12 Aralık 2011 Pazartesi

144 ) BİR GARİP ORHAN VELİ !..

   

   Beykoz'da, İshakağa bayırında, Keresteci Hacı Ahmet Bey'in 9 numaralı evinde, Muzika-i Hümayun'da görevli Veli Bey'le evli olan, Hacı Ahmet Bey'in kızı Nigar Hanım, 13 Nisan 1914 Pazartesi günü sabahı, saat yedi sularında Orhan Veli'yi dünyaya getirir..
   İlk öğrenimine Akaretler'deki bir okulda başlamış, Ortaköy'deki Galatasaray'da da okuduktan sonra, 1925 yılında, babasının iki yıl önce Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası Şefi olmasından dolayı, Ankara'daki Gazi İlkokulu'nun son sınıfına transfer olur..Orta öğretimini de Ankara Lisesi'nde yapar..
   Yazları ise yine Beykoz'da dedesinin evindedir. Böylece 1926 yazında Beykoz'da ilk aşkını da tatmış olur !.
Sevgililer sultanı ( ! ), Fetanet adında 10 yaşlarında bir komşu kızdır.. Ne var ki bu sultanlık birkaç hafta ya sürer ya sürmez. Onun yerini, Orhan'ın Pembeliler adını verdiği, Beykozlu üç kız kardeşin küçüğü, Firdevs alır. Bu sevda da Orhan'ın Ankara'ya dönmesiyle son bulur..
   Orhan Veli 1919 yılında, beş yaşındayken, ölümlerden geri dönmüştür. O gün mutfakta köfte kızartılıyordur. Orhan bir çatalla tavadaki köftelerden birini yürütmek isteyince, çatal kayar ve kızgın yağ üstüne dökülür. Bu, onun uzun süre yatakta kalmasına yol açar. 1927 yazında ise ölüm perisi 9 numaralı evde yine gezintidedir !.. Bu kez seçilen hedef, evin yardımcısı, yirmi yaşlarındaki Fatma'dır. Dipten doldurulan, ateşlenince çok az gürültü çıkaran bir Flobert karabinası ile kızı korkutmak isterken tüfek ateş alır ve Fatma ağır yaralanır..
   Bir de 1939 yılında Ankara'da geçirdiği bir otomobil kazası vardır. Otomobilde beş arkadaştırlar. Arabayı Melih Cevdet Anday kullanmaktadır. Barajdan dönerken bir virajı alamayınca, araba epey büyük bir bayırdan aşağı yuvarlanır. Ankara Numune Hastanesinde yirmi gün komada kalır Orhan Veli..
 

   Hacı Ahmet Bey, 1933 yılında Ahmet Midhat Efendi Caddesi'ndeki 15 numaralı yalıyı alır. Beykoz'da, Yalıköy'de bulunan yalı üç katlıdır. Altında iki dükkan, üst katlara bunların arasından çıkılır. Her katta dört oda. İkisi denize, ikisi de caddeye bakar.. Orhan Veli ilk şiir denemelerini burada yazmaya başlar.. Bu arada eline geçen kitapları soluksuz okumaktadır. Ahmet Refik'in tarih kitapları bunların arasında başı çekmektedir.
   Bu yıllar Orhan'ın tiyatro kitaplarını da ikişer üçer okuduğu yıllardır. 1929-1930 yılları..Onun tiyatroya merakı daha küçük yaşlarda başlamıştır. İshakağa bayırındaki evin bahçesinde bir yaz sahne kurmuşlar, Beykozlulara oyunlar sergilemişlerdir. Bunlar arasında Orhan'ın kendi yazdığı, kendi sahneye koyduğu "Doktor İhsan" adındaki iki perdelik bir vodvil de yer alır. Oyundaki giysileri Servet Gömeç Bey'in babası Yalıköy Camii Müezzini Mustafa Efendi karşılar. Oyunlarda kardeşi Adnan Veli de rol alır. Sonradan İzzet Kaptan diye anılacak olan İzzet ve İsmail'in rolleri de önemlidir. İsmail bir oyunda büyükbaba olur. Aynı oyunda Orhan da Minakyan gibi büyük dramlar kesmiştir. Seyircilerde bir gözyaşı ki, Boğaz'ın suları kaç para ? !.. Ama oraya Çingene keyfi etmeye gelmiş densiz biri, silme bir yoğurt tepsisini tuttuğu gibi Orhan'a fırlatır. Tepsi delinmiş, çember gibi boynuna geçmiş, yoğurtlar onu baştan aşağı beyaza boyamıştır.. Halk, daha biraz önce ağlarken, şimdi gülmekten kırılıyordur !. Tiyatronun perdeciliği Ahmet Midhat Efendi'nin torunu Aydın'dadır. Adnan Veli küçük Aydın'a bir işaret çakar. Aydın perdeyi indirir. Adnan Veli de bir tiyatro müdürü edasıyla perdenin önüne çıkarak dram oyunlarında seyircinin gülmesi değil, ağlaması gerektiği üzerine bir nutuk çeker...
   Orhan bu yıllarda Beykoz'da yeni bir arkadaş edinir. Halim Güzelson..
   
   Halim'in ailesi o vakitler Alibey Sokak'ta, Mustafabey Köşkü'nde oturmaktadırlar. Babası, İzmirli  Ali Şefik Bey, 36 lira 51 kuruşluk emekli aylığının 10 lirasını köşk sahibine kira olarak ödüyordur. Yergök, Nice, Toulon şehbendirliklerinde (konsolos) bulunmuştur. Burada gösterdiği başarı üzerine New York başşehbendirliğine atanmıştır. Ama bu arada onu Jön Türklük akımının içinde de görürüz. Bir ara Mizancı Murat'la Paris'te bulunmuş, "Hareket" adında bir yergi yazmıştır ki, elden ele dolaşan bu kitapçık o çağın bütün genç aydınlarını etkiler. Yahya Kemal'in "şiddetli bir akım" la ilk karşılaşması da bu kitapçıkla olur. Yahya Kemal yıllar sonra bu yerginin gerek üslubunu, gerekse anlamını çekilmiş bir kılıca benzetecek ve bir ihtilal parıltısı taşıdığını söyleyecektir. Bu olaydan sonra İstanbul'a çağrılan Ali Şefik'in Sultan Hamid'le, perde arkasından çok sert bir konuşması olur. Bu kez Maarif Müfettişi olarak Antalya'ya gönderilir. Orada da rahat durmaz, Bitlis'e sürülür. Orada işi daha da azıtır. Üçüncü Ordu Komutanı ile anlaşarak orduyu, İstanbul'a Abdülhamid'in üstüne sürmeye kalkışır. Komutanın aklı kesmiştir ama son dakikada Ali Şefik'in ayaklarına kapanır : "Bağışla beni, bu buyruğu veremem" der. İstanbul bu olayı haber almıştır. On sekiz ay hapiste kalır. Meşrutiyet ile kurtulur. İlk günler İstanbul'da İttihatçılarla birliktir ama bir süre sonra onlardan da ayrılır.
 

   Orhan, Halim'i çok sever. Halim, İstanbulluları okumaya itelemek için 1944 yılında dünyanın en küçük kitabevini kurar. Dükkanı elindeki küçük çantadır ! Sergilerini de kaldırımlarda, vapurlarda, yani kendisini halka en yakın bulduğu yerlerde açar. Halim bu işi yirmi yedi yıl sürdürmüş, yüz binlerce kitap satmıştır. Bir ara altına bir triportör çekmiş, günün 24 saati, her yerde ve her zaman sergi açmaya başlamıştır.  Halim Güzelson işini de şöyle anlatır : "Gecenin üçüne kadar çalıştığım olur. Günde en çok kitap satma rekoru bendedir. Nedeni de halkın ayağına gitmemdir. Benden en çok işçiler kitap alır. Eskiden öğretmenler de çok alırdı. Zamanla onların alışverişine kesatlık düştü. İşçiler en çok ilkokul kitaplarını alıyor. Toplumsal kitapların satışı ise gün geçtikçe artıyor. Şimdiye kadar bir buçuk milyon liralık kitap sattım. Benim sermayem halka olan sevgimdir. Satış yaparken bir de armağan kitap veririm.."
   Bir gece Beyoğlu'nda, Balıkpazarı'nda, Cumhuriyet meyhanesinde Orhan'la Halim yine karşılıklı kafayı buluyorlardır. Orhan bir ara Halim'den bir kalem ister. Halim'in mendil cebinde küçük bir kalem her zaman için bu gibi işleri bekler. Orhan kalemi alır, kendi cebinden de uzun bir kağıt çıkarır. Üzerinde elli altmış dize.. Halim'den kaldıktan sonra Orhan onların çoğunu silip atmaya başlar. Beş dakika sonra geriye sadece on altı dize kalmıştır. Bu da "Kapalıçarşı" şiiridir !..
"Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
 Sandık odalarında ;
 Senin de dükkanın öyle kokar işte.
 Ablamı tanımazsın,
 Hürriyet'te gelin olacaktı, yaşasaydı ;
 Bu teller onun telleri,
 Bu duvak onun duvağı işte,
 Ya bu camlardaki kadınlar ?
 Bu mavi mavi,
 Bu yeşil fistanlı...
 Geceleri de ayakta mı dururlar böyle ?
 Ya şu pembezar gömlek ?
 Onun da bir hikayesi yok mu ?
 Kapalıçarşı deyip de geçme ;
 Kapalıçarşı,
 Kapalıkutu."
 

10 Aralık 2011 Cumartesi

143 ) HIZIR BABA !...



   Bir seksen beş boy.. Bu boyla orantılı geniş omuzlar.. Geniş omuzlarla orantılı şişkin mi şişkin pazular.. Pazularla orantılı iri eller ve uzun parmaklar.. Kocaman bir göbek ve onu taşıyamıyormuş gibi öne doğru eğik bir bel.. Beyazları karalarından çok, gür bir sakal.. Uçları aşağı sarkmış pos bıyıkların örttüğü biçimli dudaklar, dişler çürük !.. Ufak siyah gözlerin parlak ışığı ile aydınlanan yüzüne alçakgönüllülük hali veren bir burun.. Burun içi enfiye çekmekten sertleşmiş !.. Çene yuvarlak.. Elmacık kemikleri fırlak !.. Ten, buğday ..
   Terziden alındıktan sonra bir daha ütü yüzü görmemiş bol bir ceket ve bol bir pantolon.. Hemen her zaman yamalı potinler.. Halep kumaşından, devrik yakalı ve kolasız gömlek.. Eski ve güneşten kurşunileşmiş siyah bir kravat.. Tarağa özlem çeken, çalı süpürgesi gibi saçlarıyla Ahmet Midhat Efendi'yi görenler onu ya bir pehlivan eskisi ya da düşkün bir mirasyedi sanırlar... Bunları onun oğlu, Doktor Kamil Yazgıç anlatmaktadır...


   Beykozluların "Hızır Baba" adını taktıkları Ahmet Midhat Efendi boğazına da çok düşkündür. Ete pek yüz vermese de hamur işleriyle pilava bayılır. Tatlılardan ise kabak tatlısına.. Yalnız bir şartı vardır : pekmezle pişirilmesi ve üzerine de bolca ceviz dökülmesi gerekmektedir.. Sevdiği şeyler arasında süt de vardır. Sırf bu sevgi yüzünden bir ara sütçülüğe de kalkışmıştır..
   Beykoz'da, Akbaba'da, bir de çiftliği vardır. Tarım ve hayvancılıkta birçok araca orada rastlayabilirsiniz. Türkiye'deki ilk kuluçka makinesini de yine orada görebilirsiniz.. Çiftlikte kendi evinden başka damadı Muallim Naci'nin de evi vardır. Burayı sonradan yaptırmış ve ona "Nacihane" adını takmıştır !..
   İyi bir avcıdır. Karacayı tek bir kurşunda yıkar.. Yatak odasında bir Çerkez eğeri ile dipçiği sedef kakmalı bir çifte bulundurursa da bu, daha çok süs içindir. Av merakı onu, Kopoy denilen av köpeklerine tutkun etmiştir. Rumeli'den gelen göçmenler kendisine hep bu köpeklerden getirirler, çiftlikte de aylarca kalırlar. Çiftlik bir ara tam bir göçmen kampı olmuştur !.. Sonunda Ahmet Midhat, Bursa'da bir arazi almış, onları oraya yerleştirmiştir...
   Çiftlikte özel olarak yaptırılmış, iki katlı bir taş bina daha vardır.. Burası, kitaplarını koyduğu bir depo olarak kullanılmaktadır.. Oğlu Kamil Yazgıç'ın bu bina ile ilgili bir anısı vardır..
   Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. Askerler gelip çiftliğe el koyar. Ahmet Midhat iki yıl önce, 28 Aralık 1912' de öldüğünden, oğlu askerlerle muhatap olmuştur.. Bir gün komutan, Kamil Bey'i çağırır ve depo olarak kullanılan binayı yirmi dört saat içinde boşaltmasını ister !.. Koskoca bir depo, bu kadar kısa bir sürede, nasıl boşalsın ? Üstelik Kamil Bey'in ne yeri, ne adamı, ne de parası vardır.. Çünkü rahmetli bütün parasını halka ve yoksullara dağıttığı için ondan geriye ; bir çiftlik, bir yalı, Tophane'de bir arsa ve bir de "Sırmakeş Suyu" kalmıştır ama para olarak bir şey yok  !..
   Kamil Bey düşünür, taşınır ve elli bin kitabı bir yere taşıyamayacağına aklı kesince, komutanın karşısına çıkar ve, "Ben bu kitapların tümünü buradaki er arkadaşlara armağan ediyorum ! " der..  Daha o, oradan ayrılır ayrılmaz, komutan hemen tüm kitapları erlere dağıtır ; onlar da kitapları memleketlerine postalar..
   Doktor Kamil Bey, yıllar sonra, Anadolu'ya yaptığı yolculuklarda, tek gazete girmeyen köylerde bile babasının kitaplarına rastlamasın mı ? Ne kadar sevindiğini varın tahmin edin artık !..
   Ahmet Midhat Efendi'nin kitaplığında hemen her dilde kitaba rastlanabilirdi. Çerkezce, Farsça, Arapça ve Fransızca'yı kendi dili gibi konuşur ve yazardı. Birkaç dili de sadece okur ve anlardı. Her hafta dünyanın çeşitli yerlerinden, kocaman paketler içinde yeni yeni kitaplar, dergiler, gazeteler gelirdi.. Ahmet Midhat kitapları dikkatle okur, kimi satırların altını çizer, sonra da onları numaralayarak büyük bir özenle, kitaplığının raflarına yerleştirirdi. Böylece istediği bir kitabı, istediği an şaşılacak bir hız ve kolaylıkla bulurdu.. Yaşamında en sevdiği şey kitaptı. Parasını, malını herkese dağıtır, kitaplarını ise, okumak için bile kimseye vermezdi.. "Gelin burada istediğiniz kitabı okuyun, ama götürmece yok !" derdi...
   Biraz da "Sırmakeş Suyu"ndan bahsedelim.. Bu suyun tapusu da Ahmet Midhat Efendi'nin üzerinedir. Su, kocaman fıçılara doldurulup arabalarla Beykoz'a getirilir. Oradan da mavnalarla İstanbul'a taşınır. Bu su o kadar güzeldir ki, kimileri sırf bu sudan içebilmek için yazın Beykoz'da ev kiralarlar.. Su şehrin çeşitli yerlerinde satılır. Satış dükkanlarından biri de Sirkeci'dedir. Ahmet Midhat, Babıali'ye giderken, arada sırada, bu dükkanda mola verir, bardakla su satışı bile yapar..
   Suyu Beykoz'a taşıyan arabalar, Ahmet Midhat'ı da çiftliğe götürüp getirir. Ama bunun için fıçıların üstüne oturmak gerekir. Onun bu halini gören bir dostu, bir gün ona şöyle der : " Sen bu işten vazgeç. Alçakgönüllülüğün, kalenderliğin bu kadarı da fazla. Seni böyle seyis çırağı gibi su fıçılarının üstünde görseler, tefe koyup çalarlar. Sen koskoca bir gazete çıkarıyorsun. Memleketin her yanında sevilen, sayılan bir adamsın. Ünün ve toplumdaki yerinle orantılı bir ömür sürsene.."
   Ahmet Midhat Efendi'nin buna cevabı şöyle olur : "Eğer beni sevenler varsa, onlar beni böyle olduğum, yani içten olduğum gibi severler. Beni olduğum gibi sevenlerin sevgilerine ben de saygı duyarım. Bana değer vermek için kitaplarımda, düşüncelerimde değil de, üstümde, başımda ya da yaşayışımda bir zenginlik, bir debdebe arayacak olanların sevgilerine de, saygılarına da ben gerek duymam. Ben sevgiyi, saygıyı çalmak değil, kazanmak isterim. Bunun içindir ki, sevilmek, sayılmak amacıyla huyumu değiştirip yapmacıklığa kalkışmak, yani sahteleşmek istemem.."
   Yine de bu sözlere kulak asmayan dostu, daha sonraki günlerde, büyük paralar ödeyerek, Ahmet Midhat'a, çok şık bir landon ile, iki de Macar kadanası alıp armağan etmiştir.Üstat bu armağanları geri çeviremeyip, çaresiz kabul eder. Ama birkaç gün sonra, peşkeşçi dost büyük bir düş kırıklığına uğrar. Midhat Efendi onun armağanı olan cins kadanaları, külüstür su arabasına koşmuştur O güzelim landonu da çiftliğin samanlığına çekmiştir !...

8 Aralık 2011 Perşembe

142 ) "GAVUR" İZMİR'İN "GAVUR"U !...



   Samim Kocagöz'ün "İzmir'in İçinde" adlı bir romanını zevkle okuyorum.. Bir yerinde, daha önce duymadığım bir olaydan bahsediyor. İzmir'in işgal günlerindeki bir kahramanın öyküsü : Gavur Mümin !.. Notlar aldım, ben de biraz araştırma yaptım ; karşılaştırmalar yaptım ve bu ilginç olayı sizlerle paylaşmaya karar verdim.. Bilenleriniz çoktur muhakkak ama duygulu bir öykü, bir kez daha okunur !..
   Mümin Bey, Hacı Hasan Paşa'nın kız kardeşinin oğlu yani öz be öz yeğenidir. Hacı Hasan Osmanzade' nin nasıl paşa olduğu da ayrı bir ilginç öyküdür..
   Sultan Abdülhamid, itibarlıdır diyerek, "Git şu Çakırcalı Efe ile konuş, koşullarını öğren, benim de koşullarım şunlardır" diye yolluyor. Hacı Hasan Bey de, "Ferman Padişahımın !" diyerek korka korka, yanına askeri doktor olan kardeşi Reşit Bey'i alarak dağa gidiyor..
   Çakırcalı Efe'nin koşullarını Padişah kabul etmiş. Dağdan inip bir köyde oturacak, o köye de zaptiyeler girmeyecek.. Anlaşmışlar..  İşte bu görevine karşılık Osmanzade Hacı Hasan Bey, olmuş Hacı Hasan Paşa !Çakırcalı dağdan inmiş ama, bir süre sonra yine dağa çıkmış. Ama Hasan Bey'in paşalığı baki kalmış !..
   Mütareke yılları.. İttihatçılar, İtilafçılar fırkacılık (particilik) adı altında birbirlerini yiyorlar.. Sonunda bir anlaşma olmuş ; İzmir'in belediye başkanı tarafsız olsun denmiş ve getirmişler Hacı Hasan Paşa'yı belediye başkanı yapmışlar. Aradan fazla zaman geçmeden 15 Mayıs 1919'da İzmir'e Yunan ordusu çıkar....
   Fadıl Dokuzeylül, Hacı Hasan Paşa'yı şöyle anlatıyor : "Belediye Reisi idi ama Yunanlılar belediye işlerini görmek üzere, Yunan amaçlarına hizmet eden ve Yunanistan'ın bir kazasında kaymakam olan Naipzade Ali Bey diye bir Giritliyi memur etmişlerdi. Bütün yetki ondaydı.  Hacı Hasan Paşa da pek temiz düşünceli bir vatandaş değildi ama yine de faydası oluyordu. Kurtuluştan önce Yunanistan'a, Atina'ya kaçtı. Bir oğlu vardı, o döndü.. Paşa ise 1932'de Yunanistan'da öldü.. Türklere açık bir zararı işitilmedi, ama tarih onu nasıl muhakeme edecek, bilemeyiz. O, Yunanlıların bir kuklasıydı.."
   O zamanlar belediyede çalışan ve dönemin İzmir Noteri Ferruh Bey'in de kardeşi olan Muzaffer Özgen ise şunları demekte : "Türk halkına karşı, 'İşte belediye başkanı sizden, daha ne yapalım ?' demek için Paşa'yı kullanmışlardır. Ben, o kaçtıktan sonra masasının çekmecesinde, üç kez başkanlıktan istifa ettiğine ilişkin, Yüksek Komiser (Vali) Steryadis'in geri çevirdiği dilekçeleri buldum.."
 
   

   Gelelim asıl kahramanımız Mümin Bey'e..
   Mümin Bey, 1892 yılında Osmanzade İbrahim Bey'in oğlu olarak İzmir'de dünyaya gelir. 1911 yılında Beylerbeyi Yedeksubay Okulu'ndan teğmen olarak mezun olduktan sonra Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı'nda çeşitli görevler aldıktan sonra 1917'de, İzmir'deki 17. Kolordu Komutanlığı'na  atandı. İzmir'in işgalinden kısa bir süre önce Jandarma Genel Komutanlığı'nın 1 Mart 1919 tarihli emriyle İzmir Jandarma Alay Komutanlığı emrine verildi ve 1920'nin Mart ayına kadar bu görevi sürdürdü..
   Çok iyi bildiği Rumca'nın ve Hacı Hasan Paşa'nın yeğeni olması nedeniyle; Osmanlı Devleti ile Yunan İşgal Ordusu arasında irtibat subaylığı görevini verirler ona. Hükumet Konağında bir odası bile vardır.. Ama tığ gibi, yakışıklı bu Yüzbaşı, İzmir sokaklarında rahat gezemez olur. "Gavur Mümin", "Kirye Mümin" diye sesleniyor, yüzüne tükürüyorlardır ! Her an sırtından bıçaklanacağı korkusuyla çıkmaktadır sokaklara..  Geceleri bazı Yunan komutanlarıyla, subaylarıyla her gece meyhanelerdedir..
   Bütün bu hakaretleri sessizce sineye çeken Mümin Bey ; işgal sırasında İzmir'de kurulan ve güçlü bir yeraltı örgütlenmesine sahip olan, asker ve sivillerden oluşmuş Türk istihbaratının önemli bir üyesidir. En yakın çalışma arkadaşları ; İzmir Gümrük Müdürlüğünde çalışan Fadıl Dokuzeylül, Şark gazetesini çıkaran Halil Zeki Osma ve işgal süresince İzmir Müftülüğü görevini sürdüren Rahmetullah Efendi'dir...
   Yüksek Komiser Steryadis ve İşgal Kuvvetleri Komutanı Zatirios'un güvenini kazanan "Gavur" Mümin, elde ettiği bilgileri Ankara'ya ulaştırıyor ve bunu bir tek ablası İhsan Hanım biliyordu.. Ankara günü gününe, İzmir Rıhtımına kaç Yunan askeri indi, ne kadar top tüfek çıktı öğreniyordu.. Yunanlıların politik tutumları, yapacakları askeri eylemler öğreniliyordu.. Bir seferinde, İzmir'in Hükumet Konağı'nda on beş telefon bir gece ortadan kaybolmuş, askeri depolardan kaldırılan silahlarla birlikte Ankara'nın yolunu tutmuştu !.. En önemlisi, Yunanlıların Sakarya boylarına yürüyeceği ile ilgili planları Ankara'ya yerleştiriliyordu..
   Sonunda Yunanlılar olayı anlarlar.. Mümin Bey'i hemen tutuklayıp, evine baskın yaparlar. Fakat uyanık ve yurtsever bir hanım olan ablası İhsan Hanım, tüm belgeleri yüklükteki yatakların arasına saklar. İlk aramada bir şey bulamayan Yunanlılar kısa bir aradan sonra iki kez daha ararlar ama İhsan Hanım onları saklayacak ve bazılarını imha edecek zamanı bulmuştur.
   Kardeşinin tutukluluğunun ilk günlerinde köfte yapıp götürür. Köftelerden birinin içinde şu satırları taşıyan bir  pusula vardır : "Mümin, evrak çantasını bulamadılar, bendedir, müsterih ol ve her şeyi inkar et."..
   İzmir'de Yunan Askeri Mahkemesi'nin karşısına çıkarılan Mümin Bey, ellerinde suçlayacak bir belge olmaması nedeniyle, kurşuna dizilmekten kurtularak müebbet hapse mahkum olur.. Onu bir subay, bir astsubay ve sekiz er eşliğinde Atina'ya gönderirler.. Sonra da Mora Yarımadası'nın güneydoğusundaki Palamidi Cezaevi'ne.. Burada çok zor şartlarda bir yıl yattıktan sonra da Atina yakınlarındaki Palya İstratona Cezaevi'ne.. Tutuklu bulunan Hürriyet ve İtilaf Partisi üyeleri ve Yunanistan'a sığınan Çerkezler ile görüşüp onlardan öğrendiği bilgileri İzmir'deki çalışma arkadaşlarına iletir..
   Atatürk'ün ona ne kadar değer verdiğinin göstergesi olarak, 5 Nisan 1923'de, Yunan Orduları Başkomutanı General Trikopis ile yapılan mübadele sonucu, diğer Türk esirlerle birlikte İzmir'e gelir...
   Kalan yaşamı boyunca Yunan zindanlarından kaptığı romatizma ve tüberküloz sonucu, 24 Ocak 1948 günü vefat eder. Albay rütbesinde..  Çünkü döndüğünde bir kahraman olarak karşılanmasına rağmen, alçak gönüllü bir şekilde, terfi derecesinden başka bir talepte bulunmamıştır. Hiçbir maddi nimete iltifat etmemiştir... Soyadı Kanunu çıktığında Aksoy soy adını almıştır..
   Nur içinde yat, Albay Mümin Aksoy ...
   Aşağıdaki Yunanca video için kusura bakmayın.. Birçok yeni görüntü olduğu için koydum ...

6 Aralık 2011 Salı

Bu tür dünyada ilk kez görüntülendi!

Brezilyalı biyologlar, Brezilya açıklarında yaşayan bu canlıyı dünyada ilk kez görüntülemeyi başardılar...



Brezilyalı biyologlar, Brezilya açıklarında yaşayan nesli tükenmekte olan bir yunus türüne mensup oldukça nadir görülen bir albino yunusu görüntülemeyi başardı.

Brezilya’nın Santa Catarina kentindeki Univille Üniversitesi’ne bağlı bir araştırma grubundan biyologlar, albino yunusa ait kaydettikleri görüntülerin pontoporia blainvillei adı verilen nesli tükenmekte olan yunus türünden bir albinoya ait şimdiye kadar dünyada kaydedilmiş ilk görüntüler olduğunu belirtti.

Project Toninhas adlı araştırma grubundan Camilla Meirelles Sartori, beyaz renkte ve pembeye çalan paletleri olan bebek yunusu ilk kez ekim ayında gördüğünü ve ekibinin kasım ayının başında yunusun görüntülerini kaydettiklerini söyledi.

Bebek Albino yunusu, muhtemelen annesi olan yetişkin bir yunusla birlikte ilk gördüklerinde çok şaşırdıklarını anlatan Sartori, "Çok küçük ve rengi gerçekten de çok farklı. İlk önce ne tür bir canlı olduğunu anlayamadık" dedi.

Brezilya’da "Toninha" ve Arjantin ile Uruguay’da "La Plata" veya "Franciscana" yunusu olarak bilinen pontoporia blainvillei yunusunun, suyun dışına çok nadiren atlayış yapan, çekingen bir yunus türü olduğunu belirten Sartori, ön tarafları ince ve uzun olan bu türün sık sık balıkçı ağlarına takılması nedeniyle nesli tükenmekte olduğunu kaydetti. Sartori balıkçı ağına takılan yunusların derhal serbest bırakılmamaları durumunda boğularak veya içinde bulundukları durumun neden olduğu stres nedeniyle öldüklerine dikkati çekildi.

Genç yunusların 6 aylık oluncaya kadar anne sütüyle beslenmek ve 1 yaşına gelene kadar da bir yetişkin yunusa bağımlı olarak yaşamak zorunda olduklarını anlatan Sartori, görüntülerini kaydettikleri bebek yunusa nadiren rastlanılmasının, bu yunus türünün yaşadığı Brezilya’nın Santa Catarina eyaletine bağlı Babitonga koyunun koruma altına alınmasına duyulan ihtiyacı gözler önüne serdiğini vurguladı.

Albino hayvanların hayatta kalma şansının, doğal düşmanlarınca avlanma riskinin daha yüksek olması nedeniyle diğerlerinden daha az olduğuna dikkati çeken Sartori, yunusu buldukları koyda yunusların doğal düşmanlarının bulunmamasına karşın bölgede bulunan iki limandan kaynaklanan çevresel bozulma, sanayi ve yerleşim atıkları ve turizm gibi faktörlerin yunusların hayatını tehdit ettiğini kaydetti. Sartori, "Bu da bu koyun koruma altına alınması için ortaya atılabilecek diğer bir tez" dedi.

Vücutta renk veren melanin maddesinin yeterli miktarda bulunmaması nedeniyle ortaya çıkan albinizm, bu durumda olan kişilerin çok açık renk veya beyaz bir tene ve saça sahip olmalarına yol açıyor. Albinizmin yunuslarda çok nadir olarak ortaya çıkması nedeniyle yunusların albinizme olan genetik yatkınlıkları konusunda çok az şey biliniyor.

 
http://www.biyolojigunlugu.com/bu-tur-dunyada-ilk-kez-goruntulendi
kaynak: mynet haber

141 ) GÖKSU'DA BİR CUMA GÜNÜ !...



   Yıl 1900.. Aylardan Ağustos.. Cuma günü.. Göksu'da dere boyu sandallarla hınca hınç dolu.. Çayırlar adam almıyor. Üsküdar'dan, Karaköy'den, Haliç ve Boğaz iskelelerinden gelenler bir seccadelik yer kapmak için birbirlerini çiğniyor... Paşa ve vezir hanımları için böyle bir zorunluluk yok. Onlar Arap halayıklarının yardımıyla kendileri için düzenlenen köşelerde !.. Derenin yukarısında Tahtırevan denilen kafesli bir set de vardır. Kimi zenginlerin karıları da burada konaklar.. Bunlar biraz da sazende ve hanendeleri dinlemek için buraya gelirler.. Kimi kadınlar da akşama kadar sandallarından dışarı çıkmazlar.
   Dere boyundaki gölgeliği Küçüksu Çayırı'nda bulmaya pek olanak yoktur. Bu yüzden herkes dere içini yeğler. Halk, ağaçlar altına serdiği seccadeler ya da hasırların üstünde oturur, yatar, kalkar, yemeğini yer, suyunu içer, namazını kılar..
   Erkekler dere boyunda volta atmaktan da geri kalmazlar.. Kadınların da çayır boyunda gezindikleri olur ama, bir iki gidiş gelişten fazlasına çıkmazlar.
   Göksu'ya doğrudan doğruya arabalarla gelen hanımlar da vardır. Bunlar talika, koçu ya da kupa tipi arabalara binerler. Paraşoller, paytonlar da görülmeye başlamıştır ama paytonlara çoğunlukla erkekler biner..
   Küçüksu Çayırı'nda on paraya mısır satılır, okkalısı yirmi para.. Hepsi de sütlü, iri kehribar taneli.. Mısırın en lezzetlisi Anadolu Hisarı'nda yetişir.  Çayıra yüzü aşkın kazan sıra sıra dizilir.Her kazan 300-500 koçan alır. İlk kazanın, saat beşte, sabahın köründe, ateşe oturtulması gerekir.. Uzun maşalarla kazanlardan çıkarılan sıcak mısırlar müşterilere mısır yapraklarına sarılarak sunulur. Kibar hanımlar yaprak istemez, onları ince keten mendillerine sararlar..
   Burada herkes üç dakikanın birinde soluklanıyorsa, ikisinde de tıkınıyordur !..Cariyeler de hanımlarının meyve ve çerez atıştıran, lokum veya akide emen ağızlarını dosta düşmana göstermemek için ellerindeki uzun şalları tente gibi önlerine tutarlar !..
   Yoğurtçular da toprak kaselerde yoğurdunu gezdirir. Ayaklarında sakız gibi patiskadan yapılmış kolalı şalvar, temiz çorap, başlarında üstüne ipekli bir mendil oturtulmuş morumsu bir fes, bellerinde de ona göre bir peştamal vardır..
   Çayırda dört gözle beklenen satıcılar arasında şerbetçilerle revaniciler başı çeker. Şerbetçiler şerbetlerini "İzmiriiin" diye dolaştırır. Fiyakalı tiplerdir.. Revaniciler ise çoğunlukla Safranbolulu'dur. Hep "kuş lokumu revani" diye gırtlaklarını patlatırlar.. Ayrıca kağıt helvacılar, keten helvacılar, damla ve çam sakızcılar, elma şekerciler, leblebiciler, macuncular ve sucuları da saymak gerekir..

  

   Derenin içleri, çayırın gerileri "Dört kardeşler" diye anılır. Buradaki külüstür bir kahvenin adıdır bu.. Kahveciler gerçekten dört kardeştir. Ama adını onlardan değil, kahvenin yanı başındaki dört çınardan alır.. Kahvede gizlice içki de satılır !..
"Bir gelir insan cihana, durma çak !.."
   Kapalı şişede Minyoti, Umurca rakılarının gelmesini isterseniz, kahvecinin kulağına "Anzarotunuz var mı ?" diye fısıldamanız yeter ; "kayığa bayılırım" dediğinizde de kayık rakısının en birincisini getirirler !..
 

   İki dirhem bir çekirdek kadınların başlarında şemsiye, ellerinde de yelpaze.. Çehre züğürtleri, kartalozlar bile feraceler, yaşmaklar, hotozlar altında sanki birer yeryüzü meleği gibidir !..
   Kadınlara gerçek güzelliğini veren yaşmaktır. Ah, o yaşmaklar .. Papaziden, hotoz üzerine sarılan altlı-üstlü, yelkenli, kolalı, ince mi ince tül yaşmak ; şurasından burasından fırlayan lüle lüle saçlarla çerçevelenmiş sürmeli gözlere şiir dolu büyüler akıtır..

   Yaşmak iki parçadan oluşur..Biri baştan çeneye, diğeri de çeneden başa doğru bağlanır. Yaşmak kurmak büyük incelik ister.. Onun uğrunda üç saat, dört saat ayna önünden ayrılmayanların sayısı az değildir.. Dört başı mamur yaşmak kuranlara "Yaşmak Güzeli" denir..
   Feraceler en ağır saten de Lyon'dan, ya da pırıl pırıl atlastan veya canfesten dikilir. Mantin, gron, ipekli kaşmir, amor denilen kumaşlardan yapılanı da vardır. Kumaşları düz ya da yolludur. Önleri tek, çift, üç sıra düğmeli, tek ve çift cepli, köşe yakalı olanlarının yakaları açıktır ki çok zampara çeker !...
   Bir ferace çoğunlukla on beş arşın kumaş yer.( 1 Arşın=68 cm.) Çarşaflar da 12-18 arşın kumaş yer.. Demek ki Osmanlı'yı batıran nedenlerden biri de bu ferace ve çarşaflar olsa gerek !..


   Giyim işini bir kenara bırakalım da Dere piyasasına bir göz atalım... Erkeklerle kadınlar yemelerini içmelerini bitirmişler, "şeker aktarması" na geçmişlerdir. Şeker aktarması ; el, göz, baş, burun, mendil, fes, peçe ve şemsiye ile olur !..
   İşte bazı işaretlerin anlamları :
   Kadın ellerini kalçasına koyarsa : "Bana oyun ediyorsun" , kadın ya da erkek elini göğsüne götürürse : "yandım !" , kadın ya da erkeğin parmağını kenetlemesi : "Ne zaman sarmaş dolaş olacağız ?" , işaret parmağını ağza götürmek : "sana bir diyeceğim var" , işaret parmağını şakağa dayalı tutmak : "beni unutma !" , göz kapaklarını ağır ağır indirip kaldırmak : "teşekkür ederim", iki gözünü hafifçe kapayıp başını da yukarıdan aşağıya eğme : "sevildiğimi anladım" , sağ gözü kırpmak : "gözüme girdin" , sol gözü bir kere kırpmak : "gece saat birde bekliyorum" , gözleri yere indirmek : "arkamdan gelme" , boyun bükme : "ben senin kulunum" , mendil ile göz silme : "yanımdaki işi çaktı" , mendil koklama : "kabul ettim" , erkek fesi birkaç kez başa koyup çıkarırsa : "bu kadar naz yeter" , fesi eline alırsa : "yanıp tutuşuyorum" , kadın peçesini kapayıp açarsa : "yatsıdan sonra gel" anlamına gelir ...
   Bir de şemsiye ile yapılan işaretler var :
   Şemsiye ; yan tarafa biraz yatırılırsa :" sana gücendim" , daha çok yatırılırsa : "vallahi dargınım" , yüzü tamamen kaparsa . "seni görmek istemiyorum" , öne doğru hafifçe düşürülmüşse : "hoş geldin, safalar getirdin", arkaya doğru kaydırılırsa : "seni gördüğüme sevindim" , bir kez açılıp kapatılırsa : "yarın gece buluşalım" , devamlı açıp kapatmak : "bu gece buluşalım" , kapatıldıktan sonra bir süre tutulursa : "gününü sonra kararlaştırırız" ... Bir de bütün bunları akılda tutmak var tabii !.. En tehlikelisi de birbirine karıştırmak !...

3 Aralık 2011 Cumartesi

140 ) BİR KİTAP TANITIMI : "BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI" ...



   Bir kitap okudum ve "bütün hayatım değişti !" demeyeceğim ama Amerikan siyasetinden daha fazla nefret etmeye başladığım kesin.. Kitabın kapağı da zaten kendini ele veriyor.. Özgürlük heykeli sağ elinde meş'ale değil bir silah tutuyor !..
   Kendisi de bir ekonomik tetikçi (E.T.) olan John Perkins'in iki ciltlik kitabından bahsediyorum.. Benim bildiğim ET, şirin bir uzaylı idi !.. Ama bu kitapta bahsedilen E.T.'ler, A.B.D. ve çok uluslu şirketler adına ; Yağmur Ormanlarının, doğanın, üçüncü dünya halklarının, idealist ve halkını seven ama Amerikan görüşlerine ters düşen başkanların ipini çeken, "ekonomi plancısı" kisvesi altında telafi edilemeyecek kötülüklere neden olmuş ve olmakta olan kişiler...
   Planları gayet basit !.. İlk önce, gerekli gördükleri dünya liderlerini, A.B.D.' nin ticari çıkarlarını gözeten büyük bir ağın parçası olmaya teşvik ediyorlar. Sonunda bu liderler, sadakatlerini garanti edecek biçimde bir borç batağına saplanıyorlar. İşte o zaman, amiyane bir tabirle, Amerika'nın kucağına oturmuş oluyorlar !..
Birleşmiş Milletler'de Amerika'nın istediği şekilde oy kullanmak, ülkesinde Amerikan üssü veya üsleri açılmasına ses çıkarmamak (size tanıdık gelen bir şeyler var mı ? ), çok uluslu Amerikan şirketlerini kollamak gibi... Karşılık olarak santraller, havaalanları, sanayi siteleri v.s. sağlayarak o liderin politik durumunu güçlendiriyorlar. Tabii bu arada Amerikan mühendislik ve inşaat şirketleri inanılmaz derecede zenginleşiyor..
   Peki, ya lider idealist ve halkını seven, A.B.D'ye pabuç bırakmamaya kararlıysa ne oluyor ?. İşte o zaman E.T'ler geri plana çekiliyor ve devreye "çakallar" giriyor !.. İşte bir çakalın ağzından, Güney Amerikalı bir liderin hizaya getirilmesinin öyküsü :
  "Seçilmesinden iki gün sonra El Presidente'nin makamına gittim ve onu tebrik ettim. Büyük masasında oturmuş, bana bir Cheshize kedisi gibi sırıtıyordu !.. Sol elimi ceketimin cebine atıp, ' Burada oyuna uygun şekilde katılırsanız size ve ailenize verilecek birkaç yüz milyon dolarım var !.' dedim. ' Oyunu biliyorsunuz ; petrol şirketlerinin başındaki dostlarıma nazik olacak ve Sam Amca'ya hürmet edeceksiniz !. ' Sonra yanına yaklaşıp bu kez sağ elimi ceketin cebine attım ve yüzüm neredeyse onunkine değecek kadar eğilerek fısıldadım : 'Burada da bir tabanca ve üstünde adınızın kazılı olduğu bir kurşun var ; seçim kampanyanızda verdiğiniz vaatleri tutmaya kalkışmanız olasılığına karşı..' Geri çekildim, yerime oturdum ve ona Sam Amca'ya meydan okudukları için alaşağı edilmiş ya da suikasta uğramış başkanların isimlerini hatırlattım.. Vietnam lideri Diem' den, Panama lideri Noriega'ya kadar olan isimleri yani... Mesajı aldı !.."
   Bunu anlatan "çakal", Küba kökenliydi. Castro, Batista'yı devirerek başa geçtiğinde ailesi milyonlarca dolar kaybetmiş, bu da komünizme karşı bir korkuya kapılmasına neden olmuştu. Yılda, vergiden muaf, yarım milyon dolar kazanıyordu ve hayatından memnundu..
   Diyelim ki lider, bu tehdide de kulak asmadı.. İşte o zaman eski usuller ortaya çıkıyordu .. Önce CIA, o da olmazsa askerler yani ordu...
      

   1945 doğumlu Perkins, Boston Üniversitesini bitirip hemen evlendikten sonra, 1968 yılında, Vietnam'a gitmeyi erteletmek amacıyla, karısıyla birlikte "Barış Gücü" ne girer.. İlk görev yeri olan Güney Amerika'daki Ekvador'da, uluslararası bir danışmanlık firması olan MAIN'in genel müdür yardımcısı Einar Greve ile tanışır. Bu tanışma sonucunda, Ekvador'dan döndüğünde, MAIN'e girer. Daha farkında değildir ama, o artık bir E.T. olmuştur..
   Sonra neredeyse tüm dünyayı dolaşır.. "Şirketokrasi" nin neden olduğu yıkımları, yerel halkların dramını, ünlü firmaların üçüncü dünya ülkelerinde hangi şartlarda üretimlerini yaptıklarını görür. Bu arada, "ikna edilemeyen" ve aslında çok sevdiği bazı liderlerin "esrarengiz" kazalar sonucu ölmelerine de tanık olur : 24 Mayıs 1981'de Ekvador Başkanı Jaime Roldos ve 31 Temmuz 1981'de Panama Başkanı Omar Torrijos.. Birbirine benzeyen iki uçak kazası !.. Havada infilak..
 

   Şirketokrasi adını verdiği küresel bir imparatorluk için çalışmakta olduğu iyice kafasına dank edince ve bu arada vicdanı da artık onu iyiden iyiye rahatsız etmeye başlayınca ; sayısız tehdit ve uyarılara rağmen işinden istifa eder ve yıllardır tuttuğu günlüklerini bir kitaba dökmeye karar verir. Aynı engellemeler ve baskılar devam eder ama ünlü olmayan, idealist ve çevreci bir yayıncı kabul eder kitabı basmayı ve ortaya bu, insanı ürküten, korkutan ve düşündüren kitap çıkar..
   Aslında o kadar ilginç ve hepsi de birbirinden önemli o kadar çok olay var ki ; buraya özet bile çıkarmak sayfalar sürer.. Örneğin işin ekonomik yönü.. Perkins'e göre ; A.B.D.'de iflasa açılan kapıyı tutan tek muhafız, Birleşik Devletler Darphanesi'nin dolar basma ve değerini belirleyerek kabul ettirme gücüdür.. Dünyanın doları standart para birimi olarak kabul etmeyi sürdürmesi son derece önemlidir ve hatta zorunluluktur !..
   Washington'ın doların egemenliğini savunma mücadelesindeki ilk müttefiki İsrail oldu. İsrail, 1967' deki savaş sonunda topraklarını dört katına çıkarttı ve bu da Arapları öfkelendirdi. Öfkeli Arap ülkeleri, İsrail kadar, Amerika'yı da suçluyordu.. Suudi Arabistan'ı petrol fiyatlarını yükseltmesi konusunda zorladılar ve OPEC'te etkisi olan Suudi kararı ile petrolün fiyatını % 70 artırdılar. A.B.D.'de benzin istasyonlarında kuyruklar uzarken ve yeni bir ekonomik krizden bahsedilirken, Nixon bir satranççı edasıyla yeni hamlesini yaptı : Kongre'den İsrail için 2,2 milyar dolarlık bir yardım kararı çıkarttı !.. O zamanlar pek az insan Washington'ın yaptığı hamlenin gerisindeki kurnazlığı ya da bunun, zayıflayan doları ayağa kaldırmaya yönelik bir kararlılıktan kaynaklandığını sezebildi.. Sonra devreye yine E.T'ler girdi. Görevleri iki yönlüydü ; A.B.D.'nin petrol için harcadığı milyarlarca doları, OPEC'in , Amerikan şirketleri üzerinden geçirmesini sağlamak.. Burada anahtar konumda olan Suudi Arabistan idi. Çünkü bütün diğer ülkelerden fazla petrole sahipti ve kraliyet ailesi son derece yozlaşmış, yolsuzluğa alabildiğine açık durumdaydı !...
   Sonuçta Suudi Kraliyet ailesi üç önemli koşulu kabul etti :
   1. Petro-dolarlarının büyükçe bir bölümünü A.B.D. devlet tahvillerine yatıracaklardı..
   2. A.B.D. Hazine Bakanlığı'nın, bu tahvillerin faizleri olarak gelecek trilyonlarca doları, Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan'ın modernleştirilmesi için görevlendirilmesinde kullanmasına izin vereceklerdi..
   3. Petrol fiyatlarını şirketokrasinin kabul edebileceği düzeyde tutacaklardı.
   Buna karşılık A.B.D'ye düşen görevse, Suudi ailesinin gücü elinde tutmayı sürdürmesini sağlamaktı...
   Doların egemenliği basit birkaç kalem hareketiyle tekrar kurulmuştu.. Para biriminin değer ölçeği olarak da altının yerini petrol aldı !...
   İşte dünyada dönüp duran ve bizim doğal olarak hiç haberimizin olmadığı olaylardan biri daha.. Ama bu "film"lerin baş aktörü nedense hep aynı.. Bir gerçek daha var, herkes gibi o da yaşlandı artık !..
   "Durup dururken neden canımı sıkayım !" diyecek olursanız, bu kitabı okumayın !..
    "Bu dünyayı bu hale nasıl getirdik ? "  diye merak ediyorsanız  - ki merak edin -
KESİNLİKLE OKUYUN !..
     Aşağıda, hala bozulmamış yerleri kalabilen Yağmur Ormanları'nda alınmış bir ses kaydı var. Eğer sıkılmazsanız, gözlerinizi kapayın ve on dakika içinde kendinizi oradaymış gibi hissedeceğinize bahse girerim ! Bizlere de böylesi bir güzelliğin sanayi, şirket çıkarları vs. için yok edilmemesi için dua etmek kalıyor !...

2 Aralık 2011 Cuma

139 ) HANEDANIN "DELİ" LERİ !...

   Altı yüz yıllık bir hanedan.. Otuz sekiz Padişah.. Otuz sekiz ayrı kişilik... Aralarından Fatih Sultan Mehmed'i, Yavuz Sultan Selim'i, Kanuni Sultan Süleyman'ı çıkarttığı gibi ; sıradan karakterleri de çıkartmıştır.. Hatta "deli" diye adlandırılanları bile !.. Bizim tarih kitaplarımız, çoğunlukla, bunlardan hemen hiç bahsetmez..

   Hanedanın ilk delisi Sultan I. Mustafa'nın bir özelliği de, annesinin adı bilinmeyen tek padişah olmasıdır. Kardeşinin yerine tahta çıkan ilk padişahtır aynı zamanda.. Üç aylık bir saltanat sonrası, çok kötü şartlarda dört yıllık "kafes"te hapis cezası ; Genç Osman'ın tahttan indirilmesinden sonra tekrar padişahlık ; ama bu defa da yalnızca dört ay süreyle ... Gel de delirme !..
   "Sultan Mustafa-yı Evvel", "Deli Mustafa", "Deli" ve "Derviş-i meşreb" sıfatlarıyla anılmıştır. Çocuğu olmamış, Darüssaade Ağası ve annesinin teşviklerine karşın kızlara ve kadınlara ilgi duymamıştır. Hekim tedavileri, üfürükçü okumaları ve taşıdığı muskalara rağmen (!) dengesizliği düzelmemiştir.
   Vakitli vakitsiz sokağa çıkmakta, para dağıtmakta, Divan-ı Hümayun toplantı halindeyken içeri girip vezirlerin kavuklarını yuvarlamakta ; oturduğu köşkün önünde orta oyunu oynatıp izlemekte, aynı oyunu art arda yinelettirmektedir. Oyunculardan birisini pek beğendiği için ona, Osmanlı hazinesinin en değerli mücevherlerini pencereden atmaya kalkışmıştır..
   Doksan altı gün süren ilk padişahlığından indirilmesinin bir nedeni de yatağına asla kadın yaklaştırmamasıydı. Bu, hanedanın devamı açısından bir tehlike sayılıyordu. Dört yıl sonra, 1622'de, Genç Osman'ın tahttan indirilmesinden sonra yeniden padişahlığa getirildi. Devlet işleriyle uğraşacağı yerde, bir ata biniyor, ceplerine doldurduğu altın ve akçeleri yoluna çıkanlara saçıyordu.
   9 Eylül günü Davudpaşa Sarayı'ndan Topkapı Sarayı'na getirilerek, 10 Eylül 1623'de eski dairesine kapatıldı ve yerine IV. Murad padişah oldu.. Topkapı Sarayı'ndaki dairesinde büsbütün aklını yitiren Mustafa'nın oraya buraya koşup "Osman ! Osman !" diye bağırdığı rivayet edilir..
   Osmanlı padişahlarının en cahilidir. Okuma yazma bilmediği için hatt-ı hümayunlarını cariyesi Sanuber'in, çok bozuk bir yazıyla kaleme aldığı ileri sürülmüştür...
   Mustafa aslında ancak bir hükumdar müsveddesi olabilirdi.Doğa, onu doğuştan sonsuza kadar ahmaklığa mahkum etmişti. Eğer Osmanlı yasaları hükümdarın tahta geçmeden önce aklı başında bir adam olması koşulunu arasaydı, Mustafa nazik bir şekilde tahttan uzaklaştırılacak ve yerini yeğenlerine bırakacaktı. Fakat yasa, doğanın hükmü gibi kesindi. Padişah olarak Mustafa'yı ilan etmekte gecikilmedi..
   On dört yıldan beri cariyelerin kollarında, annesinin, sütannesinin ve odalıkların yanında olan Sultan Mustafa, sarayın karanlıklarından çıkınca bunu gören Osmanlılar, onun kişiliğinde saltanat döneminin yok olacağını okudular... Zayıf bir vücut üzerinde ahmak bir kafa, erken bunamanın işareti olan uzun bir yüzün üzerinde dar bir alın, çökük yanaklar, titrek ve ıslak dudaklar, soluk bir ten, boş bakışlarla dolu gözler..İşte Mustafa'nın dış görünüşü !.. Tam anlamıyla sönmemiş olan zekası her zaman için uyuşuktu. Yaşamı tekdüze idi. Çocuklarda ve idraksiz insanlarda görülen hırsa benzeyen acı ve zevk içgüdülerinden başka bir şeye sahip değildi. İstekleri hayret uyandıracak nitelikteydi. Tek eğlencesi sarayın yüksek bir yerinden Boğaz'ın mavi sularına bakmak ve sarayın havuzlarındaki balıklara altın para atmaktı !..Ne kabul etmesini, ne de reddetmesini bilir, yanında mürebbiye gibi duran iki kölesinin uyarısıyla başını sallar ve her istenileni kabul ederdi..
   Gelelim tarihimizdeki ikinci "deli" vak'asına.. Sultan İbrahim.. Aslında Mustafa gibi değildir ama, onun için sonradan yoldan çıktı da diyebiliriz..
   
   Bu adı taşıyan tek padişahtır. "Deli İbrahim" olarak da bilinir. IV. Murad'ın öz kardeşidir. 1640-1648 arası tahtta kalmıştır ve en önemlisi, Osmanoğulları'nın sonraki padişahları onun soyunu taşır !..
   Yirmi üç yıl süren bir kafes hayatı tutukluluğu, düzenli bir eğitim almaması sonucu bazı dengesiz özellikler edinmiştir. Ona "deli" sanını, 2. Meşrutiyet dönemi tarihçileri vermiştir..
   Zevk konusundaki doyumsuzluğu, düşünce ve sağduyu kıtlığı, aceleciliği, yönetim bilgisinden ve kültüründen yoksunluğu, fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkları, bu nitelendirmeyi haklı göstermektedir.. Onu yakından tanıyan Evliya Çelebi de dengesizliğini yazılarında vurgulamıştır.
   IV. Murad'ın diğer kardeşlerini öldürmesi ve annesi Kösem Sultan'ın koruması sayesinde hayatta kalabilmiştir. IV. Murad ölüm döşeğindeyken, onun boğulmasını emretmiş ve ardından komaya girmiştir. Kösem Sultan ise onu o sırada haremin bodrum katlarındaki ışıksız dehlizlerde saklıyordu !..
   Tahta geçtiğinin daha ikinci ayında, Galata'nın taşra iskelesinden çıkan yangın sonucu, gemi barutluğu infilak etti.. Altıncı ayında, 2 Ağustos'ta çıkan kasırga her tarafı birbirine kattı. Birkaç gün sonra, halkın "Harik-i Azim" dediği büyük yangın üç-dört semti kül etti.. 1641 Temmuz'unda şiddetli bir deprem oldu.. 1648 yılı Haziran ayının 28'inde yine büyük bir deprem oldu.. Sıcak yağmur yağdı, kuyruklu yıldız doğdu.. Sekiz yıllık saltanatına sığan bunca felaket, onun uğursuzluğuna yoruldu !..
   Yaşamının ilk yirmi beş yılında harem kadınlarıyla ilişkisi neredeyse hiç olmayan İbrahim'i, Kösem Valide Sultan ve haremin hazinedar ustaları, cariyelerle ilişkiye yönlendirdiler. Bu teşvik ve verilen cinsel gücü artırıcı macunlar onun iç dünyasını sarstı ve dengesiz, kararsız, duygusal davranışlar sergilemesine neden oldu..
   "Yürek sıkılması" tanısı konması nedeniyle şeyhler, hocalar ve üfürükçülerin kucağına düştü. Gideceği şeyhe bir an önce ulaşmak için İstanbul'da arabayla dolaşımı yasakladı !.. 17 Eylül 1647'de, Davutpaşa'daki üfürükçüsüne giderken yoluna bir araba çıkması yüzünden Vezir-i Azam Salih Paşa'yı, çağırttığı üfürükçünün evinin bahçesinde, ip bulunamadığı için, kuyunun ipiyle boğdurttu !..
   Eyüp'te oturan ve geceleri haremde kalıp padişaha Acem masalları anlatan bir voyvoda kızı, bir akşam, "Evvel zaman içinde bir padişah varmış. Sarayının her tarafını samurla kaplatmış.." diye başlayan bir masal anlatır ve bu masal yüzünden İstanbul yeni bir çılgınlığa sahne olur : Samur kürk çılgınlığı !.. Yüz kuruşa satılan samur bir anda bin kuruşa fırlar !..
   Sultan İbrahim, en kaba eğlencelerinin yaratıcılarını ödüllendirmek için devletin ve ordunun en yüksek mevkilerini ayağa düşürüyordu. En adi soytarılıklarıyla kendisini eğlendirdiği için, Ahmed adında bir Çingeneyi yeniçeri ağalığına ; bir donanma eğlencesinde, attığı fişeklerle gökyüzünde kadırga resmi çıkaran Rum Musluoğlu'nu kaptan-ı deryalığa getirmişti !.. Kaprislerinin gözdeleri olan bu iki adam, kendilerine sunulan mevkileri büyük bir utanç duygusu altında kaldıkları için kabul etmediler..
   Bunca gereksiz tantananın, devletin parasını har vurup harman savurmanın sonucunda ; Cellat Kara Ali'nin yağlı kemendi boynuna geçti ve imparatorluk bir "deli"den daha kurtulmuş oldu !...