Memurun ölümü
Tipik bir Ankara memuruydu. İliklerine kadar. Bilinciyle, bilinçaltıyla, bilinç üstüyle, bilinç dışıyla, her yeriyle, her şeyiyle.
Böyle olduğu için de, ekmeklerini esas olarak emekli memurlardan çıkaran muhalif gazeteler onu sayfa sayfa, çarşaf çarşaf andılar. Babalarının hayrına değil, bu ölümle elbette "hükümete yeni bir uyuzluk etme" fırsatı da buldular.
Tipik bir Kemalist militandı, hani ADD'ye başkan olacak adamdı...
Önceleri oyun yazarıydı. Ellili yılların sonlarında isim yaptı. "Duvarların Ötesi" en meşhur oyunudur. Filmini de çektiler, Fikret Hakan oynuyordu.
Ne ki, bu oyun, William Wyler'ın ünlü bir filmine, Humphrey Bogart ile Fredric March'ın oynadıkları ünlü "Desperate Hours" (Umutsuz Saatler) filmine fazlaca benziyordu.
İnanmıyorsanız hem Atilla Dorsay'a hem de Refik Erduran'a sorabilirsiniz.
Bu aşırı etkilenme o zamanlar epeyce "kıyl-ü kaali mucip oldu" ama sonra unutuldu gitti tabii. Aradan elli yıl geçti.
Bir süre TRT'de yöneticilik de yaptı. Sonra "sol Kemalizm"den "sağ Kemalizm"e kaydı, faşistlerin gözdesi oldu. İşin matrağı, birçok ahmak komünistin de gözdesi oldu.
Satış rekorları kıran "Şu Çılgın Türkler" adlı eseriyle hatırlanacaktır. (Onun devamı olan ve Çanakkale çarpışmalarını anlatan "Diriliş" pek o kadar tutmadı.)
Bu bir roman değildi ama roman diye pazarlanıyordu. Roman deyince yayıncı malını daha kolay satıyordu.
Merhum Turgut Özakman, bu eserinde, kurtuluş savaşımızı "romanse" etmişti.
Bilinenleri hiçbir şey katmadan tekrarlıyordu. Hiçbir şeyi sorgulamadan, hiçbir şeyi tartışmaya açmadan. Amaç da buydu zaten, doğmakta olan soru işaretlerini önlemek!
Halkın "yakın tarih bilgisi açlığına ve susuzluğuna" denk geldi.
Asıl fonksiyonu, son yıllarda aynı açlığa cevap veren ve büyük ilgi çeken "alternatif tarih" ve "gizli tarih" yazarlarına bir yanıt olmaktı. Resmi tarih, Özakman'ın kalemiyle, düşünce hayatımızı kasıp kavuran "muhalif tarihçileri" çürütmeye çalışıyordu. Ankara, İstanbul'a bozuk çalıyordu.
Satacak başka malı da pek yoktu ki...
Sonra tuttu, Kemalistler'in pek sevdikleri "Atatürk yeniden Samsun'da" temasını işledi. Zekâsından hiçkimsenin şüphe etmediği ama bu gibi konulara hiç aklı ermeyen Cem Yılmaz bile pek beğendi.
Bu saçmalığı çok severler: "Atatürk sağ olsaydı" sızlanmasının başka bir versiyonudur. Atatürk günümüze geliyor, yeniden Samsun'a çıkıyor, oradan Ankara'ya geçip Tansu Çiller'e, Mesut Yılmaz'a, Süleyman Demirel'e, hele hele Necmettin Erbakan'a nasihatlerde bulunuyordu!...
Bunu Macar asıllı Alman yazarı Timur Vermes de yaptı, Hitler'i geri getiren "Er ist wieder da" (Geri Döndü) isimli romanı iki yıldır Almanya'da satış rekorları kırıyor ama Vermes günümüzün Alman toplumuyla dalgasını geçiyor, bizim rahmetlik çok "ciddi" yazmıştı bu zırvayı...
Ölümünden sonra kimlerin onu göklere çıkardığına bakınız, başka bir şey söylemeye de gerek yok.
Tövbe. Merhum Özakman, "Atatürk'ü sahnede ya da perdede canlandıracak oyuncunun içkisi, sigarası, kumarı, gece hayatı olmamalı" demişti... Başka bir şey söylemeye gerçekten gerek yokmuş.
engin ardıç
30 Eylül 2013 Pazartesi
Gürsel Tekin ‘Gezi Olayları'nın neresinde
Gürsel Tekin ‘Gezi Olayları'nın neresinde?
Yazı başlığı bana ait değil... Bir kamu kurumunda çalışan önemli bir isim tarafından 39 gün önce, 22 Ağustos 2013 tarihinde bana ulaştırılan ve ekli dosyası bulunan e-postadaki başlığı aynen kopyaladım.
Gelen iletideki iddialar ilgimi çekti ama yazmak istemedim.
Nedeni basit; 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri'nin sonuçları üzerine Sayın Gürsel Tekin'le şahitler huzurunda “bir dairesine” iddiaya girmiştik.
Seçimden sonra ortaya çıkıp Gürsel Tekin'le böyle bir iddiaya girdik demedik. Seçimden önce bunu köşemizde yazdık.
Nitekim girdiğimiz iddia seçimden sonra Sabah gazetesinde sürmanşet oldu.
Fakat Gürsel Tekin; “İddiaya girdiğimiz doğru ama dairesine değil, bir takım elbisesine” diye (bağışlayın) kıvırdı. Bir değiştirme kartı ile beraber takım elbisemi hemen göndereceğini Sabah gazetesinde yer alan haberde söyledi.
Gürsel Tekin'in iddia konumuzla ilgili yalan söylediğini ve çark ettiğini şuradan anlayınız ki; Bahsettiği takım elbiseyi bile göndermedi.
Nitekim seçimlerin üzerinden tam 1 yıl geçtikten sonra, “Gürsel Tekin, hani nerde bizim takım?” başlıklı köşe yazısı ile kendisine sözünü (yalanını) hatırlattık ama, yine ses çıkmadı. Hatta bahsi geçen yazımızda, “CHP'nin seçim vaatleri de partinin en güçlü ikinci ismi Gürsel Tekin'in sözleri gibi ise vay ülkenin haline...” yazmıştık.
İşte bu nedenlerle, “Gürsel Tekin ‘Gezi Olayları'nın neresinde?” başlıklı bir ileti aldığımda, Gürsel Tekin takıntım var sanılmasın diye mevzuya girmek istemedim, e-maili arşivimde tuttum.
Fakat mızrak çuvala sığmadı. Aşağıda ayrıntılarına yer verecek olduğum aldığım iletiyle paralel iddialar ortaya atıldı.
Gezi eylemlerine verdiği destekle ön plana çıkan modacı Barbaros Şansal, palalı saldırının arkasında CHP'nin olduğunu ve Gürsel Tekin'in de bilgisi dahilinde olduğunu söyleyince işin seyri değişti.
Gezi taraftarlarının Bağdat Caddesi Forumu'nda konuşan Barbaros Şansal, Gezi olayları esnasında palayla vatandaşlara saldıran şahsın CHP tarafından ayarlandığını dile getirdi ve şunları söyledi; “Taksim'de bir kafede CHP İstanbul İl Başkanlığı danışmanlarından biri bana Talimhane'den çok yakında palalı birinin çıkacağını, konuştuklarını ve bunu AKP'nin üstüne atacaklarını söyledi. Yalnız değildim yanımda Gürsel Tekin de vardı, başka şahitlerim de vardı.” dedi.
İHA'nın haberine göre, hatta Şansal'ın bu sözlerinin ardından dinleyiciler bir kısmı kendisine işin foyası ortaya çıkacak diye tepki göstererek, “Keşke bunu burada söylemeseydin” demişler.
Gezi Parkı olayları ve Gürsel Tekin konusunda bana gelen iletinin kısa bir özeti şöyle;
“Gürsel Tekin Gezi olaylarının neresinde... Polisle çatışan, taşla, molotof kokteyli ile saldıran, inşaatlardan, işyerlerinden getirdiği malzemelerle barikatlar kuran bir kitle vardı bu olaylarda. Taksim'e giriş çıkışları kapatmışlar, İstanbul'un merkezini marjinal ve yasadışı sol örgütlerin pazar yerine çevirmişlerdir. Polisin bu kitleyi oradan uzaklaştırmaya elbette gücü vardı. Ancak kan akmasını istemeyen polis, olayları uzaktan izlemekle yetindi. İşte bu marjinal grupların içerisinde TKP baş rolü oynuyordu. Gezi Parkı ve çevresinde ciddi bir şekilde örgütlenmişler ve tüm olayları kontrol ediyolardı.
Türkiye Komünist Partisi, ülke siyasetinde ciddi bir yere sahip olmamasına rağmen, medyada TKP kökenli yazarlar kamuoyu oluşturmada önemli noktalarda bulunuyorlar.
Gezi parkı olayları sırasında TKP'li bir isim ön plana çıktı. Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı da olan T.K. Kendisi bir önceki genel seçimlerde TKP'nin İstanbul Milletvekili adayıydı.
Bu isim, özellikle Gezi Parkı olayları sırasında “Beyoğlu esnafı adına” yaptığı açıklamalarla tanındı.
T.K'nın esnaf adına açıklama yapmasının ardından ortağı olduğu iddia edilen işyeri 3 günlüğüne mühürlenmişti. İşyeri mühürlendikten sonra “Ben esnaf adına açıklama yapınca işyerim mühürlendi” diye yeni bir iddia ortaya attı. Yalanı kısa sürede ortaya çıktı. Beyoğlu Belediyesi Encümeni tarafından 3 ay önceden kurallara uymadığı için uyarılan ve ceza kesilen T.K'ya işyerinin mühürleneceği bir gün önceden tebliğ edilmiş, kendisi de işyerinin mühürleneceği gün çıkıp esnaf adına açıklama yapmıştı. Böylece bir taşla iki kuş vurmayı planlayan T.K'nın yalanını Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ortaya çıkardı.
Şimdi TKP'li T.K'nın CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin tarafından Beyoğlu Belediye Başkan adayı yapılmak isteneceği kulislerde konuşuluyor. Gürsel Tekin, eski TKP'lıyı CHP adayı yapmak isteyerek aslında Gezi Parkı olaylarında da ne kadar dolaylı etkisinin olduğunu da ortaya çıkarmış oluyor.
Gürsel Tekin'in TKP'liye desteği şunları akla getiriyor; CHP, TKP eliyle Gezi Parkı olaylarının ilk günden son gününe kadar içindeydi.
Demek ki, Beyoğlu esnafının “Gösteriler yüzünden işlerimiz durma noktasına geldi” şeklindeki haklı isyanlarını bastırmak ve eylemcilere aslında esnafın da destek verdiğini göstermek için için Beyder'i kullanan Gürsel Tekin'den başkası değildi.”
İddialar böyle...
Başbakan Erdoğan da her fırsatta Gezi olayları ile CHP arasında bir bağ kuruyor. Elinde kamuoyuna mal olmamış başka bilgiler de olmalı ki bu kadar iddialı bir yaklaşım sergiliyor.
Barbaros Şansal'ın iddialarıyla ilgili Gürsel Tekin'in savunmasını da, CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun panik içeren cevabi yaklaşımını da tatmin edici bulmadım.
AK Parti'nin önde gelen isimlerinin Barbaros Şansal'ın palalı saldırganla ilgli iddialarıyla ilgili suç duyurusunda bulunması ise oldukça yerinde bir girişim. Bu kadar kritik bir konuda bir iddia varsa muhakkak soruşturulmalı...
Hiç kuşkusuz bu durum, ortaya atılan iddialar karşısında eğer masumsa Gürsel Tekin'in ve CHP'nin kendisini aklamasına da fırsat verecektir.
Geçen hafta kaleme aldığımız bir yazıda, tribünlerdeki taraftar grupları liderlerinin saha dışında da bu özelliklerini sürdürmek isteyerek taraftarları yanlış işlere yönlendirdiğini bir Emniyet Müdürü'nün 4 ay önce bana aktardığı tespitler ışığında ayrıntılı olarak kaleme almıştım. Nitekim önceki gün Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray taraftar gruplarına yönelik geniş çaplı bir operasyon yapıldı, 85 kişi gözaltına alındı. Dilerim kendilerine yönelik iddialar doğru değildir.
Sadece bu olaylar değil, bugün olmasa da gelecekte, GEZİ PARKI da dahil pek çok olayın arka planı ortaya çıkacaktır. Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma huyu bu konularda da kendini gösterecektir.
Prof. Dr. Osman Özsoy
Yazı başlığı bana ait değil... Bir kamu kurumunda çalışan önemli bir isim tarafından 39 gün önce, 22 Ağustos 2013 tarihinde bana ulaştırılan ve ekli dosyası bulunan e-postadaki başlığı aynen kopyaladım.
Gelen iletideki iddialar ilgimi çekti ama yazmak istemedim.
Nedeni basit; 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri'nin sonuçları üzerine Sayın Gürsel Tekin'le şahitler huzurunda “bir dairesine” iddiaya girmiştik.
Seçimden sonra ortaya çıkıp Gürsel Tekin'le böyle bir iddiaya girdik demedik. Seçimden önce bunu köşemizde yazdık.
Nitekim girdiğimiz iddia seçimden sonra Sabah gazetesinde sürmanşet oldu.
Fakat Gürsel Tekin; “İddiaya girdiğimiz doğru ama dairesine değil, bir takım elbisesine” diye (bağışlayın) kıvırdı. Bir değiştirme kartı ile beraber takım elbisemi hemen göndereceğini Sabah gazetesinde yer alan haberde söyledi.
Gürsel Tekin'in iddia konumuzla ilgili yalan söylediğini ve çark ettiğini şuradan anlayınız ki; Bahsettiği takım elbiseyi bile göndermedi.
Nitekim seçimlerin üzerinden tam 1 yıl geçtikten sonra, “Gürsel Tekin, hani nerde bizim takım?” başlıklı köşe yazısı ile kendisine sözünü (yalanını) hatırlattık ama, yine ses çıkmadı. Hatta bahsi geçen yazımızda, “CHP'nin seçim vaatleri de partinin en güçlü ikinci ismi Gürsel Tekin'in sözleri gibi ise vay ülkenin haline...” yazmıştık.
İşte bu nedenlerle, “Gürsel Tekin ‘Gezi Olayları'nın neresinde?” başlıklı bir ileti aldığımda, Gürsel Tekin takıntım var sanılmasın diye mevzuya girmek istemedim, e-maili arşivimde tuttum.
Fakat mızrak çuvala sığmadı. Aşağıda ayrıntılarına yer verecek olduğum aldığım iletiyle paralel iddialar ortaya atıldı.
Gezi eylemlerine verdiği destekle ön plana çıkan modacı Barbaros Şansal, palalı saldırının arkasında CHP'nin olduğunu ve Gürsel Tekin'in de bilgisi dahilinde olduğunu söyleyince işin seyri değişti.
Gezi taraftarlarının Bağdat Caddesi Forumu'nda konuşan Barbaros Şansal, Gezi olayları esnasında palayla vatandaşlara saldıran şahsın CHP tarafından ayarlandığını dile getirdi ve şunları söyledi; “Taksim'de bir kafede CHP İstanbul İl Başkanlığı danışmanlarından biri bana Talimhane'den çok yakında palalı birinin çıkacağını, konuştuklarını ve bunu AKP'nin üstüne atacaklarını söyledi. Yalnız değildim yanımda Gürsel Tekin de vardı, başka şahitlerim de vardı.” dedi.
İHA'nın haberine göre, hatta Şansal'ın bu sözlerinin ardından dinleyiciler bir kısmı kendisine işin foyası ortaya çıkacak diye tepki göstererek, “Keşke bunu burada söylemeseydin” demişler.
Gezi Parkı olayları ve Gürsel Tekin konusunda bana gelen iletinin kısa bir özeti şöyle;
“Gürsel Tekin Gezi olaylarının neresinde... Polisle çatışan, taşla, molotof kokteyli ile saldıran, inşaatlardan, işyerlerinden getirdiği malzemelerle barikatlar kuran bir kitle vardı bu olaylarda. Taksim'e giriş çıkışları kapatmışlar, İstanbul'un merkezini marjinal ve yasadışı sol örgütlerin pazar yerine çevirmişlerdir. Polisin bu kitleyi oradan uzaklaştırmaya elbette gücü vardı. Ancak kan akmasını istemeyen polis, olayları uzaktan izlemekle yetindi. İşte bu marjinal grupların içerisinde TKP baş rolü oynuyordu. Gezi Parkı ve çevresinde ciddi bir şekilde örgütlenmişler ve tüm olayları kontrol ediyolardı.
Türkiye Komünist Partisi, ülke siyasetinde ciddi bir yere sahip olmamasına rağmen, medyada TKP kökenli yazarlar kamuoyu oluşturmada önemli noktalarda bulunuyorlar.
Gezi parkı olayları sırasında TKP'li bir isim ön plana çıktı. Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı da olan T.K. Kendisi bir önceki genel seçimlerde TKP'nin İstanbul Milletvekili adayıydı.
Bu isim, özellikle Gezi Parkı olayları sırasında “Beyoğlu esnafı adına” yaptığı açıklamalarla tanındı.
T.K'nın esnaf adına açıklama yapmasının ardından ortağı olduğu iddia edilen işyeri 3 günlüğüne mühürlenmişti. İşyeri mühürlendikten sonra “Ben esnaf adına açıklama yapınca işyerim mühürlendi” diye yeni bir iddia ortaya attı. Yalanı kısa sürede ortaya çıktı. Beyoğlu Belediyesi Encümeni tarafından 3 ay önceden kurallara uymadığı için uyarılan ve ceza kesilen T.K'ya işyerinin mühürleneceği bir gün önceden tebliğ edilmiş, kendisi de işyerinin mühürleneceği gün çıkıp esnaf adına açıklama yapmıştı. Böylece bir taşla iki kuş vurmayı planlayan T.K'nın yalanını Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ortaya çıkardı.
Şimdi TKP'li T.K'nın CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin tarafından Beyoğlu Belediye Başkan adayı yapılmak isteneceği kulislerde konuşuluyor. Gürsel Tekin, eski TKP'lıyı CHP adayı yapmak isteyerek aslında Gezi Parkı olaylarında da ne kadar dolaylı etkisinin olduğunu da ortaya çıkarmış oluyor.
Gürsel Tekin'in TKP'liye desteği şunları akla getiriyor; CHP, TKP eliyle Gezi Parkı olaylarının ilk günden son gününe kadar içindeydi.
Demek ki, Beyoğlu esnafının “Gösteriler yüzünden işlerimiz durma noktasına geldi” şeklindeki haklı isyanlarını bastırmak ve eylemcilere aslında esnafın da destek verdiğini göstermek için için Beyder'i kullanan Gürsel Tekin'den başkası değildi.”
İddialar böyle...
Başbakan Erdoğan da her fırsatta Gezi olayları ile CHP arasında bir bağ kuruyor. Elinde kamuoyuna mal olmamış başka bilgiler de olmalı ki bu kadar iddialı bir yaklaşım sergiliyor.
Barbaros Şansal'ın iddialarıyla ilgili Gürsel Tekin'in savunmasını da, CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun panik içeren cevabi yaklaşımını da tatmin edici bulmadım.
AK Parti'nin önde gelen isimlerinin Barbaros Şansal'ın palalı saldırganla ilgli iddialarıyla ilgili suç duyurusunda bulunması ise oldukça yerinde bir girişim. Bu kadar kritik bir konuda bir iddia varsa muhakkak soruşturulmalı...
Hiç kuşkusuz bu durum, ortaya atılan iddialar karşısında eğer masumsa Gürsel Tekin'in ve CHP'nin kendisini aklamasına da fırsat verecektir.
Geçen hafta kaleme aldığımız bir yazıda, tribünlerdeki taraftar grupları liderlerinin saha dışında da bu özelliklerini sürdürmek isteyerek taraftarları yanlış işlere yönlendirdiğini bir Emniyet Müdürü'nün 4 ay önce bana aktardığı tespitler ışığında ayrıntılı olarak kaleme almıştım. Nitekim önceki gün Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray taraftar gruplarına yönelik geniş çaplı bir operasyon yapıldı, 85 kişi gözaltına alındı. Dilerim kendilerine yönelik iddialar doğru değildir.
Sadece bu olaylar değil, bugün olmasa da gelecekte, GEZİ PARKI da dahil pek çok olayın arka planı ortaya çıkacaktır. Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma huyu bu konularda da kendini gösterecektir.
Prof. Dr. Osman Özsoy
KIYAMETE KADAR İslamiyet Her Devre Hitap Eder
Bu ve bunun gibi emrin öncesini, safhalarını bilmeyen doğru hüküm verebilir mi?
“Fen vâsıtaları değişdi. Yeni hâdiselerle karşılaşıyoruz. Din adamları toplanarak yeni tefsîrler yazılmalı, yeni ictihâdlar yapılmalıdır” diyerek, nasslara ilâveler, değişiklikler yapmak lâzım olduğunu savunanların islâm düşmanı oldukları anlaşılır.
İctihadın inceliklerini bilmeyen, bu konuda ehil olmayan, Kur”an-ı kerimden, Hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmaya çalışırsa yanılır; kendini de başkalarını da helak sürükler. Çünkü, pek çok ayet-i kerime sonra nesh edildi, hükmü kaldırıldı. Pek çok hükümde içki yasağında olduğu gibi ayet-i kerimelerde tedricen bildirildi. Bu incelikleri bilmeyen nasıl hüküm verecek?
İmâm-ı Muhammedin “Siyer-i kebîr” kitâbının tercemesi, seksenikinci sahîfesinde buyuruyor ki: Cihâd emri yavaş yavaş geldi. İslâmiyyetin başlangıcında müşriklerle karşılaşmamak, onlardan uzak kalmak, onlara yumuşak davranmak emir olundu. Sonra, ikinci emir gelerek, kâfirlere yumuşak ve güzel sözlerle islâmiyyeti bildir! “Ehl-i kitâb” denilen yahûdîlerle hıristiyanlara yumuşak, güzel karşılık ver denildi. Üçüncü emir ile harb etmeğe yalnız izin verildi. Dördüncü emir ile kâfirler size eziyyet verince, onlarla harb ediniz, diyerek, karşı koymak farz oldu. Medînede islâm devleti teşekkül edince, beşinci olarak, dört aydan başka zamanlarda harb ediniz emri geldi. Altıncı olarak gelen âyet-i kerîmede devletin, her zaman harb etmesi emir olundu.”
Bu ve bunun gibi emrin öncesini, safhalarını bilmeyen doğru hüküm verebilir mi?
İctihad yapabilecek özellikler ve üstünlükler, ancak Eshâb-ı kirâmda ve sonra, ikiyüz sene içinde yetişen, bazı büyüklerde bulunabildi. Daha sonraları, fikirler, reyler dağılıp, bid’atler çıkıp yayıldı. Böyle üstün kimseler azala azala, dörtyüz sene sonra, bu şartları hâiz kimse, yanî mutlak müctehid olarak meşhûr olan görülmedi.
Hicretten dörtyüz sene sonra, müctehide ihtiyâc da kalmadı. Çünkü, Allahü teâlâ ve O"nun Resûlü Muhammed aleyhisselâm, kıyâmete kadar hayât şekillerinde ve fen vâsıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şâmil olan ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar.
Sonra gelen âlimler, bu ahkâmın, yeni hâdiselere nasıl tatbîk edileceklerini, tefsîr ve fıkh kitâblarında bildirirler. “Müceddid” denen bu âlimler kıyâmete kadar mevcûddur. Bunlar da ahkamın yeni hadiselere nasıl tatbik edileceğini bildirdiler.
Hicretten dörtyüz sene sonra, müctehide ihtiyâc da kalmadı. Çünkü, Allahü teâlâ ve O"nun Resûlü Muhammed aleyhisselâm, kıyâmete kadar hayât şekillerinde ve fen vâsıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şâmil olan ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar.
Sonra gelen âlimler, bu ahkâmın, yeni hâdiselere nasıl tatbîk edileceklerini, tefsîr ve fıkh kitâblarında bildirirler. “Müceddid” denen bu âlimler kıyâmete kadar mevcûddur. Bunlar da ahkamın yeni hadiselere nasıl tatbik edileceğini bildirdiler.
“Fen vâsıtaları değişdi. Yeni hâdiselerle karşılaşıyoruz. Din adamları toplanarak yeni tefsîrler yazılmalı, yeni ictihâdlar yapılmalıdır” diyerek, nasslara ilâveler, değişiklikler yapmak lâzım olduğunu savunanların islâm düşmanı oldukları anlaşılır.
İctihadın inceliklerini bilmeyen, bu konuda ehil olmayan, Kur”an-ı kerimden, Hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmaya çalışırsa yanılır; kendini de başkalarını da helak sürükler. Çünkü, pek çok ayet-i kerime sonra nesh edildi, hükmü kaldırıldı. Pek çok hükümde içki yasağında olduğu gibi ayet-i kerimelerde tedricen bildirildi. Bu incelikleri bilmeyen nasıl hüküm verecek?
İmâm-ı Muhammedin “Siyer-i kebîr” kitâbının tercemesi, seksenikinci sahîfesinde buyuruyor ki: Cihâd emri yavaş yavaş geldi. İslâmiyyetin başlangıcında müşriklerle karşılaşmamak, onlardan uzak kalmak, onlara yumuşak davranmak emir olundu. Sonra, ikinci emir gelerek, kâfirlere yumuşak ve güzel sözlerle islâmiyyeti bildir! “Ehl-i kitâb” denilen yahûdîlerle hıristiyanlara yumuşak, güzel karşılık ver denildi. Üçüncü emir ile harb etmeğe yalnız izin verildi. Dördüncü emir ile kâfirler size eziyyet verince, onlarla harb ediniz, diyerek, karşı koymak farz oldu. Medînede islâm devleti teşekkül edince, beşinci olarak, dört aydan başka zamanlarda harb ediniz emri geldi. Altıncı olarak gelen âyet-i kerîmede devletin, her zaman harb etmesi emir olundu.”
Bu ve bunun gibi emrin öncesini, safhalarını bilmeyen doğru hüküm verebilir mi?
![]() |
| NAMAZ iSLAMIN DiREGI http://gercektarihdeposu.blogspot.com |
Mazlumun Bedduası
Sana bir dava getirilip arz edildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?
Peygamber Efendimiz, Muaz bi Cebel hazretlerini bu vazifelerle Yemen’e gönderirken “Sana bir dava getirilip arz edildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.
Muaz bin Cebel “Allahın Kitabındaki hükümlere göre hüküm veririm!” dedi.Peygamberimiz “Eğer Allahın Kitabında dayanacağın açık bir hüküm olmazsa? Neye göre hüküm verirsin? diye sordu
Muaz bin Cebel “Resulullahın o husustaki hükümlerine Sünnetine göre hüküm veririm!” dedi.Peygamberimiz “Eğer, Resulullahın hükümlerinde Sünnetinde de dayanacak bir hüküm bulunmazsa, ne yaparsın?” diye sordu
Muaz bin Cebel “O zaman, ben de tereddüd etmeden kendi görüşüme göre ictihad eder, hüküm veririm!” dedi
Bunun üzerine, Peygamberimiz, elini Muaz bin Cebel’in göğsünü sığayarak “Hamd olsun o Allah’a ki, Resulullahın Elçisini , Resulullahın hoşnud olacağı şeye muvaffak kıldı.” buyurdu.
Sonra şu tavsiyelerde bulundu:
“Sen, Kitap ehli olan bir kavme gidiyorsun.Onları, Allahdan başka ilah bulunmadığına, benim de, Resulullah olduğuma şehadet getirmeğe davet et! Eğer, bu hususta sana itaat ederlerse, kendilerine bildir ki: Allah onlara, her gün ve gecede, beş vakit namaz farz kılmıştır.Eğer, sana bu hususta da, itaat ederlerse, onlara bildir ki: Allah, kendilerine, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir zekat farz kılmıştır. Eğer, sana bu hususta da, itaat ederlerse, sakın, mallarının en kıymetlilerini alma! Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü, bu dua ile yüce Allah arasında perde yoktur! Allah için tevazu göster. Allah, seni yükseltir. Sakın, iyice bilmedikçe, hüküm verme! Sana, müşkil, karmaşık gelen işi ehline sor, danış, utanma! En sonra ictihad et! ” buyurdu.
İslam âlimleri, ictihad etme ehliyeti olanın ictihad etmesinin lazım olduğunu şu meşhur hadis-i şeriften çıkarmışlardır: Peygamber Efendimiz, bir gün sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaate yüzünü döndürüp “Hanginiz Yemen’e hazırlanıp gider?” diye sordu. Muaz bin Cebel hazretleri kalkıp “Ben giderim ya Resulallah!” dedi. Peygamberimiz “Ey Muaz! Bu vazife, senindir!” buyurdu.
Muaz bin Cebel, Kadılık, Hakimlik yapacak, halka İslamiyeti, Kur’an okumayı öğretecek, Yemen ülkesinde tahsil edilen zekat ve sadakaları da vazifelilerinden teslim alacaktı.
Muaz bin Cebel, Kadılık, Hakimlik yapacak, halka İslamiyeti, Kur’an okumayı öğretecek, Yemen ülkesinde tahsil edilen zekat ve sadakaları da vazifelilerinden teslim alacaktı.
Peygamber Efendimiz, Muaz bi Cebel hazretlerini bu vazifelerle Yemen’e gönderirken “Sana bir dava getirilip arz edildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye sordu.
Muaz bin Cebel “Allahın Kitabındaki hükümlere göre hüküm veririm!” dedi.Peygamberimiz “Eğer Allahın Kitabında dayanacağın açık bir hüküm olmazsa? Neye göre hüküm verirsin? diye sordu
Muaz bin Cebel “Resulullahın o husustaki hükümlerine Sünnetine göre hüküm veririm!” dedi.Peygamberimiz “Eğer, Resulullahın hükümlerinde Sünnetinde de dayanacak bir hüküm bulunmazsa, ne yaparsın?” diye sordu
Muaz bin Cebel “O zaman, ben de tereddüd etmeden kendi görüşüme göre ictihad eder, hüküm veririm!” dedi
Bunun üzerine, Peygamberimiz, elini Muaz bin Cebel’in göğsünü sığayarak “Hamd olsun o Allah’a ki, Resulullahın Elçisini , Resulullahın hoşnud olacağı şeye muvaffak kıldı.” buyurdu.
Sonra şu tavsiyelerde bulundu:
“Sen, Kitap ehli olan bir kavme gidiyorsun.Onları, Allahdan başka ilah bulunmadığına, benim de, Resulullah olduğuma şehadet getirmeğe davet et! Eğer, bu hususta sana itaat ederlerse, kendilerine bildir ki: Allah onlara, her gün ve gecede, beş vakit namaz farz kılmıştır.Eğer, sana bu hususta da, itaat ederlerse, onlara bildir ki: Allah, kendilerine, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir zekat farz kılmıştır. Eğer, sana bu hususta da, itaat ederlerse, sakın, mallarının en kıymetlilerini alma! Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü, bu dua ile yüce Allah arasında perde yoktur! Allah için tevazu göster. Allah, seni yükseltir. Sakın, iyice bilmedikçe, hüküm verme! Sana, müşkil, karmaşık gelen işi ehline sor, danış, utanma! En sonra ictihad et! ” buyurdu.
![]() |
| Bakara 153 http://gercektarihdeposu.blogspot.com |
Sultan 2. Abdülhamid, Peygamberimiz HZ.MUHAMMED (sav)'a hakaret içeren piyesleri nasıl yasaklattı?
Sultan 2. Abdülhamid
İşte II. Abdülhamid'in Fransa, İngiltere ve İtalya'da oynanmasını yasaklattığı piyesler:
Ziyad Ebüzziya - Mehmet Emin Gerger'in arşivlerden çıkardığı çarpıcı belgeler:
Osmanlı Padişahı Sultan 2. Abdülhamid, Batı memleketlerinde gerek dini, gerekse milli hislerimizi incitecek yayınlara karşı son derece hassas davranır ve icap eden tepkiyi şiddetle gösterir, müdahelesinde ısrar eder ve müspet netice almadan işin ucunu bırakmazdı.
Dışişleri Bakanlığı Arşivleri'nde, Sultan Abdülhamid'in, bu konulardaki hassasiyeti kadar, sözünü kabul ettirmedeki kudretini ispatlayan dikkate değer belgeler vardır.
Fransa'da II. Cumhuriyet devrinde Sadi Carnot'nun Cumhurbaşkanlığı sırasında, Fransa'nın tanınmış yazarlarından ve Fransız Akademisi üyelerinden, Marki de Bornier "Muhammed" ismiyle manzum bir dram yazmış, bunu Komedi Franseze (Comedi Française) kabul ettirmiş (1888), programına aldırtmış ve sahne provalarına başlattırmıştır (1890).
Piyes, Hazreti Muhammed'i sahnede belirttiği gibi Resulü Ekrem'in şahsiyetini ve islâm dinini aşağılatan bölümleri içermektedir. Sultan Abdülhamid'in müdahalesi piyesi sadece Komedi Fransez'de yasaklatmakla kalmamış, Fransadaki bütün tiyatrolarda da sahnelenmesini menettirmiştir.
İslâmiyete karşı beslediği düşmanlık hislerini ve dini taassubunu, edebî bir kılığa bürüyerek açığa
vurmak isteyen yazar, Marki de Bornier, emeline nail olamayınca, Piyesi'ni İngiltere'de oynatmak yolunu aramış, O devrin (1890) tanınmış İngiliz aktörlerinden İrving'le anlaşmış ve oyun Londra'nın "Lyceum" tiyatrosunda sahnelenmek hazırlığına girişilmiştir. İngiltere'de Kraliçe Victoria devridir ve Lord Salisbury Hariciye Nazırıdır. Sultan Abdülhamid buraya da müdahele etmiş ve piyesin bütün İngiltere tiyatrolarında da oynatılmasını yasaklattırmıştır.
Üç yıl sonra, Lord Salisbury yerine hariciye nezare¬tinde Lord Rosebery'nin gelmesini fırsat sayan piyesin yazan de Bornier başka bir Londra tiyatrosuyla anlaşarak eserini sahneletme yolunu aramış, fakat yine Osmanlı Sefaretinin müdahelesiyle karşılaşmış emeline erememiştir.
Yıl 1900. Paris'de bir tiyatroda "Muhammed'in Cenneti" isimli bir piyes oynanmak istenmiş, Paris Sefaretimizin müdahalesiyle piyesin ismi değiştirilmiş, İslâmiyete karşı, telmih sayılabilecek hususlar da eserden çıkarılmıştır.
1893'te Roma'da "2. Mehmed" isimli piyesin oynanacağı haber alınmış, İtalyan Hariciyesine yapılan müra-caatla eserde, gerek Fatih Sultan Mehmed'in şahsı, gerekse İslâmiyeti küçültücü bir durum varsa, piyesin yasaklanacağı teminatı alınmıştır....
Malum olduğu üzere, Dışişleri Bakanlığı "Reisü'l Küttab"lık ismi altında faaliyet gösterirken, 1836'da ismi "Umuru Hariciye Nezareti"ne çevrilmiş ve bu tarihten itibaren, 1914'e kadar nezaretleri ve sefaretleri arasındaki bütün muhâberât Fransızca olarak cereyan etmiştir. Bu itibarla konumuzla ilgili sunacağım bütün Belgelerin asılları fransızcadır. Burada bunları Türkçeye tercüme ederek verirken, Belge hüviyetlerini de korumak gayesiyle asılları olan Fransızcalarını da sunmayı uygun buldum. (1)
Belgeler, Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) arşivinde; "TSTİ" 68 rumuzlu 68 no. lu dosyadadır. Dosya, 12 numaralı fihrist defterinin 61. sahifesinde şu kayıda yazılıdır:
"Hazreti Muhammed Aleyhisselâm Hazretlerinin Namı Kudsiyetlerine dair tertib olunan oyuna dair."
Sultan Abdülhamid'in oynatılmasını yasaklattırdığı piyese ait ilk belge, Dahiliye Nezaretinin, Hariciye Nezaretine yazdığı ikaz tezkeresidir. Bu yazı Dahiliye Nezaretinden geldiği için Türkçedir:
Dahiliye Nezareti Celilesinden. Fi 28 Zilkade sene 305 ve fi 25 Temmuz sene 304 tarihiyle Hariciye Nezareti Celilesine mevrud tezkerenin suretidir.
"Devletlû Efendûm Hazretleri "İndependance Belge" gazetesinin bu hafta gelen nüshalarının birinde münderic olduğu üzere İslâmiyet aleyhinde tertib edilmiş bir tiyatro risalesinin Paris'te vaki Comedia Française nam tiyatroda oynatılacağı anlaşılarak bilcümle Müslimince su-i tesiri mucip olacak olan böyle bir oyunun icrasına Fransa Devleti tarafindan ruy-u rıza gösterilmeyeceği bedihi bulunduğundan Sefareti Seniye vasıtasıyla bu bapta Devleti Müşarün ileyha Hariciye Nezaretine tebliğat-ı lazime ifası es-babının istihsali Matbuat îdaresinden ba müzekkere ifade kılınmış olmakla icabının müsaareten icrasına himemi aliyei düsturüleri derkâr buyurulmak babında emru ferman Hazreti min lehül emrindir. (2)
Hariciye Nezareti tezkereyi alınca, aynı gün» konuyu telgrafla Paris Sefaretine intikal ettirmiştir:
Said Paşadan Esad Paşa'ya telgraf (7 Ağustos 1888}
Gazeteler Mr. de Bornier'nin, "Muhammed" isimli bir eserinin Comedie Français'de sahneye konulmaya hazırlandığını bildirmektedir.
Bu eser İslâmiyet aleyhtarı bir düşünceyle yazılmış olduğundan menolunması için gerekli teşebbüste bulunmanız ricasıyla. (4)
Paris Sefiri Esad Paşa, hemen ertesi günü telgrafla cevap vermiştir:
Esad Paşa'dan Said Paşa'ya, Telgraf. Parjs 18 Ağus-tos 1888, 148 sayılı telgraf alınmıştır.
Nezdinde gerekli teşebbüslerde bulunduğum Hariciye Nâzırı konuyu kabine arkadaşı Maarif Nazırı ile görüşmek vaadinde bulunmuş ise de, Ekselansları, piyesin oynanmasının yasaklanmasının mümkün olabileceğini sanmadığını belirtmiştir.
Nazırdan alacağım kesin cevabı Zat-ı Devletlerine telgrafla arz edeceğim. (5)
Esad Paşa, altı gün sonra, Said Paşa'ya Fransız Hariciye Nazırından aldığı cevabı tellemiştir:
Esad Paşa'dan Said Paşa'ya telgraf. Paris 18 Ağustos 1888. 148 sayılı, telgrafıma ektir.
Hariciye Nazırı, Maarif Nazırı'nın Bornier ile temas ettğini, piyeste bazı değişiklikler yapmak vaadini aldığını ve eserin bu yıl oynanmayacağını söylediğini bildirmiştir. (6)
Aradan bir yıl yedi ay geçmiştir. 1890 Martı'ndayız. Komedi Fransez piyesi programına almış ve provalarına başlatmıştır. Bu müddet zarfinda Sultan Abdülhamid'in, bizzat, Fransız Sefiri Kont Montebella ile meseleyi görüştüğünü ve piyesin oynatılmasının yasaklanması hususunda ısrar ettiğini, Fransız Sefirinin de, Hünkâr'ın arzusunun yerine getirildiğini ve piyesin hükümet kararı ile, yalnız Komedi Fransez de değil, bütün Fransız tiyatrolarında sahnelenmesinin yasaklandığını, Hariciye Nazır Said Paşa'ya yazdığı özel mektuptan anlıyoruz:
22 Mart 1890 Cumartesi akşamı tarihini taşıyan Mektup'ta, Fransız Sefiri, şunları yazmaktadır:
"Muhterem Nazır Hazretleri,
Hünkâr Hazretlerinin, Pariste pek yakında oynanmasına, başlanacak olan Mr. de Bornier'nin "Muhammed" isimli dramının men edilmesi hususunda girişimlerde bulunmam için, nezdinde vaki müteaddid müraacatlarının is'afı, hususunda, hükümetime ikrazlarda bulunmuştum. Şu anda aldığım bir telgrafta, hükümetin bu sabahki toplantısında bu Piyes'in, bütün Fransız tiyatrolarında oynatılmasının yasaklanması kararını aldığı bildirilmektedir. Müdahalemin müspet neticesinin, vakit kaybedilmeden Hünkâr Hazretlerine iblağ edilmesini bilhassa istirham ederken, bu haberin kendilerinin yüce katlarına ulaştırılması hususunda, siz Ekselanslarından daha uygun bir mütevassıt olamayacağı kanaatimi arz ederim.
"Hükümetimin, Hünkâr Hazretleri'nin şahsen izhar buyurmuş oldukları isteklerini yerine getirmek için aldığı bu kararla, Devlet-i Aliye ile en kalbî münasebetini idame ettirmek arzusunu beslediğini, Sultan Hazretlerinin takdir buyuracaklarından eminim. İhtiramlarımın kabulü"... E. Montebello (7)
Fransız Sefirinin, Hariciye Nazırı Said Paşa'ya özel mektubuyla bildirdiği bu haberin ertesi günü, Paris Sefiri Esad Paşadan da aynı haberi veren telgraf gelmiştir.
Esad Paşa'dan, Said Paşa'ya telgraf. Paris 23 mart 1890,
"Dün gece sarayda verilen bir suvarede, Cumhurbaşkanı, bana bu sabahki kabine toplantısında, Hükümetin "Muhammed" trajedisinin Fransa'da hiçbir tiyatroda oynatılmaması hususunda karar aldığını bildirmiştir. (8)
"Buraya birkaç parçasını naklettiğimiz satırlar, Sultan Abdülhamid'in eseri menettirmekte ne derece haklı olduğunu ve Batı'nın mütaassıp tabakasının buna ne kadar öfkelendiğini göstermektedir. Sultan Abdülhamid'in İslâm dininin tezyif edilmesini önlemekte gösterdiği duyarlılık, İslâm Alemi'nde de büyük bir memnuniyet uyandırmıştır.
Ziyad Ebüzziya - Mehmet Emin Gerger'in arşivlerden çıkardığı çarpıcı belgeler:
Osmanlı Padişahı Sultan 2. Abdülhamid, Batı memleketlerinde gerek dini, gerekse milli hislerimizi incitecek yayınlara karşı son derece hassas davranır ve icap eden tepkiyi şiddetle gösterir, müdahelesinde ısrar eder ve müspet netice almadan işin ucunu bırakmazdı.
Dışişleri Bakanlığı Arşivleri'nde, Sultan Abdülhamid'in, bu konulardaki hassasiyeti kadar, sözünü kabul ettirmedeki kudretini ispatlayan dikkate değer belgeler vardır.
Fransa'da II. Cumhuriyet devrinde Sadi Carnot'nun Cumhurbaşkanlığı sırasında, Fransa'nın tanınmış yazarlarından ve Fransız Akademisi üyelerinden, Marki de Bornier "Muhammed" ismiyle manzum bir dram yazmış, bunu Komedi Franseze (Comedi Française) kabul ettirmiş (1888), programına aldırtmış ve sahne provalarına başlattırmıştır (1890).
Piyes, Hazreti Muhammed'i sahnede belirttiği gibi Resulü Ekrem'in şahsiyetini ve islâm dinini aşağılatan bölümleri içermektedir. Sultan Abdülhamid'in müdahalesi piyesi sadece Komedi Fransez'de yasaklatmakla kalmamış, Fransadaki bütün tiyatrolarda da sahnelenmesini menettirmiştir.
İslâmiyete karşı beslediği düşmanlık hislerini ve dini taassubunu, edebî bir kılığa bürüyerek açığa
vurmak isteyen yazar, Marki de Bornier, emeline nail olamayınca, Piyesi'ni İngiltere'de oynatmak yolunu aramış, O devrin (1890) tanınmış İngiliz aktörlerinden İrving'le anlaşmış ve oyun Londra'nın "Lyceum" tiyatrosunda sahnelenmek hazırlığına girişilmiştir. İngiltere'de Kraliçe Victoria devridir ve Lord Salisbury Hariciye Nazırıdır. Sultan Abdülhamid buraya da müdahele etmiş ve piyesin bütün İngiltere tiyatrolarında da oynatılmasını yasaklattırmıştır.
Üç yıl sonra, Lord Salisbury yerine hariciye nezare¬tinde Lord Rosebery'nin gelmesini fırsat sayan piyesin yazan de Bornier başka bir Londra tiyatrosuyla anlaşarak eserini sahneletme yolunu aramış, fakat yine Osmanlı Sefaretinin müdahelesiyle karşılaşmış emeline erememiştir.
Yıl 1900. Paris'de bir tiyatroda "Muhammed'in Cenneti" isimli bir piyes oynanmak istenmiş, Paris Sefaretimizin müdahalesiyle piyesin ismi değiştirilmiş, İslâmiyete karşı, telmih sayılabilecek hususlar da eserden çıkarılmıştır.
1893'te Roma'da "2. Mehmed" isimli piyesin oynanacağı haber alınmış, İtalyan Hariciyesine yapılan müra-caatla eserde, gerek Fatih Sultan Mehmed'in şahsı, gerekse İslâmiyeti küçültücü bir durum varsa, piyesin yasaklanacağı teminatı alınmıştır....
Malum olduğu üzere, Dışişleri Bakanlığı "Reisü'l Küttab"lık ismi altında faaliyet gösterirken, 1836'da ismi "Umuru Hariciye Nezareti"ne çevrilmiş ve bu tarihten itibaren, 1914'e kadar nezaretleri ve sefaretleri arasındaki bütün muhâberât Fransızca olarak cereyan etmiştir. Bu itibarla konumuzla ilgili sunacağım bütün Belgelerin asılları fransızcadır. Burada bunları Türkçeye tercüme ederek verirken, Belge hüviyetlerini de korumak gayesiyle asılları olan Fransızcalarını da sunmayı uygun buldum. (1)
Belgeler, Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) arşivinde; "TSTİ" 68 rumuzlu 68 no. lu dosyadadır. Dosya, 12 numaralı fihrist defterinin 61. sahifesinde şu kayıda yazılıdır:
"Hazreti Muhammed Aleyhisselâm Hazretlerinin Namı Kudsiyetlerine dair tertib olunan oyuna dair."
Sultan Abdülhamid'in oynatılmasını yasaklattırdığı piyese ait ilk belge, Dahiliye Nezaretinin, Hariciye Nezaretine yazdığı ikaz tezkeresidir. Bu yazı Dahiliye Nezaretinden geldiği için Türkçedir:
Dahiliye Nezareti Celilesinden. Fi 28 Zilkade sene 305 ve fi 25 Temmuz sene 304 tarihiyle Hariciye Nezareti Celilesine mevrud tezkerenin suretidir.
"Devletlû Efendûm Hazretleri "İndependance Belge" gazetesinin bu hafta gelen nüshalarının birinde münderic olduğu üzere İslâmiyet aleyhinde tertib edilmiş bir tiyatro risalesinin Paris'te vaki Comedia Française nam tiyatroda oynatılacağı anlaşılarak bilcümle Müslimince su-i tesiri mucip olacak olan böyle bir oyunun icrasına Fransa Devleti tarafindan ruy-u rıza gösterilmeyeceği bedihi bulunduğundan Sefareti Seniye vasıtasıyla bu bapta Devleti Müşarün ileyha Hariciye Nezaretine tebliğat-ı lazime ifası es-babının istihsali Matbuat îdaresinden ba müzekkere ifade kılınmış olmakla icabının müsaareten icrasına himemi aliyei düsturüleri derkâr buyurulmak babında emru ferman Hazreti min lehül emrindir. (2)
Hariciye Nezareti tezkereyi alınca, aynı gün» konuyu telgrafla Paris Sefaretine intikal ettirmiştir:
Said Paşadan Esad Paşa'ya telgraf (7 Ağustos 1888}
Gazeteler Mr. de Bornier'nin, "Muhammed" isimli bir eserinin Comedie Français'de sahneye konulmaya hazırlandığını bildirmektedir.
Bu eser İslâmiyet aleyhtarı bir düşünceyle yazılmış olduğundan menolunması için gerekli teşebbüste bulunmanız ricasıyla. (4)
Paris Sefiri Esad Paşa, hemen ertesi günü telgrafla cevap vermiştir:
Esad Paşa'dan Said Paşa'ya, Telgraf. Parjs 18 Ağus-tos 1888, 148 sayılı telgraf alınmıştır.
Nezdinde gerekli teşebbüslerde bulunduğum Hariciye Nâzırı konuyu kabine arkadaşı Maarif Nazırı ile görüşmek vaadinde bulunmuş ise de, Ekselansları, piyesin oynanmasının yasaklanmasının mümkün olabileceğini sanmadığını belirtmiştir.
Nazırdan alacağım kesin cevabı Zat-ı Devletlerine telgrafla arz edeceğim. (5)
Esad Paşa, altı gün sonra, Said Paşa'ya Fransız Hariciye Nazırından aldığı cevabı tellemiştir:
Esad Paşa'dan Said Paşa'ya telgraf. Paris 18 Ağustos 1888. 148 sayılı, telgrafıma ektir.
Hariciye Nazırı, Maarif Nazırı'nın Bornier ile temas ettğini, piyeste bazı değişiklikler yapmak vaadini aldığını ve eserin bu yıl oynanmayacağını söylediğini bildirmiştir. (6)
Aradan bir yıl yedi ay geçmiştir. 1890 Martı'ndayız. Komedi Fransez piyesi programına almış ve provalarına başlatmıştır. Bu müddet zarfinda Sultan Abdülhamid'in, bizzat, Fransız Sefiri Kont Montebella ile meseleyi görüştüğünü ve piyesin oynatılmasının yasaklanması hususunda ısrar ettiğini, Fransız Sefirinin de, Hünkâr'ın arzusunun yerine getirildiğini ve piyesin hükümet kararı ile, yalnız Komedi Fransez de değil, bütün Fransız tiyatrolarında sahnelenmesinin yasaklandığını, Hariciye Nazır Said Paşa'ya yazdığı özel mektuptan anlıyoruz:
22 Mart 1890 Cumartesi akşamı tarihini taşıyan Mektup'ta, Fransız Sefiri, şunları yazmaktadır:
"Muhterem Nazır Hazretleri,
Hünkâr Hazretlerinin, Pariste pek yakında oynanmasına, başlanacak olan Mr. de Bornier'nin "Muhammed" isimli dramının men edilmesi hususunda girişimlerde bulunmam için, nezdinde vaki müteaddid müraacatlarının is'afı, hususunda, hükümetime ikrazlarda bulunmuştum. Şu anda aldığım bir telgrafta, hükümetin bu sabahki toplantısında bu Piyes'in, bütün Fransız tiyatrolarında oynatılmasının yasaklanması kararını aldığı bildirilmektedir. Müdahalemin müspet neticesinin, vakit kaybedilmeden Hünkâr Hazretlerine iblağ edilmesini bilhassa istirham ederken, bu haberin kendilerinin yüce katlarına ulaştırılması hususunda, siz Ekselanslarından daha uygun bir mütevassıt olamayacağı kanaatimi arz ederim.
"Hükümetimin, Hünkâr Hazretleri'nin şahsen izhar buyurmuş oldukları isteklerini yerine getirmek için aldığı bu kararla, Devlet-i Aliye ile en kalbî münasebetini idame ettirmek arzusunu beslediğini, Sultan Hazretlerinin takdir buyuracaklarından eminim. İhtiramlarımın kabulü"... E. Montebello (7)
Fransız Sefirinin, Hariciye Nazırı Said Paşa'ya özel mektubuyla bildirdiği bu haberin ertesi günü, Paris Sefiri Esad Paşadan da aynı haberi veren telgraf gelmiştir.
Esad Paşa'dan, Said Paşa'ya telgraf. Paris 23 mart 1890,
"Dün gece sarayda verilen bir suvarede, Cumhurbaşkanı, bana bu sabahki kabine toplantısında, Hükümetin "Muhammed" trajedisinin Fransa'da hiçbir tiyatroda oynatılmaması hususunda karar aldığını bildirmiştir. (8)
"Buraya birkaç parçasını naklettiğimiz satırlar, Sultan Abdülhamid'in eseri menettirmekte ne derece haklı olduğunu ve Batı'nın mütaassıp tabakasının buna ne kadar öfkelendiğini göstermektedir. Sultan Abdülhamid'in İslâm dininin tezyif edilmesini önlemekte gösterdiği duyarlılık, İslâm Alemi'nde de büyük bir memnuniyet uyandırmıştır.
![]() |
Sultan 2. Abdülhamidhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com |
Belge Asılları ve daha geniş bilgi için bkz. "2.ABDÜLHAMİD'İN İSLAM'I KORUMADAKİ KUDRETİ/Batı'da Yasaklattığı Piyesler, M.Emin GERGER/Ziyad EBÜZZİYA,İstanbul, megerger@hotmail.com
29 Eylül 2013 Pazar
409 ) SELÇUKOĞULLARI'NDAN OSMANOĞULLARI'NA !..
Selçukoğulları İ.S. 800'den itibaren Anadolu'ya girmiş ve yerleşik ekonomik yaşamın temel unsurlarıyla bütünleşince, bu, Rum, Arap ve Acemler karşısında onlara bir güvence sağlamıştı. 1071 savaşıyla kalıcı olduğunu kanıtlayınca da bu yerleşik ekonomik güç, bozkır kökenli ve akıncı yapıya sahip bu topluluğa siyasal sorumluluk da yüklemeye başlıyordu..
Selçukoğulları'nın kendine özgü yapısı, Malazgirt Savaşı'ndan itibaren hızla değişmeye başlıyor, devletleşme sürecine giriyordu. Asya kökenli bozkır devletlerinde görülen silahşör yapıya, Roma devlet anlayışının temel unsuru olan bürokratik yapıyı katıyordu. Militer ve bürokratik yapıya ilerde, dinsel unsur da eklenecek ve böylece Selçukoğulları, bozkır devlet anlayışından merkezi, bürokratik, militer ve dinsel devlet anlayışına geçecekti. Bu devletin yapısı içinde, tabanda mükemmel bir görev bölümü yapılacaktı. Askeri ve siyasal irade doğrudan Selçukoğulları tarafından kullanılacak, buna karşılık para ve ticaret unsuru, gayrimüslimler tarafından yönlendirilecekti. Tabii, onların bu rolü, kaçınılmaz olarak bürokratik yapıya yansıyacak ve temsil edilecekti..
Selçuk-Rum Devleti diye adlandırılan bu devletin teokratik yapısı dış görünüm itibarıyla İslami bir izlenim veriyordu. Ancak Selçukoğulları'nın egemenliği altındaki halk yapısı Ortodoks, Katolik, Gregoryen, Musevi, Zerdüşt ve Müslümanlardan oluşuyordu. Bu nedenle Müslümanlık, devrin taassup zorlamasından çok uzak bir noktada, tarikatlar tarafından hayli yumuşatılmış, son derece geniş bir hoşgörü yelpazesine kavuşturulmuştu..
Başta Bektaşilik olmak üzere Melamet kökenli tarikatlar, taassuptan çok uzak, Şamanlıktan gelme bozkır insanları bakımından gayet cazip ve etkileyici esaslara dayanıyordu.
Önasya'ya özgü yapılanmayı, Roma sosyal düzeninden alınan yine bu topraklara özgü bazı kurumlar tamamlıyordu. Bu kurumların başında Ahi örgütlenmesi geliyordu. Ahilik adı verilen örgütlenmenin kökenleri Roma İmparatorluğu'na dayanıyordu. Roma'da ve dolayısıyla Bizans'ta görülen Maestranza adlı meslek loncalarının bir benzeriydi..
Selçuk-Rum Devleti'nde de sosyal yapı içinde etkin ve belirleyici bir konumda görülen Ahi örgütü de, 1200'lü yıllarda ortaya çıkmıştı. Bu kurum en çok kentlerde, esnaf ve zanaatkarlar arasında yaygınlaşıyordu. Birinci İzzettin Keykavus ve Birinci Alaaddin Keykubat da örgüte giriyordu.
Örgüte tüccarlar, bürokratlar, kısaca toplumun her kesiminden insanlar ve tabii Müslümanlığı seçen gayrimüslimler de katılabiliyorlardı. Ahiliğin en önemli ilkesi ise ; kendine özgü, laik bir anlayışa ve dinsel hoşgörüye sahip bulunmasıydı.
Selçukoğulları'nın devletleşmesi sürecinde, dinsel bakımdan tutuculuktan uzak olması, bürokratik hizmetlerde Müslüman olmayan diğer kavimlerin mensuplarının rol ve görev almasıyla da kanıtlanıyordu.. Bu kanıtların en belirginini Musevi Madüddevle'nin son derece güç bir dönemde vezirlik yaptığı bölüm oluşturuyordu.
1095 yılında başlayan Haçlı seferleri, Önasya'nın Kudüs güzergahı üzerindeki Müslüman, Hristiyan ve Musevi yerleşim birimlerini adeta yerle bir ediyordu. Bu saldırılar Bizans kadar, Selçukoğulları'nın da egemenliğini sarsıyor, yoksulluğa sürüklüyordu..
Ancak Selçukoğulları'nın sorunu bununla bitmiyordu. Onlar bakımından, Haçlı seferlerin de büyük, bir de Moğol tehlikesi vardı.. Bir yandan Kırım'a yerleşen, diğer yandan Önasya'ya sürekli akınlar yapan Moğollar, geniş çapta yayılmacı emeller besleyen İran tarafından da ekonomik olarak destekleniyordu. Akın yapmadıkları zaman da Selçukoğulları'nın siyasetini dışarıdan yönlendiriyorlar, bu da iç dengeleri bozuyordu.. Dengelerin bozulması, devlet yönetiminde tutarsızlık ve entrikalara neden oluyordu. "Karamanoğulları İsyanı" bu tür olaylara bir örnekti..
Rükneddin Kılıç Arslan IV, Selçuklu tahtına Arap, Müslüman, İran ve Moğol kuvvetlerinin desteği ile tek başına geçiyor ; hemen ardından Moğol kuvvetleri, ayaklanmış olan uç beyi Türk asilerinin üzerine yürüyüp, hepsini kılıçtan geçiriyordu. Padişahın Moğollarla birlikte Türklere yaptığı muamele kendi sarayındaki bazı devlet adamlarını rahatsız ediyor ve onlar da derli toplu bir kuvvete sahip olan Karamanoğlu Türklerini kışkırtarak ayaklandırıyorlardı. Amaç, Sultan İzzettin'i tekrar tahta çıkarmaktı. Karaman, Zeynülhaç ve Bunsuz'dan toplanan 20 bin zırhlı süvari, Konya üzerine yürüyordu. Ancak Türkler Gavele Kalesi yakınlarında yeniliyorlardı. Bu yenilgi Kılıç Arslan'ın kendi çevresinde de bir katliam yapmasıyla sonuçlanıyordu. Maliyeci Mustevfi Necibüddin, bilgin Müşirülmülk Kıvamüddin, bilgin Kadı Leşker gibi Türk geleneklerine bağlı zevat öldürülüyordu..
Bu gibi isyanlar ve ayaklanmalar, Türkmenleri ve onların tarikatları ile, yine onlara ait bir mesleki/siyasi kurum olan Ahiliği boy hedefi haline getiriyordu.. Selçuk Sarayı üzerindeki İran, Moğol ve Arap baskısı ; sultanları kimi zaman Ortodoks İslam bağnazlığına sevkediyor ve bu durum gayrimüslim yerleşik iktisadi gücü de Türkler gibi rahatsız ediyordu. Onlar da bu durumdan rahatsız olarak, ürküyorlar ve böylece mali, dolayısıyla da siyasal istikrarsızlığa neden oluyorlardı. Böylece devlet kaosun kısır döngüsü içine giriyordu..
İşte Musevi Madüddevle, 1291 yılında, tam da bu ortamda Divan Vezirliği makamına oturuyordu. İşe, devlet yönetiminde bağnaz ve taassup içindeki unsurları temizlemekle başlayan, gerektiğinde Arap ve Fars etkisindeki bürokratları katlettiren Divan Veziri, Mevlevi olan Kılavuzoğulları ile Sahip Şemseddin Ahmed'i Önasya Hakimliğine tayin ediyordu..
Ancak Musevi Maddüdevle ve bürokrat kadrosunun yaptığı uygulamalar, karşıtları olan Doğan ve Tuğaşar Beylerin ayaklanmasına yol açıyor, Moğolların da sahip çıkmasıyla, ayaklanma kısa zamanda bir Moğol yağmasına dönüşüyordu.. Maddüdevle öldürülüyor ama istikrarsızlık, yeni ayaklanma ve çatışmalarla devam ediyordu..
Daha çok yakın bir zamanda, 1221'de Horasan dolaylarından yola çıkan, Oğuzlar'ın en zayıf kolu olan Kayı Boyu, işte bu ortam içinde Anadolu'ya giriyordu..
Kayılar, Ertuğrul'un önderliğinde 400-500 süvariden oluşan bir topluluk halinde, geçtiği hiçbir merada yerleşme olanağı bulamıyordu. Kendisinden önce gelen veya yerleşik kavimler tarafından paylaşılan Anadolu yaylalarında ilerleyen Kayılar, Konya'daki Alaaddin Keykubat tarafından Selçuk ülkesinin en batı ucunda, Rum İmparatorluğu'ndan kalan toprakların sınırına yerleştiriliyordu.. İstanbul'a 150, Eskişehir'in kuzeybatısına 37 kilometre uzaklıktaki kışlak, Keşişdağı'nın (Uludağ) doğu uzantısı olan Domaniç Dağı'nın etekleri arasında, 60 kilometre boyunda dar ve uzun bir alandı..
İlk bakışta, zayıf bir boy'un baştan savılıp adeta sürüldüğü ve bir talihsizlik gibi görünen bu yer, Osmanoğulları'nın harikulade talihi oluyordu !..
Böylece, başlangıçta bozkırdan gelen Türklerin bir siyasal oluşumu olan Selçuk yönetimi, yukarıda saydığımız baskılar sonucunda, giderek kendi öz gücünden ve dayanağından uzaklaşıyordu. Bu uzaklaşma nihayet Türklerden oluşan uç beylerinin ayaklanmalarına yol açıyor, ayaklanmalar ise kanla bastırılıyordu.
Uç beylerinin ayaklanmasının düşünsel ve ekonomik zemininde Ahi örgütleri ve bunların önderleri olan Ahi Babaları bulunuyordu. Selçuk Devleti'nin merkezi otoritesinin hayli uzağındaki uç beylikleri, Ahi örgütlerinin gayreti ve yerel ekonomik gücün de desteğini alarak, siyasal bakımdan giderek kendi göbeklerini kesmeye yöneliyorlardı.. Bunlardan biri de Kayı boyu idi..
Ertuğrul'un ölümünden sonra yerine geçen oğlu Osman'ın şansı ise iki kayınpederi oluyordu. Bunlardan biri savaşçı ve yiğit bir Türk cengaveri, ikincisi ise önemli bir Ahi Babası olan Şeyh Edebali idi..
Edebali, daha önceki uç beylerinin ayaklanmaları sırasında cereyan eden olaylar nedeniyle Konya'daki siyasal iradenin samimiyetinden umudunu kesmiş bulunuyordu. Bir tefekkür adamıydı ve aynı zamanda çok yaşlı olduğundan askeri ve dolayısıyla siyasal güçten yoksundu. Bu gücü ise, kızı Malhun Hatun'a gönül veren, Şaman tarafı hala ağır basan (oğluna İslami bir isim olmayan Orhan adını vermişti) Osman Bey'de buluyordu..Böylece devletin beyni Edebali, fizik gücü ise Osman Bey oluyordu.. Aynı durum Osman'dan sonra da devam edecek ; Orhan Bey'in akıl hocası da, kardeşi Alaaddin Bey olacaktı..
Edebali'nin Ahiliğinden gelen ve dinsel hoşgörüyle yoğrulan yapısı devletin felsefe tabanına siniyor, bu da Osman Bey'e çeşitli bakımlardan avantaj sağlıyordu. Bu avantajların başında Osman Bey'in denetimindeki pazarlarda esnafın güvenliğinin tam ve Müslim-Gayrimüslim ayırmaksızın adil biçimde sağlanması geliyordu.. Böylece Osman'ın devleti, kuruluşundan itibaren ticari bir zemine oturuyor, devlet yönetiminin ise askeri, ticari ve siyasi konuları ayırımsız ele almasına neden oluyordu. Ahi örgütünün devletin en üst seviyesinde temsil edilmesiyle elde edilen ticaret güvencesi sadece Osman'ın denetimindeki topraklarda yaşayanları değil, Bizans egemenliğindeki esnaf ve tacirleri bile cezbediyordu..
Osman'ın devletinin zeminindeki bu güçlü doku, son derece sınırlı bir askeri güce sahip olmasına karşın, kısa sürede askeri bakımdan da güçlenmesine neden oluyordu. Zira ekonomik güç, sivil yaşamdaki güven ve refah, dinsel hoşgörüyle de birleşince çevre beyliklerden bu merkeze doğru bir kaymaya yol açıyordu. Bu kayma sadece Türk boy ve beylikleri ile sınırlı kalmıyor, Bizans'tan da bazı ilhak olaylarına da neden oluyordu. Örneğin Bizans emrine girdikten sonra hudut koruması için doğuya sevkedilen ve bir Türk boyu olan Hristiyan Kumanlar, Müslüman olarak Osmanoğulları'nın emrine giriyordu..
Mesele okuma yazma kolaylığı değil hala anlamadın mı arkideş Harf inkılabı neden yapıldı
1933 yılı, Cumhuriyet'in 10. kuruluş yılı. Uluslararası çapta törenler düzenlenir. Bu arada devlet bir kitap çıkarır. Adı “Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne. Nasıldı? Nasıl Oldu?” Kitapta 4 maddede Arap harflerinin neden kaldırıldığı ve Latin harflerinin neden benimsendiği anlatılır. En önemli iki gerekçe açıkça belirtilmiştir:
“(Arap harfleri) Bizi teokrasinin (yani şeriatın İSLAMIN) külliyatına ve fikir yeraltlarına doğru sürüklüyordu. /Yabancıların dilimizi öğrenmelerini ve bizi tanımalarını adeta imkânsız kılıyordu. (Ekalliyetler (azınlıklar) dahil.”
Kitabın 35. sayfasındaysa yeni harflerin kolay öğrenilip modern basım tekniğinin yollarını açtığı belirtildikten sonra ilk alıntının tersine şu noktalar üzerinde durulmuştur:
“Bizi teokratik külliyatından (dinî eserler ve KURAN DAN) ve fikir yeraltlarından bir darbe de ayırmıştır. GERİYE DOĞRU UZANAN KÖPRÜYÜ DİNAMİTLEYİP ATMIŞTIR. / Yabancıların dilimizi kolayca öğrenmelerini ve ekalliyetlerin millet bünyemize girmelerini kolaylaştırmıştır.”
Altta resimlerinin altına şu cümle düşülmüş: “Kargacık burgacık Arap harflerini bir türlü sökemeyen halk, şimdi güldür güldür okumaya başladı!”
Bir dönemin geçmişe küfrederek kendini temize çıkaracağına dair cinnetin tezahürü bunlar.
Birisi de çıkıp ‘O kargacık burgacık dediğin harflerle Çanakkale'yi ve İstiklal Savaşı'nı kazandık, yeni ‘Türk' harfleriyle hangi başarınız var?' sorusunu aşketse suratınıza, ne cevap verecektiniz?
Ayrıca İnönü'nün yıllar sonra hatıralarında da itiraf ettiği gibi bunlar birer bahaneydi. Doğru cevap, “bizi geçmişe bağlayan köprülerin dinamitlenmesi”ydi. İnönü de o kaypak diliyle şöyle itiraf etmişti bunu:
“Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır.” (Hatıralar, Bilgi: 2009, s. 485.)
Eğip bükmeden söylemişler: Mesele okuma yazma kolaylığı değil, hâlâ anlamadınız mı?
Mango “kral çıplak” diyor
O cümleye siz de takıldınız mı bilmiyorum. Hani şu azınlıklar Arap harflerini okuyamadıkları için bizimle bütünleşemiyorlardı, şimdi biz onların bildikleri Latin harflerine geçince artık milli bünyemize girecekler, iddiası…
Bence bu itiraf çok mühim. Zira Medeni Kanun'da olduğu gibi azınlığı çoğunluğa uyduramayınca çoğunluğu azınlığa tabi kılma ilkesi işlemiş burada da.
Medeni Kanun, şeriata tabi olmak istemeyen azınlık ve Levantenlerin hukuklarına Müslüman çoğunluğu tabi kılma uygulamasıydı ve Lozan'da dayatılmıştı.
Harf inkılabında da özellikle AZINLIKLARIN milli bünyeyle bütünleşmesi üzerinde durulması ilginç.
Bu noktaya Andrew Mango da dikkat çekmiş.
Diyor ki: “Dil ile alfabe birbirinden ayrılmazdı:
Türkçe konuşan Karamanlı Rumlar Yunan harfleriyle yazarlar, Ermeni ve Museviler de kendi alfabelerini kullanırlardı. Latin harflerinin kabulüyle birlikte Türkler, Hıristiyan Batılılarla aynı safa (kampa) konulmuş oldu.” Mango'ya göre “böylece gâvurların alfabesi vatansever, milliyetçi Türklerin alfabesi haline geldi” (Atatürk, Londra: 2004, s. 464-5).
Mango'nun “kral çıplak!” diyen tarzını bizim inkılap tarihçilerimizin dikkatine sunarak şimdi alfabemize girmesi tartışılan q harfinin neden çıkarıldığını Falih Rıfkı Atay'dan okuyalım beraberce. Alfabe komisyonunda da görev yapan Atay, Çankaya adlı kitabında şöyle yazar:
Q neden Türk alfabesine girmedi?
“Bu arada bir “q-kü” harfi tehlikesi atlattık. Biz Türkçe kelimelerde “k”nın ince seslilerde daima “ke”, kalın seslilerle “ka” okunduğunu düşünerek “q-kü”yü alfabeye almamıştık. Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kâzım Paşa (Özalp) sofrada:
- Ben adımı nasıl yazacağım? “Q-Kü” harfi lâzım, diye tutturdu. Atatürk de:
- Bir harften ne çıkar? Kabul edelim, dedi.
Böylece Arap kelimesini Türkçeleştirmekten alıkoymuş olacaktık.
Sofrada ses çıkarmadım.
Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ata'ya açtım. Atatürk el yazısı majiskülleri (büyük harfleri) bilmezdi.
Küçük harfleri büyütmekle yetinirdi. Kâğıdı aldı, Kemal'in baş harfini küçük “kü”nün (q) büyütülmüşü ile sonra da “K”nın büyütülmüşü ile yazdı.
Birincisi hoşuna gitmedi. Bu yüzden “q” harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk q'nün majiskülünü (yani Q'yü) bilmiyordu. Çünkü o “K”nın büyütülmüşünden daha gösterişli idi” (Çankaya, 1969, s. 440-1).
Gördünüz mü 85 yıl sonra dönüp geldiğimiz q harfinin seren camını.
Eğer Atatürk q harfinin büyük hali olan Q'yü bilseymiş (neden bilmediğini anlamadım, anlayan varsa beri gelsin) yarın Başbakan Erdoğan bu ilaveyi yapmak ihtiyacını duymazmış.
1928 yılında işler böyle keyfi yürüyordu, dediğimizde kızanlar Falih Rıfkı'nın Çankaya'sını yasaklatmadıklarına pişman olmuşlardır eminim.
Harf Devrimi'ni Sultan Abdülhamid yapacakmış!
Geçenlerde bir yarışma programında “Harf Devrimi'ni yapmayı düşünen padişah hangisidir?” benzeri bir soru yöneltilmiş. Meğer doğru cevap, “II. Abdülhamid” imiş. İzleyenlerin büyük bir şaşkınlık yaşadıklarını Twitter hesabıma gönderdikleri onlarca tepkiden öğrendim.
Ortak soru şuydu: Neydi doğrusu? İddia, Sultan Abdülhamid'e ait olduğu iddia edilen “Siyasî Hatıratım” adlı kitaba dayanıyor. Güya diyesiymiş ki: “Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.”
Ali Vehbi Bey adlı kim olduğu bilinmeyen biri tarafından Fransızcaya çevrildiği söylenen bu kitabın Osmanlıca aslı bulunamadığı gibi metnin kendisinde de şüpheleri davet eden pek çok nokta mevcut.
İçerisinde ona ait olduğunu söyleyebileceğimiz bazı parçalar mevcutsa da, bunlar “Abdülhamid'in hatıratı” olduğunu göstermez.
(Bütün Abdülhamid hatıratlarının uydurma veya en azından şüpheli olduğunu gösteren Ali Birinci'nin Divan dergisindeki makalesi mutlaka okunmalı.)
Ayrıca bir sözün “siyak ve sibakını” da göz önünde tutmak gerekmez mi? Uzun süren saltanatı sırasında Latin harfleri için kılını kıpırdatmamış birinin tahttan indirildikten uzun zaman sonra bunları söylemesinin manası nedir?
Kusura bakmayın ama devlete bağlamak için o kadar çaba sarf ettiği Arapları harf inkılabı yapsaydı kaç gün yönetiminde tutabileceğini bilemeyecek kadar saf biri değildi Sultan Hamid.
Mustafa Armağan
“(Arap harfleri) Bizi teokrasinin (yani şeriatın İSLAMIN) külliyatına ve fikir yeraltlarına doğru sürüklüyordu. /Yabancıların dilimizi öğrenmelerini ve bizi tanımalarını adeta imkânsız kılıyordu. (Ekalliyetler (azınlıklar) dahil.”
Kitabın 35. sayfasındaysa yeni harflerin kolay öğrenilip modern basım tekniğinin yollarını açtığı belirtildikten sonra ilk alıntının tersine şu noktalar üzerinde durulmuştur:
“Bizi teokratik külliyatından (dinî eserler ve KURAN DAN) ve fikir yeraltlarından bir darbe de ayırmıştır. GERİYE DOĞRU UZANAN KÖPRÜYÜ DİNAMİTLEYİP ATMIŞTIR. / Yabancıların dilimizi kolayca öğrenmelerini ve ekalliyetlerin millet bünyemize girmelerini kolaylaştırmıştır.”
Altta resimlerinin altına şu cümle düşülmüş: “Kargacık burgacık Arap harflerini bir türlü sökemeyen halk, şimdi güldür güldür okumaya başladı!”
Bir dönemin geçmişe küfrederek kendini temize çıkaracağına dair cinnetin tezahürü bunlar.
Birisi de çıkıp ‘O kargacık burgacık dediğin harflerle Çanakkale'yi ve İstiklal Savaşı'nı kazandık, yeni ‘Türk' harfleriyle hangi başarınız var?' sorusunu aşketse suratınıza, ne cevap verecektiniz?
Ayrıca İnönü'nün yıllar sonra hatıralarında da itiraf ettiği gibi bunlar birer bahaneydi. Doğru cevap, “bizi geçmişe bağlayan köprülerin dinamitlenmesi”ydi. İnönü de o kaypak diliyle şöyle itiraf etmişti bunu:
“Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır.” (Hatıralar, Bilgi: 2009, s. 485.)
Eğip bükmeden söylemişler: Mesele okuma yazma kolaylığı değil, hâlâ anlamadınız mı?
Mango “kral çıplak” diyor
O cümleye siz de takıldınız mı bilmiyorum. Hani şu azınlıklar Arap harflerini okuyamadıkları için bizimle bütünleşemiyorlardı, şimdi biz onların bildikleri Latin harflerine geçince artık milli bünyemize girecekler, iddiası…
Bence bu itiraf çok mühim. Zira Medeni Kanun'da olduğu gibi azınlığı çoğunluğa uyduramayınca çoğunluğu azınlığa tabi kılma ilkesi işlemiş burada da.
Medeni Kanun, şeriata tabi olmak istemeyen azınlık ve Levantenlerin hukuklarına Müslüman çoğunluğu tabi kılma uygulamasıydı ve Lozan'da dayatılmıştı.
Harf inkılabında da özellikle AZINLIKLARIN milli bünyeyle bütünleşmesi üzerinde durulması ilginç.
Bu noktaya Andrew Mango da dikkat çekmiş.
Diyor ki: “Dil ile alfabe birbirinden ayrılmazdı:
Türkçe konuşan Karamanlı Rumlar Yunan harfleriyle yazarlar, Ermeni ve Museviler de kendi alfabelerini kullanırlardı. Latin harflerinin kabulüyle birlikte Türkler, Hıristiyan Batılılarla aynı safa (kampa) konulmuş oldu.” Mango'ya göre “böylece gâvurların alfabesi vatansever, milliyetçi Türklerin alfabesi haline geldi” (Atatürk, Londra: 2004, s. 464-5).
Mango'nun “kral çıplak!” diyen tarzını bizim inkılap tarihçilerimizin dikkatine sunarak şimdi alfabemize girmesi tartışılan q harfinin neden çıkarıldığını Falih Rıfkı Atay'dan okuyalım beraberce. Alfabe komisyonunda da görev yapan Atay, Çankaya adlı kitabında şöyle yazar:
Q neden Türk alfabesine girmedi?
“Bu arada bir “q-kü” harfi tehlikesi atlattık. Biz Türkçe kelimelerde “k”nın ince seslilerde daima “ke”, kalın seslilerle “ka” okunduğunu düşünerek “q-kü”yü alfabeye almamıştık. Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kâzım Paşa (Özalp) sofrada:
- Ben adımı nasıl yazacağım? “Q-Kü” harfi lâzım, diye tutturdu. Atatürk de:
- Bir harften ne çıkar? Kabul edelim, dedi.
Böylece Arap kelimesini Türkçeleştirmekten alıkoymuş olacaktık.
Sofrada ses çıkarmadım.
Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ata'ya açtım. Atatürk el yazısı majiskülleri (büyük harfleri) bilmezdi.
Küçük harfleri büyütmekle yetinirdi. Kâğıdı aldı, Kemal'in baş harfini küçük “kü”nün (q) büyütülmüşü ile sonra da “K”nın büyütülmüşü ile yazdı.
Birincisi hoşuna gitmedi. Bu yüzden “q” harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk q'nün majiskülünü (yani Q'yü) bilmiyordu. Çünkü o “K”nın büyütülmüşünden daha gösterişli idi” (Çankaya, 1969, s. 440-1).
Gördünüz mü 85 yıl sonra dönüp geldiğimiz q harfinin seren camını.
Eğer Atatürk q harfinin büyük hali olan Q'yü bilseymiş (neden bilmediğini anlamadım, anlayan varsa beri gelsin) yarın Başbakan Erdoğan bu ilaveyi yapmak ihtiyacını duymazmış.
1928 yılında işler böyle keyfi yürüyordu, dediğimizde kızanlar Falih Rıfkı'nın Çankaya'sını yasaklatmadıklarına pişman olmuşlardır eminim.
Harf Devrimi'ni Sultan Abdülhamid yapacakmış!
Geçenlerde bir yarışma programında “Harf Devrimi'ni yapmayı düşünen padişah hangisidir?” benzeri bir soru yöneltilmiş. Meğer doğru cevap, “II. Abdülhamid” imiş. İzleyenlerin büyük bir şaşkınlık yaşadıklarını Twitter hesabıma gönderdikleri onlarca tepkiden öğrendim.
Ortak soru şuydu: Neydi doğrusu? İddia, Sultan Abdülhamid'e ait olduğu iddia edilen “Siyasî Hatıratım” adlı kitaba dayanıyor. Güya diyesiymiş ki: “Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.”
Ali Vehbi Bey adlı kim olduğu bilinmeyen biri tarafından Fransızcaya çevrildiği söylenen bu kitabın Osmanlıca aslı bulunamadığı gibi metnin kendisinde de şüpheleri davet eden pek çok nokta mevcut.
İçerisinde ona ait olduğunu söyleyebileceğimiz bazı parçalar mevcutsa da, bunlar “Abdülhamid'in hatıratı” olduğunu göstermez.
(Bütün Abdülhamid hatıratlarının uydurma veya en azından şüpheli olduğunu gösteren Ali Birinci'nin Divan dergisindeki makalesi mutlaka okunmalı.)
Ayrıca bir sözün “siyak ve sibakını” da göz önünde tutmak gerekmez mi? Uzun süren saltanatı sırasında Latin harfleri için kılını kıpırdatmamış birinin tahttan indirildikten uzun zaman sonra bunları söylemesinin manası nedir?
Kusura bakmayın ama devlete bağlamak için o kadar çaba sarf ettiği Arapları harf inkılabı yapsaydı kaç gün yönetiminde tutabileceğini bilemeyecek kadar saf biri değildi Sultan Hamid.
Mustafa Armağan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





