ; Atatürk döneminde yazılmış tarih kitapları bir daha okullara sokulmamıştı..
Okul binalarının bile nasıl olacağına karışan Amerikalılar, Osmanlı' yı yalnızca yiğit yönüyle anımsatmak ; Türk çocuklarını Osmanlı atalarının savaşçılığına özendirmek ve onları tıpkı Osmanlı' nın son döneminde Almanya' nın yaptığı gibi, kendi emperyalist amaçları doğrultusunda yeniden Osmanlılaştırıp ucuz paralı askerler olarak kullanmak istiyorlardı... (Senatör Wılley ve Dışişleri Bakanı Dulles, aralarındaki bir konuşmada Türk askerinin yıllık maliyetinin 200 dolar olduğunu, Amerikan askerinin ise 6.000 dolar olması nedeniyle ekonomi açısından yanlarında savaşan bir Türk olması gerektiğinden bahsetmişlerdi)
27 Mayıs' tan sonra 1965 seçimleri yapılmış, Amerikan yardımlarıyla seçimi kazanan Adalet Partisi hükümeti kurmuş ve Amerikalılar, seçim kazandıran yardımları karşılığında, Demirel' den ulus-devleti yıkarak, yerine bir "Türk-Kürt Federasyonu" kurmasını "rica" etmişlerdi. MİT Müsteşarı Sadi Irmak anılarında, "ABD, CIA' nın klasik mücadele yolları ile AP' yi ve Demirel' i iktidara getirdi" diye yazmıştı..
Bir yandan da yayınlar, "Karaoğlan, Tarkan" gibi çizgi romanlar, filmler, tarih dergileri ile Türklerin savaşçı ruhunu ayaklandırmaya çalışıyorlardı..
1946' dan sonra Türkiye' de ulus-devletin altı oyularak federal devlete ; laik devletin altı oyularak Osmanlı düzenine, Atatürk' ün çizgisinden çıkarak 2. Abdülhamid çizgisine dönüş çalışmaları, açık ve kesin bir biçimde önce Amerikan buyruğu ve sonra da NATO koşuludur..
1856' da Kırım Savaşı' ndan sonra Abdülmecid, "Senin için öldük Avrupa" dedi ; 1. Dünya Savaşı' nda Enver Paşa, Sarıkamış faciasından sonra, "Senin için öldük Almanya," dedi ve sonra Menderes, Kore Savaşı' ndan sonra "Senin için öldük ABD, NATO.." diyerek Batı ile işbirliğini "kan kardeşliği" ne dönüştürmüştü !..
Ama bu arada hatırlamakta fayda var, Washington' daki Kore Savaşı Anıtı' nda bir tek Türk askeri yer almıyor !.. Gerçi böyle küçük (!) ayrıntılarda takılmamak lazım ya, neyse...
NATO' ya alınır alınmaz, dönemin Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, 2. Mahmud döneminde kaldırılan Mehter Takımı' nı 1952' de yeniden kurdurtmuştu !...
ABD Dışişleri Bakanı J. F. Dulles 1956' da ; "Din ve siyaset birbirinden ayrılmaz. Dünya işlerini çözümlemekte seçeceğimiz yol dini görüştür " demecini veriyordu.. Bu demeçten hemen sonra Menderes' in buyruğuyla partide "Anayasa' dan laik yönetim ilkesi atılarak yerine din devleti ilkesi konulması" çalışmaları başlatılması da tamamen bir tesadüftü herhalde !...
12 Eylül yönetimine ilk kutlama telgraflarını gönderenler, bu yönetimin ABD Ulusal Güvenlik İşleri Danışmanı Zbigniew Brzezinski' nin önerdiği türden İslamcılığı uygulayacağını bilen Suudi Kralı Halid ve İstanbul' daki Musevilerin ruhani lideri Hahambaşı Aşeo idi !...
Kenan Evren yönetimi ABD ve NATO' nun Türkiye' ye yüklediği görevi üstlenerek Türkiye' yi Ortadoğu Birleşik İslam Devletleri tavına getirmenin adımlarını atarken, hapiste olan Necmettin Erbakan ve arkadaşları şaşkınlık içinde, "Yahu bu darbe bizi içeri attı ama bizim partinin programını uyguluyor, bu nasıl iş !?" diye hayıflanıyordu netekim !...
1980' lerde İsrail' in "Ortadoğu' yu Yeniden Osmanlılaştırma" planları çeşitli kitaplar ve köşe yazıları aracılığıyla kamuoyuna çıtlatılırken, Evren ve Özal tarafından da destekleniyordu. Sonra da Osmanlı Eyalet Düzeni' ne dönülse yeter diyen PKK 1984' te harekete geçti...
Sonra hiç beklenmedik bir şey oldu ! Sovyetler Birliği çöktü.. Gözler bir anda Ortadoğu İslam Arap ülkelerinden Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine dikilmiş, Amerika Fethullah Gülen takımını Orta Asya' da okullar açmakla görevlendirmiş, kendisi de 1991' de Irak' ın üzerine çullanmıştı.
Ufuk Güldemir' in CIA eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller' la yaptığı ve 26 Şubat' ta Cumhuriyet' te yayımlanan söyleşisinde en çarpıcı sözler şuydu : "Kemalizm' e son, Osmanlı ile öğünün, Fethullahçı olun !.."
Yeniden Osmanlılaştırma yoluyla uçurumun eşiğine getirilen "millet" in, Atatürk' ün düşüncesindeki "ulus" a dönmekten başka kurtuluşu yoktur...
("Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı", Cengiz Özakıncı' ya bu aydınlatıcı kitabı için teşekkürler..)
14 Mayıs 2011 Cumartesi
19 ) PAZAR SOHBETİ ( 2 )
Goethe, "Schıller' e Mektuplar" da ; " Etkinliğimi artırmadan ya da doğrudan doğruya canlandırıp yaşamıma bir şey katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum" diyordu. Haftanın altı günü, okuduklarımı sizinle paylaşırken, acaba bende nefret uyandırıyor muyum diye merak etmiyor değilim ama gösterdiğiniz ve benim tahminlerimin üzerindeki ilgi, beni gerçekten çok mutlu ediyor. Teşekkür ederim...
Pazar günlerini mümkün olduğunca alıntılardan, en azından tarihi olanlarından, kaçınarak ve kendi içselliğimi de paylaşarak geçirmek istiyorum. Ne derece başarılı olacağımı zaman gösterecek, ve doğal olarak da sizin beğeniniz...
Kişi ölünce hemen kaybolmaz. Adı bir süre daha dolanır ortalıkta ve bir an gelir, o ad son kez söylenir. Ondan sonra artık hiç kimse o adı anmaz ve bilmez olur..Kişi o zaman gerçekten ölmüştür işte.. Bu yüzden sanatçılar ve eserleri ölümsüzdür. Yanlış anlaşılmasın, benim tabii ki böyle bir hedefim yok !.. Önemli olan paylaşım. Bu, okuduklarımdan da olabilir, sevdiğim herhangi bir şeyden de.. Sevmediğim veya üzüldüğüm bir şey de olabilir..
Yani kısacası yaşamla ilgili, deneyimlerimle ( ya da yenilen kazıklarla ! ) ilgili de olabilir..
Her yaşam, bir ağaç gibi, ama ondan çok daha büyük.. Başlangıç olarak bir gövde, sonra da dalların tümü, milyonlarca dal ve her dalla birlikte aynı yöne ilerleyen yeni bir yaşam...Ve belki, yaşamımız, o bir sürü dal da sona erdiğinde, bizim en sonunda değerlendirildiğimiz kavram, ağacın biçimi ve güzelliğidir. Çok fazla yanlış seçim yapmak, çok fazla dal oluşturur ; budaklı, eğri büğrü, çirkin uzantılar.. Çok az dal ise, bizim çok az törel yanlış yaptığımız anlamına gelir ama bunun bir başka anlamı da : mantıklı riskleri göze almamış ve yaşamın zevkini tam olarak çıkarmamış olduğumuzdur..
Yaşamanın sırlarını bileydın
Ölümün sırlarını da çözerdin ;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok :
Yarın, akılsız, neyi bileceksin ?
Ne güzel döktürmüş Ömer Hayyam, değil mi ?
Sevdiğim yazarlardan Ayfer Tunç' un "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek" diye çok şirin bir kitabını okumuştum. 1964 doğumlu yazar, anlattığı 1970' lerdeki çocukluk anılarıyla beni de o günlere götürmüş ve hızla dönen zaman ve yaşam çarkı içinde neleri unutuvermiş olduğumu bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı..
Ne kadar özgür bir çocukluğum olmuştu. Yeşil bahçeler içindeki evler, doya doya doğanın içinde geçen mutlu bir çocukluk..
Bazen, zamanın kayar gibi bu kadar çabuk geçivermesi kızdırıyor beni !.. İşte o zaman da şu yazı geliyor aklıma : " Yılların geçmesine öfkelenme, gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme.. Ara sıra isyana yönelecek olsan da, hatırla ki kainatı yargılamak imkansızdır. Onun için, kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barışık ol.. Doğduğun zamanları hatırlar mısın ? Sen ağlarken herkes gülüyordu !.. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın sen öldüğünde.. Sabırlı, sevecen, erdemli ol !.. Unutma ki bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir..."
Şu satırlar da Murathan Mungan' dan : "Benim erken yaşta ağır bir geçmişim oldu. Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır. Hayatın, kendisini anlayanları cezalandırmasıdır bu."
Üstüne de Sezen Aksu' dan bir şiir : ÇOCUKLUĞUM NEREDE ?
Böyle miydik ah, böyle miydim ben
Sevinçlerle uyanırdım çok eskiden
Bu biraz yenilmiş, biraz kaderci
Sanki vazgeçilmez hissediş neden ?
Anılar serpilir akşam inerken
Resimler,sokaklar geçer gönlümden
Göğsüme hançer gibi yıllar saplanır
Azalır bir gün daha ömrümden
Çocukluğum nerede, hani ?
Gençliğim nerede ?
Ne kadar bol bıraktık onu her yerde...
Hep neşeli bir şeyler yazma arzusuyla klavyenin başına geçiyorum ama, herhalde yaşım gereği, yine hüzünlü satırlar yazmaya başlıyorum ..Halbuki biliyorum ki, bu satırları okuyanların çoğu genç ve daima genç kalanlar. Siz iyisi mi bana aldırmayın lütfen, hayatınızı dolu dolu yaşayın. İçinde bulunduğunuz yaşın ve an' ın değerini bilin !.. Yaşam, her şeye rağmen çok güzel...
Bu güzel yaşamı çirkinleştiren şeyleri iyileştirmeyi, siyasetin birey için değil, toplum için yapılması yolunda çalışmayı, dünyayı temiz tutmayı bizden önceki kuşaklar ve benim kuşağım beceremedi, bari siz bir şeyler yapın !..
Marquez, "Anlatmak için Yaşamak" adlı kitabının önsözünde, "İnsanın yaşadığı değildir hayat, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.." der.
"Ufkunuzun neresi olacağını başkalarının kalemine bırakmayın, siz çizin. Ancak, elinizde bir kurşun kalem bulunsun. Gerektiğinde silip daha ilerisini çizebilmek için.. Ve yelkenleriniz için rüzgar beklemeyin, bulutu ve rüzgarı da siz çizin.." ( ÜSTÜN DÖKMEN)
En güzel günler ve yarınlar sizin olsun !...
Pazar günlerini mümkün olduğunca alıntılardan, en azından tarihi olanlarından, kaçınarak ve kendi içselliğimi de paylaşarak geçirmek istiyorum. Ne derece başarılı olacağımı zaman gösterecek, ve doğal olarak da sizin beğeniniz...
Kişi ölünce hemen kaybolmaz. Adı bir süre daha dolanır ortalıkta ve bir an gelir, o ad son kez söylenir. Ondan sonra artık hiç kimse o adı anmaz ve bilmez olur..Kişi o zaman gerçekten ölmüştür işte.. Bu yüzden sanatçılar ve eserleri ölümsüzdür. Yanlış anlaşılmasın, benim tabii ki böyle bir hedefim yok !.. Önemli olan paylaşım. Bu, okuduklarımdan da olabilir, sevdiğim herhangi bir şeyden de.. Sevmediğim veya üzüldüğüm bir şey de olabilir..
Yani kısacası yaşamla ilgili, deneyimlerimle ( ya da yenilen kazıklarla ! ) ilgili de olabilir..
Her yaşam, bir ağaç gibi, ama ondan çok daha büyük.. Başlangıç olarak bir gövde, sonra da dalların tümü, milyonlarca dal ve her dalla birlikte aynı yöne ilerleyen yeni bir yaşam...Ve belki, yaşamımız, o bir sürü dal da sona erdiğinde, bizim en sonunda değerlendirildiğimiz kavram, ağacın biçimi ve güzelliğidir. Çok fazla yanlış seçim yapmak, çok fazla dal oluşturur ; budaklı, eğri büğrü, çirkin uzantılar.. Çok az dal ise, bizim çok az törel yanlış yaptığımız anlamına gelir ama bunun bir başka anlamı da : mantıklı riskleri göze almamış ve yaşamın zevkini tam olarak çıkarmamış olduğumuzdur..
Yaşamanın sırlarını bileydın
Ölümün sırlarını da çözerdin ;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok :
Yarın, akılsız, neyi bileceksin ?
Ne güzel döktürmüş Ömer Hayyam, değil mi ?
Sevdiğim yazarlardan Ayfer Tunç' un "Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek" diye çok şirin bir kitabını okumuştum. 1964 doğumlu yazar, anlattığı 1970' lerdeki çocukluk anılarıyla beni de o günlere götürmüş ve hızla dönen zaman ve yaşam çarkı içinde neleri unutuvermiş olduğumu bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı..
Ne kadar özgür bir çocukluğum olmuştu. Yeşil bahçeler içindeki evler, doya doya doğanın içinde geçen mutlu bir çocukluk..
Bazen, zamanın kayar gibi bu kadar çabuk geçivermesi kızdırıyor beni !.. İşte o zaman da şu yazı geliyor aklıma : " Yılların geçmesine öfkelenme, gençliğine yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme.. Ara sıra isyana yönelecek olsan da, hatırla ki kainatı yargılamak imkansızdır. Onun için, kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barışık ol.. Doğduğun zamanları hatırlar mısın ? Sen ağlarken herkes gülüyordu !.. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın sen öldüğünde.. Sabırlı, sevecen, erdemli ol !.. Unutma ki bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de güzeldir..."
Şu satırlar da Murathan Mungan' dan : "Benim erken yaşta ağır bir geçmişim oldu. Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır. Hayatın, kendisini anlayanları cezalandırmasıdır bu."
Üstüne de Sezen Aksu' dan bir şiir : ÇOCUKLUĞUM NEREDE ?
Böyle miydik ah, böyle miydim ben
Sevinçlerle uyanırdım çok eskiden
Bu biraz yenilmiş, biraz kaderci
Sanki vazgeçilmez hissediş neden ?
Anılar serpilir akşam inerken
Resimler,sokaklar geçer gönlümden
Göğsüme hançer gibi yıllar saplanır
Azalır bir gün daha ömrümden
Çocukluğum nerede, hani ?
Gençliğim nerede ?
Ne kadar bol bıraktık onu her yerde...
Hep neşeli bir şeyler yazma arzusuyla klavyenin başına geçiyorum ama, herhalde yaşım gereği, yine hüzünlü satırlar yazmaya başlıyorum ..Halbuki biliyorum ki, bu satırları okuyanların çoğu genç ve daima genç kalanlar. Siz iyisi mi bana aldırmayın lütfen, hayatınızı dolu dolu yaşayın. İçinde bulunduğunuz yaşın ve an' ın değerini bilin !.. Yaşam, her şeye rağmen çok güzel...
Bu güzel yaşamı çirkinleştiren şeyleri iyileştirmeyi, siyasetin birey için değil, toplum için yapılması yolunda çalışmayı, dünyayı temiz tutmayı bizden önceki kuşaklar ve benim kuşağım beceremedi, bari siz bir şeyler yapın !..
Marquez, "Anlatmak için Yaşamak" adlı kitabının önsözünde, "İnsanın yaşadığı değildir hayat, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.." der.
"Ufkunuzun neresi olacağını başkalarının kalemine bırakmayın, siz çizin. Ancak, elinizde bir kurşun kalem bulunsun. Gerektiğinde silip daha ilerisini çizebilmek için.. Ve yelkenleriniz için rüzgar beklemeyin, bulutu ve rüzgarı da siz çizin.." ( ÜSTÜN DÖKMEN)
En güzel günler ve yarınlar sizin olsun !...
13 Mayıs 2011 Cuma
18 ) CELLADI KAN TUTMAZ !...
Blogspot' taki teknik arıza yüzünden, taslak halindeki iki günlük yazım kayboldu !.. Konuyla ilgili bir mesaj attım, yanıtını bekliyorum. "Elçiye zeval olmaz" başlıklı konunun ikinci ve üçüncü bölümlerini daha sonraki günlerde sunmaya çalışacağım..
Frazer' ın incelemelerine göre 'kan' en önemli tabulardan birisidir. Bu tabuya dünyanın çeşitli yerlerinde rastlanır. Orta Asya' da da bu göze çarpar. Moğollar, yenecek hayvanları bile kan dökmeden öldürürler ve bu hususa uymayanları idam ederlerdi.
Osmanlı' da bu yasağın hanedan üyelerine de yaydırılmasının sebebi anlaşılmaktadır. Bildiğimiz gibi hanedan kutsaldır. O halde kutsal olan bu kimselerin katlinde kanlarının akıtılmaması gerekir. İdam edilecek bütün hanedan üyeleri mutlaka kement ile boğulurlar, doğum anında katledilecek yavrular da göbekleri düğümlenerek öldürülürlerdi. Zira onların bile kanlarının akıtılması hanedana saygısızlık olarak kabul edilirdi..
Hanedan üyelerinin kanlarının akıtılmadan idam edilmesine yalnız 3. Selim' in katli istisna oluşturur. Bunun dışında bu yasağa uyulmuştur..
Yüksek devlet memurları da asil sayılarak, istisnaları dışında bu yasağa uyularak idam edilmişlerdir. Bazı asabi padişahlarımızın aniden celallenip kılıcıyla kendi işini kendisinin görmesi gibi ... Katledilen hanedan üyesinin cesedine özen gösterilir, kafası kesilmez. Ekseriya babalarının türbelerine gömülürler.. Yine birkaç istisna dışında..
Bugünün başbakanına denk gelen vezir-i azam cinayetleri, o devirlerde iktidarın bedelinin bazen can vermek olabileceğini de gösteriyor. Sayın R. T. Erdoğan hani ,"biz yola çıkarken kellemizi de ortaya koyarak çıktık !" diyor ya işte o buradan geliyor !..
1453 ile 1821 arasında tam 44 vezir-i azam katledilmiş. Yani 368 yıl içinde. Yani hemen hemen her sekiz yılda bir !..Bu konuda rekor altı vezir-i azam ile 4. Murad' ın elinde. Yeğeni 4. Mehmed amcasını kıskanıyor ve o da altı adet vezir-i azamı hallederek rekoru egale ediyor !. Ama iktidar sürelerini göz önüne alırsak, daha kısa tahtta kalan Murad averajla öne geçiyor !.. Üçüncülük ise 3. Ahmed' te. O, beş kişide kalmış.. Herhalde lale devrinin gevşekliğine kapıldı !..
Bu arada, 600 yıllık saltanat süresince padişahlarımız ;39 kardeş, 4 oğul, 6 torun, 2 amca, 5 yeğen, şehzadeye gebe 7 cariye, şehzade annesi 1 cariye, 1 kuzen, 1 kuzen çocuğu ve bir babaanne olmak üzere toplam 67 hanedan üyesini de katletmişler....
Bu panorama içinde en cani ruhlu pozisyonda göze çarpan 3. Mehmed oluyor. 19 kardeş, 1 oğul ve 3
vezir-i azam !.. Ama onun böyle cani görünme sebebi, babası 3. Murad' ın 100' ün üzerinde çocuk sahibi olması !..
Osmanlı' nın cellatları ise genel olarak Çingenelerden oluşuyordu. Saray cellatlarının, Bostancı Ocağı' nın bir kolu olan 'Cellat Ocağı' na bağlı olduklarını ve bu ocağın, 20 kadar neferden meydana geldiğini görürüz..
Emirleri doğrudan doğruya Bostancıbaşı' ndan alan cellatların başında bir cellatbaşı, onun altında da cellatlar ve cellat yamakları yer alırlardı. İnfazlar genellikle satırla yapılırdı ; ama yüksek makamdaki memurların infazları kan akıtmadan, kementle boğularak ya da asılarak yerine getirilir, idam uygulanmadan önce de, makam ve mevkilerinin gerektirdiği saygı kendilerinden esirgenmezdi...
Topkapı Sarayı' nın orta kapısı yanında "siyaset çeşmesi" veya "cellat çeşmesi" ve önünde bir kütük vardı. Önemli kişilerin idamında Bostancıbaşı da bu çeşmenin kadar gelir, infaz sırasında bizzat burada bulunurdu.. İnfazı burada uygulananlar, Devlet-i Ali'ye, Sadaret makamına veya şeriata karşı gelmiş, isyan etmiş ya da çalıp çırpmış, casusluk yapmış, Harem' e göz dikmiş suçlulardı...
Her ne kadar Osmanlı' daki infaz şekli, idam hükümlerine göre kafa uçurularak, kementle boğularak ya da asılarak yapılmakta ise de, bu çeşmenin önü, adından da anlaşılacağı gibi, suçluların kafalarının gövdelerinden ayrıldığı yerdi..
Suçlular buraya getirilir, elleri arkasından bağlanıp, diz çöktürülür ; cellat yamağı suçlunun saçlarından tutar, cellatbaşı da elindeki keskin satırı çok kuvvetli bir darbeyle ensenin orta yerine vurarak başı gövdeden ayırırdı.
Padişah ve Sadrazam emriyle yapılan 'siyaseten' idamlarda cellatlar, satır yerine yağlı kement kullanır, infazı boğarak yapar, ancak maktulün başı, padişahın görmesi ya da 'ibret taşı' üzerine konulması için, 'şifre' adı verilen çok keskin bir ustura ile düzgün bir biçimde kesilirdi..
Osmanlı tarihinde cellatlar, yerine getirdikleri infazlar dışında işkence uygulamalarıyla da nam salmışlardı. İşlenen ya da işlendiği öne sürülen suçun türüne ve oranına göre, kazığa oturtmadan çengele asmaya ; derinin yüzülmesinden çekiçle kemik kırmaya kadar, çok değişik işkence yöntemleri vardı..İşkencenin "püf noktası" da, suçlunun uzun süre ölmeden işkence çekmesini sağlayabilmekti !.Bu durum cellada nam kazandırır, yüklü bahşiş almasını sağlardı.
Saray'ın bahçesinde, Bostancı fırınının hemen yanı başında, küçük bir hapishane vardı. Burası aynı zamanda işkencehane olarak kullanılırdı. İnfaz öncesi işkenceleri burada yapılırdı ve buraya " fırın " denirdi.. Topkapı Sarayı tarihinde, işkence görecekler için kullanılan ' fırına götürün' tabiri, buradan gelir.
Sayın Turgay Tuna' nın bu konudaki diğer bazı bulguları da şöyle ;
Cellatların bir başka önemli görevi de, başkentten uzaklarda gerçekleştirilen önemli idamlarda, kesilen başların salamura ya da bal içine konulup İstanbul' a gönderilmelerinden sonra, bunların temizlenip, Saray' ın Bab-ı Hümayun önündeki ibret taşları üzerine yerleştirilmesiydi..
Saray' daki cellatlar arasında, özel olarak seçilmiş dilsiz cellatlar da vardı. Bunlar bilhassa gizli olarak yapılan infazları yerine getirirdi.
Osmanlı döneminin gelmiş geçmiş ünlü cellatları arasında, adından en çok söz edileni şüphesiz, Kara Ali' dir. Naima ve Evliya Çelebi' nin de şöhretinden söz ederek adının andıkları bu cellatbaşı, 17. yüzyılda yaşamıştır ve yamağı Hamal Ali ile birlikte, bir padişah (Sultan İbrahim), 10' dan fazla sadrazam, bir o kadar da vezir ve paşanın başlarını uçurmuştur. Boğarak öldürdüğü, öldürdükten sonra da cesedine taş bağlayarak denize attığı ünlüler arasında, şair Nefi de vardır..
Lakabından anlaşıldığı gibi, Kara Ali, bir Çingeneydi. Tarihçiler idam ettiği insanların sayısını hatırlamayan Kara Ali' nin, tek bir kişinin idamından kaçmaya çalıştığını ve infazı çekine çekine yerine getirdiğini söyler ; bu da 'deli' lakaplı Sultan İbrahim' dir..Vezir-i azam Sofu Mehmed Paşa tarafından, kaçıp saklandığı yerden alınıp dövüle dövüle zorla padişahın bulunduğu odaya sokularak infazı yerine getirmiş ama bir yandan da ağlamıştır.
Osmanlı' daki adetlere göre, giysiden kösteğe, kunduradan mücevhere, idam edilen kişinin üzerindeki her şey, cellatların olur ; toplananlar yılda bir kez düzenlenen 'cellat mezadı' sırasında satılırdı.
Cellatlar aslında halk arasında lanetlenmiş kişilerdi. Cellatlık mesleği 'uğursuz' sayıldığından, mezarlıkları bile ayrı idi. Eyüpsultan' da, 'Karyağdı' mevkiindeki cellat mezarlığı gibi, sur dışında kendilerine ayrılmış olan özel mezarlıklara gömülürlerdi. Ama cellatları anımsarken, Osmanlı döneminde halk arasında yayılmış şu deyişi de unutmamak gerek : "Hükm-ü sultan olmaz ise, gelmez hata cellattan".....
Hafif "Elm Sokağı" gibi oldu galiba !... Kansız günler dilerim !...
Frazer' ın incelemelerine göre 'kan' en önemli tabulardan birisidir. Bu tabuya dünyanın çeşitli yerlerinde rastlanır. Orta Asya' da da bu göze çarpar. Moğollar, yenecek hayvanları bile kan dökmeden öldürürler ve bu hususa uymayanları idam ederlerdi.
Osmanlı' da bu yasağın hanedan üyelerine de yaydırılmasının sebebi anlaşılmaktadır. Bildiğimiz gibi hanedan kutsaldır. O halde kutsal olan bu kimselerin katlinde kanlarının akıtılmaması gerekir. İdam edilecek bütün hanedan üyeleri mutlaka kement ile boğulurlar, doğum anında katledilecek yavrular da göbekleri düğümlenerek öldürülürlerdi. Zira onların bile kanlarının akıtılması hanedana saygısızlık olarak kabul edilirdi..
Hanedan üyelerinin kanlarının akıtılmadan idam edilmesine yalnız 3. Selim' in katli istisna oluşturur. Bunun dışında bu yasağa uyulmuştur..
Yüksek devlet memurları da asil sayılarak, istisnaları dışında bu yasağa uyularak idam edilmişlerdir. Bazı asabi padişahlarımızın aniden celallenip kılıcıyla kendi işini kendisinin görmesi gibi ... Katledilen hanedan üyesinin cesedine özen gösterilir, kafası kesilmez. Ekseriya babalarının türbelerine gömülürler.. Yine birkaç istisna dışında..
Bugünün başbakanına denk gelen vezir-i azam cinayetleri, o devirlerde iktidarın bedelinin bazen can vermek olabileceğini de gösteriyor. Sayın R. T. Erdoğan hani ,"biz yola çıkarken kellemizi de ortaya koyarak çıktık !" diyor ya işte o buradan geliyor !..
1453 ile 1821 arasında tam 44 vezir-i azam katledilmiş. Yani 368 yıl içinde. Yani hemen hemen her sekiz yılda bir !..Bu konuda rekor altı vezir-i azam ile 4. Murad' ın elinde. Yeğeni 4. Mehmed amcasını kıskanıyor ve o da altı adet vezir-i azamı hallederek rekoru egale ediyor !. Ama iktidar sürelerini göz önüne alırsak, daha kısa tahtta kalan Murad averajla öne geçiyor !.. Üçüncülük ise 3. Ahmed' te. O, beş kişide kalmış.. Herhalde lale devrinin gevşekliğine kapıldı !..
Bu arada, 600 yıllık saltanat süresince padişahlarımız ;39 kardeş, 4 oğul, 6 torun, 2 amca, 5 yeğen, şehzadeye gebe 7 cariye, şehzade annesi 1 cariye, 1 kuzen, 1 kuzen çocuğu ve bir babaanne olmak üzere toplam 67 hanedan üyesini de katletmişler....
Bu panorama içinde en cani ruhlu pozisyonda göze çarpan 3. Mehmed oluyor. 19 kardeş, 1 oğul ve 3
vezir-i azam !.. Ama onun böyle cani görünme sebebi, babası 3. Murad' ın 100' ün üzerinde çocuk sahibi olması !..
Osmanlı' nın cellatları ise genel olarak Çingenelerden oluşuyordu. Saray cellatlarının, Bostancı Ocağı' nın bir kolu olan 'Cellat Ocağı' na bağlı olduklarını ve bu ocağın, 20 kadar neferden meydana geldiğini görürüz..
Emirleri doğrudan doğruya Bostancıbaşı' ndan alan cellatların başında bir cellatbaşı, onun altında da cellatlar ve cellat yamakları yer alırlardı. İnfazlar genellikle satırla yapılırdı ; ama yüksek makamdaki memurların infazları kan akıtmadan, kementle boğularak ya da asılarak yerine getirilir, idam uygulanmadan önce de, makam ve mevkilerinin gerektirdiği saygı kendilerinden esirgenmezdi...
Topkapı Sarayı' nın orta kapısı yanında "siyaset çeşmesi" veya "cellat çeşmesi" ve önünde bir kütük vardı. Önemli kişilerin idamında Bostancıbaşı da bu çeşmenin kadar gelir, infaz sırasında bizzat burada bulunurdu.. İnfazı burada uygulananlar, Devlet-i Ali'ye, Sadaret makamına veya şeriata karşı gelmiş, isyan etmiş ya da çalıp çırpmış, casusluk yapmış, Harem' e göz dikmiş suçlulardı...
Her ne kadar Osmanlı' daki infaz şekli, idam hükümlerine göre kafa uçurularak, kementle boğularak ya da asılarak yapılmakta ise de, bu çeşmenin önü, adından da anlaşılacağı gibi, suçluların kafalarının gövdelerinden ayrıldığı yerdi..
Suçlular buraya getirilir, elleri arkasından bağlanıp, diz çöktürülür ; cellat yamağı suçlunun saçlarından tutar, cellatbaşı da elindeki keskin satırı çok kuvvetli bir darbeyle ensenin orta yerine vurarak başı gövdeden ayırırdı.
Padişah ve Sadrazam emriyle yapılan 'siyaseten' idamlarda cellatlar, satır yerine yağlı kement kullanır, infazı boğarak yapar, ancak maktulün başı, padişahın görmesi ya da 'ibret taşı' üzerine konulması için, 'şifre' adı verilen çok keskin bir ustura ile düzgün bir biçimde kesilirdi..
Osmanlı tarihinde cellatlar, yerine getirdikleri infazlar dışında işkence uygulamalarıyla da nam salmışlardı. İşlenen ya da işlendiği öne sürülen suçun türüne ve oranına göre, kazığa oturtmadan çengele asmaya ; derinin yüzülmesinden çekiçle kemik kırmaya kadar, çok değişik işkence yöntemleri vardı..İşkencenin "püf noktası" da, suçlunun uzun süre ölmeden işkence çekmesini sağlayabilmekti !.Bu durum cellada nam kazandırır, yüklü bahşiş almasını sağlardı.
Saray'ın bahçesinde, Bostancı fırınının hemen yanı başında, küçük bir hapishane vardı. Burası aynı zamanda işkencehane olarak kullanılırdı. İnfaz öncesi işkenceleri burada yapılırdı ve buraya " fırın " denirdi.. Topkapı Sarayı tarihinde, işkence görecekler için kullanılan ' fırına götürün' tabiri, buradan gelir.
Sayın Turgay Tuna' nın bu konudaki diğer bazı bulguları da şöyle ;
Cellatların bir başka önemli görevi de, başkentten uzaklarda gerçekleştirilen önemli idamlarda, kesilen başların salamura ya da bal içine konulup İstanbul' a gönderilmelerinden sonra, bunların temizlenip, Saray' ın Bab-ı Hümayun önündeki ibret taşları üzerine yerleştirilmesiydi..
Saray' daki cellatlar arasında, özel olarak seçilmiş dilsiz cellatlar da vardı. Bunlar bilhassa gizli olarak yapılan infazları yerine getirirdi.
Osmanlı döneminin gelmiş geçmiş ünlü cellatları arasında, adından en çok söz edileni şüphesiz, Kara Ali' dir. Naima ve Evliya Çelebi' nin de şöhretinden söz ederek adının andıkları bu cellatbaşı, 17. yüzyılda yaşamıştır ve yamağı Hamal Ali ile birlikte, bir padişah (Sultan İbrahim), 10' dan fazla sadrazam, bir o kadar da vezir ve paşanın başlarını uçurmuştur. Boğarak öldürdüğü, öldürdükten sonra da cesedine taş bağlayarak denize attığı ünlüler arasında, şair Nefi de vardır..
Lakabından anlaşıldığı gibi, Kara Ali, bir Çingeneydi. Tarihçiler idam ettiği insanların sayısını hatırlamayan Kara Ali' nin, tek bir kişinin idamından kaçmaya çalıştığını ve infazı çekine çekine yerine getirdiğini söyler ; bu da 'deli' lakaplı Sultan İbrahim' dir..Vezir-i azam Sofu Mehmed Paşa tarafından, kaçıp saklandığı yerden alınıp dövüle dövüle zorla padişahın bulunduğu odaya sokularak infazı yerine getirmiş ama bir yandan da ağlamıştır.
Osmanlı' daki adetlere göre, giysiden kösteğe, kunduradan mücevhere, idam edilen kişinin üzerindeki her şey, cellatların olur ; toplananlar yılda bir kez düzenlenen 'cellat mezadı' sırasında satılırdı.
Cellatlar aslında halk arasında lanetlenmiş kişilerdi. Cellatlık mesleği 'uğursuz' sayıldığından, mezarlıkları bile ayrı idi. Eyüpsultan' da, 'Karyağdı' mevkiindeki cellat mezarlığı gibi, sur dışında kendilerine ayrılmış olan özel mezarlıklara gömülürlerdi. Ama cellatları anımsarken, Osmanlı döneminde halk arasında yayılmış şu deyişi de unutmamak gerek : "Hükm-ü sultan olmaz ise, gelmez hata cellattan".....
Hafif "Elm Sokağı" gibi oldu galiba !... Kansız günler dilerim !...
17 ) ELÇİYE ZEVAL OLMAZ !. ( I. Bölüm )
ABD Ankara Büyükelçisi Francis J. Ricciardione' ye çok sinirleniyorum !. Koskoca Başbakan R.T. Erdoğan'a karşı çıkıp, kendi devletinin desteğini de arkasına alarak, eleştirilerde bulunması inanılacak bir şey değil doğrusu.. Bence, ikinci bir "One minute" zılgıtı yemeye hazırlansın !.. Zaten bu elçilerin yediği herzeler de bini aştı !. Doğuda, güneydoğuda fink atmalar, her fırsatta ülkemizin iç işlerine el atmalar, sanki ülkenin yönetiminde bir falso varmış gibi !..Bu elçi takımının biraz tarihimizin tozlu yapraklarını karıştırıp ders almaları gerek !..
Örneğin 1513 yılında Macar elçisi, Türkler tarafından son zamanlarda Bosna' da fethedilen yerlerin iadesini ve neredeyse doğudaki tüm Hıristiyanların barış antlaşmasına dahil edilmesini talep etmişti. Huzura ilk kabulünde neredeyse yaka paça dışarı atıldı ve başından düşen başlığı da arkasından fırlatıldı !..
Kanuni Süleyman' ın sadrazamı Rüstem Paşa' nın bir sözü şöyledir : "Kralların duyguları ayna gibidir, üzerine üflersen buğulanır." Sultan'ın ağzından çıkacak kararı öğrenip, "Var git !" sözü üzerine huzurundan ayrılanlar yalan söylememeliydi, zira Hıristiyan elçilerden bazılarının birkaç kurnaz diplomatik yalanları ortaya çıkartılmıştı. Elçilerin arka arkaya sundukları birçok talimatları oluyordu. Türkler bunu bildiklerinden, konunun özüne daha çabuk gelmelerini sağlamak için kaba sözler kullanır ve yüzlerine sinirli bir ifade yerleştirirlerdi.
Osmanlı, bazı ülkelerin elçilerine, ülkesine verdiği değerle orantılı olarak, daha çok değer verirdi. 16. yüzyılda bu ülkelerin başında Fransa geliyordu. İlk sürekli Fransız elçisi 1535 yılında geldi. O tarihten itibaren, Fransız elçinin diğer elçiler arasında önceliği oldu.. Aralarında istisnaları da oldu tabii..
Örneğin, 1630 yılında XIII. Louis' nin temsilcisi Cesy, Fransa Kralı adına yapmış olduğu borçlardan dolayı Yedikule zindanını boylamıştı. Halefi olan, Marcheville Kontu Henri de Gournay' in de itibarı çok büyük değildi, ki 1632 yılında Kaptan-ı Derya oğlunu tutuklattı ve Ermeni asıllı tercümanını köle ticareti yüzünden kazığa oturttu. Kısa bir süre sonra evi tamamen tahrip edildi. Meslektaşları arasında onur kaftanı almayan bir tek o oldu, ikinci tercümanı idam edildi ve nihayet Kont, Tersane' ye çağrıldı, bir gemiye bindirilerek ülke dışı edildi. Sultan 4. Murad, her şeyi sineye çeken "kardeşi" Fransa Kralı' nın bu değerli temsilcisine karşı, giderayak bol bol da tehdit savurmuştu... Bilhassa Kapitülasyonlar nedeniyle, Fransa bu tip davranışlara ve hakaretlere ses çıkaramıyordu...
Başka bir Fransız elçi, Comte de Guılleragues, XIV. Louis' ye "Hıristiyan hükümdarlarının en büyüğü, en güçlüsü ve en görkemlisi" olarak hürmet edimesini sağlaması ve "dünyanın en büyük ve en güçlü iki imparatorluğu arasındaki eskiye dayalı ittifakı" koruması talimatıyla birlikte 1679' da başkente geldi. Fransa ise, öte yandan, müttefikten çok düşman gibi davranmayı sürdürdü. 1681 yılında, Kuzey Afrikalı korsan gemilerine misilleme olarak, bir Fransız filosu Sakız Adası' nı bombaladı. Bir cami tahrip oldu, Osmanlı tebaasından 250 kişi hayatını kaybetti. Ayrıca elçi, Osmanlı savaş planları hakkında imparatorluğun Malta ve Lehistan' daki düşmanlarına gizlice bilgi gönderirdi. Kara Mustafa Paşa, kendisini Yedikule' ye hapsetmekle tehdit ettiğinde, XIV. Louis' nin gelip zindanın kapılarını açacağı cevabını verdi.
Ne var ki, 1683 yılında Viyana' yı kuşatan Osmanlı orduları yenildi ve Kara Mustafa Paşa idam edildi. Ertesi yıl, dünyanın sonunu ilan eden davranışlara bir örnek olarak, elçiler sofada oturma hakkını elde etti. Sultan'ın taht odasındaki kabul sırasında ise, bir başka zafer daha kazandılar. Bundan böyle elçilerin çoğu, saray görevlileri kendilerini Sultan karşısında yere kapanmaya zorlarken, yerlerinden kıpırdamayıp, dimdik durdular.
Elçilerin başkentteki yaşayışları gerçekten de çok tantanalı idi. Mektuplarda elçiliklere "saray" denilirdi ; Palazzo di Venezia, Palais de France, the Brıtısh Palace... Çünkü başka ülkelerde elçiler prens gibi yaşarken, İstanbul' da krallar gibi yaşıyorlardı... Osmanlı kayıtlarına göre 1750 yılında Hollanda elçiliğinin 38, İngiliz elçiliğinin 55, Fransız elçiliğinin 78 ve Venedik elçiliğinin (rahipler dahil) 118 kişilik personeli vardı. Elçilik kiliseleri, İstanbul kiliselerine göre bir ayrıcalık olarak, kendi çanlarını çalabilirlerdi...
Fransız elçilik sınırları içinde bir rasathanenin yanı sıra bir matbaa ve Saint Louis des Français Kilisesi bulunurdu. Burası mahkeme ve hapishane olarak kullanılırdı. Yabancılara kendi yasalarına göre yaşama hakkını tanıyan kapitülasyon sistemi uyarınca, elçi, Fransız tebaası üzerinde yaşam ve ölüm hakkı tasarrufuna sahipti. Bazen ana kapının önüne kurulan darağacında cesetlerin sallandığı görülürdü..
Bir yabancı seyyahın 17. yüzyılın ikinci yarısındaki bir gözlemine göre ;
"Fransız elçisi 1673 yılında Paskalya ayinine giderken, önünde hizmetkarlar, yeniçeriler, tercümanlar ve "Jeunes e Langue" (dil oğlanları - 1669'dan sonra Doğu dilleri tahsil etmek üzere İstanbul'a gönderilen gençler) yürüyordu. Sokaklar dar ve Pera' nın üzerinde yer aldığı tepe fazlasıyla dik olduğundan, arabayla gitmemişti. Etrafında Yunan tarzı giyinmiş dört hizmetkarla at üzerinde ilerliyor, arkasından aile halkı ve çok sayıda Fransız taciri geliyordu...."
Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, "Fransızlar eski dostumuz olabilir ama biz onları hep düşmanlarımızın yanında görüyoruz" diyordu. (Sanki şimdi değişen bir şey var !) Sadrazam, İngiliz elçisine karşı son derece sıcak tavırlı olduğu halde, Fransız elçisinin karşısında ise ağzından ancak tek heceli sözcükler ya da hakaretler çıkardı.. Bir Fransız elçisinin kafasına tabure fırlatılmıştı !. Marquis de Noıntel, 1671 yılında Sultan'a saygılarını sunarken ulaklar kafasını öyle şiddetli bastırmıştı ki, tahtın önünde yere yere yuvarlanmıştı.. Ama bütün bu davranışlar 1673 yılında kapitülasyonların Fransa lehine yenilenmesine engel oluşturmadı... Günümüzde de öyle olmuyor mu ? Medya vasıtası ile haklarında bol bol atıp tuttuğumuz ülkeler yine de istediklerini almıyorlar mı ?..
Sonra, yavaş yavaş durumlar değişmeye başladı. Osmanlı' nın giderek zayıflamasıyla paralel olarak, ülkelerin ve dolayısı ile elçilerin de tavırları değişmeye başladı, eski teslimiyet hallerinden eser kalmadı...
Fransız elçi Dubayet, 1796' da, askeri üniforma giymeden Babü's-Saade' de bulunmayı reddeden ilk elçi oldu.İhtilalin çocukları başlarını kaldırmaya başlamıştı artık...
Bir başka Fransız elçi, Sebastiani, 1806 yılında Napoleon' un elçisi olarak İstanbul'a geldiğinde Babıali' nin gözdelerinden biri olmuş, Rus elçisi ise ülkesine dönmek zorunda bırakılmıştı.. Yedikule' ye hapsedilmeden giden ilk düşman elçisiydi..
Fransa - Osmanlı ittifakı karşısında telaşa kapılan İngiltere, Malta' dan İstanbul'a bir filo gönderdi. 21 Şubat 1807 günü, 7 İngiliz savaş gemisi, sarayın top menzili içinde demirledi.1624 yılındaki Kazak saldırısından beri İstanbul'a yaklaşan ilk yabancı kuvvetti bu...
Korkudan eli ayağına dolaşan 3. Selim, önce Sebastiani' den şehri terk etmesini istedi; sonra kendisini toparlayarak, biraz da Sebastiani' nin telkin ve askeri konulardaki önerileriyle, cömert ikramiyelere boğduğu binlerce işçiyle birlikte siper kazma çalışmalarına bizzat yardım etti. Kısa sürede onarılan surlar, 300 topla savunuldu. Eline silah olarak ne bulduysa geçiren bir halk güruhu ise bulabildikleri tüm deniz taşıtlarına binip, bağırarak çağırarak şehri teslim almanın kolay olmayacağını gösterdiler. İngiliz gemileri önce Adalar'a ve ardından, 3 Mart günü, Çanakkale Boğazı' ndaki bataryalardan açılan ateşle ağır yaralanmış bir halde, Ege' ye çekildi...
Birinci Bölüm Sonu
Örneğin 1513 yılında Macar elçisi, Türkler tarafından son zamanlarda Bosna' da fethedilen yerlerin iadesini ve neredeyse doğudaki tüm Hıristiyanların barış antlaşmasına dahil edilmesini talep etmişti. Huzura ilk kabulünde neredeyse yaka paça dışarı atıldı ve başından düşen başlığı da arkasından fırlatıldı !..
Kanuni Süleyman' ın sadrazamı Rüstem Paşa' nın bir sözü şöyledir : "Kralların duyguları ayna gibidir, üzerine üflersen buğulanır." Sultan'ın ağzından çıkacak kararı öğrenip, "Var git !" sözü üzerine huzurundan ayrılanlar yalan söylememeliydi, zira Hıristiyan elçilerden bazılarının birkaç kurnaz diplomatik yalanları ortaya çıkartılmıştı. Elçilerin arka arkaya sundukları birçok talimatları oluyordu. Türkler bunu bildiklerinden, konunun özüne daha çabuk gelmelerini sağlamak için kaba sözler kullanır ve yüzlerine sinirli bir ifade yerleştirirlerdi.
Osmanlı, bazı ülkelerin elçilerine, ülkesine verdiği değerle orantılı olarak, daha çok değer verirdi. 16. yüzyılda bu ülkelerin başında Fransa geliyordu. İlk sürekli Fransız elçisi 1535 yılında geldi. O tarihten itibaren, Fransız elçinin diğer elçiler arasında önceliği oldu.. Aralarında istisnaları da oldu tabii..
Örneğin, 1630 yılında XIII. Louis' nin temsilcisi Cesy, Fransa Kralı adına yapmış olduğu borçlardan dolayı Yedikule zindanını boylamıştı. Halefi olan, Marcheville Kontu Henri de Gournay' in de itibarı çok büyük değildi, ki 1632 yılında Kaptan-ı Derya oğlunu tutuklattı ve Ermeni asıllı tercümanını köle ticareti yüzünden kazığa oturttu. Kısa bir süre sonra evi tamamen tahrip edildi. Meslektaşları arasında onur kaftanı almayan bir tek o oldu, ikinci tercümanı idam edildi ve nihayet Kont, Tersane' ye çağrıldı, bir gemiye bindirilerek ülke dışı edildi. Sultan 4. Murad, her şeyi sineye çeken "kardeşi" Fransa Kralı' nın bu değerli temsilcisine karşı, giderayak bol bol da tehdit savurmuştu... Bilhassa Kapitülasyonlar nedeniyle, Fransa bu tip davranışlara ve hakaretlere ses çıkaramıyordu...
Başka bir Fransız elçi, Comte de Guılleragues, XIV. Louis' ye "Hıristiyan hükümdarlarının en büyüğü, en güçlüsü ve en görkemlisi" olarak hürmet edimesini sağlaması ve "dünyanın en büyük ve en güçlü iki imparatorluğu arasındaki eskiye dayalı ittifakı" koruması talimatıyla birlikte 1679' da başkente geldi. Fransa ise, öte yandan, müttefikten çok düşman gibi davranmayı sürdürdü. 1681 yılında, Kuzey Afrikalı korsan gemilerine misilleme olarak, bir Fransız filosu Sakız Adası' nı bombaladı. Bir cami tahrip oldu, Osmanlı tebaasından 250 kişi hayatını kaybetti. Ayrıca elçi, Osmanlı savaş planları hakkında imparatorluğun Malta ve Lehistan' daki düşmanlarına gizlice bilgi gönderirdi. Kara Mustafa Paşa, kendisini Yedikule' ye hapsetmekle tehdit ettiğinde, XIV. Louis' nin gelip zindanın kapılarını açacağı cevabını verdi.
Ne var ki, 1683 yılında Viyana' yı kuşatan Osmanlı orduları yenildi ve Kara Mustafa Paşa idam edildi. Ertesi yıl, dünyanın sonunu ilan eden davranışlara bir örnek olarak, elçiler sofada oturma hakkını elde etti. Sultan'ın taht odasındaki kabul sırasında ise, bir başka zafer daha kazandılar. Bundan böyle elçilerin çoğu, saray görevlileri kendilerini Sultan karşısında yere kapanmaya zorlarken, yerlerinden kıpırdamayıp, dimdik durdular.
Elçilerin başkentteki yaşayışları gerçekten de çok tantanalı idi. Mektuplarda elçiliklere "saray" denilirdi ; Palazzo di Venezia, Palais de France, the Brıtısh Palace... Çünkü başka ülkelerde elçiler prens gibi yaşarken, İstanbul' da krallar gibi yaşıyorlardı... Osmanlı kayıtlarına göre 1750 yılında Hollanda elçiliğinin 38, İngiliz elçiliğinin 55, Fransız elçiliğinin 78 ve Venedik elçiliğinin (rahipler dahil) 118 kişilik personeli vardı. Elçilik kiliseleri, İstanbul kiliselerine göre bir ayrıcalık olarak, kendi çanlarını çalabilirlerdi...
Fransız elçilik sınırları içinde bir rasathanenin yanı sıra bir matbaa ve Saint Louis des Français Kilisesi bulunurdu. Burası mahkeme ve hapishane olarak kullanılırdı. Yabancılara kendi yasalarına göre yaşama hakkını tanıyan kapitülasyon sistemi uyarınca, elçi, Fransız tebaası üzerinde yaşam ve ölüm hakkı tasarrufuna sahipti. Bazen ana kapının önüne kurulan darağacında cesetlerin sallandığı görülürdü..
Bir yabancı seyyahın 17. yüzyılın ikinci yarısındaki bir gözlemine göre ;
"Fransız elçisi 1673 yılında Paskalya ayinine giderken, önünde hizmetkarlar, yeniçeriler, tercümanlar ve "Jeunes e Langue" (dil oğlanları - 1669'dan sonra Doğu dilleri tahsil etmek üzere İstanbul'a gönderilen gençler) yürüyordu. Sokaklar dar ve Pera' nın üzerinde yer aldığı tepe fazlasıyla dik olduğundan, arabayla gitmemişti. Etrafında Yunan tarzı giyinmiş dört hizmetkarla at üzerinde ilerliyor, arkasından aile halkı ve çok sayıda Fransız taciri geliyordu...."
Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, "Fransızlar eski dostumuz olabilir ama biz onları hep düşmanlarımızın yanında görüyoruz" diyordu. (Sanki şimdi değişen bir şey var !) Sadrazam, İngiliz elçisine karşı son derece sıcak tavırlı olduğu halde, Fransız elçisinin karşısında ise ağzından ancak tek heceli sözcükler ya da hakaretler çıkardı.. Bir Fransız elçisinin kafasına tabure fırlatılmıştı !. Marquis de Noıntel, 1671 yılında Sultan'a saygılarını sunarken ulaklar kafasını öyle şiddetli bastırmıştı ki, tahtın önünde yere yere yuvarlanmıştı.. Ama bütün bu davranışlar 1673 yılında kapitülasyonların Fransa lehine yenilenmesine engel oluşturmadı... Günümüzde de öyle olmuyor mu ? Medya vasıtası ile haklarında bol bol atıp tuttuğumuz ülkeler yine de istediklerini almıyorlar mı ?..
Sonra, yavaş yavaş durumlar değişmeye başladı. Osmanlı' nın giderek zayıflamasıyla paralel olarak, ülkelerin ve dolayısı ile elçilerin de tavırları değişmeye başladı, eski teslimiyet hallerinden eser kalmadı...
Fransız elçi Dubayet, 1796' da, askeri üniforma giymeden Babü's-Saade' de bulunmayı reddeden ilk elçi oldu.İhtilalin çocukları başlarını kaldırmaya başlamıştı artık...
Bir başka Fransız elçi, Sebastiani, 1806 yılında Napoleon' un elçisi olarak İstanbul'a geldiğinde Babıali' nin gözdelerinden biri olmuş, Rus elçisi ise ülkesine dönmek zorunda bırakılmıştı.. Yedikule' ye hapsedilmeden giden ilk düşman elçisiydi..
Fransa - Osmanlı ittifakı karşısında telaşa kapılan İngiltere, Malta' dan İstanbul'a bir filo gönderdi. 21 Şubat 1807 günü, 7 İngiliz savaş gemisi, sarayın top menzili içinde demirledi.1624 yılındaki Kazak saldırısından beri İstanbul'a yaklaşan ilk yabancı kuvvetti bu...
Korkudan eli ayağına dolaşan 3. Selim, önce Sebastiani' den şehri terk etmesini istedi; sonra kendisini toparlayarak, biraz da Sebastiani' nin telkin ve askeri konulardaki önerileriyle, cömert ikramiyelere boğduğu binlerce işçiyle birlikte siper kazma çalışmalarına bizzat yardım etti. Kısa sürede onarılan surlar, 300 topla savunuldu. Eline silah olarak ne bulduysa geçiren bir halk güruhu ise bulabildikleri tüm deniz taşıtlarına binip, bağırarak çağırarak şehri teslim almanın kolay olmayacağını gösterdiler. İngiliz gemileri önce Adalar'a ve ardından, 3 Mart günü, Çanakkale Boğazı' ndaki bataryalardan açılan ateşle ağır yaralanmış bir halde, Ege' ye çekildi...
Birinci Bölüm Sonu
11 Mayıs 2011 Çarşamba
16) BİR KİTAP TANITIMI : ZÜLFÜ LİVANELİ -SERENAD
Zülfü Livaneli' nin son kitabı "Serenad" ı çok büyük zevk duyarak okudum. Usta sanatçı devamlı üstüne koyarak ilerliyor bu alanda da...Ne diyelim, ellerine sağlık !...
Roman 480 sayfa. En ilginç yanlarından biri, baş kahramanının bir kadın oluşu ve olayların onun ağzından anlatımı..
Bir üniversitede sekreter olan, kocasından ayrılmış, 14 yaşındaki oğluyla birlikte yaşayan Maya' nın ; üniversitenin konferans vermesi için davet ettiği Alman asıllı Amerikalı profesör Wagner' i havaalanında karşılamasıyla başlayan olaylar zinciri, 1930 - 1940' lardaki bazı olaylarla harmanlanarak soluk soluğa son sayfaya kadar okunuyor.
Tarihimizde çok fazla bilinmeyen iki önemli insani ve tarihi olayı da iyice öğrenmiş oluyoruz bu arada.. Bunlardan birisi "Struma Olayı"..Alman baskısından ve ölümden kaçmak isteyen Romanya' lı Yahudilerin İsrail' e gitmek için bindikleri Struma adlı eski geminin yolda arızalanması nedeniyle İstanbul'a getirilmesi ve sonra insanı kahreden yazışmalar, raporlaşmalar..Yolcuların İsrail' e gitmesini istemeyen İngiltere ve Hitler korkusu yüzünden Türkiye' ye de alınmayan 769 kişi bu defa geri dönüş yolculuğuna başlıyor ve tekrar Karadeniz' e çıkıyor.. Sonra da bir Rus denizaltısının torpiliyle birlikte umutlarının ardından kendileri de sulara gömülüp gidiyor.. Kitapla olan bağlantısını anlatmayacağım, okumak isteyenlerin zevkini kaçırmak istemem...
Buna benzer bir insanlık dramından daha bahsediliyor satır aralarında.. Onda da maalesef Türkiye baş rollerden birinde...
Kırım Türkleri Stalin rejimi altında ezilirlerken, 2. Dünya Savaşı başlayınca erkekleri Kızıl Ordu'da askere alınmışlar.Bir süre sonra Hitler Sovyetler Birliği' ne saldırmış, Alman orduları Rusya içlerine ilerlemeye başlamış. Bu sırada Ankara hükümeti, Kırım Türklerini Alman orduları safına geçmeye ikna etmiş. Sizin için daha iyi olur, savaşı Hitler kazanacak, Stalin' den kurtulursunuz demişler..
O dönemdeki Türk hükümeti savaşa girmemiş olmasına rağmen gizlice Almanya' yı destekliyor, hatta ona savaş için gerekli olan kromu sağlıyormuş. Böylece Kırım Türkleri Ankara hükümetinin telkiniyle saf değiştirmiş ve Hitler ordusuna katılmışlar. Bunlara "Mavi Alay" adı verilmiş. Ama bir süre sonra işler tersine dönüp Alman ordusu çekilmeye başlayınca da onlarla birlikte yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlar. Mavi Alay' ın askerleri, aileleriyle birlikte önce dağlık Kuzey İtalya' ya yerleştirilmişler.
Müttefik kuvvetler İtalya' ya girince Mavi Alay orada da kalamamış, Avusturya' da Drau Nehri yakınlarında Ober Drauburg bölgesine yerleştirilmişler. Ama çileleri bununla da bitmemiş.8. İngiliz Ordusu Avusturya' yı işgal edince esir düşüp, bu defa Dellach kampına nakledilmişler. İngilizlerin elinde esir olmanın belki de onları kurtaracağını düşünmüşlerdi. En kötüsünden Türkiye' ye gidip, kendilerine yeni bir hayat kurabilecekleri hayaline kapıldılar. Ama ne yazık ki öyle olmadı...
1945 yılında Londra' dan kamptakilerin Sovyetler Birliği' ne teslim edilmelerini emreden bir telgraf geldi. Sovyetler hepsinin kurşuna dizileceği kararını açıkladığı halde, İngilizler onları gönderiyordu.. Yalvarıp yakardılar ama dinleyen olmadı..
3.000 kişi, Sovyetler'in eline geçmektense ölmek daha iyidir deyip kendilerini Drau Nehri' nin buz gibi sularına atarak intihar etti. Önce kadınlar çocuklarının elinden tutup nehre atladı, sonra da erkekler. Kalan 4.000 kişi, ölenlerin çığlıklarını dinlediler. Sonra vagonlara dolduruldu geri kalanlar. Vagonların kapılarına tahtalar çakıldı ve tren yola çıktı..
Tren, önce Türkiye' ye girdi, boydan boya geçerek Rusya sınırlarına kadar Türk askerlerinin eşliğinde gitti. Üç günlük bu yolculuk sırasında bütün umutları Türk hükümetinin kendilerine yardım etmesi ve vagonları açarak onları ölümden kurtarmasıydı ama böyle bir şey olmadı...
Balık istifi vagonlarda, çok kötü yaşam şartları altında, hastalıklardan ölenlerin olduğu ama hiç temiz havaya çıkartılmadıkları kahredici bir yolculuk oldu. Türk askerlerine kapıları açmaları için günlerce yalvardılar ama onlar, ağlayarak emir aldıklarını söylediler..
Sınıra geldiler. Bir kış günü Türk - Rus sınırında Kızılçakçak Baraj Gölü' nün kıyısına ulaştılar. Türk askerleri orada inecek ve tren sınırı geçecekti. Sovyet askerleri sınırın öte yanında, ellerinde tüfekleriyle hazır bekliyorlardı. Bu sırada bazı tutuklular kapıları kırıp, kendilerini göle attılar. 2.000 Kırım Türk'ü de orada intihar etti. Geri kalanlar ise, sınırdaki Rus askerleri tarafından hemen oracıkta vuruldular. Mavi Alay' dan ve ailelerinden geriye hiç kimse kalmadı...
Nasıl ? Çok can acıtıcı değil mi ? Bahse girerim bu son olayı Türkiye' de çok az biliyordu...
Livaneli, tüm insancıllığını, sanatkar ruhu ile harmanlayarak ; savaşın, ırkçılığın ne kadar anlamsız, ne kadar zalim olgular olduğunu bir kanaviçe gibi işlemiş.. Bir eleştirmen olmadığım için benim yorumum bu kadar !..
Kısacası, tavsiye ederim okuyun !...
Bu günü RABİNDRANATH TAGORE 'un çok sevdiğim güzel bir sözü ile noktalıyorum :
Bir kitap,
açık olduğunda, konuşan bir beyin ;
kapalı olduğunda, beklemede olan bir arkadaş ;
unutulduğunda, bağışlayan bir ruh ;
yok edildiğinde, ağlayan bir yürektir.......
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)