VAHDETTİN'İN "ATATÜRK'Ü İDAM FERMANI" SAHTE ÇIKTI
Kurtuluş Savaşı sırasında son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in 11 Mayıs 1920/ tarihinde Mustafa kemal Paşa hakkında İstanbul Divanı Harp Mahkemesinin idam kararına “Olur” vermesi ile ilgili tarihi belgenin metni üzerinde araştırmalar yaptım. 24 Mayıs 1920 tarihi itibarı ile Sadrazamlık makamından Harbiye Nezaretine gönderilen belgeye göre “Selanikli Mustafa Kemal Efendi” nin işlediği suçlar hedef gösterilerek Kara Vasıf Bey, Dr. Adnan, Halide Edip, Fuat Paşa hakkında padişahın onay vermesi anlamına gelen“İrade-i seniye” sözleri bahsi geçen belgenin baş kısma yazılarak düzenlenmiş.
Osmanlı bürokrasi sistemine göre Padişahın onay kararı öncelikle Sadrazam tarafından en üst makama sunulan belge üzerine gerekçeli notlar yazılarak onay verilir. Vahdettin’in onay verdiği ileri sürülen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idamı ile ilgili üst kısmına “irade-i seniye” belgesinde sadece Vahdettin’in gerekçeli açıklaması değil onun “imzası taklit edilerek” belgenin düzenlendiği anlaşılıyor.
Padişah onayı süsü verilen belgedeki “idam kararı” uygulanmak üzere Sadrazamlıktan Harbiye Nezaretine gönderiliyor. Burada çelişkili ve ilginç olan durum ise belgenin düzenlendiği tarihte hem Sadrazam ve hem de Harbiye Nazır Vekili Damat Ferit’tir. “sözü edilen idam karar belgesi kişinin kendi kendine uydurarak verdiği ve üzerine de padişah kararı anlamına gelen “İrade-i Seniye” yazısı bulunan belge Osmanlı bürokrasisinin Padişah adına belge düzenlenmesi kurallarının dışında kurgulanmış (düzenlenmiş) sahte bir “idam karar” belgesidir. Osmanlı Divanı Harp idam karar belgeleri Osmanlı kanunlar ve kararları denetleyen Şurayı Devlet Meclisinde görüşüldükten sonra sadrazam tarafından padişaha sunulmasını gerektirir. Ancak görülen odur ki, bahsi geçen belge padişahın imzası taklit edilerek İngiliz istihbaratı tarafından düzenlenmiştir.
ATATÜRK’ÜN NUTUK KİTABININ ORJİNAL BASKISINDA DA “İDAM KARARI” BİLGİSİ YOK
Kurtuluş savaşının temel kaynağı olan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın nutuk kitabının 1927 yılında yapılan Osmanlı harfli ilk baskısında 1920 yılı mayıs ayı içindeki olaylar bölümünde kendisini hedef alan “idam kararından bahsetmemesi” Vahdettin onaylı Osmanlı Devleti’nin böyle bir hukuki yaptırıma başvurmadığını göstermesi bakımından da önemli.
VAHDETTİN, İŞBİRLİKÇİ DAMAT FERİT’İ GÖREVİNDEN ALDI
Son Osmanlı Padişah Vahdettin, kendi iradesi dışında baskı ve tehditler ve istihbarat oyunları ile hakkında düzenlenen sahte belgelerle Mustafa kemal ve arkadaşlarının Anadolu’da geliştirdiği milli mücadele hareketinin amacına varması için İngiliz yanlısı Damat Ferit’i görevden alarak 21 Ekim 1920 ve 4 kasım 1922 tarihleri arasında Teyfik Paşa’yı sadrazam olarak görevlendirmiştir. Vahdettin bu hareketi ile milli mücadeleye “dolaylı” destek vermiştir.
Cezmi YURTSEVER, Tarihçi
KAYNAK OLARAK BURDAN BAKABİLİRSİNİZ:http://cezmyurtsever-atatrk.blogspot.com/2013/02/vahdettinin-ataturku-idam-fermani-sahte_14.html
atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Aralık 2013 Pazar
24 Kasım 2013 Pazar
şapka takmadığı için asılan şalcı bacı
BUGÜN 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLARKEN,ŞAPKA KANUNU YÜZÜNDEN İDAM EDİLENLERİ BİLİYORMUYDUNUZ ?
Herkesin korkup köşelerine çekildiği bir zamandır 1920-1927 tarihleri. İstiklâl Mahkemeleri'nin kurulduğu bu zaman dilimi, Cumhuriyet tarihinde en çok tutuklamanın yapıldığı yıllardır. Bu dönemde hiçbir menfi harekete bulaşmadan sadıkane yolunda yürüyenler ne yazık ki mazlum oldular. Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 1969 yılında yazdığı 'Son Devrin Mazlumları' kitabının takdim kısmında bu insanlar için "Bu eser, tarih boyunca büyük mazlumlardan sonra 'beklenmesi ve ona eklenmesi' gereken bir bahsi çerçeveliyor. İman ve ideal uğrunda umumi mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususi planda gösterilmesi..." ifadelerini kullanır. Necip Fazıl, pek çok kalemin yazmaktan çekindiği din mazlumlarından Ulu Hakan Abdülhamit, Şeyh Sait, İskilipli Atıf Hoca, Esad Erbilî Hazretleri, Bediüzzaman Said Nursî ve Dersim mağdurlarının yaşadıklarını şahitlerden de dinledikleriyle cesur bir dille anlatır.
Bugün Dersim ve 12 Eylül arşivlerini okuyan, şahitlerini dinleyen Türkiye, tarih kitaplarında yer bulamayan İstiklâl Mahkemeleri'ni de yeniden konuşuyor. Zira idamlar neticesinde hapishanelerde hayatı bitirilen ya da sürgüne gönderilen bu insanların hayatları ve geride bıraktıkları hâlâ tarihin karanlık sayfalarında yer alıyor.Arşivler gizli olduğu için açılmıyor ancak Başbakan Erdoğan'ın direktifiyle belgelerin latin harflerine çevrileceği belirtiliyor
29 Nisan 1920'de Mehmet Şükrü Bey'in TBMM'ye verdiği önergeyle 'Hıyanet-i Vataniye Kanunu' kabul edilir. Tehdit unsuru sayılan hareketlere karşı daha sıkı tedbir almak isteyen Dr. Tevfik Rüştü Bey, Mustafa Kemal'e İhtilâl Mahkemeleri kurulması için bir öneri verir. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde, düzenin sağlanamaması üzerine, 1793’te, Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa da 14 İstiklâl Mahkemesi kurulması için öneride bulunur ve mahkemeler Temmuz 1921-Ekim 1923 tarihleri arasında çalışır. İlk olarak Kastamonu, Konya, Samsun ve Yozgat'da kurulir ve 17 Şubat 1921'e kadar yaklaşık beş ay kadar çalışır. Bu dönemde casus, bozguncu, eşkıya, hain, asker ailelerine tecavüz edenler en ağır şekilde cezalandırılır. Çerkez Ethem, Atatürk'e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakılır. Sonuçta 54 bin insan yargılanır, 1054 insan idam edilir, 43 bin kişi ise sürgün ve hapis cezası alır.
1923'te tekrar açılan ikinci dönem İstiklâl Mahkemeleri, 1927'ye kadar faaliyet gösterir. Bu mahkemelerdeyse asker kaçakları, Kurtuluş Savaşı'nda düşmana yardım edenler ve isyan çıkaranlar yargılanır. Mahkeme, 29 Haziran 1925 tarihinde Diyarbakır'da Şeyh Sait ve 46 destekçisini idam eder. Sonrasında ise Cumhuriyet'in ilanını eleştirenleri, hilafet ve saltanat propagandası yapanları yargılamak için İstanbul ve Ankara İstiklâl Mahkemeleri kurulur. Ulusal otoriteyi sağlamak için kurulan bu mahkemeler bir süre sonra binlerce masum ve mazlum insanın idam edildiği bir yapı haline gelir. Ankara İstiklâl Mahkemeleri'nin Başkanı Ali Çetinkaya nam-ı diğer Kel Ali, savcısı Necip Ali Küçüka ve üyesi Kılıç Ali'dir. İşte bu 'Üç Ali', yapılan birçok haksız yargılamayla hafızalara kazınır. İstiklâl Mahkemeleri'nin en temel özelliği ise yargılananların itiraz yani temyiz hakkının bulunmamasıdır. Mahkemelerde yargılananların birçoğu aynı gün içerisinde tutuklanır, yargılanır, cezalarını alır ve idam edilir. Ali Çetinkaya'nın Ankara İstiklâl Mahkemesi ceza dağılım cetveline göre vicahen, gıyaben ve müeccelen verdiği idam kararlarının toplamı 2470'tir. Salben (asılarak) gerçekleştirilen idamlarda kadrolu olarak görevlendirilen Keskinli Cellât Kara Ali, Tanin gazetesinde kendisiyle yapılan bir röportajda: "Ben Ankara'da 6128 kişinin sehpada ipini çekmişim." der.
Yalnız Allahtan Korkar’
Yargılamaları hukuk dışıydı
İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar” yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.
55 bin kişi yargılandı 1352 kişi idam edildi
İstiklal Mahkemeleri zabıtlarını ilk gören kişilerden olan Prof. Dr. Ergün Aybars’ın verdiği bilgiye göre, İstiklal Mahkemeleri’nde 55 bin kişi yargılandı, 1352 kişi idam edildi, yaklaşık 40 bin kişi hakkında ise dayak cezası verildi. Toplam 17 İstiklal Mahkemesi kuruldu. Ankara hariç diğer İstiklal Mahkemeleri 17 Şubat 1921’de kaldırıldı. Ankara İstiklal Mahkemesi ise 31 Temmuz 1922’ye kadar görev yaptı. Çerkez Ethem, Atatürk’e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakıldı. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri ise 1923-1927 arasında çalıştı. Hilafet ve saltanat yanlıları yargılandı.
İstiklal Mahkemeleri’nde bin 352 kişi idam edildi. Şeyh Said, isyanın liderliğini yapmaktan 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi’nce idam edildi. Başbakan Erdoğan’ın Dersim Katliamı ile ilgili özür konuşması sırasında sözünü ettiği İskilipli Atıf Hoca da, Şapka Devrimi’ne karşı çıktığı için Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından şubat 1926’da müdafaa yapmasına gerek görülmeden Kel Ali lakaplı (Ali Çetinkaya)’nın kararıyla Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asıldı.
İstiklâl Mahkemeleri'nde idam edilen tek kadın
İstiklâl Mahkemeleri'nde birçok insanın şapka yüzünden asıldığı bilinir ama biri var ki onun hikâyesine akıl sır erdiremiyor insan. 24 Kasım 1925'te Kahramanmaraş'ta kurulan 23 darağacında bir de kadın vardır: Şalcı Şöhret Bacı. Erzurum'da yetim çocuklarına bakmak için el işi şal örüp çarşıda satan bir annedir o. Devlet birden şapka giymeyi emredince, yayılan dedikodularla birlikte Maraş halkı protesto amacıyla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçer. O esnada kadınlar hamamından çıkan Şöhret Bacı'ya "Senin oğlanlar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip ol." der biri. Fevri bir kadındır Şalcı Bacı. Bohçasıyla hamamdan dışarı fırladığı gibi hükümet konağının önüne gider. Asker ve halk arasında sürtüşme olduğunu görünce evlatlarını aramaya başlar. Bulamayınca, oğullarını askerlerin teslim aldığını düşünür. Annelik duygusuyla bağırarak bohçasındaki takunyaları askerlere fırlatır ve şapka hakkında kötü sözler sarf eder. Ne olduğunu anlamadan tutuklanır, yargılanır ve 22 erkekle birlikte asılır. Rivayete göre, "Ben hatun kişiyim, şapkayla ne işim olur?" dese de dinletemez kimseye. İdam edilirken kadın olduğu anlaşılmasın diye başına çuval geçirilir. Bu süreçte idam edilen ilk ve tek kadın olur.
Türkiye'nin karanlık döneminin unsuru olan İstiklal Mahkemelerinin kaldırılışının yıldönümü bugün
TİMETÜRK
Herkesin korkup köşelerine çekildiği bir zamandır 1920-1927 tarihleri. İstiklâl Mahkemeleri'nin kurulduğu bu zaman dilimi, Cumhuriyet tarihinde en çok tutuklamanın yapıldığı yıllardır. Bu dönemde hiçbir menfi harekete bulaşmadan sadıkane yolunda yürüyenler ne yazık ki mazlum oldular. Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 1969 yılında yazdığı 'Son Devrin Mazlumları' kitabının takdim kısmında bu insanlar için "Bu eser, tarih boyunca büyük mazlumlardan sonra 'beklenmesi ve ona eklenmesi' gereken bir bahsi çerçeveliyor. İman ve ideal uğrunda umumi mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususi planda gösterilmesi..." ifadelerini kullanır. Necip Fazıl, pek çok kalemin yazmaktan çekindiği din mazlumlarından Ulu Hakan Abdülhamit, Şeyh Sait, İskilipli Atıf Hoca, Esad Erbilî Hazretleri, Bediüzzaman Said Nursî ve Dersim mağdurlarının yaşadıklarını şahitlerden de dinledikleriyle cesur bir dille anlatır.
Bugün Dersim ve 12 Eylül arşivlerini okuyan, şahitlerini dinleyen Türkiye, tarih kitaplarında yer bulamayan İstiklâl Mahkemeleri'ni de yeniden konuşuyor. Zira idamlar neticesinde hapishanelerde hayatı bitirilen ya da sürgüne gönderilen bu insanların hayatları ve geride bıraktıkları hâlâ tarihin karanlık sayfalarında yer alıyor.Arşivler gizli olduğu için açılmıyor ancak Başbakan Erdoğan'ın direktifiyle belgelerin latin harflerine çevrileceği belirtiliyor
29 Nisan 1920'de Mehmet Şükrü Bey'in TBMM'ye verdiği önergeyle 'Hıyanet-i Vataniye Kanunu' kabul edilir. Tehdit unsuru sayılan hareketlere karşı daha sıkı tedbir almak isteyen Dr. Tevfik Rüştü Bey, Mustafa Kemal'e İhtilâl Mahkemeleri kurulması için bir öneri verir. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde, düzenin sağlanamaması üzerine, 1793’te, Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa da 14 İstiklâl Mahkemesi kurulması için öneride bulunur ve mahkemeler Temmuz 1921-Ekim 1923 tarihleri arasında çalışır. İlk olarak Kastamonu, Konya, Samsun ve Yozgat'da kurulir ve 17 Şubat 1921'e kadar yaklaşık beş ay kadar çalışır. Bu dönemde casus, bozguncu, eşkıya, hain, asker ailelerine tecavüz edenler en ağır şekilde cezalandırılır. Çerkez Ethem, Atatürk'e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakılır. Sonuçta 54 bin insan yargılanır, 1054 insan idam edilir, 43 bin kişi ise sürgün ve hapis cezası alır.
1923'te tekrar açılan ikinci dönem İstiklâl Mahkemeleri, 1927'ye kadar faaliyet gösterir. Bu mahkemelerdeyse asker kaçakları, Kurtuluş Savaşı'nda düşmana yardım edenler ve isyan çıkaranlar yargılanır. Mahkeme, 29 Haziran 1925 tarihinde Diyarbakır'da Şeyh Sait ve 46 destekçisini idam eder. Sonrasında ise Cumhuriyet'in ilanını eleştirenleri, hilafet ve saltanat propagandası yapanları yargılamak için İstanbul ve Ankara İstiklâl Mahkemeleri kurulur. Ulusal otoriteyi sağlamak için kurulan bu mahkemeler bir süre sonra binlerce masum ve mazlum insanın idam edildiği bir yapı haline gelir. Ankara İstiklâl Mahkemeleri'nin Başkanı Ali Çetinkaya nam-ı diğer Kel Ali, savcısı Necip Ali Küçüka ve üyesi Kılıç Ali'dir. İşte bu 'Üç Ali', yapılan birçok haksız yargılamayla hafızalara kazınır. İstiklâl Mahkemeleri'nin en temel özelliği ise yargılananların itiraz yani temyiz hakkının bulunmamasıdır. Mahkemelerde yargılananların birçoğu aynı gün içerisinde tutuklanır, yargılanır, cezalarını alır ve idam edilir. Ali Çetinkaya'nın Ankara İstiklâl Mahkemesi ceza dağılım cetveline göre vicahen, gıyaben ve müeccelen verdiği idam kararlarının toplamı 2470'tir. Salben (asılarak) gerçekleştirilen idamlarda kadrolu olarak görevlendirilen Keskinli Cellât Kara Ali, Tanin gazetesinde kendisiyle yapılan bir röportajda: "Ben Ankara'da 6128 kişinin sehpada ipini çekmişim." der.
Yalnız Allahtan Korkar’
Yargılamaları hukuk dışıydı
İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar” yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.
55 bin kişi yargılandı 1352 kişi idam edildi
İstiklal Mahkemeleri zabıtlarını ilk gören kişilerden olan Prof. Dr. Ergün Aybars’ın verdiği bilgiye göre, İstiklal Mahkemeleri’nde 55 bin kişi yargılandı, 1352 kişi idam edildi, yaklaşık 40 bin kişi hakkında ise dayak cezası verildi. Toplam 17 İstiklal Mahkemesi kuruldu. Ankara hariç diğer İstiklal Mahkemeleri 17 Şubat 1921’de kaldırıldı. Ankara İstiklal Mahkemesi ise 31 Temmuz 1922’ye kadar görev yaptı. Çerkez Ethem, Atatürk’e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakıldı. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri ise 1923-1927 arasında çalıştı. Hilafet ve saltanat yanlıları yargılandı.
İstiklal Mahkemeleri’nde bin 352 kişi idam edildi. Şeyh Said, isyanın liderliğini yapmaktan 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi’nce idam edildi. Başbakan Erdoğan’ın Dersim Katliamı ile ilgili özür konuşması sırasında sözünü ettiği İskilipli Atıf Hoca da, Şapka Devrimi’ne karşı çıktığı için Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından şubat 1926’da müdafaa yapmasına gerek görülmeden Kel Ali lakaplı (Ali Çetinkaya)’nın kararıyla Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asıldı.
İstiklâl Mahkemeleri'nde idam edilen tek kadın
İstiklâl Mahkemeleri'nde birçok insanın şapka yüzünden asıldığı bilinir ama biri var ki onun hikâyesine akıl sır erdiremiyor insan. 24 Kasım 1925'te Kahramanmaraş'ta kurulan 23 darağacında bir de kadın vardır: Şalcı Şöhret Bacı. Erzurum'da yetim çocuklarına bakmak için el işi şal örüp çarşıda satan bir annedir o. Devlet birden şapka giymeyi emredince, yayılan dedikodularla birlikte Maraş halkı protesto amacıyla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçer. O esnada kadınlar hamamından çıkan Şöhret Bacı'ya "Senin oğlanlar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip ol." der biri. Fevri bir kadındır Şalcı Bacı. Bohçasıyla hamamdan dışarı fırladığı gibi hükümet konağının önüne gider. Asker ve halk arasında sürtüşme olduğunu görünce evlatlarını aramaya başlar. Bulamayınca, oğullarını askerlerin teslim aldığını düşünür. Annelik duygusuyla bağırarak bohçasındaki takunyaları askerlere fırlatır ve şapka hakkında kötü sözler sarf eder. Ne olduğunu anlamadan tutuklanır, yargılanır ve 22 erkekle birlikte asılır. Rivayete göre, "Ben hatun kişiyim, şapkayla ne işim olur?" dese de dinletemez kimseye. İdam edilirken kadın olduğu anlaşılmasın diye başına çuval geçirilir. Bu süreçte idam edilen ilk ve tek kadın olur.
Türkiye'nin karanlık döneminin unsuru olan İstiklal Mahkemelerinin kaldırılışının yıldönümü bugün
TİMETÜRK
Mısır ile 1925'te başlayan kriz
Türkiye gazetesi yazarı Yıldıray Oğur bugünkü köşesinde Mısır ile 1925'te başlayan krizin şimdiye kadar yaşanan diplomatik krizlerin neler olduğunu yazdı. Oğur Atatürk'ün Mısır büyükelçisinin fesini nasıl garsonla aldırdığını ve bunun akabinde yaşanana krizi de gözler önüne serdi.
İşte Yıldıray Oğur'un o köşe yazısı:
Cumhuriyetin 9. Yıl kutlamaları. Ankara Palas'ta Atatürk'ün verdiği resepsiyonda 200'ü aşkın seçkin davetli arasında Ankara'daki elçiler de var. Onların arasında Gazi'nin gözleri, başında 7 yıl önce devrimle devirdiği fes olan Mısır büyükelçisi Abdülmelik Hamza Bey'in üzerinde. Yemek bitip baloya geçilirken olanları o gece baloda olan Fransa Büyükelçisi Kont de Chambrun'den dinleyelim:"İki yüz kişilik davetliler arasında Mısır Elçisi'nin fesi gösterişle sırıtıyordu. Cumhurbaşkanı, arada bir, sezdirmeden fese alaycı bir göz atıyordu. Zavallı meslektaşım bunun farkına varmadı. Ama Gazi, sürükleyici müziğin temposuna ayak uydurarak masadan kalkınca Mısırlının yanından geçti ve geçerken bir kedi mırıltısını andıran usulca bir sesle kendisine bir şeyler söyledi, onun omzunu okşadı. Kendisini kucaklıyor sanmıştık ki bir de ne görelim, bir garson fesi gümüş bir tepside hızlı adımlarla götürüyordu. Tepsinin ardından bakakaldık!"
ATATÜRK'TEN MISIR KRALINA FIRÇA
İngiliz Büyükelçisi Sir George Clerk'in başkentine geçtiği telgrafa göre Atatürk elçiye 'Kralınıza söyleyiniz, ben Mustafa Kemal, size bu akşam fesinizi çıkarmanız talimatını verdim' demiş ve başından aldığı fesi garsona uzatmıştı. Şoka giren elçi salonu hemen terk etti. Olay bir hafta sonra İngiliz basınına düştü. "Bir Fes yüzünden Mısır ve Türkiye savaşın eşiğine geldi" başlıklarıyla. Kral Fuad'ın Ankara'ya verdirdiği nota, İngilizlerin araya girmesi, üstü kapalı özürlerle kriz zorlukla tatlıya bağlandı.
KAHİRE KEMALİST REJİMDEN KAÇANLARIN SIĞINAĞI OLMUŞTU
Bu ilk kriz değildi ama. Devrimlere, halifeliğin, saltanatın kalkmasına karşı en sert eleştiriler Mısır'dan ve Mısır medyasından gelmiş, Kahire Kemalist rejimden kaçanların sığınağı olmuştu. Şehzade Abdulkerim'in Kahire'ye gelip Halifeliğini ilan edeceği haberlerine kızan Atatürk Kral Fuad'ın doğum gününü kutlamayınca Kral memurlarının Türk elçiliğine gitmesini yasaklamıştı. İlk sefir krizinin patladığı tarih 1925'ti. Mısır'daki Türklerin mallarıyla ilgili mahkemeler üzerine çıkan bir ihtilafı çözmek için Kral'dan randevu alan Türkiye'nin Kahire Büyükelçisi Muhittin Paşa saatlerce bekletilince kızıp, kapıyı çarparak sarayı terk etmişti. Kriz büyümeden mesele çözüldü.
ATATÜRK'Ü AFYON SATICISI OLARAK GÖSTERMİŞLERDİ
1930'da Mısır'da yarım milyona varan bağımlıya afyonun Türkiye'den geldiği, devletin buna göz yumduğu tartışmalarıyla başlayan gerilim ise El Keşkül adlı mizah dergisinde Atatürk'ü afyon satıcısı olarak gösteren bir karikatürle yeniden kopma noktasına geldi. Kahire, Ankara'yı "Bu mizah dergisi ama" diyerek zor yatıştırdı.
BÜYÜKELÇİDEN NASIR'A AYAR
Kral'la bir türlü iyi olmayan ilişkiler, 1952'de onu deviren, hem de "Atatürk'ün devrimlerini kendime örnek aldım" diyen Albay Abdülnasır döneminde de düzelmedi. Şansızlık bu ya Türkiye'nin Kahire Büyükelçisi Hulusi Fuad Tugay, darbeyle devrilen Kral Faruk'un kuzeni Prenses Emine ile evliydi. Darbeden sonra bütün kraliyet ailesiyle birlikte Prenses'in de mallarına, mülklerine genç subaylar el koydu. Gazeteler her gün Prenses ve onun elçi eşine hakaretler yayınlamaya başladı. Büyükelçi her yerde darbe hükümetini eleştirmekteydi. Ankara elçiyi değiştirmekte geç kaldı. 2 Ocak 1954 akşamı Kahire Operası'ndaki temsilin ardından olanlar oldu. Darbenin liderlerinden Cemal Abdülnasır operada diplomatlar için bir kokteyle veriyordu. Elçilerin elini tek tek sıkmaya başladı. Sıra Türkiye Büyükelçisi Hulusi Fuad'a geldi. O gün gazetelerde yine eşi ve kendisi aleyhinde hakaretlere kızmış olan Hulusi Fuad elini uzatmadı ve Nasır'a ağzına geleni söyledi: "Ben sadece centilmenlerin elini sıkarım. Sen Mısır'ı felakete sürükledin, eşimin menkul ve gayrimenkullerini neden vermiyorsun "
Salonu terk eden Nasır, Türkiye Büyükeçisi'ni persona non grata ilan etti ülkeyi terk etmek için 48 saat süre verdi. Havaalanına giden elçinin bavulları iç çamaşırlarına varıncaya dek arandı, o haldeki fotoğrafları Mısır gazetelerinde yayınlandı.
BAYAR'DAN TİCARET BAKANINA HAKARET
Türkiye'nin Kahire Büyükelçiliği 1962 yılına kadar kapalı kaldı. 1958'de Menderes'in ilişkileri iyileştirmek için attığı adımlar ise İzmir Enternasyonal Fuarı'na davet edilen Mısır Ticaret Bakanı'nı kabul eden Cumhurbaşkanı Bayar'a takıldı. Bayar, bakana sebepsiz yere Türk Kemalizminin resmi Arap görüşünü aktarıp, şöyle dedi: "Siz nankör bir milletsiniz. Türklerin İslam alemine yaptığı bunca hizmetlere karşı Araplar bir fırsatını gözleyip daima ihanet etmişlerdir"
EN HAYIRLI KRİZ 2013'TE YAŞANAN
Kursakta kalmış emperyal kibir fena bir şey. Bir de üstüne Araplar hakkında klişe Kemalizm binince. Bugün Mısır'la ilişkilerin oğlu İbrahim'in komutasındaki ordusunu İstanbul'u almaya gönderen, Kütahya'ya kadar da gelen Mehmet Ali Paşa döneminden daha iyi olduğu kesin. 2013 yılındaki kanlı darbeden sonra Başbakan Erdoğan'ın darbe eleştirilerine kızan general Sisi'nin Türkiye Büyükelçisi'ni ülkeden gönderme kararı ise bu 100 yıllık çalkantılı diplomatik tarihin gurur duyacağımız ilk krizi. Persona non gratanın böylesine can kurban
İşte Yıldıray Oğur'un o köşe yazısı:
Cumhuriyetin 9. Yıl kutlamaları. Ankara Palas'ta Atatürk'ün verdiği resepsiyonda 200'ü aşkın seçkin davetli arasında Ankara'daki elçiler de var. Onların arasında Gazi'nin gözleri, başında 7 yıl önce devrimle devirdiği fes olan Mısır büyükelçisi Abdülmelik Hamza Bey'in üzerinde. Yemek bitip baloya geçilirken olanları o gece baloda olan Fransa Büyükelçisi Kont de Chambrun'den dinleyelim:"İki yüz kişilik davetliler arasında Mısır Elçisi'nin fesi gösterişle sırıtıyordu. Cumhurbaşkanı, arada bir, sezdirmeden fese alaycı bir göz atıyordu. Zavallı meslektaşım bunun farkına varmadı. Ama Gazi, sürükleyici müziğin temposuna ayak uydurarak masadan kalkınca Mısırlının yanından geçti ve geçerken bir kedi mırıltısını andıran usulca bir sesle kendisine bir şeyler söyledi, onun omzunu okşadı. Kendisini kucaklıyor sanmıştık ki bir de ne görelim, bir garson fesi gümüş bir tepside hızlı adımlarla götürüyordu. Tepsinin ardından bakakaldık!"
ATATÜRK'TEN MISIR KRALINA FIRÇA
İngiliz Büyükelçisi Sir George Clerk'in başkentine geçtiği telgrafa göre Atatürk elçiye 'Kralınıza söyleyiniz, ben Mustafa Kemal, size bu akşam fesinizi çıkarmanız talimatını verdim' demiş ve başından aldığı fesi garsona uzatmıştı. Şoka giren elçi salonu hemen terk etti. Olay bir hafta sonra İngiliz basınına düştü. "Bir Fes yüzünden Mısır ve Türkiye savaşın eşiğine geldi" başlıklarıyla. Kral Fuad'ın Ankara'ya verdirdiği nota, İngilizlerin araya girmesi, üstü kapalı özürlerle kriz zorlukla tatlıya bağlandı.
KAHİRE KEMALİST REJİMDEN KAÇANLARIN SIĞINAĞI OLMUŞTU
Bu ilk kriz değildi ama. Devrimlere, halifeliğin, saltanatın kalkmasına karşı en sert eleştiriler Mısır'dan ve Mısır medyasından gelmiş, Kahire Kemalist rejimden kaçanların sığınağı olmuştu. Şehzade Abdulkerim'in Kahire'ye gelip Halifeliğini ilan edeceği haberlerine kızan Atatürk Kral Fuad'ın doğum gününü kutlamayınca Kral memurlarının Türk elçiliğine gitmesini yasaklamıştı. İlk sefir krizinin patladığı tarih 1925'ti. Mısır'daki Türklerin mallarıyla ilgili mahkemeler üzerine çıkan bir ihtilafı çözmek için Kral'dan randevu alan Türkiye'nin Kahire Büyükelçisi Muhittin Paşa saatlerce bekletilince kızıp, kapıyı çarparak sarayı terk etmişti. Kriz büyümeden mesele çözüldü.
ATATÜRK'Ü AFYON SATICISI OLARAK GÖSTERMİŞLERDİ
1930'da Mısır'da yarım milyona varan bağımlıya afyonun Türkiye'den geldiği, devletin buna göz yumduğu tartışmalarıyla başlayan gerilim ise El Keşkül adlı mizah dergisinde Atatürk'ü afyon satıcısı olarak gösteren bir karikatürle yeniden kopma noktasına geldi. Kahire, Ankara'yı "Bu mizah dergisi ama" diyerek zor yatıştırdı.
BÜYÜKELÇİDEN NASIR'A AYAR
Kral'la bir türlü iyi olmayan ilişkiler, 1952'de onu deviren, hem de "Atatürk'ün devrimlerini kendime örnek aldım" diyen Albay Abdülnasır döneminde de düzelmedi. Şansızlık bu ya Türkiye'nin Kahire Büyükelçisi Hulusi Fuad Tugay, darbeyle devrilen Kral Faruk'un kuzeni Prenses Emine ile evliydi. Darbeden sonra bütün kraliyet ailesiyle birlikte Prenses'in de mallarına, mülklerine genç subaylar el koydu. Gazeteler her gün Prenses ve onun elçi eşine hakaretler yayınlamaya başladı. Büyükelçi her yerde darbe hükümetini eleştirmekteydi. Ankara elçiyi değiştirmekte geç kaldı. 2 Ocak 1954 akşamı Kahire Operası'ndaki temsilin ardından olanlar oldu. Darbenin liderlerinden Cemal Abdülnasır operada diplomatlar için bir kokteyle veriyordu. Elçilerin elini tek tek sıkmaya başladı. Sıra Türkiye Büyükelçisi Hulusi Fuad'a geldi. O gün gazetelerde yine eşi ve kendisi aleyhinde hakaretlere kızmış olan Hulusi Fuad elini uzatmadı ve Nasır'a ağzına geleni söyledi: "Ben sadece centilmenlerin elini sıkarım. Sen Mısır'ı felakete sürükledin, eşimin menkul ve gayrimenkullerini neden vermiyorsun "
Salonu terk eden Nasır, Türkiye Büyükeçisi'ni persona non grata ilan etti ülkeyi terk etmek için 48 saat süre verdi. Havaalanına giden elçinin bavulları iç çamaşırlarına varıncaya dek arandı, o haldeki fotoğrafları Mısır gazetelerinde yayınlandı.
BAYAR'DAN TİCARET BAKANINA HAKARET
Türkiye'nin Kahire Büyükelçiliği 1962 yılına kadar kapalı kaldı. 1958'de Menderes'in ilişkileri iyileştirmek için attığı adımlar ise İzmir Enternasyonal Fuarı'na davet edilen Mısır Ticaret Bakanı'nı kabul eden Cumhurbaşkanı Bayar'a takıldı. Bayar, bakana sebepsiz yere Türk Kemalizminin resmi Arap görüşünü aktarıp, şöyle dedi: "Siz nankör bir milletsiniz. Türklerin İslam alemine yaptığı bunca hizmetlere karşı Araplar bir fırsatını gözleyip daima ihanet etmişlerdir"
EN HAYIRLI KRİZ 2013'TE YAŞANAN
Kursakta kalmış emperyal kibir fena bir şey. Bir de üstüne Araplar hakkında klişe Kemalizm binince. Bugün Mısır'la ilişkilerin oğlu İbrahim'in komutasındaki ordusunu İstanbul'u almaya gönderen, Kütahya'ya kadar da gelen Mehmet Ali Paşa döneminden daha iyi olduğu kesin. 2013 yılındaki kanlı darbeden sonra Başbakan Erdoğan'ın darbe eleştirilerine kızan general Sisi'nin Türkiye Büyükelçisi'ni ülkeden gönderme kararı ise bu 100 yıllık çalkantılı diplomatik tarihin gurur duyacağımız ilk krizi. Persona non gratanın böylesine can kurban
16 Kasım 2013 Cumartesi
Anıtkabir türbe mi
Anıtkabir türbe mi?
1925’te ne denmişti? “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde salâtine aid veya bir tarika veyahud cerr-i menfaate müstenid olanlarla bilumûm sâir türbeler mesdûd ve türbedarlıklar mülgâdır.”
Ne deniyor yukarıdaki cümlede: “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde sultanlara (padişahlara) ait veya bir tarikate veyahut çıkar sağlanmasına dayanan diğer bütün türbeler kapatılmıştır; türbedarlıklar da ortadan kaldırılmıştır.”
Kim diyor bunu?
677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men’i ve İlgasına Dair Kanun. Yani TBMM’de, 30 Kasım 1925 günü kabul edilip 13 Aralık 1925 günü yürürlüğe giren kanun diyor.
Bu kanunla Türkiye’deki bütün türbeler kapatılıp kaderlerine terk ediliyor. Uzun süre büyük bir kısmı mezbele halinde kalıyor.
Milletin saygı duyduğu manevi ve tarihi şahsiyetlerin ölüsünden bile korkan zihniyet, türbe ziyaretini bile halkına çok görüyordu. Ama öbür taraftan, Anıtkabir bir türbe hâline getiriliyordu.
Anıtkabir ziyaretleriyle de türbe ziyaretleriyle de ideolojik olarak hiç ilgilenmedim; ilgilenmem de. İsteyen istediği kutsal bildiği mekânı, istediği gibi ziyaret eder.
Ama bir yandan halkın saygı duyduğu manevi şahsiyetlerin türbelerini, “akıl ve çağ dışı” diye kapat; öbür taraftan benzeri bir tavrı seküler bir zihniyetle sürdür.
Bu bir çifte standarttır.
Halkın saygı duyduğu manevî şahsiyetlerin türbelerini ziyarette olsa olsa dinî bir inanç sorunu görülür. Bazıları bunu dinen bir sapma olarak görür... O kadar!.. Ama kimse türbe ziyaretini ideolojikleştirmez; türbede veya kabirde yatandan medet ummaz.
Anıtkabir ziyareti öyle mi?
Bilinçsiz dindarların hurafe şeklinde geliştirdikleri türbe ziyareti ile, Anıtkabir’i ideolojikleştiren kökten laikçilerin ziyareti arasında, fonksiyon olarak hiçbir fark yoktur.
Hatta sade vatandaşın, bireysel rahatlama için yaptığı normal bir türbe ziyareti, ideolojik Anıtkabir ziyaretinin yanında çok masum kalır. Çünkü o vatandaş o türbeye sadece kendisi veya bir yakını için Allah’a dua edip rahatlamak için gider; oysa kökten laikçiler, her “Anıtkabir ayini” arkasından toplumsal gerilimler yaratma amacındadır. Yani, kökten laikçiler, eleştirdiklerine benzemişlerdir.
Prof. Dr. Kadir Cangızbay, bir kitabında güzel bir benzetme yapar. “Mesela bir 10 Kasım sabahı erkenden Marslılar Ankara’ya inse ve Hacı Bayram Camii’ne gitseler, orada birtakım insanların eğilip kalkarak sabah jimnastiği yaptığını zannederler. Aynı Marslılar aynı gün saat 9 civarı Anıtkabir’e gitseler, orada dinî bir ayin var zannederler” der.
Mesele basit bir “ölüden medet umma” meselesi değil; bir zihniyetin yansıtılmasıdır.
Her ayranınız kabardığında, Anıtkabir ziyaretleriyle toplumu ajite etmeye kalkarsanız, yapılanın bilinçsiz dindarın türbe ziyaretine benzeyen ezberinden başka bir şey yapmamış olursunuz.
Hiç darılmaca gücenmece yok... Saygı duyulan bir şahsiyetin mezarı türbe veya ziyaretgâh haline getiriliyorsa, Anıtkabir’i de seküler bir türbe olarak görmek mümkündür.
O zaman nerde kaldı türbelerin kapatılması kanunu?
Prof. Dr. Namık Açıkgöz
1925’te ne denmişti? “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde salâtine aid veya bir tarika veyahud cerr-i menfaate müstenid olanlarla bilumûm sâir türbeler mesdûd ve türbedarlıklar mülgâdır.”
Ne deniyor yukarıdaki cümlede: “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde sultanlara (padişahlara) ait veya bir tarikate veyahut çıkar sağlanmasına dayanan diğer bütün türbeler kapatılmıştır; türbedarlıklar da ortadan kaldırılmıştır.”
Kim diyor bunu?
677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men’i ve İlgasına Dair Kanun. Yani TBMM’de, 30 Kasım 1925 günü kabul edilip 13 Aralık 1925 günü yürürlüğe giren kanun diyor.
Bu kanunla Türkiye’deki bütün türbeler kapatılıp kaderlerine terk ediliyor. Uzun süre büyük bir kısmı mezbele halinde kalıyor.
Milletin saygı duyduğu manevi ve tarihi şahsiyetlerin ölüsünden bile korkan zihniyet, türbe ziyaretini bile halkına çok görüyordu. Ama öbür taraftan, Anıtkabir bir türbe hâline getiriliyordu.
Anıtkabir ziyaretleriyle de türbe ziyaretleriyle de ideolojik olarak hiç ilgilenmedim; ilgilenmem de. İsteyen istediği kutsal bildiği mekânı, istediği gibi ziyaret eder.
Ama bir yandan halkın saygı duyduğu manevi şahsiyetlerin türbelerini, “akıl ve çağ dışı” diye kapat; öbür taraftan benzeri bir tavrı seküler bir zihniyetle sürdür.
Bu bir çifte standarttır.
Halkın saygı duyduğu manevî şahsiyetlerin türbelerini ziyarette olsa olsa dinî bir inanç sorunu görülür. Bazıları bunu dinen bir sapma olarak görür... O kadar!.. Ama kimse türbe ziyaretini ideolojikleştirmez; türbede veya kabirde yatandan medet ummaz.
Anıtkabir ziyareti öyle mi?
Bilinçsiz dindarların hurafe şeklinde geliştirdikleri türbe ziyareti ile, Anıtkabir’i ideolojikleştiren kökten laikçilerin ziyareti arasında, fonksiyon olarak hiçbir fark yoktur.
Hatta sade vatandaşın, bireysel rahatlama için yaptığı normal bir türbe ziyareti, ideolojik Anıtkabir ziyaretinin yanında çok masum kalır. Çünkü o vatandaş o türbeye sadece kendisi veya bir yakını için Allah’a dua edip rahatlamak için gider; oysa kökten laikçiler, her “Anıtkabir ayini” arkasından toplumsal gerilimler yaratma amacındadır. Yani, kökten laikçiler, eleştirdiklerine benzemişlerdir.
Prof. Dr. Kadir Cangızbay, bir kitabında güzel bir benzetme yapar. “Mesela bir 10 Kasım sabahı erkenden Marslılar Ankara’ya inse ve Hacı Bayram Camii’ne gitseler, orada birtakım insanların eğilip kalkarak sabah jimnastiği yaptığını zannederler. Aynı Marslılar aynı gün saat 9 civarı Anıtkabir’e gitseler, orada dinî bir ayin var zannederler” der.
Mesele basit bir “ölüden medet umma” meselesi değil; bir zihniyetin yansıtılmasıdır.
Her ayranınız kabardığında, Anıtkabir ziyaretleriyle toplumu ajite etmeye kalkarsanız, yapılanın bilinçsiz dindarın türbe ziyaretine benzeyen ezberinden başka bir şey yapmamış olursunuz.
Hiç darılmaca gücenmece yok... Saygı duyulan bir şahsiyetin mezarı türbe veya ziyaretgâh haline getiriliyorsa, Anıtkabir’i de seküler bir türbe olarak görmek mümkündür.
O zaman nerde kaldı türbelerin kapatılması kanunu?
Prof. Dr. Namık Açıkgöz
14 Kasım 2013 Perşembe
İŞ BANKASI KURUCU HİSSE SENETİ
İŞ BANKASI KURUCU HİSSE SENETİ
250.000 lirası ödenmiş 1 milyon sermaye ile 26 Ağustos 1924’te tek şube olarak kurulan İş Bankası Mustafa Kemal Atatürk’ün yanı sıra 8 kişilik bir kadro ile işe başlamıştır. Bankanın sermayesi ise Osmanlı Halifesi'nin kurtarılması için yapılan Milli Mücadele'ye destek için Hindistanlı Müslümanlar tarafından gönderilen yaklaşık 600.000 lira'dan karşılanmıştır.
Atatürk'ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak'ın hatıralarının 2. cildinde anlatıldığına göre"Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir. Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz'dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın emrine vermiştir. Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk'e iade edilmişti. Atatürk bu paranın en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabilece ğini düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası'nın temel sermayesi olarak tahsis etti."(Yardım parasından 207 bin lira ise aynı bankadaki 2 nolu hesaba ayriyeten yatırmıştır)
Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre, 30 Haziran 2013 tarihi itibarıyla İş Bankası'nın ortaklık yapısı aşağıdaki gibidir:
İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: % 39,74
Atatürk Hisseleri (Cumhuriyet Halk Partisi): % 28,09
Halka açık pay: % 32,17
250.000 lirası ödenmiş 1 milyon sermaye ile 26 Ağustos 1924’te tek şube olarak kurulan İş Bankası Mustafa Kemal Atatürk’ün yanı sıra 8 kişilik bir kadro ile işe başlamıştır. Bankanın sermayesi ise Osmanlı Halifesi'nin kurtarılması için yapılan Milli Mücadele'ye destek için Hindistanlı Müslümanlar tarafından gönderilen yaklaşık 600.000 lira'dan karşılanmıştır.
Atatürk'ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak'ın hatıralarının 2. cildinde anlatıldığına göre"Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir. Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz'dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın emrine vermiştir. Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk'e iade edilmişti. Atatürk bu paranın en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabilece ğini düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası'nın temel sermayesi olarak tahsis etti."(Yardım parasından 207 bin lira ise aynı bankadaki 2 nolu hesaba ayriyeten yatırmıştır)
Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre, 30 Haziran 2013 tarihi itibarıyla İş Bankası'nın ortaklık yapısı aşağıdaki gibidir:
İş Bankası Munzam Sandık Vakfı: % 39,74
Atatürk Hisseleri (Cumhuriyet Halk Partisi): % 28,09
Halka açık pay: % 32,17
13 Kasım 2013 Çarşamba
Olmasaydın Olmazdık! Böyle Olmazdık
Olmasaydın Olmazdık! Böyle Olmazdık..
Demokratikleşme paketini bizimle beraber tüm dünya merakla bekledi. Paket açıklandığında herkesim hemen hemen yetmez ama Evet dedi!
Ancak aleviler hala bize destek vermiyorsun, bizi kabullenmiyorsun diyor Erdoğan’a…
Nevşehir Üniversitesi’nin adını Hacı Bektaş-ı Veli yapacağız dedi, yaptı…
Din derslerine Alevilik ile ilgili konular yoktu, Aleviliği eğitime işledi…
Dersim katliamını yapan da belli, yaptıran da ama çıktı Erdoğan özür diledi…
Yerleşim bölgelerinde yapılacak ibadet yerlerinde artık “cami” değil, “dini tesis” ismi kullanılıyor…
Dedelere maaş bağlandı, Cemevlerinin tüm giderlerini devlet karşılamaya söz verdi…
Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı kurulacağı söyleniyor, yapılabilir…
Erdoğan: “Mesele Ali’yi sevmekse ben dört dörtlük Alevi’yim” dedi, kabul etmediler…
En sonunda torunumun adını “Ali” koyacağım dedi, yine yaranamadı!
Daha ne yapsın! Alevi mi olsun?
Olmasaydın Olmazdık Ya Resulallah!
Hz. Âdem günah işlediğinde şöyle dua etti:
Ya Rab! Muhammed'in hakkı için benim günahımı bağışlamanı diliyorum.
Allah-u Teâlâ dedi ki: Ey Âdem! Sen Muhammed'i nereden biliyorsun, ben onu daha yaratmadım.
Âdem: Ey Rabbim, Sen beni yarattığında ve ruhundan bana üflediğinde başımı kaldırdım ve arşın sütunları üzerinde 'Lailahe İllallah Muhammedun Rasulullah' yazılı olduğunu gördüm. Ve bildim ki, Sen kendi adının yanına ancak en çok sevdiğin kişinin ismini ilave edersin.
Allah-u Teâlâ dedi ki: Doğru söylüyorsun ey Âdem, o (Hz. Muhammed sav) benim en sevdiğim kulumdur. Sen Benden onun (Hz Muhammed sav) hakkı için istedin, Ben seni bağışladım. Muhammed olmasaydı Ben seni yaratmazdım (Hadis Delâil’un-Nubuvve (5/488) )
Batıl olduğu da baki olduğu da söylenen bu hadis aslında bu sözün “Olmasaydın Olmazdık” Hz. Peygamber’e söylendiğini anlatıyor!
Atatürk olmasaydı olmazdık diyenlere birkaç sorum var;
İşgal altında olurduk, dinimiz, dilimiz, kimliğimiz, giyimimiz değiştirilirdi?
90 yıldır işgal altında değimliyiz? İşgal sadece toprakların etrafının çevrilmesi ile mi olur?
Ne ürettik 90 yıldır, heykelleri daha büyük ve ihtişamlı yapmaktan başka?
Dinimiz değiştirildi diyorlar!
Müslümanlığın hangi şartını tam anlamı ile yaşıyoruz daha düne kadar devlet dairesine giremiyordu başörtülü bacılarımız!
Dilimiz değiştirilirdi diyorlar!
600 yıllık dil, harf değiştirilmedi mi? Onların kullandığı harfleri kullanmıyor muyuz?
Kimliğimiz değiştirilirdi diyorlar!
600 yıllık kimlikleriniz değiştirilmedi mi? Ülkesinde çocuk dünyaya getirmek istemeyen nesiller var şuan!
Giyimimiz, görüntümüz değişirdi diyorlar!
Onlar gibi olmamak değimliydi kaide! Açılmadık yeriniz mi kaldı, değiştirilmedik giyiminiz mi kaldı hatta şunu giyemezsin bunu giyeceksin diye güya demokratikleşme, cumhuriyetleşme adı altında yasalar ile giyim ve kuşamlarınız kısıtlanmadı mı? Şapka devrimi denilen laf-ı güzafdan dolayı binlerce takkeli asılmadı mı?
Evet, Olmasaydı Olmazdık! Böyle Olmazdık ama…
Sivas Kongresi’nin ABD’ye gönderdiği mektup Nutuk’ta neden yer almadı
Sivas Kongresi’nin ABD’ye gönderdiği mektup Nutuk’ta neden yer almadı?
Tarihin çöplüğünden hangi parçaları çıkarıp incelemeliydim?” diye soruyor Michel de Certeau ve ekliyor: “Çöplükleri karıştırdım, kütüphanelerin araştırma salonlarında, yani çok eski cesetlerin ‘muhafaza edildiği’, elden ele gezdirildiği bu mağaralarda saatlerimi geçirdim. Öğrendim ki, bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.”
Filozof, yakın tarihimizin halini anlatmış sanki. Bir enkazın, hatta çöplüğün içinden parçalar arayanlara benziyoruz. Hâlâ; ve galiba uzunca bir süre de böyle olacak.
Sıkı durun! Zira Nutuk’ta ‘Gönderilebilip gönderilmediğini hatırlamıyorum’ cümlesiyle üstü örtülmek istenen ‘muzır’ bir belgenin Sivas Kongresi tutanaklarındaki Osmanlıca orijinaline ulaşmış durumdayım. (Kongre tutanaklarını gün yüzüne çıkaran Recep Toparlı ve basımına destek olan Sivas Belediyesi Başkanı Doğan Ürgüp’e okkalı bir teşekkür boynumuzun borcu. Buruciye Yayınları’na da elbette.)
İşte Sivas Kongresi’nden ABD Senatosu’na gönderilen ve gelip Osmanlı ülkesinin durumunu inceleyip “manda” diyemedikleri için “müzaheret”te bulunup bulunmayacaklarına karar vermelerini isteyen o telgrafın hikâyesi...
1919 Eylül’ünün 4. günü perşembeye rastlıyordu. Sivas Kongresi öğleden sonra saat 3’te açılacaktı. Başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa açış nutkunu “Heyetin başarılı olması temennilerini Allah’ın huzuruna yükseltirim” sözleriyle noktalamıştı. Bir ay önce sona eren Erzurum Kongresi’nden sonra ikinci büyük adım atılacaktı.
Telgrafın ‘ıslak imzalı’ orijinal kopyası Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde çıktı. Altta Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve diğerlerinin Latin harfli imzaları okunuyor.
Yalnız Erzurum beyannamesinin 7. maddesine konulan “milliyet esaslarına saygılı ve ülkemize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin fennî, sınaî, iktisadî yardımını memnuniyetle karşılarız” ifadesindeki ‘devletin’ hangisi olduğu sorulmaz genellikle. Üstü örtülmeye çalışılsa da, kastedilenin ABD olduğu kesindir.
Aynı madde Sivas Kongresi’nde de gündeme gelmişti. O kadar ki, Amerika’dan talep edilecek olan ‘manda’ya manda denilip denilemeyeceği bile tartışılmıştı. Ancak Sivas beyannamesinin 7. maddesine de aynen kurulacak olan bu garip ifadenin ardından öyle bir karar alınmıştı ki, sonucunda ABD Senatosu’na bir telgraf çekilecek ve açıkça yardım istenilecekti.
Resmi tarihi rahatsız eden telgraf
Ancak bu telgraf uzun yıllar unutturulmaya çalışılmış, varlığı dilden dile dolaşmış ve nihayet Demokrat Parti devrinin sonlarına doğru eski Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’nun çabalarıyla Senato Arşivi’ndeki orijinaline ulaşılabilmişti. Derken inkılâp tarihi kitaplarımıza girmemekte hâlâ inat eden belgenin bizzat M.Kemal Paşa ve Rauf Bey vd. imzalı nüshasına Hoover Enstitüsü’nde ulaşılacaktı. Şimdi onu Sivas Kongresi’nin Osmanlıca kaleme alınmış resmi tutanaklarından okuma imkânımız var.
Böylece Sivas’tan Washington’a çekilen telgrafın bütün nüshaları elimizde. Ancak telgraf neden saklanmıştı? Sebebi basit: 1927 tarihli Nutuk’taki kurguya ters düştüğü için. ABD’ye “Gelin, tarafsız bir devlet gözüyle imparatorluğun her tarafında inceleme yapın”, denilmesi yeni inşa edilmeye çalışılan Tarih’e aykırı düşüyordu zira.
Nitekim Nutuk’ta ABD’den Anadolu’ya bir heyet çağrılması teklifinden şöyle bahsedilir: “Kongre başkanlık divanının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak önem atfetmiş değildim.”
Ancak Nutuk her şey değildir ve tarihi ondan başlatıp onda bitiren takımın tarihçilikte amatör bile olamayacağını bilmek için tahsile ihtiyaç yoktur. İnkılâp tarihçilerimizin dikkatinden kaçan bir belge, aslında Mustafa Kemal’in kafasında daha telgraftan bir ay önce, 12 Ağustos 1919’da “manda” fikrinin yer ettiğini göstermektedir. Mustafa Kemal, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya aynen şunları yazmış:
“Erzurum Kongresi’nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin içerdiği ima ve açıklıktan ibarettir. Daha fazlası kabil olmadı.” (Cebesoy, Kuva-yı Milliye’nin İçyüzü, Temel: 2002, s. 106-7.)
Atatürkçülüğünden kimsenin şüphe edemeyeceği Prof. Sina Akşin bile Sivas’ta kongreye başkanlık eden M.Kemal’in manda meselesi tartışılırken seyirci kalışını garipsemektedir. Nitekim tutanaklardaki şu sözler de Kemal Paşa’ya aittir:
“Eğer her halde biz yardıma muhtaçsak bu yardımın Amerika tarafından yapılmasını tercih ederiz, bu cihet arzu ve temenni edilir. Bununla beraber iç ve dış bağımsızlığımızı da kaybetmek istemiyoruz” (s. 89).
Şimdi gelelim telgrafın ne dediğine: Sivas Kongresi tutanaklarındaki metnin son paragrafının sadeleştirilmişi şöyle:
ABD’li gözüyle Sivas Kongresi
“Sivas Kongresi’nin başlıca kararlarından olup bugün oybirliğiyle kabul ettiği bir karara dayanarak Amerika Senatosu’ndan özel bir heyetin Osmanlı memleketlerine gönderilmesini ve bu suretle memleketimiz ahalisi hakkında Avrupa tarafından körü körüne bir karar alınıp barışın o suretle kararlaştırılmasından önce “Memalik-i Şahane”nin (Osmanlı topraklarının) söz konusu heyet tarafından baştan başa ziyaret edilip bugünkü gerçek durumun her türlü çıkar hissinden azade ve tarafsız bir kılı kırk yaran bakışla incelenmesini insanlığın sükûnu ve adalet hakkı namına rica eder.”
Evet, rica ederiz. Ancak ABD nedense bu ricaya cevap vermez. Belki de o sırada Türkiye’de bulunan Harbord heyetinin aynı görevle gönderilmiş olmasını yeterli saymıştır. Nitekim Harbord’un verdiği rapor da Türkiye mandasını kabul etmenin aleyhindedir.
Bizzat ulusalcıların yayın organı Kaynak Yayınları arasında çıkan Dr. Deniz Bilgen’in “ABD’li Gözüyle Sivas Kongresi” adlı kitabında telgrafın Mustafa Kemal’de rahatsızlık yarattığını, Damat Ferid’in bile bağımsızlıktan bahsettiği bir zamanda Sivas’tan “müzaheret” (mandanın sulandırılmışı) talebinin çıkmasının kamuoyu desteğini kaybettireceği uyarılarının yapıldığını belirtir. Nitekim Kongre’ye katılmasına izin verilen tek yabancı gazeteci Brown, M.Kemal Paşa’nın kendisine şöyle dediğini yazacaktır:
“Türkiye, Amerika’nın yardıma gelmesini istiyor… Amerika bunu kabul ederse sizi temin ederim ki, Türkiye, Amerika’nın bütün şartlarını kabul edecek. Sivas Kongresi doğrudan ABD mandasını kabul etmek istemiyor, çünkü evvela biz ABD’nin bunu kabul edip etmeyeceğinden emin değiliz.” (Bilgen, s. 190)
Ne demişti filozofumuz? Bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.” Sivas Kongresi tutanaklarında “gizlenen” ve bize karşı “direnen” o yapılanmayı buldunuz mu acaba?
m.armagan@zaman.com.tr
Tarihin çöplüğünden hangi parçaları çıkarıp incelemeliydim?” diye soruyor Michel de Certeau ve ekliyor: “Çöplükleri karıştırdım, kütüphanelerin araştırma salonlarında, yani çok eski cesetlerin ‘muhafaza edildiği’, elden ele gezdirildiği bu mağaralarda saatlerimi geçirdim. Öğrendim ki, bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.”
Filozof, yakın tarihimizin halini anlatmış sanki. Bir enkazın, hatta çöplüğün içinden parçalar arayanlara benziyoruz. Hâlâ; ve galiba uzunca bir süre de böyle olacak.
Sıkı durun! Zira Nutuk’ta ‘Gönderilebilip gönderilmediğini hatırlamıyorum’ cümlesiyle üstü örtülmek istenen ‘muzır’ bir belgenin Sivas Kongresi tutanaklarındaki Osmanlıca orijinaline ulaşmış durumdayım. (Kongre tutanaklarını gün yüzüne çıkaran Recep Toparlı ve basımına destek olan Sivas Belediyesi Başkanı Doğan Ürgüp’e okkalı bir teşekkür boynumuzun borcu. Buruciye Yayınları’na da elbette.)
İşte Sivas Kongresi’nden ABD Senatosu’na gönderilen ve gelip Osmanlı ülkesinin durumunu inceleyip “manda” diyemedikleri için “müzaheret”te bulunup bulunmayacaklarına karar vermelerini isteyen o telgrafın hikâyesi...
1919 Eylül’ünün 4. günü perşembeye rastlıyordu. Sivas Kongresi öğleden sonra saat 3’te açılacaktı. Başkan seçilen Mustafa Kemal Paşa açış nutkunu “Heyetin başarılı olması temennilerini Allah’ın huzuruna yükseltirim” sözleriyle noktalamıştı. Bir ay önce sona eren Erzurum Kongresi’nden sonra ikinci büyük adım atılacaktı.
Telgrafın ‘ıslak imzalı’ orijinal kopyası Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde çıktı. Altta Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve diğerlerinin Latin harfli imzaları okunuyor.
Yalnız Erzurum beyannamesinin 7. maddesine konulan “milliyet esaslarına saygılı ve ülkemize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin fennî, sınaî, iktisadî yardımını memnuniyetle karşılarız” ifadesindeki ‘devletin’ hangisi olduğu sorulmaz genellikle. Üstü örtülmeye çalışılsa da, kastedilenin ABD olduğu kesindir.
Aynı madde Sivas Kongresi’nde de gündeme gelmişti. O kadar ki, Amerika’dan talep edilecek olan ‘manda’ya manda denilip denilemeyeceği bile tartışılmıştı. Ancak Sivas beyannamesinin 7. maddesine de aynen kurulacak olan bu garip ifadenin ardından öyle bir karar alınmıştı ki, sonucunda ABD Senatosu’na bir telgraf çekilecek ve açıkça yardım istenilecekti.
Resmi tarihi rahatsız eden telgraf
Ancak bu telgraf uzun yıllar unutturulmaya çalışılmış, varlığı dilden dile dolaşmış ve nihayet Demokrat Parti devrinin sonlarına doğru eski Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’nun çabalarıyla Senato Arşivi’ndeki orijinaline ulaşılabilmişti. Derken inkılâp tarihi kitaplarımıza girmemekte hâlâ inat eden belgenin bizzat M.Kemal Paşa ve Rauf Bey vd. imzalı nüshasına Hoover Enstitüsü’nde ulaşılacaktı. Şimdi onu Sivas Kongresi’nin Osmanlıca kaleme alınmış resmi tutanaklarından okuma imkânımız var.
Böylece Sivas’tan Washington’a çekilen telgrafın bütün nüshaları elimizde. Ancak telgraf neden saklanmıştı? Sebebi basit: 1927 tarihli Nutuk’taki kurguya ters düştüğü için. ABD’ye “Gelin, tarafsız bir devlet gözüyle imparatorluğun her tarafında inceleme yapın”, denilmesi yeni inşa edilmeye çalışılan Tarih’e aykırı düşüyordu zira.
Nitekim Nutuk’ta ABD’den Anadolu’ya bir heyet çağrılması teklifinden şöyle bahsedilir: “Kongre başkanlık divanının imzalarıyla bu yolda bir mektup hazırlandığını hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba özel olarak önem atfetmiş değildim.”
Ancak Nutuk her şey değildir ve tarihi ondan başlatıp onda bitiren takımın tarihçilikte amatör bile olamayacağını bilmek için tahsile ihtiyaç yoktur. İnkılâp tarihçilerimizin dikkatinden kaçan bir belge, aslında Mustafa Kemal’in kafasında daha telgraftan bir ay önce, 12 Ağustos 1919’da “manda” fikrinin yer ettiğini göstermektedir. Mustafa Kemal, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya aynen şunları yazmış:
“Erzurum Kongresi’nin Amerikan mandaterliği hakkında yazılabilecek şey ancak kongre beyannamesinin 7. maddesinin içerdiği ima ve açıklıktan ibarettir. Daha fazlası kabil olmadı.” (Cebesoy, Kuva-yı Milliye’nin İçyüzü, Temel: 2002, s. 106-7.)
Atatürkçülüğünden kimsenin şüphe edemeyeceği Prof. Sina Akşin bile Sivas’ta kongreye başkanlık eden M.Kemal’in manda meselesi tartışılırken seyirci kalışını garipsemektedir. Nitekim tutanaklardaki şu sözler de Kemal Paşa’ya aittir:
“Eğer her halde biz yardıma muhtaçsak bu yardımın Amerika tarafından yapılmasını tercih ederiz, bu cihet arzu ve temenni edilir. Bununla beraber iç ve dış bağımsızlığımızı da kaybetmek istemiyoruz” (s. 89).
Şimdi gelelim telgrafın ne dediğine: Sivas Kongresi tutanaklarındaki metnin son paragrafının sadeleştirilmişi şöyle:
ABD’li gözüyle Sivas Kongresi
“Sivas Kongresi’nin başlıca kararlarından olup bugün oybirliğiyle kabul ettiği bir karara dayanarak Amerika Senatosu’ndan özel bir heyetin Osmanlı memleketlerine gönderilmesini ve bu suretle memleketimiz ahalisi hakkında Avrupa tarafından körü körüne bir karar alınıp barışın o suretle kararlaştırılmasından önce “Memalik-i Şahane”nin (Osmanlı topraklarının) söz konusu heyet tarafından baştan başa ziyaret edilip bugünkü gerçek durumun her türlü çıkar hissinden azade ve tarafsız bir kılı kırk yaran bakışla incelenmesini insanlığın sükûnu ve adalet hakkı namına rica eder.”
Evet, rica ederiz. Ancak ABD nedense bu ricaya cevap vermez. Belki de o sırada Türkiye’de bulunan Harbord heyetinin aynı görevle gönderilmiş olmasını yeterli saymıştır. Nitekim Harbord’un verdiği rapor da Türkiye mandasını kabul etmenin aleyhindedir.
Bizzat ulusalcıların yayın organı Kaynak Yayınları arasında çıkan Dr. Deniz Bilgen’in “ABD’li Gözüyle Sivas Kongresi” adlı kitabında telgrafın Mustafa Kemal’de rahatsızlık yarattığını, Damat Ferid’in bile bağımsızlıktan bahsettiği bir zamanda Sivas’tan “müzaheret” (mandanın sulandırılmışı) talebinin çıkmasının kamuoyu desteğini kaybettireceği uyarılarının yapıldığını belirtir. Nitekim Kongre’ye katılmasına izin verilen tek yabancı gazeteci Brown, M.Kemal Paşa’nın kendisine şöyle dediğini yazacaktır:
“Türkiye, Amerika’nın yardıma gelmesini istiyor… Amerika bunu kabul ederse sizi temin ederim ki, Türkiye, Amerika’nın bütün şartlarını kabul edecek. Sivas Kongresi doğrudan ABD mandasını kabul etmek istemiyor, çünkü evvela biz ABD’nin bunu kabul edip etmeyeceğinden emin değiliz.” (Bilgen, s. 190)
Ne demişti filozofumuz? Bütün bu geçmişte gizlenen ve bize karşı direnen belli bir yapılanma var.” Sivas Kongresi tutanaklarında “gizlenen” ve bize karşı “direnen” o yapılanmayı buldunuz mu acaba?
m.armagan@zaman.com.tr
12 Kasım 2013 Salı
İkiyüzlü cumhuriyet anlayışı
İkiyüzlü cumhuriyet anlayışı!
Bu ülkede Allah ve Peygamber aleyhinde konuşmak, atıp tutmak ifade özgürlüğüne girer ama devrimler ve tabuları aleyhinde konuşmak adamı hapse attırır. Hatta daha da ileri süründürür.
Yıllarca çifte standartlı bir cumhuriyet anlayışı, çağdaşlık, muasır, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmak olarak halka tanıtılmaya ve yutturmaya çalışıldı.
Kemalist ideoloji çağdaş bir korku imparatorluğu kurarak krallıklara ve padişahlıklara bile taş çıkartacak birçok
despotluk örnekleri verdi. Hepsi de tarihimizin kara lekeleri olarak ortada sırıtıyor.
Devrim diye yapılan değişimler, istiklal mahkemeleri, takriri sükûn kanunu, tek parti diktatörlüğünde işlenen despotizm örnekleri, cinayetler zinciri… Her biri anlatılmaya kalkışılsa ayrı ayrı ciltler dolusu kitaplar eder.
Şımarıkça, sınıfsal kibirle, dindarlara parmak sallamanın bu ülkedeki milyonlarca müslümanı ne kadar rencide ettiğini düşünmeye bile tenezzül etmeyen halkçıları, bu saçmalıklarını cumhuriyet diye malzeme olarak kullananları, çağdaşlık edebiyatıyla çağ atlayacaklarını zanneden ahmakları doğuran, büyüten ve başıboş sokaklara salan da cumhurdan kopuk bu ikiyüzlü cumhuriyet anlayışıdır.
Cumhuriyet kuruluşundan kısa bir müddet sonra çifte standartlı bir politika üzerine inşa edilip oturtuldu. Dünyadaki bunca gelişmelere, evrensel değerlere dönüşe rağmen bazıları bir türlü fabrika ayarlarından vazgeçemediler.
Kibirleri öylesine derinlere işlemişti ki en demokrat, en özgürlükçü, en çok bağımsızlık yanlısı olanlar bile son on yıllık zaman sürecinde havlu atmış sekülerizmin konforlu ayrıcalık ve lüksüne geri dönmek zorunda kalmıştır.
Biz devletiz, devlet bizden sorulur, anayasa ve kanunların üzerinde bizim irademiz vardır diye efelenen bürokratlar ve askerler son onyıl zarfında gerçekten kendilerinin zurnanın son deliği bile olmadığı, iddialarının bir karın gurultusundan ibaret olduğu gerçeği ile yüzleştiler.
Devlet içinde yuvalanan kanun tanımazlar, mafyalar, çeteler devletin güçlü eli ve bileği karşısında dize geldiler, yenildiler. Balonları söndü, havaları indi, forsları söküldü.
Bazıları hükümetin her açıklamasına muhtıra yazmak, cevap vermek, Rejim krizi çıkarmak gibi bir görevlerinin olmadığını anladılar. Had ve hudutlarının nereye kadar olduğu kendilerine kibarca bildirildi.
Başbakan'ın her sözü, hükümetin her adımı, falan hoca efendilerin her açıklamalarının arkasından bir rejim krizi çıkarmak isteyen çevrelerin oyunları artık yalama oldu.
CHP'nin çarşaflı kadınlara rozet takıp Müslüman çevrelere şirin görünme taktikleri, iki yüzlülük sınırlarını defalarca çiğnedi. Şimdi kimse tarafından ciddiye alınmıyorlar.
Ulusalcı laikler, dindarlarla eşit vatandaş olduklarını hazmedemedikleri müddetçe bu ülkede etkili siyasi bir rol oynayamayacaklarını anlamış görünüyorlar. Sarıgül kartı öne sürdükleri kurt yemiş ahşap bir Turuva atından başka bir oyun değil.
Ulusalcı laiklerin Mursi'ye karşı darbe yapan Sisi'nin başarılı olması için dua etmekten başka tesellileri kalmadı. Bu duayı yapanlar ve buna Âmin diyenlerin dualarının kabul olma olasılığı zaten yok. Allah zalimlere yardım etmez, onların dualarını da kabul etmez.
Gerek dış güçler, gerekse Türkiye'deki İslam düşmanı güçler AK Parti'yi alt edemeyeceklerini biliyorlar. Bütün hayalleri Tayyip Erdoğan'sız bir AK Parti.
İçerden ve dışarıdan Başbakan'ın sürekli hedef tahtası haline getirilmesi toplum mühendisleri tarafından hesabı kitabı yapılmış, bilinçli bir ayak oyunu.
Oyun kuranların bir hesabı var elbette. Ama Allah'ın da bir hesabı var. Allah'ın hesabının hesap kuranların bütün hesaplarının üzerinde olduğunu en çok kendisine inanan ve iman edenler bilir.
Bunca tecrübelerden sonra ikiyüzlü cumhuriyet anlayışının fabrika ayarlarına geri dönmek isteyenlerin oyunu artık tutmayacaktır.
Arif Altunbaş
Bu ülkede Allah ve Peygamber aleyhinde konuşmak, atıp tutmak ifade özgürlüğüne girer ama devrimler ve tabuları aleyhinde konuşmak adamı hapse attırır. Hatta daha da ileri süründürür.
Yıllarca çifte standartlı bir cumhuriyet anlayışı, çağdaşlık, muasır, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkmak olarak halka tanıtılmaya ve yutturmaya çalışıldı.
Kemalist ideoloji çağdaş bir korku imparatorluğu kurarak krallıklara ve padişahlıklara bile taş çıkartacak birçok
despotluk örnekleri verdi. Hepsi de tarihimizin kara lekeleri olarak ortada sırıtıyor.
Devrim diye yapılan değişimler, istiklal mahkemeleri, takriri sükûn kanunu, tek parti diktatörlüğünde işlenen despotizm örnekleri, cinayetler zinciri… Her biri anlatılmaya kalkışılsa ayrı ayrı ciltler dolusu kitaplar eder.
Şımarıkça, sınıfsal kibirle, dindarlara parmak sallamanın bu ülkedeki milyonlarca müslümanı ne kadar rencide ettiğini düşünmeye bile tenezzül etmeyen halkçıları, bu saçmalıklarını cumhuriyet diye malzeme olarak kullananları, çağdaşlık edebiyatıyla çağ atlayacaklarını zanneden ahmakları doğuran, büyüten ve başıboş sokaklara salan da cumhurdan kopuk bu ikiyüzlü cumhuriyet anlayışıdır.
Cumhuriyet kuruluşundan kısa bir müddet sonra çifte standartlı bir politika üzerine inşa edilip oturtuldu. Dünyadaki bunca gelişmelere, evrensel değerlere dönüşe rağmen bazıları bir türlü fabrika ayarlarından vazgeçemediler.
Kibirleri öylesine derinlere işlemişti ki en demokrat, en özgürlükçü, en çok bağımsızlık yanlısı olanlar bile son on yıllık zaman sürecinde havlu atmış sekülerizmin konforlu ayrıcalık ve lüksüne geri dönmek zorunda kalmıştır.
Biz devletiz, devlet bizden sorulur, anayasa ve kanunların üzerinde bizim irademiz vardır diye efelenen bürokratlar ve askerler son onyıl zarfında gerçekten kendilerinin zurnanın son deliği bile olmadığı, iddialarının bir karın gurultusundan ibaret olduğu gerçeği ile yüzleştiler.
Devlet içinde yuvalanan kanun tanımazlar, mafyalar, çeteler devletin güçlü eli ve bileği karşısında dize geldiler, yenildiler. Balonları söndü, havaları indi, forsları söküldü.
Bazıları hükümetin her açıklamasına muhtıra yazmak, cevap vermek, Rejim krizi çıkarmak gibi bir görevlerinin olmadığını anladılar. Had ve hudutlarının nereye kadar olduğu kendilerine kibarca bildirildi.
Başbakan'ın her sözü, hükümetin her adımı, falan hoca efendilerin her açıklamalarının arkasından bir rejim krizi çıkarmak isteyen çevrelerin oyunları artık yalama oldu.
CHP'nin çarşaflı kadınlara rozet takıp Müslüman çevrelere şirin görünme taktikleri, iki yüzlülük sınırlarını defalarca çiğnedi. Şimdi kimse tarafından ciddiye alınmıyorlar.
Ulusalcı laikler, dindarlarla eşit vatandaş olduklarını hazmedemedikleri müddetçe bu ülkede etkili siyasi bir rol oynayamayacaklarını anlamış görünüyorlar. Sarıgül kartı öne sürdükleri kurt yemiş ahşap bir Turuva atından başka bir oyun değil.
Ulusalcı laiklerin Mursi'ye karşı darbe yapan Sisi'nin başarılı olması için dua etmekten başka tesellileri kalmadı. Bu duayı yapanlar ve buna Âmin diyenlerin dualarının kabul olma olasılığı zaten yok. Allah zalimlere yardım etmez, onların dualarını da kabul etmez.
Gerek dış güçler, gerekse Türkiye'deki İslam düşmanı güçler AK Parti'yi alt edemeyeceklerini biliyorlar. Bütün hayalleri Tayyip Erdoğan'sız bir AK Parti.
İçerden ve dışarıdan Başbakan'ın sürekli hedef tahtası haline getirilmesi toplum mühendisleri tarafından hesabı kitabı yapılmış, bilinçli bir ayak oyunu.
Oyun kuranların bir hesabı var elbette. Ama Allah'ın da bir hesabı var. Allah'ın hesabının hesap kuranların bütün hesaplarının üzerinde olduğunu en çok kendisine inanan ve iman edenler bilir.
Bunca tecrübelerden sonra ikiyüzlü cumhuriyet anlayışının fabrika ayarlarına geri dönmek isteyenlerin oyunu artık tutmayacaktır.
Arif Altunbaş
Aziz Üstel: LOZAN’I hep bir zafer olarak yutturmuşlar bize
Aziz Üstel: LOZAN’I hep bir zafer olarak yutturmuşlar bize…
LOZAN’I hep bir zafer olarak yutturmuşlar bize. Ama İngiltere, nedense, Lord Curzon’u omuzlara almış, Lozan fatihi diye; İngiltere’nin yitirdiği itibarını yeniden kazandıran adam katına oturtmuş.
Yunanistan’a gelince tek kuruş savaş tazminatı ödememiş, adaları ve de Batı Trakya’yı almış. Fransa? Sancak Bölgesini (İskenderun-Antakya) elinde tutarak dönmüş Lozan’dan.
Ee? Biz ne aldık Lozan’da? Hiçbir şey! Bunu söyleyen de İsmet İnönü, bendeniz değil:
Başka milletleri memnun etmek için savunma araçlarından vazgeçen Türkiye’yi tarihin nasıl yargılayacağını bilmiyorum. Askerden tecrit adı altında kabul ettiğimiz fedakarlıkların, misakı milli sınırlarımızı ağır surette baltaladığını görüyorum. İtilaf Devletleri ne istiyorsa onu tamamen kabul ediyoruz. (Aralık 1922)
Gerek Sevr gerekse Lozan, İngiltere’nin Ortadoğu petrollerine konmasını sağlayan iki anlaşmadır sonuçları açısından. Bakınız, Sevr’de sınırlarımız dışında kalan Çölemerik (Hakkari merkez) Lozan’da sınırlarımız içine alındı; Sevr’de sınırlarımız içinde kalan Musul, Lozan’da sınırlarımız dışına çıkarıldı. Özetlersek Lozan, bizim ne yapıp edip bir sınır belirleyerek bağımsızlığımızı elde etmemiz, İngilizlerinse Musul ve Kerkük’teki müthiş yeraltı zenginliklerine sahip olmaları üzerine kurgulanmıştı.
Aziz ÜSTEL – 1 Mart 2012
LOZAN’I hep bir zafer olarak yutturmuşlar bize. Ama İngiltere, nedense, Lord Curzon’u omuzlara almış, Lozan fatihi diye; İngiltere’nin yitirdiği itibarını yeniden kazandıran adam katına oturtmuş.
Yunanistan’a gelince tek kuruş savaş tazminatı ödememiş, adaları ve de Batı Trakya’yı almış. Fransa? Sancak Bölgesini (İskenderun-Antakya) elinde tutarak dönmüş Lozan’dan.
Ee? Biz ne aldık Lozan’da? Hiçbir şey! Bunu söyleyen de İsmet İnönü, bendeniz değil:
Başka milletleri memnun etmek için savunma araçlarından vazgeçen Türkiye’yi tarihin nasıl yargılayacağını bilmiyorum. Askerden tecrit adı altında kabul ettiğimiz fedakarlıkların, misakı milli sınırlarımızı ağır surette baltaladığını görüyorum. İtilaf Devletleri ne istiyorsa onu tamamen kabul ediyoruz. (Aralık 1922)
Gerek Sevr gerekse Lozan, İngiltere’nin Ortadoğu petrollerine konmasını sağlayan iki anlaşmadır sonuçları açısından. Bakınız, Sevr’de sınırlarımız dışında kalan Çölemerik (Hakkari merkez) Lozan’da sınırlarımız içine alındı; Sevr’de sınırlarımız içinde kalan Musul, Lozan’da sınırlarımız dışına çıkarıldı. Özetlersek Lozan, bizim ne yapıp edip bir sınır belirleyerek bağımsızlığımızı elde etmemiz, İngilizlerinse Musul ve Kerkük’teki müthiş yeraltı zenginliklerine sahip olmaları üzerine kurgulanmıştı.
Aziz ÜSTEL – 1 Mart 2012
Prof. Dr. Cemil KOÇAK: Atatürkçülük demokrasiye izin vermez!.
Prof. Dr. Cemil KOÇAK: Atatürkçülük demokrasiye izin vermez!.
Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cemil Koçak, “cumhuriyetin temel ilkeleri” sözünü eleştirirken, “Cumhuriyetin içi, kendisiyle ilgisi olmayan laiklik meselesiyle doldurulmaya çalışılıyor. Aslında Atatürkçülük laiklik meselesidir. Bugün Atatürkçülükten geriye ne kaldı derseniz, laiklik meselesi kaldı. Atatürkçülüğün içinde demokratik bir mesele hiç yok” dedi. “Atatürk dinin insanlar üzerindeki baskısının ancak otoriter bir düzende ortadan kaldırılabileceğine inanıyor” diyen Koçak, Atatürkçülüğün çağdaş demokrasiye izin vermeyeceğini söyledi.
Atatürk camiye gitti mi?
Radikal’de Neşe Düzel’in sorularını cevaplayan Koçak şöyle konuştu: “Atatürk meşhur Medenî Bilgiler kitabında, ‘İslâm Arapların dinidir… Biz ise Türküz… İslâm bizi geriletti… Bizden uzak dursun’ havasında bir söz ediyor. 1930’larda söylenmiş bir söz bu. Bizim için hangi Atatürk geçerli, bunu söyleyen Atatürk mü, Meclisi duayla açan Atatürk mü? Atatürk gidip camide halka hutbe de okuyor. Balıkesir’de bir camide konuşuyor. Yapacaklarını, İslâm da bunları emrediyor diye anlatıyor. Atatürk ondan sonra hiç camiye gitmiş mi? Gitmemiş.”
14.11.2006 – Prof. Dr. Cemil KOÇAK
Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cemil Koçak, “cumhuriyetin temel ilkeleri” sözünü eleştirirken, “Cumhuriyetin içi, kendisiyle ilgisi olmayan laiklik meselesiyle doldurulmaya çalışılıyor. Aslında Atatürkçülük laiklik meselesidir. Bugün Atatürkçülükten geriye ne kaldı derseniz, laiklik meselesi kaldı. Atatürkçülüğün içinde demokratik bir mesele hiç yok” dedi. “Atatürk dinin insanlar üzerindeki baskısının ancak otoriter bir düzende ortadan kaldırılabileceğine inanıyor” diyen Koçak, Atatürkçülüğün çağdaş demokrasiye izin vermeyeceğini söyledi.
Atatürk camiye gitti mi?
Radikal’de Neşe Düzel’in sorularını cevaplayan Koçak şöyle konuştu: “Atatürk meşhur Medenî Bilgiler kitabında, ‘İslâm Arapların dinidir… Biz ise Türküz… İslâm bizi geriletti… Bizden uzak dursun’ havasında bir söz ediyor. 1930’larda söylenmiş bir söz bu. Bizim için hangi Atatürk geçerli, bunu söyleyen Atatürk mü, Meclisi duayla açan Atatürk mü? Atatürk gidip camide halka hutbe de okuyor. Balıkesir’de bir camide konuşuyor. Yapacaklarını, İslâm da bunları emrediyor diye anlatıyor. Atatürk ondan sonra hiç camiye gitmiş mi? Gitmemiş.”
14.11.2006 – Prof. Dr. Cemil KOÇAK
İdrakimize Vurulan Atatürkçülük Zincirini Ne Zaman Kıracağız?
İdrakimize Vurulan Atatürkçülük Zincirini Ne Zaman Kıracağız?
Boyunlarında sağcı, solcu, liberal ve milliyetçi-muhafazakâr künyeler olan bir kısım akademisyen, yazar ve televizyon allâmeleri, “Atatürkçülük beyazdı, maviydi, sarıydı, siyahtı, sertti, yumuşaktı...” iddialarıyla sanki Atatürkçülük, devletin kendisiymiş gibi başı sonu yanlış olan bir ideoloji üstünde tartışıp duruyorlar.
Farklı görüşler ileri sürüyor gibi görünseler de hepsi de iddialarında Atatürkçülüğü esas almaktadır. Onların bu durumu Cizvit papazlarının tartışmalarına benziyor.
Ortaçağ Paris’inde devrin ileri gelen papazları “atın ağzında kaç tane diş olduğunu?” tartışmak gayesiyle bir kilisede toplanmışlar. Rahatsız edilmemek için kilisenin kapılarını kapattırıp nöbetçiler dikmişler. Aradan birkaç gün geçmiş kapılar açılmamış, bir hafta geçmiş gene açılmamış. Sonuçta tartıştıkları “önemli mevzuda” bir türlü anlaşmaya varamamışlar. Çünkü “Atın ağzında kaç tane diş olduğu İncil’de bildirilmemiş.
Genç bir papaz, “tartışmaya son verecek çok kolay bir çözüm var, dışarıya çıkıp bir at bulalım, ağzını açıp kaç tane dişi olduğunu sayalım” demiş. Kıdemli papazlar, “İncil’de bildirilmeyen bir bilginin gerçekliği kabul edilemez” diyerek, onu aforoz etmişler.
Atatürkçülüğü esas alarak tartışan her grubun hareket noktası, papazların hareket noktasına benziyor: “Atatürkçülükte bu var mı yok mu?” tartışması yapıyorlar.
ATATÜRKÇÜLÜKTEN ÖNCE BİR ÖNCE YOK,
ATATÜRKÇÜLÜKTEN SONRA BİR SONRA YOK
Farklı gibi görünen grupların tartışmalarından şu düşünce ortaya çıkıyor: “Atatürkçülükten önce bir önce yok, Atatürkçülükten sonra bir sonra yok.” Hepsi de aynı görüş ve ideolojiyi savunuyorlar.
“O dedi ki”, “O öyle dememişti”, “O aslında şunu demek istemişti”, “onu demek istememişti”, “Atatürkçülüğün en doğrusu şöyledir” gibi abes iddialarla Atatürkçülüğü millî ölçülerimizi belirleyen temel değer olarak görenlerin hâlleri utanç vericidir.
Atatürkçülük bir “izm”ler “mağarası”dır. Bu mağarada konuşanlar, millî değerlerimizi bu mağaranın kavramlarıyla tesbit etmeye çalışanlar, hakikati bu mağaranın duvarlarındaki tâgutî “önder” gölgelerinde arayanlar, medeniyet ve millet köklerimize ihanet ettiklerinin farkında mıdırlar?
Sanki Atatürkçülük, menşeimizin umdeleri ve milleti meydana getiren bin yıllık medeniyetin adı. Oysa Atatürkçülük, idrakleri iğdiş edilmiş, millî varlığını bu sun’î ideoloji üzerinden açıklamaya çalışan bir zümrenin putudur. Dahası, bu ülkenin doksan yıllık zamanını heba eden ve milletin, İslâmî değerlerine bağlı bir tesanüt içinde tekâmül etmesine mâni olan ceberrut bir rejimdir.
Atatürkçülüğü milletin yeniden doğuşu ve tecdidi gibi gösterenler, devletin ve milletin varoluşuna dair her meselenin çâresini bu ucube ideolojide arayanlar, bu ülkeye en büyük zarar veren eblehlerdir.
Solcuların karşısında görünüp, fakat bu güruh gibi Atatürkçülüğe sarılarak, Türk Devleti’ni bu indî ideoloji ve ilkelerle târif eden, millet oluşumuzu ve “millî kimliğimizi” Atatürkçü kavramlarla açıklamaya çalışan bir kısım statükocu “milliyetçiler” de İslâmî köklerimize bağlı yolun önünü en az solcular kadar kapatmakla vebâl altındadırlar.
Farklı kutuplarda durduğunu sanan herkes bu patolojik ideolojinin son kenar çizgisinde de olsa, tenkitler de yapsa, Atatürkçülüğü kökten reddetmedikçe Atatürkçülük lekesi taşıyor demektir.
Çünkü Atatürkçülüğün ortasında ve kenarında olmak mahiyet farkı arz etmez, sadece derece farkını gösterir. İslâmî mânasıyla millî bir hareketin içinde olduğu iddiasıyla yola çıkıp da ucundan kenarından Atatürkçülükten bir dirhem teori ve kavram alınsa o fikir ve hareket Atatürkçülük lekesi taşımaktan kurtulamaz.
ATATÜRKÇÜLÜK ZİNCİRİNE BAĞLI OLDUĞUNU BİLMEYENLER
Bu ülkede Atatürkçülük zincirine vurulduğunu fark etmeyen ve mevcut rejimin değişmesini istemeyen bazı “milliyetçi” safderunlarla, Atatürkçülük zincirinden nemalanan ve “kıvanç” duyan Beyaz Türkler var.
Bu ülkede Atatürkçülük zincirine beyinlerinden bağlı bürokratik ve oligarşik güçlerle, Atatürkçülük zincirini pâye ve kimlik olarak taşıyan nâdanlar var.
Bu ülkede Atatürkçülük zincirinin “ulusal” bir zincir olduğuna inanan idrâkleri kirlenmiş zümrelerle, bu zincirin Türklük ve Cumhuriyet’in kendisi olduğunu sanan aydınlar ve siyasîler var.
Tarihimizi Osmanlı-İslâm asırlarından koparıp Hitit, Sümer tarihine bağlayan, “Hakk’a tapan millet” hüviyetimizle İslâm medeniyetine olan mensubiyetimizi “redd-i miras eden” ve bizi Garbın pozitivist “uygarlığına” yamayan Atatürkçülük zincirini ne zaman koparacağız?
Millet-i beyzâ’nın mümessili Müslüman Türk çocuklarını, ders kitaplarında okutulan ve “yalan söyleyen” Atatürkçü tarih zincirinden ne zaman kurtaracağız?
Âmâ üstad Cemil Meriç’in söyleyişiyle idrakimize vurulan Atatürkçülük zincirini ne zaman kıracağız?
Ali İlbey
Boyunlarında sağcı, solcu, liberal ve milliyetçi-muhafazakâr künyeler olan bir kısım akademisyen, yazar ve televizyon allâmeleri, “Atatürkçülük beyazdı, maviydi, sarıydı, siyahtı, sertti, yumuşaktı...” iddialarıyla sanki Atatürkçülük, devletin kendisiymiş gibi başı sonu yanlış olan bir ideoloji üstünde tartışıp duruyorlar.
Farklı görüşler ileri sürüyor gibi görünseler de hepsi de iddialarında Atatürkçülüğü esas almaktadır. Onların bu durumu Cizvit papazlarının tartışmalarına benziyor.
Ortaçağ Paris’inde devrin ileri gelen papazları “atın ağzında kaç tane diş olduğunu?” tartışmak gayesiyle bir kilisede toplanmışlar. Rahatsız edilmemek için kilisenin kapılarını kapattırıp nöbetçiler dikmişler. Aradan birkaç gün geçmiş kapılar açılmamış, bir hafta geçmiş gene açılmamış. Sonuçta tartıştıkları “önemli mevzuda” bir türlü anlaşmaya varamamışlar. Çünkü “Atın ağzında kaç tane diş olduğu İncil’de bildirilmemiş.
Genç bir papaz, “tartışmaya son verecek çok kolay bir çözüm var, dışarıya çıkıp bir at bulalım, ağzını açıp kaç tane dişi olduğunu sayalım” demiş. Kıdemli papazlar, “İncil’de bildirilmeyen bir bilginin gerçekliği kabul edilemez” diyerek, onu aforoz etmişler.
Atatürkçülüğü esas alarak tartışan her grubun hareket noktası, papazların hareket noktasına benziyor: “Atatürkçülükte bu var mı yok mu?” tartışması yapıyorlar.
ATATÜRKÇÜLÜKTEN ÖNCE BİR ÖNCE YOK,
ATATÜRKÇÜLÜKTEN SONRA BİR SONRA YOK
Farklı gibi görünen grupların tartışmalarından şu düşünce ortaya çıkıyor: “Atatürkçülükten önce bir önce yok, Atatürkçülükten sonra bir sonra yok.” Hepsi de aynı görüş ve ideolojiyi savunuyorlar.
“O dedi ki”, “O öyle dememişti”, “O aslında şunu demek istemişti”, “onu demek istememişti”, “Atatürkçülüğün en doğrusu şöyledir” gibi abes iddialarla Atatürkçülüğü millî ölçülerimizi belirleyen temel değer olarak görenlerin hâlleri utanç vericidir.
Atatürkçülük bir “izm”ler “mağarası”dır. Bu mağarada konuşanlar, millî değerlerimizi bu mağaranın kavramlarıyla tesbit etmeye çalışanlar, hakikati bu mağaranın duvarlarındaki tâgutî “önder” gölgelerinde arayanlar, medeniyet ve millet köklerimize ihanet ettiklerinin farkında mıdırlar?
Sanki Atatürkçülük, menşeimizin umdeleri ve milleti meydana getiren bin yıllık medeniyetin adı. Oysa Atatürkçülük, idrakleri iğdiş edilmiş, millî varlığını bu sun’î ideoloji üzerinden açıklamaya çalışan bir zümrenin putudur. Dahası, bu ülkenin doksan yıllık zamanını heba eden ve milletin, İslâmî değerlerine bağlı bir tesanüt içinde tekâmül etmesine mâni olan ceberrut bir rejimdir.
Atatürkçülüğü milletin yeniden doğuşu ve tecdidi gibi gösterenler, devletin ve milletin varoluşuna dair her meselenin çâresini bu ucube ideolojide arayanlar, bu ülkeye en büyük zarar veren eblehlerdir.
Solcuların karşısında görünüp, fakat bu güruh gibi Atatürkçülüğe sarılarak, Türk Devleti’ni bu indî ideoloji ve ilkelerle târif eden, millet oluşumuzu ve “millî kimliğimizi” Atatürkçü kavramlarla açıklamaya çalışan bir kısım statükocu “milliyetçiler” de İslâmî köklerimize bağlı yolun önünü en az solcular kadar kapatmakla vebâl altındadırlar.
Farklı kutuplarda durduğunu sanan herkes bu patolojik ideolojinin son kenar çizgisinde de olsa, tenkitler de yapsa, Atatürkçülüğü kökten reddetmedikçe Atatürkçülük lekesi taşıyor demektir.
Çünkü Atatürkçülüğün ortasında ve kenarında olmak mahiyet farkı arz etmez, sadece derece farkını gösterir. İslâmî mânasıyla millî bir hareketin içinde olduğu iddiasıyla yola çıkıp da ucundan kenarından Atatürkçülükten bir dirhem teori ve kavram alınsa o fikir ve hareket Atatürkçülük lekesi taşımaktan kurtulamaz.
ATATÜRKÇÜLÜK ZİNCİRİNE BAĞLI OLDUĞUNU BİLMEYENLER
Bu ülkede Atatürkçülük zincirine vurulduğunu fark etmeyen ve mevcut rejimin değişmesini istemeyen bazı “milliyetçi” safderunlarla, Atatürkçülük zincirinden nemalanan ve “kıvanç” duyan Beyaz Türkler var.
Bu ülkede Atatürkçülük zincirine beyinlerinden bağlı bürokratik ve oligarşik güçlerle, Atatürkçülük zincirini pâye ve kimlik olarak taşıyan nâdanlar var.
Bu ülkede Atatürkçülük zincirinin “ulusal” bir zincir olduğuna inanan idrâkleri kirlenmiş zümrelerle, bu zincirin Türklük ve Cumhuriyet’in kendisi olduğunu sanan aydınlar ve siyasîler var.
Tarihimizi Osmanlı-İslâm asırlarından koparıp Hitit, Sümer tarihine bağlayan, “Hakk’a tapan millet” hüviyetimizle İslâm medeniyetine olan mensubiyetimizi “redd-i miras eden” ve bizi Garbın pozitivist “uygarlığına” yamayan Atatürkçülük zincirini ne zaman koparacağız?
Millet-i beyzâ’nın mümessili Müslüman Türk çocuklarını, ders kitaplarında okutulan ve “yalan söyleyen” Atatürkçü tarih zincirinden ne zaman kurtaracağız?
Âmâ üstad Cemil Meriç’in söyleyişiyle idrakimize vurulan Atatürkçülük zincirini ne zaman kıracağız?
Ali İlbey
11 Kasım 2013 Pazartesi
laiklik tehdit altında mı
Hayır, Asla! Bu, yeryüzünün en ikiyüzlü yalanıdır! Çünkü sekülerizmin kendisi bir tehdittir. Varlığını da tarih içinde sergilediği o tehditkâr tavrına borçludur. Tıpkı şimdi yaptığı gibi...
İktidar, halktan ve inançtan yana bir takım düzenlemeler yaptığı için rahatsız ve tehditkar! Düşünün ki bu ülkede, “sekülerizm tehdit altında” iddiası, uzun zamandır devam eden bir zulmün ortadan kaldırılması çabalarının sergilendiği bir dönemde ortaya atılmıştır. O hep böyle pişkin ve ahlaksızdır. Her türlü istismar ve iftirayı yapar kendisini hep üstte tutmak için. Menderesi de o küstahlıkla ipe götürmediler mi?
Sekülerizm bizatihi tehdidin kendisidir. O hayırlı ve insan fıtratına uygun her şeye tehdittir. İşte sekülerizmi benimsemiş Avrupa! Kendisi gibi olmayan her kese ve her şeye açık ve gizli tehditte bulunmakta beis görmez…
Çünkü sekülerizm, nefsin arzusu istikametinde yaşamaktır. O yüzden de yalancı, iftiracı ve küstahtır. Bencillik o yaşam tarzının huyudur! “Nefsin arzusu istikametinde yaşamak için Tanrıyı ve onun emirleri çerçevesinde yaşamayı tehdit sayar”. Bir parça sorumluluk yüklenmemek için, Rabbin lütfunu red eder. Nefsin uşaklığında kalmak için her türlü meşru hürriyeti tehdit sayar o!
Sekülerizm, İblis'in ‘aldatma' üzerine kurduğu Şeytanî bir projesidir. Ve yazıktır ki ta işin başından itibaren bu projeye gönüllü destek verecek insanları hep bulmuştur.
İblisin bu tuzağına ilk düşen Havva annemizdir. Şükür ki o bu aldanışı hemen anlayıp tövbe etmiş ve tövbesi de kabul görmüştür. Ama Kabil öyle değil. Nefsinin arzusuna yenilip ilk cinayeti işledi ve pişmanlığı da kar etmedi. O yüzden her cinayetten bir pay da ona yazıldı. Sekülerizm Kabil'i haklı görmektir ve onu yeniden ve yeniden yaşamaktır. Kendisi gibi olmayan kardeşini illa da öldürmektir!
İnsan tabiat bakımından bencil ve zalim olduğu için, şeytan sekülerizmi insanlara benimsetmekte hiç zorlanmaz. İnsanlık bütün tarihi boyunca, hep İblisin yanında yer aldı. Sonunda da Kur'an (azimuşşan) bize “ (İnsanlar üzerine) Söz sabit oldu ki onların (insanların) ekseriyeti inanmayacaktır)” (Yasin, 7) diye haber veriyor.
Sekülerizm, Allahtan yana olmakla İblis'ten yana olmak mücadelesinde Şeytanın tarafını tutmak olduğundan daima insanların en az üçte ikisi seküler yaşamı tercih etti!
Ne demişti İblis, Adem'in yeryüzüne halife tayin edilmesi olayında; “insanın bozguncu, kan dökücü aşağılık bir mahlûktur. Ben ise ateşten yaratılmış üstün bir varlığım. İnsana itaat etmeyeceğim.” Başlangıçta melekler de onun gibi düşünüyorlardı insan hakkında. Ama Cenab-ı Hak, “Ben onun hakkında sizin bilmediklerinizi de biliyorum” diyerek insandan yana tavır alınca melekler hemen iddialarından vaz geçip itaat yolunu seçtiler. Ama İblis diretti. Buna rağmen insan hep, İblis'ten (Şeytandan) yana tavır aldı. Sonunda da Kur'an önümüze şu acı vesikayı koydu: “Yazık ki İblis, insan hakkındaki zannında haklı çıktı!” (Sebe, 20).
Böylece insanların ekseriyeti, diri yaratıldığı halde bu diriliği hayata geçirmeyi başaramadı. Tıpkı dala takılan hoppakların ekseriyetinin meyve olmadan daldan düşmeleri gibi, döküldüler. İnsanların büyük bir kısmı, diriliği tatmadan geçip gittiler, gidiyorlar bu dünyadan. Kuran, Hz. Peygambere, “(Bu kitap) dirileri uyarasın (diye sana verildi)” derken bu hakikate dikkatimizi çeker! (Yasin, 70)
Evet, İblis, sekülerizm, (yani dünya hayatını, yegâne hayat bilmek) fikrinin hem mucidi hem babasıdır. Beşeriyetin her döneminde, İblis, bu telkinini (yani dünya hayatından başka hayat olmadığı fikrini) insanlara kabul ettirmek için, daima mevki, makam ve güç sahibi sermayedarları emrine hazır bulud. Siyaset, trend, moda, gidişat, çağ, modernlik, zamane gibi kavramları kullanarak kendini perdeledi ve insanları aldatmayı başardı. İnsanların çoğunluğu hep onun safında yer aldı.
Günümüzde de böyle. Şeytani düzenlerin hepsi ‘in', rahmani yaklaşımların hepsi ‘out'.
İblis bu çağda maalesef inanları da yanına çekmeyi başardı. Deccalizm adı altında Müslümanları dahi, kendine hizmet eder hale getirdi. Bir yığın Müslüman, ahiretin hak olduğunu bile bile, dünyada biraz daha keyifli ve rahat yaşamak için, ahiretini tehlikeye atmayı göze alabiliyor. Para elde etmek için dinin yasakladığı yöntemleri kullanmakta beis görmüyor. Tefecilik yapıyor, faizcilik yapıyor, ihtikar yapıyor, rüşvet verip alıyor, ihaleye fesat karıştırıyor, yandaşını kayırıyor... Para gelsin de nereden gelirse gelsin diye bakıyor… Bu yönüyle, artık diyebiliriz ki Müslümanlar da yaşam tarzlarıyla sükülerleşmiş durumdalar. Bu çağ tanrı tanımazlığın ‘top' yaptığı bir çağ. İblis Müslümanları bile bu kadar tuzağına düşürmüşse diğer insanlara ne diyebilirsiniz? Bugün maalesef inananların da yüzde doksanı nefs-i emmarenise mağlup düşmüş durumda… (bknz: Emirdağ Lahikası, Adliye vekili... ile hasbihal bahsi)
Mamafih, hiçbir dönemde, şeytandan yana olmak bu kadar keyifli olmadı. Artık sonuna gelmiş olmakla birlikte hala Deccalizm çağını yaşıyoruz. Hayat bir kısım insanlar için yalancı cennet, bir kısım insanlar için de cehenneme dönüşmüş. Hakiki manada inananlar için din, avuçta köz tutmak kadar zor olmuş. Temiz ve helal bir gıda bulmakta bile artık zorlanıyor mümin. Bir Müslümanın telaş etmeden yiyebileceği ancak dağ başlarındaki otlar kaldı. Bunun dışında her nimetin her gıdanın ve her şehevi duygunun içine, insanı İblise tutsak edecek tatlandırıcılar, tiryakilik yapıcılar katılmış durumda.
Çünkü İblis, bu çağda kendisine çok mahir bir yardımcı edindi. Siyonistler! Siyonistler, mensup oldukları kavmin hakikaten cins olan zekâlarını insanlığın helaki için kullanıyorlar. Pozitivizmin, deccalizmin ve tabii ki sekülerizmin sponsoru, hep Siyonist Yahudilerdir. Onu tüm dünyada kolluyorlar ve besliyorlar. Vebalini de kilisenin boynuna atıyorlar. Evet, sekülerizmin bu katar taraftar ve hayat bulmasında Kilise'nin vebali büyük. Kilise, asırlarca tanrısal olmayan bir otoriteyi ilahî imiş gibi insanlığa dayattı. Sonunda zulüm insanların canına tak etti ve içinde kilisenin (yani dinin) olmadığı bir dünya yaratmak için çaba gösterdiler. Seve seve kiliseye başkaldırdılar. Bunu fırsat bilen İblis, yine, hemen hemen hepsi Yahudi olan -(pozitivizm, liberalizm, komünizm, kapitalizm, sosyalizm vs. kurucuları)- bir takım insanların zekâsını kullanarak, tüm dinleri insanlar nezdinde değersizleştirmeyi başardı. Böylece, güya Cenab-ı Hakk'a karşı iddiasını ispat etti. Ne demişti, İblis, “Ey Rabbim! Beni azdırdığının (yani bu senaryoda kötü oğlan rolünü bana verdiğinin) hakkı için, yemin ediyorum ki (ben de insanları azdıracağım), yeryüzünde, kötülükleri onlara güzel göstereceğim, (samimi müminler hariç) onların hepsini azdıracağım”. (Hicr,39-40)
İşte sükelerizm, şeytanın “azgınlık” olarak tanımladığı, o yaşama tarzıdır! Ne diyorlar: Hayat bu dünyadan ibrettir. Din bir masaldır. Yiyin için keyfinize bakın!
Bu kadar keyifli bir yanı ve bu kadar teşvikçileri ve taraftarları varken, şöyle bir hayat tarzının tehdit altında kalacağına inanmak mümkün mü?
Bir yığın zırva ortalığa saçılıyor... Neymiş, seküler hayat tehdit altında imiş! Bir kadın mecliste çıkıyor son derece pişkin bir aldatma ile “seküler hayat tehdit altında” diyor. Yatak odasında yapılan her şey artık caddelerde de yapılabiliyor. Size karışan mı var?
Sekülerlikten bahsediyor ama bir mezhebe vurgu yaparak pişkin pişkin “Efendim bilmem nerede yakılanlar kendileriymiş, bilmem nerede evlerine işaret konulanlar kendileriymiş de yine de hep mağduru Müslümanlar oynuyormuş!” diyor. E be şirinlikli kadın efendi, insanlık tarihinin hangi döneminde seküler hayat tehdit altında kaldı ki şimdi tehdit edilebilsin. Daha 5 yıl önceye kadar, Türkiye'de dindarlara hayatı cehennem eden seküler hayat taraftarları değil miydi?
Sizin tehditkârlıkla suçladığınız o Müslümanları Kur'an “La ikraha fiddin” (dinde zorlama yoktur) bağıyla sımsıkıya bağlamış. Hiçbir hakiki müminin haddi değil ki sana dinde zorlama yapsın! Öyle bir zorlama ile karşılaşırsan bil ki o dinden değildir, cehalettendir. Tıpkı sizin 1930'lu yıllardan itibaren Müslümanlara dayattığınız gibi!
Siz bir millete kutsal kitabını okumayı yasakladınız! Dinin öğrenmesine sed çektiniz. Değil “emri bilmaruf veya nehyi anil münker…”yapmak, Allah demelerine fırsat vermediniz! Hangi yüzle bu halkın yüzüne bakabiliyorsunuz da bir de çıkıp “sekülerizm tehdit altında!” diyorsunuz. Hiç mi vicdan muhasebesi yapmıyorsunuz? Siyaset sizin müşfik kalbinizi bu kadar mı karattı?
Şimdi size şöyle seslensem reva mı?
Hz. Nuh'u hayıtından bezdiren ve sonunda da “Ey rabbim ilaçlık bile olsa bir kafiri yer yüzünde bırakma!” (Nuh, 26) diye feryat etmek zorunda bırakan sekülerciler değil miydi?
Babasına, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” (Meryem, 42) dediği için İbrahim'i (as) ateşe atmadınız mı?
Lut (as) ‘homoseksüellik insan fıtratına aykırıdır, yapmayın bunu” dediği için ev hapsine mahkum etmediniz mi, insanların arasına katılmaktan men etmediniz mi? (Hicr, 70) “Aranızda bir tane bile aklı ve vicdanı ölmemiş bir adam yok mu” diye inletmediniz mi?
“Neden inananları tehdit ediyorsunuz. Caddelerde sokaklarda gösteriler yaparak, inananları korkutmaya çalışıyorsunuz. İnanan herkesi tehditle Allah'ın yolundan dönmeye zorluyorsunuz. Doğru olan yolu çarpık göstermek için inanlara pusu kuruyorsunuz. Yapmayın bunu. Bozguncuların başına neler geldiğini biliyorsunuz” dediği için, güçlü ailesine rağmen Şuayb'a (as) “Sus canımızı sıkma. Ya seküler hayat tarzımızı kabul et ya da bu şehri terk et!” demediniz mi? (A'raf 85-88)
Hazreti Muhammed (asv)'i şehrini terk etmek zorunda bırakmadınız mı?
İskilipli Atıf hocayı şapka secdeye mani bir giysidir dediği için asmadınız mı?
Bediuzzaman'ı, imana ve Allaha hizmet ettiği için sürüm sürüm sürmediniz mi?
Fethullah Hoca Efendi'ye Allah bir dediği ve milletinin kutsallarına hizmet ettiği için çok sevdiği memleketini ona zindan edip kaçırtmadınız mı?
Siz hangi Allah dostunu küstürmediniz ve hayatından bezdirmediniz ki bir de çıkıp “ayol bunlar seküler hayatımızı tehdit ediyor” diyebiliyorsunuz… Siz hangi tehditten bahsediyorsunuz hanım kız?
Ama ben size bir haber vereyim. Evet, imana ve müminlere karşı cephe açanları, Rabbin çağrısına karşılık iblisin tarafını tutanları büyük bir tehdit bekliyor:
Yakıtı insan ve taş olan Cehennem!
İşte ondan korkun!
Not: Bugün (10 Kasım), Tüyapta kitaplarımı imzalayacak ve okurlarımla sohbet edeceğim. Duyurulur. (MAB)
Mehmet Ali Bulut
İktidar, halktan ve inançtan yana bir takım düzenlemeler yaptığı için rahatsız ve tehditkar! Düşünün ki bu ülkede, “sekülerizm tehdit altında” iddiası, uzun zamandır devam eden bir zulmün ortadan kaldırılması çabalarının sergilendiği bir dönemde ortaya atılmıştır. O hep böyle pişkin ve ahlaksızdır. Her türlü istismar ve iftirayı yapar kendisini hep üstte tutmak için. Menderesi de o küstahlıkla ipe götürmediler mi?
Sekülerizm bizatihi tehdidin kendisidir. O hayırlı ve insan fıtratına uygun her şeye tehdittir. İşte sekülerizmi benimsemiş Avrupa! Kendisi gibi olmayan her kese ve her şeye açık ve gizli tehditte bulunmakta beis görmez…
Çünkü sekülerizm, nefsin arzusu istikametinde yaşamaktır. O yüzden de yalancı, iftiracı ve küstahtır. Bencillik o yaşam tarzının huyudur! “Nefsin arzusu istikametinde yaşamak için Tanrıyı ve onun emirleri çerçevesinde yaşamayı tehdit sayar”. Bir parça sorumluluk yüklenmemek için, Rabbin lütfunu red eder. Nefsin uşaklığında kalmak için her türlü meşru hürriyeti tehdit sayar o!
Sekülerizm, İblis'in ‘aldatma' üzerine kurduğu Şeytanî bir projesidir. Ve yazıktır ki ta işin başından itibaren bu projeye gönüllü destek verecek insanları hep bulmuştur.
İblisin bu tuzağına ilk düşen Havva annemizdir. Şükür ki o bu aldanışı hemen anlayıp tövbe etmiş ve tövbesi de kabul görmüştür. Ama Kabil öyle değil. Nefsinin arzusuna yenilip ilk cinayeti işledi ve pişmanlığı da kar etmedi. O yüzden her cinayetten bir pay da ona yazıldı. Sekülerizm Kabil'i haklı görmektir ve onu yeniden ve yeniden yaşamaktır. Kendisi gibi olmayan kardeşini illa da öldürmektir!
İnsan tabiat bakımından bencil ve zalim olduğu için, şeytan sekülerizmi insanlara benimsetmekte hiç zorlanmaz. İnsanlık bütün tarihi boyunca, hep İblisin yanında yer aldı. Sonunda da Kur'an (azimuşşan) bize “ (İnsanlar üzerine) Söz sabit oldu ki onların (insanların) ekseriyeti inanmayacaktır)” (Yasin, 7) diye haber veriyor.
Sekülerizm, Allahtan yana olmakla İblis'ten yana olmak mücadelesinde Şeytanın tarafını tutmak olduğundan daima insanların en az üçte ikisi seküler yaşamı tercih etti!
Ne demişti İblis, Adem'in yeryüzüne halife tayin edilmesi olayında; “insanın bozguncu, kan dökücü aşağılık bir mahlûktur. Ben ise ateşten yaratılmış üstün bir varlığım. İnsana itaat etmeyeceğim.” Başlangıçta melekler de onun gibi düşünüyorlardı insan hakkında. Ama Cenab-ı Hak, “Ben onun hakkında sizin bilmediklerinizi de biliyorum” diyerek insandan yana tavır alınca melekler hemen iddialarından vaz geçip itaat yolunu seçtiler. Ama İblis diretti. Buna rağmen insan hep, İblis'ten (Şeytandan) yana tavır aldı. Sonunda da Kur'an önümüze şu acı vesikayı koydu: “Yazık ki İblis, insan hakkındaki zannında haklı çıktı!” (Sebe, 20).
Böylece insanların ekseriyeti, diri yaratıldığı halde bu diriliği hayata geçirmeyi başaramadı. Tıpkı dala takılan hoppakların ekseriyetinin meyve olmadan daldan düşmeleri gibi, döküldüler. İnsanların büyük bir kısmı, diriliği tatmadan geçip gittiler, gidiyorlar bu dünyadan. Kuran, Hz. Peygambere, “(Bu kitap) dirileri uyarasın (diye sana verildi)” derken bu hakikate dikkatimizi çeker! (Yasin, 70)
Evet, İblis, sekülerizm, (yani dünya hayatını, yegâne hayat bilmek) fikrinin hem mucidi hem babasıdır. Beşeriyetin her döneminde, İblis, bu telkinini (yani dünya hayatından başka hayat olmadığı fikrini) insanlara kabul ettirmek için, daima mevki, makam ve güç sahibi sermayedarları emrine hazır bulud. Siyaset, trend, moda, gidişat, çağ, modernlik, zamane gibi kavramları kullanarak kendini perdeledi ve insanları aldatmayı başardı. İnsanların çoğunluğu hep onun safında yer aldı.
Günümüzde de böyle. Şeytani düzenlerin hepsi ‘in', rahmani yaklaşımların hepsi ‘out'.
İblis bu çağda maalesef inanları da yanına çekmeyi başardı. Deccalizm adı altında Müslümanları dahi, kendine hizmet eder hale getirdi. Bir yığın Müslüman, ahiretin hak olduğunu bile bile, dünyada biraz daha keyifli ve rahat yaşamak için, ahiretini tehlikeye atmayı göze alabiliyor. Para elde etmek için dinin yasakladığı yöntemleri kullanmakta beis görmüyor. Tefecilik yapıyor, faizcilik yapıyor, ihtikar yapıyor, rüşvet verip alıyor, ihaleye fesat karıştırıyor, yandaşını kayırıyor... Para gelsin de nereden gelirse gelsin diye bakıyor… Bu yönüyle, artık diyebiliriz ki Müslümanlar da yaşam tarzlarıyla sükülerleşmiş durumdalar. Bu çağ tanrı tanımazlığın ‘top' yaptığı bir çağ. İblis Müslümanları bile bu kadar tuzağına düşürmüşse diğer insanlara ne diyebilirsiniz? Bugün maalesef inananların da yüzde doksanı nefs-i emmarenise mağlup düşmüş durumda… (bknz: Emirdağ Lahikası, Adliye vekili... ile hasbihal bahsi)
Mamafih, hiçbir dönemde, şeytandan yana olmak bu kadar keyifli olmadı. Artık sonuna gelmiş olmakla birlikte hala Deccalizm çağını yaşıyoruz. Hayat bir kısım insanlar için yalancı cennet, bir kısım insanlar için de cehenneme dönüşmüş. Hakiki manada inananlar için din, avuçta köz tutmak kadar zor olmuş. Temiz ve helal bir gıda bulmakta bile artık zorlanıyor mümin. Bir Müslümanın telaş etmeden yiyebileceği ancak dağ başlarındaki otlar kaldı. Bunun dışında her nimetin her gıdanın ve her şehevi duygunun içine, insanı İblise tutsak edecek tatlandırıcılar, tiryakilik yapıcılar katılmış durumda.
Çünkü İblis, bu çağda kendisine çok mahir bir yardımcı edindi. Siyonistler! Siyonistler, mensup oldukları kavmin hakikaten cins olan zekâlarını insanlığın helaki için kullanıyorlar. Pozitivizmin, deccalizmin ve tabii ki sekülerizmin sponsoru, hep Siyonist Yahudilerdir. Onu tüm dünyada kolluyorlar ve besliyorlar. Vebalini de kilisenin boynuna atıyorlar. Evet, sekülerizmin bu katar taraftar ve hayat bulmasında Kilise'nin vebali büyük. Kilise, asırlarca tanrısal olmayan bir otoriteyi ilahî imiş gibi insanlığa dayattı. Sonunda zulüm insanların canına tak etti ve içinde kilisenin (yani dinin) olmadığı bir dünya yaratmak için çaba gösterdiler. Seve seve kiliseye başkaldırdılar. Bunu fırsat bilen İblis, yine, hemen hemen hepsi Yahudi olan -(pozitivizm, liberalizm, komünizm, kapitalizm, sosyalizm vs. kurucuları)- bir takım insanların zekâsını kullanarak, tüm dinleri insanlar nezdinde değersizleştirmeyi başardı. Böylece, güya Cenab-ı Hakk'a karşı iddiasını ispat etti. Ne demişti, İblis, “Ey Rabbim! Beni azdırdığının (yani bu senaryoda kötü oğlan rolünü bana verdiğinin) hakkı için, yemin ediyorum ki (ben de insanları azdıracağım), yeryüzünde, kötülükleri onlara güzel göstereceğim, (samimi müminler hariç) onların hepsini azdıracağım”. (Hicr,39-40)
İşte sükelerizm, şeytanın “azgınlık” olarak tanımladığı, o yaşama tarzıdır! Ne diyorlar: Hayat bu dünyadan ibrettir. Din bir masaldır. Yiyin için keyfinize bakın!
Bu kadar keyifli bir yanı ve bu kadar teşvikçileri ve taraftarları varken, şöyle bir hayat tarzının tehdit altında kalacağına inanmak mümkün mü?
Bir yığın zırva ortalığa saçılıyor... Neymiş, seküler hayat tehdit altında imiş! Bir kadın mecliste çıkıyor son derece pişkin bir aldatma ile “seküler hayat tehdit altında” diyor. Yatak odasında yapılan her şey artık caddelerde de yapılabiliyor. Size karışan mı var?
Sekülerlikten bahsediyor ama bir mezhebe vurgu yaparak pişkin pişkin “Efendim bilmem nerede yakılanlar kendileriymiş, bilmem nerede evlerine işaret konulanlar kendileriymiş de yine de hep mağduru Müslümanlar oynuyormuş!” diyor. E be şirinlikli kadın efendi, insanlık tarihinin hangi döneminde seküler hayat tehdit altında kaldı ki şimdi tehdit edilebilsin. Daha 5 yıl önceye kadar, Türkiye'de dindarlara hayatı cehennem eden seküler hayat taraftarları değil miydi?
Sizin tehditkârlıkla suçladığınız o Müslümanları Kur'an “La ikraha fiddin” (dinde zorlama yoktur) bağıyla sımsıkıya bağlamış. Hiçbir hakiki müminin haddi değil ki sana dinde zorlama yapsın! Öyle bir zorlama ile karşılaşırsan bil ki o dinden değildir, cehalettendir. Tıpkı sizin 1930'lu yıllardan itibaren Müslümanlara dayattığınız gibi!
Siz bir millete kutsal kitabını okumayı yasakladınız! Dinin öğrenmesine sed çektiniz. Değil “emri bilmaruf veya nehyi anil münker…”yapmak, Allah demelerine fırsat vermediniz! Hangi yüzle bu halkın yüzüne bakabiliyorsunuz da bir de çıkıp “sekülerizm tehdit altında!” diyorsunuz. Hiç mi vicdan muhasebesi yapmıyorsunuz? Siyaset sizin müşfik kalbinizi bu kadar mı karattı?
Şimdi size şöyle seslensem reva mı?
Hz. Nuh'u hayıtından bezdiren ve sonunda da “Ey rabbim ilaçlık bile olsa bir kafiri yer yüzünde bırakma!” (Nuh, 26) diye feryat etmek zorunda bırakan sekülerciler değil miydi?
Babasına, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” (Meryem, 42) dediği için İbrahim'i (as) ateşe atmadınız mı?
Lut (as) ‘homoseksüellik insan fıtratına aykırıdır, yapmayın bunu” dediği için ev hapsine mahkum etmediniz mi, insanların arasına katılmaktan men etmediniz mi? (Hicr, 70) “Aranızda bir tane bile aklı ve vicdanı ölmemiş bir adam yok mu” diye inletmediniz mi?
“Neden inananları tehdit ediyorsunuz. Caddelerde sokaklarda gösteriler yaparak, inananları korkutmaya çalışıyorsunuz. İnanan herkesi tehditle Allah'ın yolundan dönmeye zorluyorsunuz. Doğru olan yolu çarpık göstermek için inanlara pusu kuruyorsunuz. Yapmayın bunu. Bozguncuların başına neler geldiğini biliyorsunuz” dediği için, güçlü ailesine rağmen Şuayb'a (as) “Sus canımızı sıkma. Ya seküler hayat tarzımızı kabul et ya da bu şehri terk et!” demediniz mi? (A'raf 85-88)
Hazreti Muhammed (asv)'i şehrini terk etmek zorunda bırakmadınız mı?
İskilipli Atıf hocayı şapka secdeye mani bir giysidir dediği için asmadınız mı?
Bediuzzaman'ı, imana ve Allaha hizmet ettiği için sürüm sürüm sürmediniz mi?
Fethullah Hoca Efendi'ye Allah bir dediği ve milletinin kutsallarına hizmet ettiği için çok sevdiği memleketini ona zindan edip kaçırtmadınız mı?
Siz hangi Allah dostunu küstürmediniz ve hayatından bezdirmediniz ki bir de çıkıp “ayol bunlar seküler hayatımızı tehdit ediyor” diyebiliyorsunuz… Siz hangi tehditten bahsediyorsunuz hanım kız?
Ama ben size bir haber vereyim. Evet, imana ve müminlere karşı cephe açanları, Rabbin çağrısına karşılık iblisin tarafını tutanları büyük bir tehdit bekliyor:
Yakıtı insan ve taş olan Cehennem!
İşte ondan korkun!
Not: Bugün (10 Kasım), Tüyapta kitaplarımı imzalayacak ve okurlarımla sohbet edeceğim. Duyurulur. (MAB)
Mehmet Ali Bulut
8 Kasım 2013 Cuma
Kurgulanan Tarih ve Yitik Zaferlerimiz
Kurgulanan Tarih ve Yitik Zaferlerimiz
Kimimizin resmi İnkılâp Tarihi malumatı içerisinde anlam veremeyip, sindiremediği, kurgu olduğu belli bilgiler var amma şunu da kabul etmek lazım. O kurgu yapılmasa yazılan çizilen bütün bir hikayeyi berbat etmiş olursunuz.
Mesela, "Yahu varlık savaşımızdı denen zafer neden tek bir adama veriliyor diğer komutanlarında en az onun kadar hakkı yok muydu, diğerlerinin payı da anlatılsa ne olur ki?..
İşte bu masumane ve haklı soruların cevabı gerçekler üzerinden verilse o kadar zahmetle oluşturulan bir çuval inciri berbat etmiş olursunuz bunu bilmek lazım.
Söylene gelen, "Neden nankörlük ediyorsunuz o olmasaydı, başımıza şu-bu gelecekti ve bugün olmayacaktık.." anlatımlarıyla vefa gösterilmesi istenen zat, düşman tehdidi ortadan kalktıktan sonra birlikte mücadele ettiği hatta kendisinden önce mücadeleye başlamış olan bir çok arkadaşını hapse atmış, ya sürgün etmiş ya da idam ettirmiştir.
Şimdi yukarıdaki masumane soruyu soran siz bu gerçeği öğrendiğinizde:" Demek ki lazımmış yaptıkları, çünkü kimse yokken o tek başına başlattı kurtuluşu, bir zaman silah arkadaşlarına yaptıkları, tek partiden başka seçeneği olmayan bir Cumhuriyet kurması devrin şartlarının gereği..." gibi mazeretleri geçersiz olurdu.
Yani diğerlerinin payı, yaptıkları hakkıyla anlatılsaydı sonrasında onlara yapılanlar basit bir şekilde izah edilemezdi ve boylece günümüzde anlatılan İnkılap Tarihinin bütünlüğü zincirleme bozulurdu. Kurtarma işi tek kişinin üzerinde olmalı ki o krediyle her türlü icraatlerine hak verilebilsin.
Neden yaptıklarına nankörlük ediliyor denen zatın kendisi, K.Karabekir, R.Orbay, F.Cebesoy, R.Bele, A.Adıvar, Nurettin Paşa, Selahaddin Adil, Nail Bey gibi birlikte yola çıktığı tüm mücadele arkadaşlarını bol gerekçeyle tasfiye edip vefa göstermemiştir.
1926'den itibaren 1920 nisandan önce kurtuluş hareketini başlatanlardan bir kişi yoktur etrafında.
Kazım Karabekir anlatıyor:
-Kars'ı Ermenilerden geri almak için girdiğimiz çetin mücadelede sonrası 1150 Ermeni telef ettik, 1500 kadarını esir ettik. Esir ettiğim Baskomutanlarının kılıcı halen şahsi müzemde saklı duruyor. Ama gel gör Nutukta düşman mukavemet etmeden Kars Vilayetini boşalttı askerimiz de yerleşti diyor. Hadi beni rakip görmenin sonucu siyasi bir manevra bu, ya o kadar evladını feda ederek tarihine şanlı bir sayfa ekleyen ecdadının bu zaferinden torunlarını mahrum mu edeceksiniz, değer mi basit siyasi entrikalar uğruna bu başarının feda edilmesi.
Geçenlerde History Tv kanalında I. Dünya Savaşı'ndan bahsediliyordu. Konu Mezopotamya bölgesiydi.Bir tarihçi İngiltere'nin tarihindeki en yüz kızartıcı mağlubiyettir dedi, kastettiği savaş Kut'ul Ammare zaferimizdi.
Hayret ediyorsun, öyle böyle yüzlerce yıl kazandığı başarılarla burnu havada bir devletin ordusunu tüm komuta kademesiyle esir ederek mağlup etmişiz ama bu zaferi kazanan dedelerin torunları bundan habersiz.
Hâlbuki bu zaferin Baskomutanı Halit Paşa tarifsiz bir mutluluk içerisinde muzaffer ordusuna:
– Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. diye hitap etmişti. Kaybedenin unutamadığı bu zaferimizin önemli komutanlarından Ali İhsan Sabis Paşa Dünya Savaşı sonrası Istanbul'a adım atar atmaz ingilizler tarafından derdest edilip Malta'ya götürülmüş ve Türk esirler arasında en ağır sartlarda tutulan mahkum olmuştur.
Ee peki neden İngiltere'ye tarihindeki en utanç verici mağlubiyeti tattırdığımız bu zaferimizden haberimiz bile yok. Yok çünkü bu zaferin mimarları Kurtuluş Savaşının mimarları gösterilenlerin siyasi rakibiydi. Hem İngiliz komutanları esir eden Ali İhsan Paşa hem de Kut'taki ordumuzun Baskomutanı Halil Kut Paşa.
Halit Paşa'ya olan tavrı bir nebze anlayabiliyoruz çünkü Enver Paşa'nın amcası olur kendisi. Ali Ihsan Sabis Paşa hakkında ise Çılgın Türkler kitabında pek geçimsiz olduğu için görevine son verildiği anlatılır.
O ise hatıralarında:
- Bazılarının ülkeyi kurtarmaktan öte öncelikleri var, başa oynama adına herşeyi mübah görüyorlar, diye suçlamalar yapmaktadır.
Herşeye rağmen neden bahsi olmaz peki bu emsalsiz zaferimiz diyorsanız ifade edeyim. Basit gerekçelerle hapse attığın bir adamın başında olduğu bir başarıyı ders kitaplarında anlatmak için erdem gerekir.
Erdem de tıpkı vefa gibi manevi ögretiler kapsamındadır. Devletten topluma tesis edilmek istenen materyalizmde bu duygulara yer yoktur.
1944'ler de hapse atılan Kut'ul Ammare'nin muzaffer komutanı Sabis Paşa ancak Demokrat Parti iktidara gelince özgürlüğüne kavuşmuştur. Ne derece bir savaştı olduğu tartışma konusu olan iki İnönü Savaşının muzaffer (!) komutanı Cumhurbaşkanıyken, tüm dünyada ses getiren bir zaferin komutanını hapse artırdığı bir ülkedeki tarih anlatımının sıhhatini siz düşünün artık.
Tarihe bağımsız ve bütün yönlendiriyle bakmanın vakti geldi, kurgulanmış propagandif anlatılanları bir kenara koyup, bilimsel çalışmalar sonucunda gerçekler ortaya çıkartılarak, Sezar'ın hakkını Sezar'a, Allah'ın hakkını Allah'a vermeli. Allah'ın bizdeki hakkı doğruluk ve hâkperestliktir.
Yoksa Hristiyanlıktaki gibi hiçbir aklî, mantiki izahı olmayan ama kilise müzikleri ve çile kültürü ile insanları etkileyerek gerçekleri örtme gibi bir romantizm ile bir noktaya kadar nesiller idare edilebilir. Yani Ankara'nın taşına baktırıp gözyaşları akıttırma bir yere kadar.
insanlar olarak gerçeklerden yüksünmemeliyiz hatta yıllarca bu konuda birileriyle cedelleşip mesele gurur noktasına gelmiş bile olsa doğruları öğrenip kabul etmek erdemdir. Kaybımız değil kazancımız söz konusu olur. En azından geleceğimiz adına.
Bakın Rönesans dönemine, hakim unsur karşısında kurguları sorgulayanlara bugün hak veriliyor Yoksa mutlak doğrularından taviz vermeyip Engizisyon'da farklı olanı sorgulayanlara değil
EYÜP ENSAR UĞUR
http://www.samanyoluhaber.com/yazar/eyup-ensar-ugur/Kurgulanan-Tarih-ve-Yitik-Zaferlerimiz/1032733/
Kimimizin resmi İnkılâp Tarihi malumatı içerisinde anlam veremeyip, sindiremediği, kurgu olduğu belli bilgiler var amma şunu da kabul etmek lazım. O kurgu yapılmasa yazılan çizilen bütün bir hikayeyi berbat etmiş olursunuz.
Mesela, "Yahu varlık savaşımızdı denen zafer neden tek bir adama veriliyor diğer komutanlarında en az onun kadar hakkı yok muydu, diğerlerinin payı da anlatılsa ne olur ki?..
İşte bu masumane ve haklı soruların cevabı gerçekler üzerinden verilse o kadar zahmetle oluşturulan bir çuval inciri berbat etmiş olursunuz bunu bilmek lazım.
Söylene gelen, "Neden nankörlük ediyorsunuz o olmasaydı, başımıza şu-bu gelecekti ve bugün olmayacaktık.." anlatımlarıyla vefa gösterilmesi istenen zat, düşman tehdidi ortadan kalktıktan sonra birlikte mücadele ettiği hatta kendisinden önce mücadeleye başlamış olan bir çok arkadaşını hapse atmış, ya sürgün etmiş ya da idam ettirmiştir.
Şimdi yukarıdaki masumane soruyu soran siz bu gerçeği öğrendiğinizde:" Demek ki lazımmış yaptıkları, çünkü kimse yokken o tek başına başlattı kurtuluşu, bir zaman silah arkadaşlarına yaptıkları, tek partiden başka seçeneği olmayan bir Cumhuriyet kurması devrin şartlarının gereği..." gibi mazeretleri geçersiz olurdu.
Yani diğerlerinin payı, yaptıkları hakkıyla anlatılsaydı sonrasında onlara yapılanlar basit bir şekilde izah edilemezdi ve boylece günümüzde anlatılan İnkılap Tarihinin bütünlüğü zincirleme bozulurdu. Kurtarma işi tek kişinin üzerinde olmalı ki o krediyle her türlü icraatlerine hak verilebilsin.
Neden yaptıklarına nankörlük ediliyor denen zatın kendisi, K.Karabekir, R.Orbay, F.Cebesoy, R.Bele, A.Adıvar, Nurettin Paşa, Selahaddin Adil, Nail Bey gibi birlikte yola çıktığı tüm mücadele arkadaşlarını bol gerekçeyle tasfiye edip vefa göstermemiştir.
1926'den itibaren 1920 nisandan önce kurtuluş hareketini başlatanlardan bir kişi yoktur etrafında.
Kazım Karabekir anlatıyor:
-Kars'ı Ermenilerden geri almak için girdiğimiz çetin mücadelede sonrası 1150 Ermeni telef ettik, 1500 kadarını esir ettik. Esir ettiğim Baskomutanlarının kılıcı halen şahsi müzemde saklı duruyor. Ama gel gör Nutukta düşman mukavemet etmeden Kars Vilayetini boşalttı askerimiz de yerleşti diyor. Hadi beni rakip görmenin sonucu siyasi bir manevra bu, ya o kadar evladını feda ederek tarihine şanlı bir sayfa ekleyen ecdadının bu zaferinden torunlarını mahrum mu edeceksiniz, değer mi basit siyasi entrikalar uğruna bu başarının feda edilmesi.
Geçenlerde History Tv kanalında I. Dünya Savaşı'ndan bahsediliyordu. Konu Mezopotamya bölgesiydi.Bir tarihçi İngiltere'nin tarihindeki en yüz kızartıcı mağlubiyettir dedi, kastettiği savaş Kut'ul Ammare zaferimizdi.
Hayret ediyorsun, öyle böyle yüzlerce yıl kazandığı başarılarla burnu havada bir devletin ordusunu tüm komuta kademesiyle esir ederek mağlup etmişiz ama bu zaferi kazanan dedelerin torunları bundan habersiz.
Hâlbuki bu zaferin Baskomutanı Halit Paşa tarifsiz bir mutluluk içerisinde muzaffer ordusuna:
– Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. diye hitap etmişti. Kaybedenin unutamadığı bu zaferimizin önemli komutanlarından Ali İhsan Sabis Paşa Dünya Savaşı sonrası Istanbul'a adım atar atmaz ingilizler tarafından derdest edilip Malta'ya götürülmüş ve Türk esirler arasında en ağır sartlarda tutulan mahkum olmuştur.
Ee peki neden İngiltere'ye tarihindeki en utanç verici mağlubiyeti tattırdığımız bu zaferimizden haberimiz bile yok. Yok çünkü bu zaferin mimarları Kurtuluş Savaşının mimarları gösterilenlerin siyasi rakibiydi. Hem İngiliz komutanları esir eden Ali İhsan Paşa hem de Kut'taki ordumuzun Baskomutanı Halil Kut Paşa.
Halit Paşa'ya olan tavrı bir nebze anlayabiliyoruz çünkü Enver Paşa'nın amcası olur kendisi. Ali Ihsan Sabis Paşa hakkında ise Çılgın Türkler kitabında pek geçimsiz olduğu için görevine son verildiği anlatılır.
O ise hatıralarında:
- Bazılarının ülkeyi kurtarmaktan öte öncelikleri var, başa oynama adına herşeyi mübah görüyorlar, diye suçlamalar yapmaktadır.
Herşeye rağmen neden bahsi olmaz peki bu emsalsiz zaferimiz diyorsanız ifade edeyim. Basit gerekçelerle hapse attığın bir adamın başında olduğu bir başarıyı ders kitaplarında anlatmak için erdem gerekir.
Erdem de tıpkı vefa gibi manevi ögretiler kapsamındadır. Devletten topluma tesis edilmek istenen materyalizmde bu duygulara yer yoktur.
1944'ler de hapse atılan Kut'ul Ammare'nin muzaffer komutanı Sabis Paşa ancak Demokrat Parti iktidara gelince özgürlüğüne kavuşmuştur. Ne derece bir savaştı olduğu tartışma konusu olan iki İnönü Savaşının muzaffer (!) komutanı Cumhurbaşkanıyken, tüm dünyada ses getiren bir zaferin komutanını hapse artırdığı bir ülkedeki tarih anlatımının sıhhatini siz düşünün artık.
Tarihe bağımsız ve bütün yönlendiriyle bakmanın vakti geldi, kurgulanmış propagandif anlatılanları bir kenara koyup, bilimsel çalışmalar sonucunda gerçekler ortaya çıkartılarak, Sezar'ın hakkını Sezar'a, Allah'ın hakkını Allah'a vermeli. Allah'ın bizdeki hakkı doğruluk ve hâkperestliktir.
Yoksa Hristiyanlıktaki gibi hiçbir aklî, mantiki izahı olmayan ama kilise müzikleri ve çile kültürü ile insanları etkileyerek gerçekleri örtme gibi bir romantizm ile bir noktaya kadar nesiller idare edilebilir. Yani Ankara'nın taşına baktırıp gözyaşları akıttırma bir yere kadar.
insanlar olarak gerçeklerden yüksünmemeliyiz hatta yıllarca bu konuda birileriyle cedelleşip mesele gurur noktasına gelmiş bile olsa doğruları öğrenip kabul etmek erdemdir. Kaybımız değil kazancımız söz konusu olur. En azından geleceğimiz adına.
Bakın Rönesans dönemine, hakim unsur karşısında kurguları sorgulayanlara bugün hak veriliyor Yoksa mutlak doğrularından taviz vermeyip Engizisyon'da farklı olanı sorgulayanlara değil
EYÜP ENSAR UĞUR
http://www.samanyoluhaber.com/yazar/eyup-ensar-ugur/Kurgulanan-Tarih-ve-Yitik-Zaferlerimiz/1032733/
4 Kasım 2013 Pazartesi
Ayasofya'nın müze yapılmasını bakın kim istemiş
Ayasofya'nın müze yapılmasını bakın kim istemiş
1930’lu yılların dış dünya ile ilişkilerin yeniden kurulduğu, özellikle Anglo-Sakson dünyasıyla krediden tutun da kültürel ilişkilere kadar bir restorasyon dönemi olduğu bilinmelidir.
İşte bu dönemde bir yandan yurtdışına Anadolu medeniyetlerini araştırmak üzere araştırmacılar gönderilirken, öbür yandan Bizans araştırmalarını yürütmek üzere uzmanlar davet edilir. Kimi Bodrum ve Fenari İsa camileri üzerinde çalışırken 1940’larda Kariye Camii ile İznik’teki Bizans kiliselerini cami olmaktan çıkarma çalışmaları dikkat çeker. Demek ki genel olarak vaktiyle cami yapılmış Bizans kiliselerinin eski kimliklerinin ortaya çıkarılması ve yeniden kilise yapılamadıkları için de müzeye dönüştürülmeleri süreci başlar.
İşte Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve mozaikler dahil Bizanten kimliğinin yeniden ortaya çıkarılması faaliyetinin tam bu yıllara denk gelmesi ilginçtir.
İşte laik bir Ayasofya için ilk adımın Thomas Whittemore adlı garip bir ABD’liden gelmiş olması önemlidir. Ayasofya’nın özellikle mozaiklerini yeniden ortaya çıkarma fikriyle İstanbul’a gelen ve bir restorasyon için izin koparmaya çalışan Whittemore’un Atatürk ile bizzat görüşerek onu Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarıp bir müze haline getirmeye nasıl ikna ettiğini araştırmacı Natalia Teteriatnikov şöyle ortaya koyuyor:
“Amerika Bizans Enstitüsü, 1930’da Thomas Whittemore tarafından Boston’da kuruldu. Harvard’dan Prof. Robert Blake otobiyografisinde şöyle yazıyordu: “Bizans sanatı, tarihi ve arkeolojisi incelemelerini teşvik etmek konusunda bir Amerikan, İngiliz ve Fransız girişimi olan Bizans Enstitüsü’nün kuruluşunda onunla (Whittemore) birlikte çalıştım. Bizans Enstitüsü’nün büyük başarılarından biri, 1931’de TC’nin Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’ü, Ayasofya Bazilikası’nın içindeki mozaiklerin ortaya çıkarılması sorumluluğunu Bizans Enstitüsü’ne teslim etmeye ikna etmesiydi.” (Kariye, Pera Müzesi Yay., 2007, s. 34.)
Bu alıntıdan Bizans Enstitüsü’nü yalnız ABD’nin değil, İngiltere ile Fransa’nın da desteklediğini öğreniyoruz. Ancak makalenin devamında daha önemli bir pasaj var. Onu da beraber okuyalım:
Ayasofya müzakereleri
“Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı.”
Yeterince açık bir ifade, değil mi? Meğer Atatürk ile Ayasofya pazarlığının içine ABD Dışişleri Bakanlığı ile ABD Büyükelçiliği de girmiş ve sonuçta Ayasofya Camii’ni müze yapma girişimi başarıya ulaşmış. Daha da çarpıcı bir alıntı bu defa bizzat Whittemore’un, çalışmalarını finanse eden Robert ve Mildred Blisse’e yazdığı mektupta geçen şu cümleleri:
“Türk hükümeti geçen yıl üç kiliseyi ulusal anıt ilan etti (Kariye dahil). Bizans Enstitüsü’nün, Türk hükümetinin İstanbul’da kalan Bizans kiliselerinin gözeticisi olarak onların kalıntılarının gecikmiş korumasından sorumlu olduğu yönündeki UYARISINA verilmiş bir karşılıktır bu. Geçenlerde Eski Eserler ve Anıtları Koruma Heyeti’nde bana tanınan yer, Türkiye’de bana her zamankinden daha sağlam bir nüfuz pozisyonu sağlıyor.”
Durum bu: ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği bir kurum tarafından uyarılmışız ve buna kiliseden çevrilmiş üç camiyi ‘anıt’ yaparak cevap vermişiz.
Bu durumda Lord Curzon’un 2 Ocak 1918’de söylediği şu sözle yan yana getirilince nasıl bir manzara çıkıyor, takdiri size bırakıyorum:
“İstanbul, özellikle Doğu dünyasının kozmopolit ve enternasyonel bir şehridir. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan Kilisesiydi, elbette gene eski durumuna getirilecektir.”
Anlaşılan o ki, Ayasofya’nın yeniden kilise yapılması istenmiş ama olmayınca orta noktada buluşulmuştur. Neden olmadığını da başka bir yazıda değerlendiririz.
Mustafa Armağan
1930’lu yılların dış dünya ile ilişkilerin yeniden kurulduğu, özellikle Anglo-Sakson dünyasıyla krediden tutun da kültürel ilişkilere kadar bir restorasyon dönemi olduğu bilinmelidir.
İşte bu dönemde bir yandan yurtdışına Anadolu medeniyetlerini araştırmak üzere araştırmacılar gönderilirken, öbür yandan Bizans araştırmalarını yürütmek üzere uzmanlar davet edilir. Kimi Bodrum ve Fenari İsa camileri üzerinde çalışırken 1940’larda Kariye Camii ile İznik’teki Bizans kiliselerini cami olmaktan çıkarma çalışmaları dikkat çeker. Demek ki genel olarak vaktiyle cami yapılmış Bizans kiliselerinin eski kimliklerinin ortaya çıkarılması ve yeniden kilise yapılamadıkları için de müzeye dönüştürülmeleri süreci başlar.
İşte Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve mozaikler dahil Bizanten kimliğinin yeniden ortaya çıkarılması faaliyetinin tam bu yıllara denk gelmesi ilginçtir.
İşte laik bir Ayasofya için ilk adımın Thomas Whittemore adlı garip bir ABD’liden gelmiş olması önemlidir. Ayasofya’nın özellikle mozaiklerini yeniden ortaya çıkarma fikriyle İstanbul’a gelen ve bir restorasyon için izin koparmaya çalışan Whittemore’un Atatürk ile bizzat görüşerek onu Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarıp bir müze haline getirmeye nasıl ikna ettiğini araştırmacı Natalia Teteriatnikov şöyle ortaya koyuyor:
“Amerika Bizans Enstitüsü, 1930’da Thomas Whittemore tarafından Boston’da kuruldu. Harvard’dan Prof. Robert Blake otobiyografisinde şöyle yazıyordu: “Bizans sanatı, tarihi ve arkeolojisi incelemelerini teşvik etmek konusunda bir Amerikan, İngiliz ve Fransız girişimi olan Bizans Enstitüsü’nün kuruluşunda onunla (Whittemore) birlikte çalıştım. Bizans Enstitüsü’nün büyük başarılarından biri, 1931’de TC’nin Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’ü, Ayasofya Bazilikası’nın içindeki mozaiklerin ortaya çıkarılması sorumluluğunu Bizans Enstitüsü’ne teslim etmeye ikna etmesiydi.” (Kariye, Pera Müzesi Yay., 2007, s. 34.)
Bu alıntıdan Bizans Enstitüsü’nü yalnız ABD’nin değil, İngiltere ile Fransa’nın da desteklediğini öğreniyoruz. Ancak makalenin devamında daha önemli bir pasaj var. Onu da beraber okuyalım:
Ayasofya müzakereleri
“Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı.”
Yeterince açık bir ifade, değil mi? Meğer Atatürk ile Ayasofya pazarlığının içine ABD Dışişleri Bakanlığı ile ABD Büyükelçiliği de girmiş ve sonuçta Ayasofya Camii’ni müze yapma girişimi başarıya ulaşmış. Daha da çarpıcı bir alıntı bu defa bizzat Whittemore’un, çalışmalarını finanse eden Robert ve Mildred Blisse’e yazdığı mektupta geçen şu cümleleri:
“Türk hükümeti geçen yıl üç kiliseyi ulusal anıt ilan etti (Kariye dahil). Bizans Enstitüsü’nün, Türk hükümetinin İstanbul’da kalan Bizans kiliselerinin gözeticisi olarak onların kalıntılarının gecikmiş korumasından sorumlu olduğu yönündeki UYARISINA verilmiş bir karşılıktır bu. Geçenlerde Eski Eserler ve Anıtları Koruma Heyeti’nde bana tanınan yer, Türkiye’de bana her zamankinden daha sağlam bir nüfuz pozisyonu sağlıyor.”
Durum bu: ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği bir kurum tarafından uyarılmışız ve buna kiliseden çevrilmiş üç camiyi ‘anıt’ yaparak cevap vermişiz.
Bu durumda Lord Curzon’un 2 Ocak 1918’de söylediği şu sözle yan yana getirilince nasıl bir manzara çıkıyor, takdiri size bırakıyorum:
“İstanbul, özellikle Doğu dünyasının kozmopolit ve enternasyonel bir şehridir. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan Kilisesiydi, elbette gene eski durumuna getirilecektir.”
Anlaşılan o ki, Ayasofya’nın yeniden kilise yapılması istenmiş ama olmayınca orta noktada buluşulmuştur. Neden olmadığını da başka bir yazıda değerlendiririz.
Mustafa Armağan
3 Kasım 2013 Pazar
Atatürk, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kuran tefsir ettirdi yalanı
Atatürk, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kuran tefsir ettirdi yalanı
Atatürk, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kuran tefsir ettirdi yalanı
Kemalizm’in ayakta kalabilmesi için bazı “sözde” tarihçiler, daha doğrusu kemalizm ideolojisinin sözcülüğünü üstlenen bazı kalemşörler, değişen konjonktüre göre yeni bir Atatürk profili çizmeyi adeta Milli bir vazife telakki ediyorlar.
Son dönemde gerek dünyada ve gerekse ülkemizde Islam’ın lehine gelişen konjonktüre paralel olarak M. Kemal Atatürk’ü “Islam’a hizmet eden lider” gibi takdim etme gayreti içerisine girildi. Bu anlamsız ve boş projeye hizmet edenler arasında, Yaşar Nuri Öztürk ve Sinan Meydan’ı görüyoruz.
Aslında M. Kemal Atatürk’ün Islam’a hizmet edip etmediğini onun inkılaplarında görmek mümkün… Ezan’dan “Allah” ismini çıkaran[1], Nutuk’ta, “Müslümanlığı bir yana bırakalım” diyen[2], “OKU” ayetine haşa “safsata” diyen[3], ayet okunduğunu sandığı halde bir söze “hezeyan” diyen[4] birisinin “neye” hizmet ettiği ortada.
Imam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh) “Şeriat’a gerek yok diyen kafir olur” derken[5], M. Kemal Atatürk Şeriat’ı kaldırmıştır. Imam Gazzali (rahmetullahi aleyh) “Hilafet farzdır” derken[6], M. Kemal Atatürk Hilafeti kaldırmıştır. Kur’an’da “Kur’an ile hükmedin” mealindeki ayetler açıkça ortada iken[7], M. Kemal Atatürk Kur’an’daki kanunlar yerine batılı kafirlerin kanunlarını tercüme ettirip zorla Müslüman millete dayatmıştır.
Zaten M. Kemal Atatürk tabiatın “herşey” olduğunu ve yalnızca tabiatı kutsal saydığını kendisi söylüyor.[8]
Sinan Meydan ise, Atatürk’ün 1923 yılında Balıkesir’de Camii’de minbere çıkıp hutbe okuduğunu “Allah birdir, Şanı büyüktür. Hz. Muhammed onun kulu ve elçisidir.” (salavat) dediğini her fırsatta dile getiriyor. Ancak orada M. Kemal Atatürk “Anayasa Kur’an’dır” da demiştir, fakat daha sonra Kur’an’ı Anayasa yapmamıştır. Demek ki o konuşmada samimi değildi.[9] Bu konuda Sinan Meydan’a yazdığımız cevabı okumak için şu konumuza bakabilirsiniz:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/14/m-kemal-ataturkun-balikesir-hutbesiyle-ilgili/
***
Bu yazımızda Sinan Meydan’nın “Elmalılı Tefsirini ve Buhari-i Şerif’i M. Kemal Atatürk tercüme ettirdi” yönündeki iddiasına cevap verilecektir.
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
***
Sinan Meydan, Elmalılı Tefsirini ve Buhari-i Şerif’i M. Kemal Atatürk’ün tercüme ettirdiğini ve hatta parasını cebinden verdiğini iddia ediyor. Bu iddia o derece atmasyon ki, (hatta atmıyor, resmen fırlatıyor) Selanikte karga kovalayan ve Kurtuluş Savaşı’nda parasızlıktan yakınan M. Kemal’in bu parayı nereden bulduğunu sorma ihtiyacı bile hissetmiyorum.
Kaldı ki, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Buhari-i Şerif’in ve dini kitapların Türkçe’ye çevrilerek yayınlanması; 1. Meclis’in “sarıklıları”arasında sayılan Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi’nin meclise verdiği 21.02.1341 tarihli takrir ile mümkün olabilmiştir. Bırakın M. Kemal Atatürk’ün Elmalılı Tefsiri ve Buhari-i Şerif’i tercüme ettirmesini, takririn altında 50 küsur Mebusun imzası bulunduğu halde M. Kemal’in takrirde imzası bile yok.[10]
Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Buhari-i Şerif’in ve dini kitapların Türkçe’ye tercüme edilmesi için takrir veren Eskişehir Mebusu“sarıklı“ Abdullah Azmi Efendi (Torun)
***
Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Buhari-i Şerif’in ve dini kitapların Türkçe’ye tercüme edilmesi için Eskişehir Mebusu “sarıklı“Abdullah Azmi Efendi’nin Meclis’e verdiği takririn tutanağı
***
Bu takrirden sonra Diyanet Işleri Reisliği, Meclis’in tahsisatına binaen Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesi işini Mehmed Akif’e, tefsir kısmının yazımını Elmalılı Hamdi Yazır’a ve Buhari-i Şerif’in tercümesi işini de Babanzade Ahmed Naim’e havale etmiş, bazı siyasi saiklerle Mehmed Akif aldığı ücreti iade edince, ister istemez bu vazife de Elmalılı’nın üzerine kalmış, o da 1926′dan itibaren bu vazifeyi kemal-i itina ile yerine getirmeye başlamıştır.[11] 1934′de Babanzade’nin vefatı dolayısıyla, Buhari’nin tercümesini ikmal etmek vazifesi Kamil Miras’a verilmiştir.
Mukavele gereği tercüme için Mehmed Akif Ersoy’a 6000 TL, Elmalılı Hamdi Yazır’a da 6000 TL verilecektir. Her ikisine de 1000‘er lira avans verilir.[12]
Araştırmacı yazar Übeydullah Kısacık’ın ”Bir Istiklâl Aşığı Mehmed Akif” kitabından naklen 10 Ekim 1925 tarihini taşıyan orijinal belge. Diyanet Işleri Başkanlığı’nca, Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır’a, hizmetlerine karşılık biner lirası peşin olmak üzere 6 bin lira ödeme yapılacağına dair Beyoğlu 4. Noteri’nde yapılan sözleşme. Sözleşmede Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın yanı sıra Diyanet Işleri Riyaseti adına Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’nin imzaları bulunuyor. Hani M. Kemal Atatürk parayı cebinden vermişti?
***
Lakin Mehmed Akif, ilk yıllardaki şartların değişip, daha sonra hazırladığı Kur’an çevirisinin istemediği bir maksad için kullanılacağını anlayınca, aldığı ücreti iade edip bu işten vazgeçmiş, tüm ısrarlara rağmen çevirisini yetkililere teslim etmemiştir. M. Kemal Atatürk’ün “Islam’ın Türkleştirilmesi Projesi” çalışmalarına katılan Sadettin Kaynak’ın hatıralarında aktardığına göre, 1932 Ramazanı’nda kullanılan Cemil Said’in Türkçe Kur’an-ı Kerim (Istanbul 1924) adlı çevirisinin hatalarla dolu olduğu anlaşılınca, M. Kemal Atatürk, “Bu tercümeyi bırakalım, Mehmed Akif’in tercümesini alalım” demiş ve fakat bütün aramalara rağmen, Akif’in Mısır’da bulunan tercümesi bir türlü ele geçirilememişti.[13]
M. Kemal Atatürk, Mehmed Akif Ersoy Türkiye’ye döndükten sonra da bu çabalarından vazgeçmemiş, hatta kendisine, farklı zamanlarda aracı olarak çeşitli kimseleri göndermiş, ancak bir netice alamamıştır.[14]
Mehmed Akif Ersoy, meali, M. Kemal Atatürk’ün “Islam’ın Türkleştirilmesi Projesi” ucubeliğine alet edeceğini anlayınca Prof. Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun babası Mehmed Ihsan Efendi’ye mealin yakılmasını vasiyet etmiş. O da oğlu ve şimdiki İKÖ Genel Sekreteri Prof. Ekmeleddin Ihsanoğlu’ndan Mehmed Akif’in vasiyetini yerine getirmesini istemiş ve Mehmed Akif’in meali:
- Prof. Dr. Ekmeleddin Ihsanoğlu,
- Osman Saraç (El Ezher mezunu-Vaizlik ve Adalet Partisi Tokat milletvekilliği yaptı),
- Prof. Dr. Ibrahim Sabri Bey (Son Osmanlı Şeyhulislamı Mustafa Sabri Bey’in oğlu),
- Ismail Hakkı Şengüler (El- Ezher mezunu- Bu yakma işlemini hatıralarında nakleden kişi – Adalet Partisi Eski Malatya milletvekili- Yayınevi sahibi)
ve
Ali Ihsan Okur’un (Ankara Üniversitesi, Ilahiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi)
gözetiminde yakılmıştır.
Yakma işleminden sonra, Ibrahim Sabri Bey hemen orada, Yakılan Tercüme adlı bir dörtlük söyler:
“O bir eserdi ki yangın denilse lâyıktı
Eğer kalaydı yakar, kül ederdi imanı.
O bir ateşti ki sönmezdi etmeden ihrak.
Yakıldı, sönmesi kurtardı nass-ı Kuran’ı”[15]
Prof. Dr. Ekmeleddin Ihsanoğlu, Mehmet Akif’in Kur’an mealinin yakılmasını istemesinin sebebini, Sinan Meydan’ın iddiasının aksine, şu sözlerle anlatıyor:
“O dönem Türkiye’de Kuran’ın Türkçe okunacağı meselesi tartışmaya başlanmıştı. Ezan Türkçe okunuyordu. Bu durum Akif ve kendisi gibi düşünenler için kabul edilebilir bir husus değildi. Kendi yaptığı tercümenin bu yolda kullanılabileceği endişesiyle istemedi.”[16]
Sinan Meydan, Mehmed Akif’in meali yetersiz gördüğünden dolayı teslim etmediğini iddia ediyor. Oysa olayın tanıklarından Prof. Dr. Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun açıklaması gayet net.
***
M. Kemal Atatürk’ün “Islam’ın Türkleştirilmesi Projesi”ne dair gelişmeler dönemin gazete sütunlarında
***
Elmalılı Hamdi Yazır ise, hem çeviri, hem de tefsir kısmını deruhte etmek suretiyle üzerine düşen vazifeyi yerine getirmiş ve nitekim eser de 1935-1938 yılları arasında yayınlanmıştır. Ancak Elmalılı’nın meydana getirdiği bu eserin bilhassa çeviri kısmı, beklenenin tam aksine çıkmıştır. Elmalılı’nın Türkçesini takdir yetkisi olanların da teyid edecekleri üzere, kendisinin çeviri kısmında kullandığı Türkçe ile, diğer kısımlarda kullandığı Türkçe birbirinden farklıdır ve bunun nedeni de Akif’in gerekçesiyle aynıdır. Çünkü diğer yazılarında yok denecek kadar devrik cümleler kurmuş, adeta okuyuşu kolaylaştıracak unsurlara riayet etmekten alabildiğine kaçınmıştır. Nitekim çevirisindeki sözdizimini ve sözcük seçimlerini tedkik edecek olanlar, bu tesbitimizi teyid edecek bir neticeyle karşılaşacaklardır.[17]
Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmed Akif Ersoy, M. Kemal Atatürk’ün bu tercümeleri Türkçe ibadet ucubeliğine alet edeceğini fark etmişler ve haklı olarak bunun önüne geçmek istemişlerdir. Neticede Mehmed Akif meali teslim etmeyi reddetmiş ve Elmalılı Hamdi ise Türkçe ibadet projesini engellemek maksadıyla mealde kulağa hoş gelmeyecek şekilde devrik cümleler kurmuştur.
Nitekim M. Kemal Atatürk’ün “Islam’ın Türkleştirilmesi Projesi”ne bizzat katılan Sadettin Kaynak bunu şöyle itiraf etmektedir:
“Atatürk’ün arzusu; Kur’an’ın Türkçesinin de aslı gibi makam ve lahn (ezgi) ile okunması merkezinde idi. Fakat bu bir türlü olmuyordu. Çünkü tercüme nesirdi (düz yazı). Bununla beraber, iyi bir nesir de değildi. Kur’an’ın edaya gelmesi, lahn ile okunmaya uyması Arap dilinin medler, gunneler, idgamlar ve bunlara benzer hususiyetleri oluşundan başka, bir de Kur’an’ın kendisine has olan nefes alma için secaventleri (duraklama işaretleri), seci ve kafiye’ye benzeyen, fakat seci ve kafiye olmayan; şiire benzeyen, fakat şiir olmayan; nesre benzeyen, fakat nesir olmayan, sözün kısası herşeyiyle, her haliyle metni gibi okunmasının da bir mucize oluşundan ileri geliyordu. Türkçe tercümesinde bu vasıfların hiçbiri yoktu ve bir türlü olmuyordu, olamıyordu.”[18]
Elmalılı merhum, ilmi dirayetinin yanısıra siyasi dirayetini de tebarüz ettirmekten asla çekinmemiş ve “Haşa Türkçe Kur’an!” şeklinde sarfettiği bir ifadenin mukaddimeden çıkarılması istendiğinde, bu isteği kabul eder görünüp bilahare kemalist zihniyetlilere daha ağırını yazmıştır: “Türkçe Kur’an mı var behey şaşkın!?”[19]
Hak Dini Kur’an Dili 1936-1938 arasında tamamlandı ve 1935-1939 arasında dokuz cild olarak 10 bin takım bastırıldı. Iki bin takımı Elmalılı Hamdi Yazır’a verildi. Kalan 8 bin takım din adamları olmak üzere kamuoyunun önde gelen isimlerine ücretsiz olarak dağıtıldı. Dolayısıyla halk o dönem bu tefsirden istifade edememiştir.
Okullarda da bu tefsirin okutulduğuna dair bir kayıt yok.[20] Ancak Milli Eğitim Bakanlığı M. Kemal Atatürk’ün emriyle dinsiz Jean Meslier’in “Sağduyu, Tanrısızlığın Ilmihali” isimli kitabını “Akl-ı Selim” adıyla basmıştı.[21] Ateist Papaz Jean Meslier’in yazdığı “Sağduyu, Tanrısızlığın Ilmihali” isimli kitabı evvela Abdullah Cevdet eski yazıyla tercüme edip, 29 Aralık 1928′de “En büyük acizden, en büyük iktidara” diye Atatürk’e takdim etmişti.
548 sahife olan bu kitabı Atatürk dikkatle okuduktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı tarafından devlet matbaasında basılmasını emretmiş ve kitap; “Aklı selim” adıyla yayınlanmıştı.
Tanrı tanımazlık ile “Aklı selim”lik nasıl bağdaşır?
Abdullah Cevdet’in 1928′de eski yazıyla tercüme ettiği ateist Jean Meslier’in“Tanrısızlığın ilmihali” mahiyetindeki “Sağduyu” isimli kitabı
***
[21] no’lu dipnota dair… Milli Eğitim Bakanlığı’nın M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla bastığı dinsiz Jean Meslier’in “Sağduyu, Tanrısızlığın Ilmihali” isimli kitabı
***
Farzedelim ki Kur’an’ı -haşa- M. Kemal Atatürk tercüme ettirmiştir. Bu, onun Islam’a hizmet ettiğini mi gösterir? O halde “Tanrısızlığın ilmihali” isimli ateist düşüncenin ürünü olan kitabı tercüme ettirmesi de M. Kemal Atatürk’ün “ateizme” hizmet ettiğini göstermez mi? Üstelik tefsir, sadece kamuoyunun önde gelen isimlerine dağıtılmış; buna karşılık “Tanrısızlığın ilmihali” ise Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılmıştır!
www.arastiralim.com sitesinden naklen gizli ateist rahip Jean Meslier‘in kitabından bazı alıntı başlıklar:
“Bir Allah’a inanmak gereksizdir en doğrusu onu hiç düşünmemektir.
Şeytan da dinler gibi rahipleri zengin etmek için icat edilmiştir.
Dünya yaratılmamıştır ve madde kendi kendine hareket eder.
Güneşe tapmak, bir ruha tapmaktan daha az akla aykırıdır.
Ilk günah ve şeytan hakkında dini hikâyelerin saçmalığı.
Allah’a inanmak otomatik bir çocukluk alışkanlığıdır.
Din pandora kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır.
Allah’ın lütfu denilen şey boş bir kelimeden ibarettir.
Her varlık maddenin bağrından çıkmıştır.
Din, safdillik üzerine kurulmuştur.
Sözde mucizelerin saçmalığı.
Bütün dinler hoşgörüsüzdür.
Rahiplerin şarlatanlıkları.
Her din bir saçmalıktır.”
Yukarıdaki başlıklara günümüz aklı ile bakılırsa ne kadar çocuksu ve saçma oldukları görülecektir. Fakat yazılanların zamanında ne kadar mantıklı göründüğünü ve etkili olduğunu da görebiliriz.
***
Madem kemalistler Kur’an-ı Kerim’i anlamayı çok istiyorlar, o halde kemalistlere Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealinden (sadeleştirilmiş) birkaç ayet meali takdim edelim. Ayet meallerini okuduktan sonra sizi, M. Kemal Atatürk’ün yaptıklarının bu ayetlerle ne kadar mutabık olduğunu düşünmeye davet ediyorum.
Işte Elmalılı mealinden birkaç Ayet meali:
Al-i Imran Suresi
23 – Görmüyor musun, o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar,aralarında hüküm vermek için Allah’ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.
***
Nisa Suresi
60 - Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.
61 - Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin!” denince,münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.
62 - Ya nasıl, elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince, hemen sana geldiler de: “Biz sadece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik.” diye Allah’a yemin ediyorlar.
***
Maide Suresi
44 - İçinde hidayet ve nûr bulunan Tevrat’ı, elbette biz indirdik. Müslüman olan peygamberler, yahudiler hakkında hükmederler, kendilerini Tanrıya adamış zâhitler, âlimler de, Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden (onunla hüküm verirler) ve onun Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
49 - Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.
50 - Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum içinAllah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?
***
Casiye Suresi
18 – Sonra (Ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibikıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.
***
M. Kemal Atatürk’ün laik, kemalist Türkiyesi’nde “Allah’ın indirdiğiyle”, yani Kur’an ve Sünnet ile mi hükmediliyor?
**********
KAYNAKLAR:
[1] Kemal Atatürk’ün eseri: Kuran ve Ezan’ın yasaklanması:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/
[2] Müslümanlığı bir yana bırakmak ne demek ? – M. Kemal Atatürk Nutuk’ta ne demek istedi? :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/
[3] M. Kemal Atatürk: “Ikre, Bismi, Rabbi safsatası” (haşa) :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/
[4] M. Kemal Atatürk’ten dinimiz Islam’a hakaret: “Hezeyan !” :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/28/m-kemal-ataturkten-dinimiz-islama-hakaret-hezeyan/
[5] İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a) Şeriat hakkında ne dedi? :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/imam-i-azam-ebu-hanife-rh-a-seriat-hakkinda-ne-dedi/
[6] Imam Gazzali’nin (rh.a) Hilafet hakkındaki sözleri için bakınız; Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz:http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 612, 613.
[7] Kur’an Nizamı (Hilafet/Şeriat/Hüküm/Kanun) ile ilgili bir kaç Ayet-i Kerime:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/02/kuran-nizami-hilafetseriathukumkanun-ile-ilgili-bir-kac-ayet-i-kerime/
Ayrıca bakınız; Türkiye’de Laik Sistemden dolayı uygulanamayan bir Ayet:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/
- Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KISAS (Katilin hükmü) :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/
[8] Atatürk ve din – Atatürk ve Islam – Atatürk ateist mi? Kemal Atatürk müslüman mı? Atatürk tabiata mı tapıyor? :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/
[9] M. Kemal Atatürk’ün Balıkesir Hutbesi’yle ilgili:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/14/m-kemal-ataturkun-balikesir-hutbesiyle-ilgili/
[10] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 2, Içtima Senesi 2, Içtima 61, cild 14, sayfa 222, 223. 21.02.1341 Cumartesi.
[11] Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet Ideolojisi, Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, Istanbul 1998, sayfa 56.
[12] Mehmet Karagözoğlu, M. Âkif’in Kur’an Meali ve Mealin Yakılması Olayı, Dil ve Edebiyat Dergisi, sayı 37, Ocak 2012.
[13] Sadettin Kaynak, Hatıralar, Osman Ergin, “Türkiye Maarif Tarihi” içerisinde, Istanbul 1943, cild 5, sayfa 1634,1635.
Ayrıca bakınız; Sadettin Kaynak, Atatürk Dolmabahçe’de ilk Türkçe Kur’an’ı Nasıl Okudu? [ - Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, Istanbul 1955, cild 3, sayfa 83.
- Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk: Siyasi ve Hususi Hayatı, Istanbul 1963, sayfa 178-180.
- Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün Istanbul’daki Hayatı, Istanbul 1974, cild 2, sayfa 351,352.
Sadi Borak, Atatürk ve Din, Istanbul 1997, 1. Baskı 1962, sayfa 76-78.]
[14] Mithat Cemal Kuntay, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif, Ankara 1986, sayfa 195 – 198.
[15] Mehmet Karagözoğlu, M. Âkif’in Kur’an Meali ve Mealin Yakılması Olayı, Dil ve Edebiyat Dergisi, sayı 37, Ocak 2012.
[16] Akif’in Kuran’ını birlikte yakmışlar, Hürriyet Gazetesi 22 Haziran 2004.http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=235552
[17] Bu konudaki misallere kolay ulaşabilmek bakımından bakınız; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: Kur’an-ı Kerim ve Meali, (Hazırlayan Dücane Cündioğlu), Istanbul 1993.
[18] Sadettin Kaynak, Hatıralar, Osman Ergin, “Türkiye Maarif Tarihi” dahilinde, Istanbul 1943, cild 5, sayfa 1633, 1634.
[19] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.
[20] M. Kemal Atatürk Din derslerini ve Imam Hatipleri kaldırmadı yalanı:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/
[21] Milli Eğitim Bakanlığı’nın M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla bastığı dinsiz Jean Meslier’in “Sağduyu, Tanrısızlığın Ilmihali” isimli kitap:
http://www.gunlukkitap.com/din/52093-52181-sagduyu-tanrisizligin-ilmihali-jean-meslier-9789753430944.html
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:
http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez
*
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













