Çizgi Filmlerin Çocukların Ruh Dünyasına Etkileri
Çocuklarımız, her türlü kötülükten korumaya çalıştığımız gözbebeklerimiz… Özellikle küçük yaşlarda onlara en doğruyu, en sağlıklıyı tanıtma-gösterme çabamız var her birimizin…
Ancak kimi zaman masum gördüğümüz, üzerinde fazla düşünmeden hareket ettiğimiz noktalar var. Bunlardan birisi de televizyon izleme alışkanlıklarımız. Çocuklarımızı kimi zaman sessiz durmaları, kimi zaman ise yemek yemeleri için rastgele açtığımız bir çizgi filmin karşısına koyabiliyoruz; ancak çizgi filmler doğru seçilmediği ve zamanlaması doğru ayarlanmadığında çocuklar için faydalı değil zararlı hale gelebiliyor.
Televizyonun hayatımızdaki yeri çok büyük olsa da aslında geçmişine baktığımızda televizyonla 45 yıldır iç içeyiz. Televizyonun evlerimize girmesinin ardından ekran başındaki her kişiye göre yayınların yapılmasının farkındalığı oluştuğunda ise hayatımıza “çizgi film” diye bir gerçek yerleşti.
TRT, yayın akışına içinde sevgi ve dostluk öğeleri bulunan çizgi filmleri alarak dönemin çocuklarına hitap etmeye, öğretici olmaya gayret etti. Özel kanalların yayında yer bulmasıyla ise çizgi filmlerin sayısı, çeşitliliği ve yayın süreleri arttı.
Eskiden çocukların kendi aralarında ortak konuşabildikleri çizgi filmler ve karakterleri vardı. Sadece çizgi film yayını yapan kanalların artmasıyla birlikte ise günümüz çocuklarının neredeyse ortak kanallarını bile denk getirmek zor hale geldi. Çocuklar artık odalarındaki televizyonlarda, ellerindeki tabletlerde istedikleri çizgi filmi istedikleri yerde izleyebiliyorlar.
Peki çizgi filmler sanıldığı kadar masum mu? Çocukların çizgi film ile nasıl bir ilişki kurması gerekir? Aileler çizgi film konusunda nelere dikkat etmeli? Bu sorulara işin uzmanlarından cevaplar aradık. Uzmanların ortak bir görüşü var ki o da çizgi filmlerin bir çocuk oyalama aracı olmadığı…
Kaç yaşında izlenmeli?
Ayşe Şule Bilgiç, neredeyse konuşmaya başlayan bir çocuğun ilk sözü haline gelecek kadar yaygınlaşan, alışılanın aksine horon tepen, halay çekip kuru fasulye yiyen ilk Türk çizgi film karakteri Pepee’nin yapımcısı, fikir sahibi. Ayşe Şule Bilgiç, çocuk konusunda yapılacak her işin iki türü olduğunu; birinin “çocuk üzerinden iş yapmak” diğerinin ise “çocuk için iş yapmak” olduğunu söylüyor.
Çocuklara ulaşmak, onlara yapılan çizgi filmlerle dokunabilmek ve olumlu etkiler bırakabilmeyi hedeflediklerini belirten Bilgiç, yaptığı projelere bir anne hassasiyetiyle yaklaştığını, hedefinin bu olduğuna dikkat çekiyor.
Çizgi filmlerin teknoloji çağına doğan çocukların hayatında her şeyden önce çok fazla vakit geçirdikleri bir şey olduğuna işaret eden Bilgiç’e göre, önemli olan çocukların nasıl bir çizgi film izlediği. Bilgiç, çocuklar için özel üretilen, yaş ve hedef kitlesi belli çizgi filmleri ebeveynlerin özenle seçip çocuğa kontrollü sunmasının “en sağlıklı yöntem” olduğunu söylüyor.
Pepee’nin okul öncesi 3-6 yaş arası için hazırlandığını ifade eden Bilgiç, önemli bir noktaya da değinerek “Çocukların 3 yaşından önce televizyon ile vakit geçirmesini onaylamıyoruz” diyor. Bilgiç, çizgi filmlerin anne ile beraber kontrollü bir şekilde kısa sürelerde 3 yaşından sonra izlenmeye başlanmasını daha doğru olarak yorumluyor.
Bilgiç, ailelere “Ebeveynler kesinlikle çocuk kanallarının önüne çocuklarını oturtup ‘ohh biraz rahat ettim’ diyerek ne izlediklerini görmeden saatler geçirmelerine izin vermesinler” tavsiyesinde bulunuyor. Bilgiç, anne babaların yemek seçme konusundaki hassasiyetlerini çocuklarının izlediği çizgi filmlerde de göstermesi gerektiğine vurgu yaparak çocuklara yaşına uygun çizgi filmlerin izletilmesi gerektiğini söylüyor.
“Çocuk üzerinden ekonomi oluşturmaya yönelik üretilen işlerin özellikle ince eleyip sık dokuyarak seçilmesi gerekir” diyen Bilgiç, “çocuk için yapılmış çizgi filmlerle” “çocuk üzerinden üretilmiş çizgi filmlerin” ayırımını yapabilecek kadar ailelerin kendilerini geliştirmesi gerektiğini kaydediyor.
Çizgi filmlerde yerli karakterlerle çocuklara daha doğru yaklaşılabileceğini işaret eden Bilgiç, amaçlarının Türkiye’de çizgi film üretiminin artmasının önünü açmak olduğunu söylüyor. Pepee izleyerek büyüyen çocukların yaş grubuna göre yeni karakterler oluşturduklarını da belirten Bilgiç; “Çizgi film, dondurma ve çikolata çocuklar için var, hepsi sağlıklı olarak hazırlanırsa zararları azalmış olur” diyor.
Uzman Pedagog Sevil Yavuz:
“Çocuklar gerçek ile hayali ayıramaz”
Uzman Pedagog Sevil Yavuz, çocukların gelişimini destekleyecek çizgi filmlerin olmadığını söyleyerek çizgi filmlerde savaş, kavga ve öfkeye yer verilmesiyle çocukların kaosa, şiddete yönlendirildiğini; şiddet içermeyen türdeki bir takım çizgi filmlerin ise çocuklar üzerinde bağımlılık oluşturduğunu söylüyor. “Çocuklar gerçek ile hayali ayırt edemez” diyen Yavuz, geçtiğimiz yıllarda izlediği çizgi filmlerden yola çıkarak uçabileceğini düşünen çocukların hayatını kaybettiği ya da yaralandığı haberlerini hatırlatıyor.
Bu durumdan yola çıkarak “Çizgi filmler çocukların hayatında nasıl yer almalı?” diye sorduğumuzda ise Uzman Pedagog Yavuz, şunları söylüyor: “Küçük çocuklar somut düşünürler, soyut düşünce düzeyinde olmadıkları için çizgi filmde gördüklerinin hepsini gerçek olarak düşünürler. Örneğin çizgi filmde o çocuk uçtuysa ben de uçabilirim deyip kendini balkondan bırakabilir.
Çocukları çizgi film bağımlısı yapmamak gerekir. Çocuğun sosyal yaşantısı yani arkadaşları olmayınca veya dışarıda arkadaşlarıyla oynamasına fırsat vermeyince evde yapabilecekleri tek etkinlik televizyon izlemek oluyor. Dolayısıyla saatlerce tüm çizgi filmleri izliyor. Bu çizgi filmler yaşına uygun olsun olmasın izlemeye devam ediyor. Hatta aynı çizgi filmin aynı bölümü defalarca yayınlandığı için tekrar tekrar izliyor. Aileler çocuğun yaşına uygun çizgi filmi seçip sadece ona izin verebilir. Ayrıca çocuğu televizyon izlemeye mecbur bırakmamak için sosyal çevresi arttırılabilir ve dış alan etkinliklerine yönlendirebilir.”
Çocuk odasına televizyon tehlikeli
Anne ve babaların çocuklarının yemek yemesi için çizgi filmi aracı olarak kullanmasının da doğru olmadığını belirten Yavuz, çocukları oyalamak için çizgi film seçeneğine sarılmanın yanlış olduğunu da söylüyor. Çocuk odalarına konan televizyonların evde aile bağlarını zedelediğine de değinen Yavuz, “Çocuk anne ve babayla bir arada zaman geçirmelidir. Çocukları televizyon izlemeye yönlendirmek yerine farklı seçenekler sunmak önemli” diyor.
Uzman Pedagog Yavuz çizgi filmlerin çocuklar üzerindeki tesirlerini sıralarken fiziksel anlamdaki zararlarına da değiniyor. Yavuz, çizgi filmlerin çocukları pasifliğe yönelten, oturma alışkanlığını arttıran etkileri olduğu gibi yemek yeme alışkanlıklarına da olumsuz etkileri olduğunu, obeziteye sebep olabildiğini de söylüyor.
Özellikle küçük yaştaki çocukların çizgi filmlerde izlediklerini birebir taklit ettiğini de ifade eden Yavuz, ailelere kesinlikle bir kontrol merkezi olmaları gerektiğini ve çizgi film izlemek dışında çocuğun aktif olarak katılabileceği alternatifler sunulmasının önemine işaret ediyor.
Uzman Pedagog Mehmet Teber:
“Çizgi film karakterli ürünleri almayın”
Uzman Pedagog ve Pedagoji Derneği Başkanı Mehmet Teber, çizgi filmlerin çocuğun zihin dünyasını geliştirebildiğini, ancak asosyallik için de bir neden olabileceğini belirtiyor. Teber, çocuğun çizgi film aracılığıyla faydalı şeyler öğrenebileceği gibi şiddete yönelik tavırlarına da neden olabileceğini ifade ediyor.
Teber, hangi yaş diliminde ne kadar ve ne izlendiğine göre çizgi filmlerin yararlı ya da zararlı olabileceğini savunurken farklı bir konuya da değiniyor. Uzman Pedagog Teber, çocuklara alınan eşyaların yatak örtüsünden çantasına kalemine kadar her kullandığı objede sevdiği çizgi film karakterinin olmasının aşırı özdeşleştirmeye neden olduğunu, bunun da beraberinde sorunlar doğurduğunu söylüyor. Çizgi film karakterlerini örnek alan, onun gibi olmaya çalışan çocuklarda sıkıntılı durumların şekillenebileceğine işaret ediyor. Bu konuda da yine ailelerin bilinçli ve dengeli davranması gerekiyor.
Çocuklar için ideal yaş ortalamasını sınırlayan Teber’e göre, 0-2 yaş dönemi çocukların asla çizgi film izlememesi gerekiyor. Teber, 2 yaş sonrasında yarım saatlik süre sınırlamasının getirilmesini önerirken 7 yaş sonrasında bu sürenin biraz artabileceğini ama yine kontrol altında olunmasının önemini de belirtiyor. Çizgi film izlendikten sonra üzerine konuşularak bir pekiştirme yapılması gerektiğini de sözlerine ekleyen Teber, hareketsiz ve iletişimsiz bir izleme etkinliğini doğru bulmuyor.
Ailelerin çocuklarının giyim, yeme içme gibi konulardaki seçiciliğinin ve hassasiyetinin özellikle izledikleri, öğrendikleri konularda da olması gerektiği uzmanların ortak uyarılarından. Çizgi filmlerin çocukların zihin ve ruh dünyasına tesirinin büyük olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda televizyon karşısına bıraktığımız çocuklarımız için birkaç kez düşünmemiz gerekiyor.
Eğitimci Yazar Nevzat Özer:
“Şiddet, çizgi filmlerle masumlaştırılıp servis ediliyor”
Eğitimci Yazar Nevzat Özer, çizgi filmlerin masumiyetinin hızla yok olduğunu, şiddetin çizgi filmlerle masumlaştırılıp servis edildiğini söylüyor.
Eğitimci Yazar Özer, şiddet ve saldırganlığın her geçen gün daha da arttığını, şiddet içeren filmlerin ve bilgisayar oyunlarının daha fazla prim yaptığını kaydediyor. Özer, şiddet içerikli filmlerin en fazla çocukları ve gençleri etkilediğini belirterek, "Sürekli değişen, gelişen, ilerleyen teknoloji ve zaman içinde tüm film sektöründe olduğu gibi çizgi filmlerde de birçok değişiklik oldu. Nasıl mı? Daha çok cinselitenin ve saldırganlığın ön planda olduğu çizgi filmler ve bilgisayar oyunları reytingler kırmaya başladı.
Yani daha çok albenisi olan ve çocuklarca çok seyredilen filmler haline geldi. Yetişkinleri bir kenara bırakırsak çizgi filmlerle haşir neşir olan daha çok çocuklarımızdır. Özellikle 3-12 yaş arası çocuklar için yemek içmek gibi zevkli bir eğlencedir çizgi film seyretmek.
Çizgi filmleri yakından takip ediyorum. Yirmi beşe yakın çizgi filmi ve bilgisayar oyununu tahlil ettim. Yaklaşık altı aydır bunun üzerine araştırma yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Ve maalesef çizgi filmlerde iki ana temanın hep ön planda olduğunu gördüm" diyor.
Saldırganlık örneklerinin çoğaldığı bir toplumda, yeni kuşaklarda saldırgan davranışların görülme sıklığının artmasıyla bu tür olayların doğal gösterilmeye çalışıldığını söyleyen Özer, "Günümüzde özellikle televizyon, izleyen kişilere, bildikleri saldırgan davranışları anımsatmakta, yenilerini fark ettirmekte ve bunların kullanılabileceği yerler konusunda bilgi vermektedir.
Çünkü televizyon, şiddet ve cinselliği, yani görünmez olanı seyredilir hale getirmiştir. Bu tür programlar, onları izleyen çocukları psikolojik sorunlara itiyor; içine kapanık, kavgacı, istismar ve şiddet eylemlerine yatkın duruma getiriyor.
Çocuklardaki cinsel ve saldırgan davranış dürtülerinin küçük yaşta aşırı uyarılması, olumsuz bir koşullandırma oluşturup cinsel sapıklıklara ve sadist duyguların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Eğer televizyondan bir şeyler öğreniliyorsa ki bunda kuşku yoktur, saldırgan davranışlar da öğrenilebilir.
Bu öğrenme, televizyonda gözlenen saldırgan kahramanın gösterdiği saldırgan davranışın taklidi ya da böyle davranışların ilişkili olduğu başka saldırgan davranışları çağrıştırıp etkinleştirmesi biçiminde olabilir" diye konuşuyor.
Eğitimin önemine değinen Özer, sözlerini şöyle tamamlıyor: "Eğitimin en önemli sacayağı aile, okul ve öğretmendir. Bu üç kuruma her zaman çok iş düştüğü unutulmamalıdır. Televizyon programlarında, filmlerde ve bilgisayar oyunlarındaki çizgi filmlere dikkat edilmeli ve seçici davranılmalıdır. Gerçeğin ve hayalin ne olduğunu çocuklara, yaşlarına uygun olarak anlatmalı, çocuklarımız üzerindeki otokontrolü iyi kurmalıyız. Onlara saatlerce izledikleri bir çizgi filmin veremeyeceği haz olan sevgi mucizesini ancak bizlerin verebileceği unutulmamalıdır."
Psikolojik Danışman Erkan Kırbıyık:
“Çizgi filmler çocuklara şiddeti sevimli gösteriyor”
Psikolojik Danışman Erkan Kırbıyık, çocukların ilgi odağı haline gelen çizgi filmlerin şiddeti eğlence gibi sunduğu, bu filmleri izleyen çocukların arkadaşlarıyla ve çevresiyle uyumlu geçinmesinin zor olduğunu belirtiyor.
Şiddet içeren ortamların çocukların yaşamında giderek daha fazla yer kapladığını dile getiren Psikolojik Danışman Erkan Kırbıyık, hayali yaratıklardan oluşan çizgi filmlerin şiddeti konu aldığını vurguluyor.
Çizgi filmlerden örnek veren Kırbıyık, "Kedi fareden kurtulmak istediğinde hemen farenin üzerine bir dinamit atıyor ve savaştan galip çıkıyor. Bu tür çizgi filmleri izleyen çocuklar, ‘Bir durum seni sıkarsa, hoşuna gitmezse, salla bir yumruk, et bir küfür, işin hallolsun’ şeklinde düşünür. Bu noktadan sonra, çocuğun karşı tarafın duygu ve düşüncelerine önem vermesi, onları önemsemesi, arkadaşıyla konuşarak uzlaşmaya çalışması giderek imkansız hale gelir" diye konuşuyor.
Bazı çocuklarla davranışları hakkında konuşulduğunda bunu ciddiye aldıklarını bazı çocukların ise söylenenlere tamamen zıt hareket ettiklerini dile getiren Kırbıyık, bu karakterdeki çocuklar üzerinde mutlaka durulması gerektiğine dikkat çekiyor. İlk gruptaki çocuklar ile barışçıl çözümlere ulaşılabileceğini anlatan Kırbıyık, "İkinci gruptakilerle barışa ulaşmak çok kolay değildir. O nedenle de umursamayan çocukların bir uzmana yönlendirilmelerinde yarar var. Ailelerin bilinçlendirilmesinin yanında, bu çocuklarla sorun çözme becerileri üzerinde çalışılmalıdır" şeklinde konuşuyor.
Anne-babaların öncelikle çocuklarına karşı iyi bir model olması gerektiğini anlatan Kırbıyık, "Çocuğuna vuran, her durumda ona bağıran anne-babanın yapıcı çözümleri uygulamayıp sadece önermesi pek inandırıcı olmaz. Çocuğunun başka bir çocuğu yumruklarıyla alt etmesi evde takdir topluyorsa durum yine zordur" diyor.
Psikolojik Danışman Kırbıyık, "Çocuklarla kaliteli zamanlar geçirmek, onlara hayatta gerçekten işlerine yaracak beceriler kazandırmak, onlarla sohbet etmek, iyi ve kötü örnekleri onlara anlatmak çocuğa verilebilecek en anlamlı hediyelerdir" diyerek anne-babaları uyarıyor.
subliminal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
subliminal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Aralık 2013 Pazartesi
29 Kasım 2013 Cuma
Paraya dikkat
Paraya dikkat
Çok değer verdiğim bir dostum, dün mesaj gönderdi. Sık sık durum değerlendirmesi yaptığımız için neye ne kadar nasıl ilgi duyduğunu bilirdim...
Dünyayı takip eder, Türkiye'ye olumsuz yansıması olacak her şeyi hemen not alırdı!Çoğu zaman haklı çıkardı! Bütün zamanını memleket için harcayan ender insanlardandı!Gerçeklerin anlaşılmaması nedeniyle çok acı çekerdi! Hep bir yol arardı.
Sesini daha fazla insanlara duyurma çabası hiç bitmedi. Attığı mesajdan etkilenmiş olmalıyım ki telefonda sohbete daldık! Çok konuştuk! Ben daha çok soran taraf oldum!Konuşma bitip telefonu kapattığımda bir tat kalmıştı! Sizin de seveceğinizi düşünerek paylaşmaya karar verdim...
İşte buraya sığdığı kadarıyla o sohbet...
* Neden tedirginsin?
İskoç filozof David Hume "Tüm iktidarlar kanaatlere dayanır" der! Her milletin bir kanaat oluşturma dönemi vardır. Musevi milyarder Haim Saban ise "Amerika'nın siyasi yaşamına etki etmek için siyasi partilere bağış yapmak, düşünce kuruluşları kurmak ve medya organlarını kontrol etmek, yeter de artar bile" fikrini savunur!
Nereye gelmeye çalışıyorsun?
Devam ediyorum... ABD'nin 16. Başkanı Abraham Lincoln de bir yerde şöyle söyler:
"İki büyük düşmanım var! Birisi karşıma çıkan güney ordusu ve diğeri de büyük mali kuruluşlar. İkincisi en tehlikeli olanı.Devletimizin tahtına büyük şirketler oturdu.Ülkemin güvenliği için hiç olmadığı kadar endişeliyim. Savaş zamanında bile bu kadar endişe duymamıştım...
Ordulara ihtiyaç duymadan, diğer milletleri uzaktan idare etmesini en iyi bilen devlet İngiltere'dir." İşte senin de sık sık yazdığın gibi Amerika'ya bile dert olanı atlıyoruz! * Şimdi değil, uzun zamandır hem de! İngiltere'yi üzerinde güneş batmayan imparatorluk yapan, maddi ve askeri gücünü destekleyen devlet yapılanmasıdır.
Bir ülkeyi kontrol etmek için kendi dünya görüşünü kabul ettirmeye uğraşmaz. Adeta "Ne olursan ol kabulümdür. Ben senin değerlerini kendi hedeflerime yönlendirmeyi bilirim" der.
Milliyetçi bir düşünceyi bile kendi amaçları için kullanabilir. Kontrol etmek istediği ülkede bir sermaye sınıfı yaratır.Zenginin tüm parasını kendisinin sağlaması gerekmez. Bir miktar parayı yoğurt mayası gibi kullanır ve ona zengin olmanın yollarını gösterir.
Zenginlerin kendi ülkesiyle ticari ilişkileri olmasını sağlar. Bilerek ya da bilmeyerek ona hizmet edenlerin önü açılır ve onlar önemli kişiler haline gelirler.
Nasıl?Yolları var!
Örneğin Bilderberg! Bu oluşum varlığını Dr. Joseph Retinger'in parlak zekasına borçludur...Bilderberg CFR projesidir! Bir Polonya Yahudisi olan Retinger, aynı zamanda 33. dereceye ulaşmış bir masondu...
İsveç'teki Masters of Wisdom locasına bağlıydı.Retinger'in bir başka dikkat çekici özelliği ise çok önemli bir isimle olan yakın ilişkisiydi:
Edward Mendell House... Bu kişi Schiff, Warburg, Lehman, Kahn gibi güçlü MUSEVİ ailelerin Beyaz Saray'daki adamıydı! Retinger'in yıldızı, localardaki hızlı yükselişi ve House gibi kilit isimlerle kurduğu dostluklar sayesinde kısa sürede parladı. Çok önemli bir masonik platformda, Chatham House'da yaptığı bir konuşma ile Avrupa ülkelerinin "egemenliklerinin bir kısmından taviz vererek" onları daha büyük bir güç haline getirecek olan bir birlik kurmaları gerektiğini öne sürdü.
Chatham House'daki bu etkileyici ve "vizyon sahibi" konuşmasının ardından, Avrupa'yı birleştirme düşüncesine destek bulmak üzere Amerikalılar'la görüştü.Retinger'in büyük destek aldığı Amerikalılar, tanıdık isimlerdi;
CFR üyeleri ve CFR'nin "patronu" olan Sefarad kökenli Rockefeller hanedanı.
Ne var yani?
CIA da bu işte görev aldı! Avrupa Amerika'nın gücüyle birleştirildi! Daha sonra da Trilateral komisyon devreye sokuldu Japonya da bir ayak oldu!
Biliyoruz?
Bak! Kraliçe I. Elizabeth kanuni zamanında yaşadı! Yemin ederken lordlara şunu söyledi:
Görevim halkımı doyurmak! Bunun için hiçbir engel tanımam! İngilizler'de isimler gelişigüzel verilmez! Nasıl GEORGE ismi Protestanlığın güçlenmesi anlamına geliyorsa Elizabeth ismi de TARIM alanları anlamına geliyor!
Petrol savaşının yanı sıra TARIM alanları almak için de özellikle Museviler gizli faaliyette!
Bilderber'in öyküsünü biliyorsun!Retinger ilk temas kurduğu isim eski Belçika Başbakanı Paul Van Zeeland ve Unilever şirketinin genel müdürü Paul Rykens'tır. Daha sonra Hollanda Prensi Bernhard buna katılır ve başkan olur! Prens'in Rockefellerlar'ın petrol tröstü Standard Oil of New Jersey şirketinde 12 milyon dolarlık hissesi vardır.
Prens Bernhard'ın Royal Dutch Petroleum isimli bir diğer dev petrol şirketinde de önemli hissesi vardır. Royal Dutch'ın sahibi ise Yahudi Rothschild ve Samuel aileleridir. Prensten sonra Kuhn Loeb şirketinin ortağı William Wiseman, CFR'nin ve mason localarının etkin üyeleri arasında yer alan John McCloy da bu oluşuma katılır!
İngiltere, 500 sene önce geldiği Ege'den boş dönmez! Bilderberg Otel'de kuruluş çalışmalarında senin daha önce ismini açıkladığın Muharrem Nuri Birgi de yer alır! BİRGİ ailesi ÖDEMİŞLİ'DİR! Ve bu aile taa o zamanlardan bulunup işaretlenmiştir! Sadece izi çok iyi sürmen gerekir! Günlük yaşamayıp geniş bakarsan iyi görürsün! Biz bu nedenle Cumhuriyet'i de İngilizler'in adamlarını da bilmeyiz!
Öğretmezler de zaten!
Rohtschildler'in Türkiye'de yatırımı var mı?
Gir arşive bak! Sadece 2005-2006'da aracı kurumlar üzerinden 16 milyar dolar harcayıp şirketlerin içine sızdı! Aynı tarihlerde CİTİGROUP 13 milyar dolarla ikinciliği aldı!Morgan Stanley de 11 milyar ile üçüncüydü!
Bunlar kontrol edilemez mi?
Edilir ama karşısına PARA koyman şart!Şimdi Arap sermayesi var ve sorun çıkmıyor! Mesela Japonlar'ın dev bankası Bank of Tokyo Mitsubishi UFJ de Türkiye'ye geldi! Ortakları arasında Rothschild ve Rockefeller ailesi de var! Ama doğru yönetilirse büyük katkı sağlar! Ama dikkatli olup PARA konusunda tedbiri elden bırakmamak şart!
Güçlü mü bu banka?
Devlet gibi... Nakit akışları yılda 8 trilyon doları buluyor! Varlıklarına değer biçilemiyor!Düşün gerisini!
Sırları ne? Museviler nasıl başarıyor?
İlkeleri çok eskiye dayanıyor... Daha 1730 tarihli manifestolarında şu yazar:
İş yerinde önemli pozisyonlar, sadece aileden kişilere emanet edilecek... Ailenin çoğunluğu karşı bir karar almadığı sürece, her zaman en büyük oğlun en büyük oğlu, ailenin başkanı olacak.Hukuki bir envanter tanzimi ve servet neşri asla yapılmayacak.
Bu kurallar hem kendileri için hem de Türkiye'de seçtikleri aileler için geçerlidir! Bilgi yoktur! Paranın asıl sahibinin kim olduğu bilinmez! Bellidir de bilinmez! Bizler de takip edemediğimiz için hep gol yeriz!
Her yolu denerler! Türkiye'nin kaybedilemeyeceği asırlardır ortada! Bak son günlerde telefonla İHBAR edilen ve canlı bomba olmayan İKİ KİŞİ ortaya çıktı! Bu bir uyarı! "Üçüncüde haber vermeyeceğiz!" diyorlar!
Metodları bu! Çok zor ama deneyecekler! Paranın açtığı bütün kapılardan geçmek isteyecekler!
Savaş bu!
Artık görülmesi gereken de bu!
Ergün Diler
Çok değer verdiğim bir dostum, dün mesaj gönderdi. Sık sık durum değerlendirmesi yaptığımız için neye ne kadar nasıl ilgi duyduğunu bilirdim...
Dünyayı takip eder, Türkiye'ye olumsuz yansıması olacak her şeyi hemen not alırdı!Çoğu zaman haklı çıkardı! Bütün zamanını memleket için harcayan ender insanlardandı!Gerçeklerin anlaşılmaması nedeniyle çok acı çekerdi! Hep bir yol arardı.
Sesini daha fazla insanlara duyurma çabası hiç bitmedi. Attığı mesajdan etkilenmiş olmalıyım ki telefonda sohbete daldık! Çok konuştuk! Ben daha çok soran taraf oldum!Konuşma bitip telefonu kapattığımda bir tat kalmıştı! Sizin de seveceğinizi düşünerek paylaşmaya karar verdim...
İşte buraya sığdığı kadarıyla o sohbet...
* Neden tedirginsin?
İskoç filozof David Hume "Tüm iktidarlar kanaatlere dayanır" der! Her milletin bir kanaat oluşturma dönemi vardır. Musevi milyarder Haim Saban ise "Amerika'nın siyasi yaşamına etki etmek için siyasi partilere bağış yapmak, düşünce kuruluşları kurmak ve medya organlarını kontrol etmek, yeter de artar bile" fikrini savunur!
Nereye gelmeye çalışıyorsun?
Devam ediyorum... ABD'nin 16. Başkanı Abraham Lincoln de bir yerde şöyle söyler:
"İki büyük düşmanım var! Birisi karşıma çıkan güney ordusu ve diğeri de büyük mali kuruluşlar. İkincisi en tehlikeli olanı.Devletimizin tahtına büyük şirketler oturdu.Ülkemin güvenliği için hiç olmadığı kadar endişeliyim. Savaş zamanında bile bu kadar endişe duymamıştım...
Ordulara ihtiyaç duymadan, diğer milletleri uzaktan idare etmesini en iyi bilen devlet İngiltere'dir." İşte senin de sık sık yazdığın gibi Amerika'ya bile dert olanı atlıyoruz! * Şimdi değil, uzun zamandır hem de! İngiltere'yi üzerinde güneş batmayan imparatorluk yapan, maddi ve askeri gücünü destekleyen devlet yapılanmasıdır.
Bir ülkeyi kontrol etmek için kendi dünya görüşünü kabul ettirmeye uğraşmaz. Adeta "Ne olursan ol kabulümdür. Ben senin değerlerini kendi hedeflerime yönlendirmeyi bilirim" der.
Milliyetçi bir düşünceyi bile kendi amaçları için kullanabilir. Kontrol etmek istediği ülkede bir sermaye sınıfı yaratır.Zenginin tüm parasını kendisinin sağlaması gerekmez. Bir miktar parayı yoğurt mayası gibi kullanır ve ona zengin olmanın yollarını gösterir.
Zenginlerin kendi ülkesiyle ticari ilişkileri olmasını sağlar. Bilerek ya da bilmeyerek ona hizmet edenlerin önü açılır ve onlar önemli kişiler haline gelirler.
Nasıl?Yolları var!
Örneğin Bilderberg! Bu oluşum varlığını Dr. Joseph Retinger'in parlak zekasına borçludur...Bilderberg CFR projesidir! Bir Polonya Yahudisi olan Retinger, aynı zamanda 33. dereceye ulaşmış bir masondu...
İsveç'teki Masters of Wisdom locasına bağlıydı.Retinger'in bir başka dikkat çekici özelliği ise çok önemli bir isimle olan yakın ilişkisiydi:
Edward Mendell House... Bu kişi Schiff, Warburg, Lehman, Kahn gibi güçlü MUSEVİ ailelerin Beyaz Saray'daki adamıydı! Retinger'in yıldızı, localardaki hızlı yükselişi ve House gibi kilit isimlerle kurduğu dostluklar sayesinde kısa sürede parladı. Çok önemli bir masonik platformda, Chatham House'da yaptığı bir konuşma ile Avrupa ülkelerinin "egemenliklerinin bir kısmından taviz vererek" onları daha büyük bir güç haline getirecek olan bir birlik kurmaları gerektiğini öne sürdü.
Chatham House'daki bu etkileyici ve "vizyon sahibi" konuşmasının ardından, Avrupa'yı birleştirme düşüncesine destek bulmak üzere Amerikalılar'la görüştü.Retinger'in büyük destek aldığı Amerikalılar, tanıdık isimlerdi;
CFR üyeleri ve CFR'nin "patronu" olan Sefarad kökenli Rockefeller hanedanı.
Ne var yani?
CIA da bu işte görev aldı! Avrupa Amerika'nın gücüyle birleştirildi! Daha sonra da Trilateral komisyon devreye sokuldu Japonya da bir ayak oldu!
Biliyoruz?
Bak! Kraliçe I. Elizabeth kanuni zamanında yaşadı! Yemin ederken lordlara şunu söyledi:
Görevim halkımı doyurmak! Bunun için hiçbir engel tanımam! İngilizler'de isimler gelişigüzel verilmez! Nasıl GEORGE ismi Protestanlığın güçlenmesi anlamına geliyorsa Elizabeth ismi de TARIM alanları anlamına geliyor!
Petrol savaşının yanı sıra TARIM alanları almak için de özellikle Museviler gizli faaliyette!
Bilderber'in öyküsünü biliyorsun!Retinger ilk temas kurduğu isim eski Belçika Başbakanı Paul Van Zeeland ve Unilever şirketinin genel müdürü Paul Rykens'tır. Daha sonra Hollanda Prensi Bernhard buna katılır ve başkan olur! Prens'in Rockefellerlar'ın petrol tröstü Standard Oil of New Jersey şirketinde 12 milyon dolarlık hissesi vardır.
Prens Bernhard'ın Royal Dutch Petroleum isimli bir diğer dev petrol şirketinde de önemli hissesi vardır. Royal Dutch'ın sahibi ise Yahudi Rothschild ve Samuel aileleridir. Prensten sonra Kuhn Loeb şirketinin ortağı William Wiseman, CFR'nin ve mason localarının etkin üyeleri arasında yer alan John McCloy da bu oluşuma katılır!
İngiltere, 500 sene önce geldiği Ege'den boş dönmez! Bilderberg Otel'de kuruluş çalışmalarında senin daha önce ismini açıkladığın Muharrem Nuri Birgi de yer alır! BİRGİ ailesi ÖDEMİŞLİ'DİR! Ve bu aile taa o zamanlardan bulunup işaretlenmiştir! Sadece izi çok iyi sürmen gerekir! Günlük yaşamayıp geniş bakarsan iyi görürsün! Biz bu nedenle Cumhuriyet'i de İngilizler'in adamlarını da bilmeyiz!
Öğretmezler de zaten!
Rohtschildler'in Türkiye'de yatırımı var mı?
Gir arşive bak! Sadece 2005-2006'da aracı kurumlar üzerinden 16 milyar dolar harcayıp şirketlerin içine sızdı! Aynı tarihlerde CİTİGROUP 13 milyar dolarla ikinciliği aldı!Morgan Stanley de 11 milyar ile üçüncüydü!
Bunlar kontrol edilemez mi?
Edilir ama karşısına PARA koyman şart!Şimdi Arap sermayesi var ve sorun çıkmıyor! Mesela Japonlar'ın dev bankası Bank of Tokyo Mitsubishi UFJ de Türkiye'ye geldi! Ortakları arasında Rothschild ve Rockefeller ailesi de var! Ama doğru yönetilirse büyük katkı sağlar! Ama dikkatli olup PARA konusunda tedbiri elden bırakmamak şart!
Güçlü mü bu banka?
Devlet gibi... Nakit akışları yılda 8 trilyon doları buluyor! Varlıklarına değer biçilemiyor!Düşün gerisini!
Sırları ne? Museviler nasıl başarıyor?
İlkeleri çok eskiye dayanıyor... Daha 1730 tarihli manifestolarında şu yazar:
İş yerinde önemli pozisyonlar, sadece aileden kişilere emanet edilecek... Ailenin çoğunluğu karşı bir karar almadığı sürece, her zaman en büyük oğlun en büyük oğlu, ailenin başkanı olacak.Hukuki bir envanter tanzimi ve servet neşri asla yapılmayacak.
Bu kurallar hem kendileri için hem de Türkiye'de seçtikleri aileler için geçerlidir! Bilgi yoktur! Paranın asıl sahibinin kim olduğu bilinmez! Bellidir de bilinmez! Bizler de takip edemediğimiz için hep gol yeriz!
Her yolu denerler! Türkiye'nin kaybedilemeyeceği asırlardır ortada! Bak son günlerde telefonla İHBAR edilen ve canlı bomba olmayan İKİ KİŞİ ortaya çıktı! Bu bir uyarı! "Üçüncüde haber vermeyeceğiz!" diyorlar!
Metodları bu! Çok zor ama deneyecekler! Paranın açtığı bütün kapılardan geçmek isteyecekler!
Savaş bu!
Artık görülmesi gereken de bu!
Ergün Diler
28 Kasım 2013 Perşembe
Baattin Bildiğiniz kadar da masum değil
Baattin'' Bildiğiniz kadar da masum değil. ( subliminal mesaj içerikli )
Aslında yazayım mı? Yazmayayım mı? diye çok düşündüm.
Sonra madem bu kadar insanı etkileyen bir şey ve madem bu kadar muhafazakar kesimin ilgi odağında olan bir karakter ve madem ben de bu durumu fark ettim o zaman yazmalıyım diye karar aldım.
Akşam Bilgisayar başına oturduğumda Facebook'da arkadaşımın paylaştığı Baattin adında bir karakterin sözlerini gördüm.
İlk bakışta gülsem de karakterin tipini inceledim yine her zaman olduğu gibi görünüşünden farklı incelemeye başladım.
Acaba neden isim ''Baattin'' diye düşündüm, Çünkü ''Bahattin'' İslami bir kavramdır ''Dinin güzelliği'' anlamına gelir. TDK 'da ise Bahattin Bahaddin olarak da kabul edilir.
Oysa isim Bahattin olmasına rağmen Sözleri o kadar da seviyeli ve ahlaki değildi.
Her ne kadar sıradan yada komik sözleri olsa da bir o kadarda seviyesiz sözleri de var.
Biliyorsunuz yine islami isim olan şaban ismini de yıllarca hakaret olarak kullanılan ''inek şaban'' şeklinde izlettiler insanlara.
Karakter de ilk ilgimi çeken kulağının üstünde neden sigaranın olmasıydı!
Oysa sigara kötü alışkanlık olarak kabul edilmiş bir şey değil miydi?
Daha sonra fark ettiklerim ise beni dehşete düşürdü ve sigaranın aslında en basiti olduğunu anladım.
Yine kullandığı ''Pıçaklarım'' sözü, Şiddet içeren ''Bıçaklarım'' sözünün en sempatik ve ve tatlı dilde söylenişi olduğunu gördüm.
Zira Pıçaklamak olduğunda çok tatlı oluyormuş gibi yansıtılıyor.
Oysa bu insanların bilincine şiddeti yerleştirmekten başka bir şey değildir.
Şu an bunları okurken ''aman ya bunlarda her şeye bir eleştiri buluyorlar?'' diyorsunuz .
Lütfen devam edin sizi ikna edeceğime inanıyorum.
Evet sigara ve pıçaklamaktan sonra asıl ve en önemlisi olan cinsellik yönü de var.
Çünkü bu güne kadar hiç bir karakterde görmediğim bir yüz yapısı burun ve ağız yapısına sahip.
Burnu ve ağzı birbiri ile orantılı Affınıza sığınarak belirtiyorum ki Bir erkek cinsel organından farklı bir şey değil. Eğer dikkatlice bakarsanız bunu sizde fark edersiniz.
''Efendim bu hayali karakter olabilir bunlar'' diyorsanız tamam ama bu kadar tesadüf de olamaz değil mi?
Bununla ise İnsanların beyinlerine Kötü alışkanlık, şiddet ve cinsellik ve bunları toplu halde sempatik bir şekilde komedi adı altında yerleştirmektir.
Hala İnanmadınız mı? o zaman yazacaklarımı siz kendinize sorun ve cevaplarını verin.
Mesela Neden bu karakterlerin sayfa yöneticileri Bu kadar profesyonel çalışıyor ve kim oldukları da belli değil ?
Tamam karakteri çizen kişi belli gerçekten bu amaçla mı ya da farkında olmadan mı çizmiş orasını bilemeyiz ama karakteri ortaya çıkaran şahsın daha önce Penguen adlı dergisinde çalışması da bize bunların tesadüf olmadığını gösteriyor.
Normal bir vatandaşın açtığı sosyal medya sayfaları sıradan bir şekilde işlerken Bu tük sayfalar neden bu kadar profesyonel adeta şirket işi gibi işliyor?
Ve yine normal bir vatandaşın açacağı bir sayfa bu kadar orijinal bir karakteri çizmesi dergisini veya sosyal medyada bu kadar ciddi bu kadar resmi davranması sözde hizmet etmesi de zor bir durumdur.
Ama burada gayet sistemli gayet orijinal bir karakter var. Çok resmi adeta profesyonel bir yayıncı gibi hareket ediyorlar.
Buda demek oluyor ki bunu sıradan bir vatandaşın yapmadığı ortadadır.
Bir şey daha dikkatimi çekti bunu yapanlar kendilerini de ön plana çıkartmıyor reklam için de bu sayfaları kullanmıyorlar.
Peki neden bunu karşılıksız bir şekilde yapıyorlar? Milyon beğense takip edilse ne fayda. Üstelik facebook reklamlarından yararlanıp masraf yapıp daha çok kesime ulaşmayı başarıyorlar.
İşte bunu özellikle yapıyorlar ve amaç toplumun bilincine bunları yerleştirmek. Ne yazık ki amaçlarına da ulaşıyorlar öyle ya daha çok muhafazakar kesimin ilgisini çekiyorlar . Ve bir çok kişi bunu özellikle arkadaşlarının duvarında paylaşıyor beğendiklerini, hayran olduklarını sevgi sözcükleriyle belirtiyorlar.
İsmin baattin olmasıda mı tesadüf? Neden Atakan, Erol değil de baattin. ?
Dini kavram olanca daha mı maskara oluyor? daha mı gülünç oluyor?.
Arapça isim veya kavram olsaydı tamam sorun değil derdim Arapça olması dini olması anlamına gelmez çünkü, ama bahattin islami bir kavramdır başta da anlamını yazdığımız gibi.
Bu yazıyı okuyanlar! Lütfen buna karşı çıkmadan önce biraz düşünün ve dikkatlice inceleyin. Yada ''internetten'' Bilinç altı veya ''sübliminal'' mesajın ne olduğunu ve sonucunun neler olduğu etkilerini inceleyin o zaman daha iyi anlayacaksınız.
Tamam da zaten Tv de Filmler de, dizilerde veya internette bu açık açık yapılıyor!
Siz bunun mu peşine düşmüşsünüz ? de diyebilirsiniz.
Evet bunun peşine düşmüşüm ben, Filmlerde internette açık açık yapılanları herkes görür fark eder ama bu tür karakterlerde olanı herkes fark edemediği için yazıyorum.
Başta da belirttiğim gibi bunu fark ettikten sonra yazmayı bir hak olarak bildim de yazdım.
Bu yazı sizin ilginizi çeker yada çekmez , takip etmekten vazgeçer yada geçmezsiniz bu sizin vereceğiniz karardır.
Eğer bu yazdıklarımı çürütebilir ve saçma olduğuna kendinizi inandırabilirseniz, bildiğiniz yolda devam edin, sizin yolunuz doğru olandır. Ama bunu yapamıyorsanız lütfen kuru kuruya karşıda çıkmayın.
Not: Olay sadece sigara, ağız burun ve pıçaklamak la ibaret değil. Gerisini yazmaya terbiyem müsade etmiyor.
Her türlü eleştirilerinize ve karşıt görüşlerinize açığım lakin karşı çıktığınız durumu ispatlayarak belirtin.
Hakaret etmeden fikirlerini eleştirilerini ifade etmek erdemli insanların yapabileceği bir durumdur.
Saygılarımla...”
Mehmet Nebioğlu / https://twitter.com/mmnebioglu
Aslında yazayım mı? Yazmayayım mı? diye çok düşündüm.
Sonra madem bu kadar insanı etkileyen bir şey ve madem bu kadar muhafazakar kesimin ilgi odağında olan bir karakter ve madem ben de bu durumu fark ettim o zaman yazmalıyım diye karar aldım.
Akşam Bilgisayar başına oturduğumda Facebook'da arkadaşımın paylaştığı Baattin adında bir karakterin sözlerini gördüm.
İlk bakışta gülsem de karakterin tipini inceledim yine her zaman olduğu gibi görünüşünden farklı incelemeye başladım.
Acaba neden isim ''Baattin'' diye düşündüm, Çünkü ''Bahattin'' İslami bir kavramdır ''Dinin güzelliği'' anlamına gelir. TDK 'da ise Bahattin Bahaddin olarak da kabul edilir.
Oysa isim Bahattin olmasına rağmen Sözleri o kadar da seviyeli ve ahlaki değildi.
Her ne kadar sıradan yada komik sözleri olsa da bir o kadarda seviyesiz sözleri de var.
Biliyorsunuz yine islami isim olan şaban ismini de yıllarca hakaret olarak kullanılan ''inek şaban'' şeklinde izlettiler insanlara.
Karakter de ilk ilgimi çeken kulağının üstünde neden sigaranın olmasıydı!
Oysa sigara kötü alışkanlık olarak kabul edilmiş bir şey değil miydi?
Daha sonra fark ettiklerim ise beni dehşete düşürdü ve sigaranın aslında en basiti olduğunu anladım.
Yine kullandığı ''Pıçaklarım'' sözü, Şiddet içeren ''Bıçaklarım'' sözünün en sempatik ve ve tatlı dilde söylenişi olduğunu gördüm.
Zira Pıçaklamak olduğunda çok tatlı oluyormuş gibi yansıtılıyor.
Oysa bu insanların bilincine şiddeti yerleştirmekten başka bir şey değildir.
Şu an bunları okurken ''aman ya bunlarda her şeye bir eleştiri buluyorlar?'' diyorsunuz .
Lütfen devam edin sizi ikna edeceğime inanıyorum.
Evet sigara ve pıçaklamaktan sonra asıl ve en önemlisi olan cinsellik yönü de var.
Çünkü bu güne kadar hiç bir karakterde görmediğim bir yüz yapısı burun ve ağız yapısına sahip.
Burnu ve ağzı birbiri ile orantılı Affınıza sığınarak belirtiyorum ki Bir erkek cinsel organından farklı bir şey değil. Eğer dikkatlice bakarsanız bunu sizde fark edersiniz.
''Efendim bu hayali karakter olabilir bunlar'' diyorsanız tamam ama bu kadar tesadüf de olamaz değil mi?
Bununla ise İnsanların beyinlerine Kötü alışkanlık, şiddet ve cinsellik ve bunları toplu halde sempatik bir şekilde komedi adı altında yerleştirmektir.
Hala İnanmadınız mı? o zaman yazacaklarımı siz kendinize sorun ve cevaplarını verin.
Mesela Neden bu karakterlerin sayfa yöneticileri Bu kadar profesyonel çalışıyor ve kim oldukları da belli değil ?
Tamam karakteri çizen kişi belli gerçekten bu amaçla mı ya da farkında olmadan mı çizmiş orasını bilemeyiz ama karakteri ortaya çıkaran şahsın daha önce Penguen adlı dergisinde çalışması da bize bunların tesadüf olmadığını gösteriyor.
Normal bir vatandaşın açtığı sosyal medya sayfaları sıradan bir şekilde işlerken Bu tük sayfalar neden bu kadar profesyonel adeta şirket işi gibi işliyor?
Ve yine normal bir vatandaşın açacağı bir sayfa bu kadar orijinal bir karakteri çizmesi dergisini veya sosyal medyada bu kadar ciddi bu kadar resmi davranması sözde hizmet etmesi de zor bir durumdur.
Ama burada gayet sistemli gayet orijinal bir karakter var. Çok resmi adeta profesyonel bir yayıncı gibi hareket ediyorlar.
Buda demek oluyor ki bunu sıradan bir vatandaşın yapmadığı ortadadır.
Bir şey daha dikkatimi çekti bunu yapanlar kendilerini de ön plana çıkartmıyor reklam için de bu sayfaları kullanmıyorlar.
Peki neden bunu karşılıksız bir şekilde yapıyorlar? Milyon beğense takip edilse ne fayda. Üstelik facebook reklamlarından yararlanıp masraf yapıp daha çok kesime ulaşmayı başarıyorlar.
İşte bunu özellikle yapıyorlar ve amaç toplumun bilincine bunları yerleştirmek. Ne yazık ki amaçlarına da ulaşıyorlar öyle ya daha çok muhafazakar kesimin ilgisini çekiyorlar . Ve bir çok kişi bunu özellikle arkadaşlarının duvarında paylaşıyor beğendiklerini, hayran olduklarını sevgi sözcükleriyle belirtiyorlar.
İsmin baattin olmasıda mı tesadüf? Neden Atakan, Erol değil de baattin. ?
Dini kavram olanca daha mı maskara oluyor? daha mı gülünç oluyor?.
Arapça isim veya kavram olsaydı tamam sorun değil derdim Arapça olması dini olması anlamına gelmez çünkü, ama bahattin islami bir kavramdır başta da anlamını yazdığımız gibi.
Bu yazıyı okuyanlar! Lütfen buna karşı çıkmadan önce biraz düşünün ve dikkatlice inceleyin. Yada ''internetten'' Bilinç altı veya ''sübliminal'' mesajın ne olduğunu ve sonucunun neler olduğu etkilerini inceleyin o zaman daha iyi anlayacaksınız.
Tamam da zaten Tv de Filmler de, dizilerde veya internette bu açık açık yapılıyor!
Siz bunun mu peşine düşmüşsünüz ? de diyebilirsiniz.
Evet bunun peşine düşmüşüm ben, Filmlerde internette açık açık yapılanları herkes görür fark eder ama bu tür karakterlerde olanı herkes fark edemediği için yazıyorum.
Başta da belirttiğim gibi bunu fark ettikten sonra yazmayı bir hak olarak bildim de yazdım.
Bu yazı sizin ilginizi çeker yada çekmez , takip etmekten vazgeçer yada geçmezsiniz bu sizin vereceğiniz karardır.
Eğer bu yazdıklarımı çürütebilir ve saçma olduğuna kendinizi inandırabilirseniz, bildiğiniz yolda devam edin, sizin yolunuz doğru olandır. Ama bunu yapamıyorsanız lütfen kuru kuruya karşıda çıkmayın.
Not: Olay sadece sigara, ağız burun ve pıçaklamak la ibaret değil. Gerisini yazmaya terbiyem müsade etmiyor.
Her türlü eleştirilerinize ve karşıt görüşlerinize açığım lakin karşı çıktığınız durumu ispatlayarak belirtin.
Hakaret etmeden fikirlerini eleştirilerini ifade etmek erdemli insanların yapabileceği bir durumdur.
Saygılarımla...”
Mehmet Nebioğlu / https://twitter.com/mmnebioglu
18 Kasım 2013 Pazartesi
Geçmiş Olsun
Geçmiş Olsun
Aranan ancak bir türlü bulunamayan Abdullah Çatlı, devletin önemli görevler verdiği polis Müdürü Hüseyin Kocadağ, önemli bir aşiretin reisi Sedat Bucak aynı otomobilde ortaya çıktığında Türkiye bunun anlamını çözemedi!
Doğru düzgün konuşulmadı bile!
Sabancı suikastının kilit ismi Fehriye Erdal'ı o binaya sokan polis müdürü, arandığı halde DEVLET TARAFINDAN SAHTE KİMLİK verilen Çatlı ve bu isimlerle dostlukta bir sakınca görmeyen aşiret reisi!
Olay neydi ve neyi kaçırıyorduk? "Ben bir Berlinli'yim!" dediği için, dünyanın dengesini değiştirmeye kalktığı için ABD BAŞKANI Kennedy öldürüldü!
Vuran da cezaevinde vuruldu! Emri kimin verdiği bir türlü anlaşılamadı!
Şimdi filmler ve belgeselleri yapılıyor olsa da BÜYÜK GERÇEK yönetmenlerin ve senaristlerin dağarcığını aşıyor!
Dünyada mücadele veren insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez!
Baronlar dediğim MUSEVİ PARA sahipleri ile ULUS DEVLETLERİ korumaya çalışan Ulusal Amerika, Rusya ve Türkiye'nin ileri gelenleri çatışıyor!
Kennedy, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan ABDSovyet dengesini bozmaya kalktığı için öldürüldü! Kennedy'yi tehlikeli bulan güç onun kurulu dengeyi değiştirmesine izin vermedi! O gitti, denge kaldığı yerden devam etti!
Bu iki güç arasındaki DENGE noktası çok uzun zamandır Türkiye!
Kavganın nedeni bu!
Şimdi Ankara'nın ısrarla ve kararlılıkla çözmeye çalıştığı PKK sorunu da işte böylesine dev bir kavganın ürünüydü!
Bunca şehit verdiğimiz, binlerce cana mal olan SAVAŞ SENARYOSU asla ve kat'a yerli bir senarist tarafından yazılmamıştı!
BÜYÜK OLMA iddiasıyla tahta çıkan Sultan Abdülaziz'i öldüren ve bununla da yetinmeyip onun kanalından gelenleri bir bir ortadan kaldıran güç OSMANLI'yı ve bu toprakları çok iyi tanıyordu!
Bu nedenle bir başka akımın Türkler'i etkilemesine izin vermiyordu!
Devletin en üst makamları ve MASONİK bağlantıların 1700'lerden beri İngiltere Kraliyet ailesine bağlı olması nedeniyle kimse bu çarkı kıramıyordu!
Birleşik Krallık'ın üyesi bir ülke gibi yönetiliyor ancak Ankara buna itiraz edemiyordu!
Zaman zaman Amerikalılar'a bile akıl veren İngilizler, Türkiye dönmezse Ortadoğu'dan hiç kimsenin onları çıkaramayacağını biliyordu! Çünkü bölge halkının anladığı dilden konuşacak tek ülke Türkiye'ydi!
Daha REFORM rüzgarlarının estiği II. Mahmut'tan beri gizlenerek ama inançla bu topraklarda LONDRA'ya bağlı zenginler oluşturuldu! ARİSTOKRASİ belli isimlerin üzerindeydi!
Cumhuriyet'in ilanından sonra PARA tamamen belli ailelere geçti!
Bunlar, biz bilmesek de SEÇİLMİŞ, özel ailelerdi! Hep varlardı! Hiç yok olmuyorlardı!
Rekabet etmeden kazanıyorlar ve uluslararası arenada çok ciddi bir dostluk ağından faydalanıyorlardı!
PKK'yı da Cumhuriyet'i de anlamak için bu ailelerin ne yaptığını bilmek şart! Kimin kim olduğu çok önemli! Gözden kaçan büyük ayrıntı bu!
Biz bu isimleri bilmediğimiz için DEVLETİN Kraliçe'ye nasıl bağlandığını atlıyoruz!
Askerler kabul şartlarına uymadığı için MASON olamazken daha 22 yaşında LOCALARA kabul edilen ve daha sonra Genelkurmay Başkanı olanları hiç bilmedik!
İstanbul'un DARBELERDE, CUNTALARDA neden merkez olduğuna hiç kafa yormadık!
Darbe para ile olurdu! Para da Londra üzerinden İstanbul'a akardı!
Ne Kraliçe ne de arkadaki Musevi patronlar görünür ama sonuç net bir şekilde alınırdı!
Halkın ne dediğinin hiçbir önemi yoktu! Yeter ki devlet BRİTANYA ışığından sapmasın!
Öyle bir formül vardı ki Einstein çözemezdi!
İstanbul'da sermaye yaratmak, özel kan bağı olanlara geçit hakkı vermek, İtalya, Fransa, Almanya üzerinden Londra'ya bağlamak, denizi geçip New York'ta büyük mabedle yüzleşmek! Hem bunları anlayan ve gören yoktu, hem de yazılıp çizilecek yer! Öyle bir senaryo yazılmıştı ki içerideki figüranlar çoğu zaman rollerini bilmiyordu!
PKK ilk eylemlerini aşiretlere karşı yaptığında devlet hemen AŞİRETLERİN yanında yer alıp tepkisini verdi! Aşiretler, Boğaz'daki BARONLARDAN uzak değildi!
Paranın adresi İstanbul'du!
Baronların sözünden çıkmayan askerler ve bölgedeki etkileri de işin KDV'siydi! Polis, devlet, derin devlet ve aşiret bir anda dışarıdan gelen emirle DEMİR BİLYE oluyordu!
Susurluk'taki fotoğraf Avrupalı devletlere çalışanların en güzel göstergesiydi!
Solcu da, sağcı da, şeriatçı da, terörist de olsan sığınacağın yer Avrupa başkentleriydi!
Destek oradandı! Mecburlardı!
Ya büyük dengede Türkiye'nin rotasını değiştirecekler ya da kesin mağlup olacaklardı!
1993'te rahmetli Özal ikinci bir KENNEDY olma ihtimalini göze alıp PKK'yı bitirmeye kalktı!
Kennedy'nin aksine Amerika-Rusya arasındaki dengeye katkı verecek ve Türkiye bir koyup üç alacaktı!
Sonu ABD Başkanı gibi oldu!
Ölmeden önce DEVLETTEKİ İNGİLİZ gücünü gördü! Hem de en yakınında!
O güce rağmen yukarı çıkmış ama kuralları ihlal ettiği için yaşayamamıştı! Yazılmayan kurallar yürürlükteydi!
Öcalan'la telefonla görüşüp PKK'yı bitirmek istiyordu! Olmadı!
Aradan tam 20 yıl geçti! Şimdi oluyor!
Ancak karşı taraf yerinde saymıyor! "Gidişatı engelleyemezsek içine girip yönetelim!" fikri ağır basıyor! Yani pes etmeye niyetleri yok! Bakın Türkiye'nin geri dönmesi Avrupa'nın İKİNCİ
DÜNYA SAVAŞI'ndan daha büyük bir felaketle karşılaşması demek!
Rönesans'ı, Reform'u yapan ülkelerin Türk rüzgarıyla yerle bir olması demek!
Fatih Sultan Mehmet döneminden daha büyük yara almaları demek!
Olay bu kadar ciddi!
Ay-Yıldızlı bayrağın dalgalandığı toprakları gizli İSRAİL devletine çevirenler şimdi panikte!
İlişkileri gün ışığına çıkartıldı!
Hem PARA hem istihbarat ağları yara aldı! İsrail tabelasının arkasında aslında kimlerin olduğu anlaşıldı!
Bu da Türkler'in bulduğu bir çeşit RÖNTGEN cihazıyla gerçekleşti!
Biz hastalığı tespit edemediğimiz için REÇETE yazamıyorduk!
Şimdi hastalığın kaynağı olan BÜYÜK DEDEYE bile gidildi!
Hasta, Türk görünümlü YABANCI olduğundan ona iyi gelecek formül hazır!
Kraliçe ile el sıkışanlar müşahade altında!
Türkiye daha ne yapsın!
Ergün Diler
Aranan ancak bir türlü bulunamayan Abdullah Çatlı, devletin önemli görevler verdiği polis Müdürü Hüseyin Kocadağ, önemli bir aşiretin reisi Sedat Bucak aynı otomobilde ortaya çıktığında Türkiye bunun anlamını çözemedi!
Doğru düzgün konuşulmadı bile!
Sabancı suikastının kilit ismi Fehriye Erdal'ı o binaya sokan polis müdürü, arandığı halde DEVLET TARAFINDAN SAHTE KİMLİK verilen Çatlı ve bu isimlerle dostlukta bir sakınca görmeyen aşiret reisi!
Olay neydi ve neyi kaçırıyorduk? "Ben bir Berlinli'yim!" dediği için, dünyanın dengesini değiştirmeye kalktığı için ABD BAŞKANI Kennedy öldürüldü!
Vuran da cezaevinde vuruldu! Emri kimin verdiği bir türlü anlaşılamadı!
Şimdi filmler ve belgeselleri yapılıyor olsa da BÜYÜK GERÇEK yönetmenlerin ve senaristlerin dağarcığını aşıyor!
Dünyada mücadele veren insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez!
Baronlar dediğim MUSEVİ PARA sahipleri ile ULUS DEVLETLERİ korumaya çalışan Ulusal Amerika, Rusya ve Türkiye'nin ileri gelenleri çatışıyor!
Kennedy, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan ABDSovyet dengesini bozmaya kalktığı için öldürüldü! Kennedy'yi tehlikeli bulan güç onun kurulu dengeyi değiştirmesine izin vermedi! O gitti, denge kaldığı yerden devam etti!
Bu iki güç arasındaki DENGE noktası çok uzun zamandır Türkiye!
Kavganın nedeni bu!
Şimdi Ankara'nın ısrarla ve kararlılıkla çözmeye çalıştığı PKK sorunu da işte böylesine dev bir kavganın ürünüydü!
Bunca şehit verdiğimiz, binlerce cana mal olan SAVAŞ SENARYOSU asla ve kat'a yerli bir senarist tarafından yazılmamıştı!
BÜYÜK OLMA iddiasıyla tahta çıkan Sultan Abdülaziz'i öldüren ve bununla da yetinmeyip onun kanalından gelenleri bir bir ortadan kaldıran güç OSMANLI'yı ve bu toprakları çok iyi tanıyordu!
Bu nedenle bir başka akımın Türkler'i etkilemesine izin vermiyordu!
Devletin en üst makamları ve MASONİK bağlantıların 1700'lerden beri İngiltere Kraliyet ailesine bağlı olması nedeniyle kimse bu çarkı kıramıyordu!
Birleşik Krallık'ın üyesi bir ülke gibi yönetiliyor ancak Ankara buna itiraz edemiyordu!
Zaman zaman Amerikalılar'a bile akıl veren İngilizler, Türkiye dönmezse Ortadoğu'dan hiç kimsenin onları çıkaramayacağını biliyordu! Çünkü bölge halkının anladığı dilden konuşacak tek ülke Türkiye'ydi!
Daha REFORM rüzgarlarının estiği II. Mahmut'tan beri gizlenerek ama inançla bu topraklarda LONDRA'ya bağlı zenginler oluşturuldu! ARİSTOKRASİ belli isimlerin üzerindeydi!
Cumhuriyet'in ilanından sonra PARA tamamen belli ailelere geçti!
Bunlar, biz bilmesek de SEÇİLMİŞ, özel ailelerdi! Hep varlardı! Hiç yok olmuyorlardı!
Rekabet etmeden kazanıyorlar ve uluslararası arenada çok ciddi bir dostluk ağından faydalanıyorlardı!
PKK'yı da Cumhuriyet'i de anlamak için bu ailelerin ne yaptığını bilmek şart! Kimin kim olduğu çok önemli! Gözden kaçan büyük ayrıntı bu!
Biz bu isimleri bilmediğimiz için DEVLETİN Kraliçe'ye nasıl bağlandığını atlıyoruz!
Askerler kabul şartlarına uymadığı için MASON olamazken daha 22 yaşında LOCALARA kabul edilen ve daha sonra Genelkurmay Başkanı olanları hiç bilmedik!
İstanbul'un DARBELERDE, CUNTALARDA neden merkez olduğuna hiç kafa yormadık!
Darbe para ile olurdu! Para da Londra üzerinden İstanbul'a akardı!
Ne Kraliçe ne de arkadaki Musevi patronlar görünür ama sonuç net bir şekilde alınırdı!
Halkın ne dediğinin hiçbir önemi yoktu! Yeter ki devlet BRİTANYA ışığından sapmasın!
Öyle bir formül vardı ki Einstein çözemezdi!
İstanbul'da sermaye yaratmak, özel kan bağı olanlara geçit hakkı vermek, İtalya, Fransa, Almanya üzerinden Londra'ya bağlamak, denizi geçip New York'ta büyük mabedle yüzleşmek! Hem bunları anlayan ve gören yoktu, hem de yazılıp çizilecek yer! Öyle bir senaryo yazılmıştı ki içerideki figüranlar çoğu zaman rollerini bilmiyordu!
PKK ilk eylemlerini aşiretlere karşı yaptığında devlet hemen AŞİRETLERİN yanında yer alıp tepkisini verdi! Aşiretler, Boğaz'daki BARONLARDAN uzak değildi!
Paranın adresi İstanbul'du!
Baronların sözünden çıkmayan askerler ve bölgedeki etkileri de işin KDV'siydi! Polis, devlet, derin devlet ve aşiret bir anda dışarıdan gelen emirle DEMİR BİLYE oluyordu!
Susurluk'taki fotoğraf Avrupalı devletlere çalışanların en güzel göstergesiydi!
Solcu da, sağcı da, şeriatçı da, terörist de olsan sığınacağın yer Avrupa başkentleriydi!
Destek oradandı! Mecburlardı!
Ya büyük dengede Türkiye'nin rotasını değiştirecekler ya da kesin mağlup olacaklardı!
1993'te rahmetli Özal ikinci bir KENNEDY olma ihtimalini göze alıp PKK'yı bitirmeye kalktı!
Kennedy'nin aksine Amerika-Rusya arasındaki dengeye katkı verecek ve Türkiye bir koyup üç alacaktı!
Sonu ABD Başkanı gibi oldu!
Ölmeden önce DEVLETTEKİ İNGİLİZ gücünü gördü! Hem de en yakınında!
O güce rağmen yukarı çıkmış ama kuralları ihlal ettiği için yaşayamamıştı! Yazılmayan kurallar yürürlükteydi!
Öcalan'la telefonla görüşüp PKK'yı bitirmek istiyordu! Olmadı!
Aradan tam 20 yıl geçti! Şimdi oluyor!
Ancak karşı taraf yerinde saymıyor! "Gidişatı engelleyemezsek içine girip yönetelim!" fikri ağır basıyor! Yani pes etmeye niyetleri yok! Bakın Türkiye'nin geri dönmesi Avrupa'nın İKİNCİ
DÜNYA SAVAŞI'ndan daha büyük bir felaketle karşılaşması demek!
Rönesans'ı, Reform'u yapan ülkelerin Türk rüzgarıyla yerle bir olması demek!
Fatih Sultan Mehmet döneminden daha büyük yara almaları demek!
Olay bu kadar ciddi!
Ay-Yıldızlı bayrağın dalgalandığı toprakları gizli İSRAİL devletine çevirenler şimdi panikte!
İlişkileri gün ışığına çıkartıldı!
Hem PARA hem istihbarat ağları yara aldı! İsrail tabelasının arkasında aslında kimlerin olduğu anlaşıldı!
Bu da Türkler'in bulduğu bir çeşit RÖNTGEN cihazıyla gerçekleşti!
Biz hastalığı tespit edemediğimiz için REÇETE yazamıyorduk!
Şimdi hastalığın kaynağı olan BÜYÜK DEDEYE bile gidildi!
Hasta, Türk görünümlü YABANCI olduğundan ona iyi gelecek formül hazır!
Kraliçe ile el sıkışanlar müşahade altında!
Türkiye daha ne yapsın!
Ergün Diler
15 Kasım 2013 Cuma
Uyanın beyler
Uyanın beyler!
Türkiye' de bir kesim sağır ve kör! Olan biteni ısrarla anlamak istemiyor! Ülkenin rotasını ısrarla pas geçiyor! Ezberle, ret'le, isyanla karşılıyorlar her adımı!
Akıl tamamen devre dışı!
Sonunda üzülecekler ama inatla bildiklerini okumaya devam ediyorlar...
Eski, yaşanmış bir hikaye anlatayım...
Tıpkı eski Türkiye gibi...
İstanbullu genç bir kız, üniversite eğitimi için İngiltere'ye gider! Okula kayıt yaptırdıktan sonra yurt için de başvurur ve istediği odaya geçer! Şansı yaver gider, isteği üzerine bir başka Türk kızı da oda arkadaşı olarak çıkar gelir!
İki kız çok iyi anlaşırlar. Bir süre sonra bakışlarla konuşacak kadar birbirlerini iyi tanırlar. Aralarındaki nezaket ve anlayış diğer arkadaşlarının da diline dolanır!
Örnektirler artık!
Bir gece İstanbullu kızın bir başka arkadaşı ısrarla "Bize gel, bu akşam birlikte ders çalışalım" diye tutturur!
Kız da kıramadığı için "Evet!" der!
İngiliz kız aracıyla gelip yurdun önünde beklemeye koyulur! Genç kız da aceleyle odadan çıkar. Yürüyerek kampüsün diğer ucunda bekleyen arkadaşına doğru ilerler. Bir süre sonra İstanbullu genç kız, ders kitabıyla notlarını yanına almadığını hatırlar.
Gerisin geri gider!
Nefes nefese yurdun merdivenlerinden çıkarak odanın kapısına dayanır! Oda karanlıktır! Hızlı hareket etmeyi bırakıp sakin ve sessiz bir şekilde işini halletmeyi uygun bulur!
Arkadaşı uyanmasın diye ışıkları açmaz!
El yordamıyla kitaplarını bulmaya çalışır. Gürültü yaptığını fark edince uyuyan arkadaşını rahatsız etmemek için "Boş ver ya! Nasıl olsa arkadaşımın kitabı var. Oradan çalışırız!" diye düşünür ve odayı terk eder!
Hızla arkadaşına gider...
İki genç kahve içip gülerek derslerine çalışırlar!
Sabah olunca sınav salonuna girerler!
İstanbullu genç kız oda arkadaşının sınavda olmadığını fark eder ve şaşırır! Soruları cevaplarken "Nerede bu yahu?" diye aklından geçirir! Sınav bitince koşarak odasının yolunu tutar! Işıkları açmadığı odanın içi kan gölüne dönmüştür!
Canından çok sevdiği arkadaşı parça parça yerde yatmaktadır!
Odanın duvarında da "Aren't you glad, you didn't turn on the lights?" yani "Işıkları açmadığın için memnun musun?" yazmaktadır!
İşte, içeride ve dışarıda bir kesim Türkiye'nin bölgede KÖR UÇUŞU yapmasını istiyor!
İşinde gücünde olan halk gerçekleri bilmediği için bunların sözlerinin ne anlama geldiğini bilmiyor! Terörün bitmesi, enerji ile buluşma ve Kürtler'le kucaklaşmanın anlamı onlar için "ÖLÜM!" demek!
Ankara'nın bu rotası onlara ızdırap veriyor! Sorunlarını çöze çöze ilerleyen DEVLET eski masaya korku veriyor! Çünkü bölgenin gerçek fotoğrafının ortaya çıkmasını istemiyorlar!
O fotoğraf ne mi?
Anlatayım...
Bakın, şu an Irak'ta petrol ve doğalgazın yüzde 85'i Amerikan ve İngiliz şirketlerin elinde! Şirketler de öyle sıradan şirketler değil... İçlerinde Addax, Afren, Aspect Energy, Chevron, Dana Energy, DNO, Dogan, Exxon, Mobil, Forbes & Manhattan, Gazprom, Genel Energy, Groundstar Resources, Gulf Keystone, Heritage Oil, Hess, Hillwood, HKN, HKN Energy, Hunt Oil, Kar Group, KNOC, Korea National Oil Company, Marathon, Murphy Oil, Niko, Norbest, Oil Search, OMV, Oryx Petroleum, Perenco, Petoil, Prime Oil, Qaiwan, Reliance Industries, Repsol, ShaMaran Petroleum, SINOPEC, Talisman, Total, Viking, WesternZa var...
Peki bu şirketlerde kimler çalışıyor! Bunları kimler yönetiyor?
Paul Bremer: Geçici olarak IRAK VALİLİĞİ yapan AMERİKALI diplomat!
Şimdi EBM Başkanı...
Baroness Blackstone: İngiltere'nin eski bakanlarından...
Şimdi Mott MacDonald Group'un üst düzey ismi!
Nicholas Soames: İngiltere eski Savunma Bakanı! Aegis üst düzey yöneticisi...
Michael Rose: İngiliz Özel Kuvvetler eski komutanı! Şimdi Control Risks Group üst düzey yöneticisi...
Harry Legge: Prens Charles'ın sır küpü, yakın arkadaşı! Olive'in en etkili ismi...
Jeremy Greenstock: 35 yıl çeşitli yerlerde görev yapan diplomat! Şimdi De la Rue'nun Başkan Yardımcısı...
George Robertson: Baron! NATO eski Genel Sekreteri... İşçi Partisi eski Başkan Yardımcısı...
Şimdi ise Weir'in Başkan Yardımcısı...
Yani Amerikalı, Rus ve İngiliz'in girdiği yere İÇERİDEKİ YERLİLER "Sakın girmeyin! Ülke bölünür!" diye karşı çıkıyor!
Türk ve Kürt'ün kardeş olması, elele gelecek kurması, ortak kaderi birlikte yazması, silahı değil de aklı kullanması bu adamları deli ediyor!
Düne kadar yarattıkları İLLÜZYONLA bizi avuttular!
Bizde kardeş kardeşin boğazına yapışırken, onlar perde arkasından pastayı götürdüler!
Ama artık onlar için çok geç!
Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye bunun tam ortasında!
Anlamadıkları, Türkiye'ye yakıştıramadıkları bu!
Ellerinde oyuncak olan ülkeden bir DEVİN meydana gelmesini kabul edemiyorlar!
Türk ve Kürt'ün AKLINI kullanması onların hiç beklemediği bir ATAKTI!
Bu oldu!
Kimyaları bozuldu! Paralarının gerçek sahipleri tarafından yönetilen bu toprakların çocuklarının petrol ve gaza seyirci olmasını istiyorlar!
Siz hiç "İngiliz orada, Amerikalı orada! Biz niye yokuz" diye bağırıp çağıran bir BARON gördünüz mü?
Göremezsiniz!
Çünkü bu topraklara bağlı değiller!
Bağlı olmayanlar hesap verecek!
Bugün olmazsa yarın!
Türkiye artık onların operasyon yapabileceği bir ülke değil!
Büyük bir dönüşümün tam ortasındayız!
Türkiye hayal etmediğiniz kadar büyüyecek! Tarih yazılırken sizler de tanık olacaksınız!
İleride TARİH okutulurken şimdiki bütün işbirlikçilerden ÖVGÜYLE (!) söz edilecek!
Buna inanın!
Burası Türkiye! Kimin ne olduğu bilinir!
Sadece bir süre yazılmaz ve söylenmez
Ergün Diler
Türkiye' de bir kesim sağır ve kör! Olan biteni ısrarla anlamak istemiyor! Ülkenin rotasını ısrarla pas geçiyor! Ezberle, ret'le, isyanla karşılıyorlar her adımı!
Akıl tamamen devre dışı!
Sonunda üzülecekler ama inatla bildiklerini okumaya devam ediyorlar...
Eski, yaşanmış bir hikaye anlatayım...
Tıpkı eski Türkiye gibi...
İstanbullu genç bir kız, üniversite eğitimi için İngiltere'ye gider! Okula kayıt yaptırdıktan sonra yurt için de başvurur ve istediği odaya geçer! Şansı yaver gider, isteği üzerine bir başka Türk kızı da oda arkadaşı olarak çıkar gelir!
İki kız çok iyi anlaşırlar. Bir süre sonra bakışlarla konuşacak kadar birbirlerini iyi tanırlar. Aralarındaki nezaket ve anlayış diğer arkadaşlarının da diline dolanır!
Örnektirler artık!
Bir gece İstanbullu kızın bir başka arkadaşı ısrarla "Bize gel, bu akşam birlikte ders çalışalım" diye tutturur!
Kız da kıramadığı için "Evet!" der!
İngiliz kız aracıyla gelip yurdun önünde beklemeye koyulur! Genç kız da aceleyle odadan çıkar. Yürüyerek kampüsün diğer ucunda bekleyen arkadaşına doğru ilerler. Bir süre sonra İstanbullu genç kız, ders kitabıyla notlarını yanına almadığını hatırlar.
Gerisin geri gider!
Nefes nefese yurdun merdivenlerinden çıkarak odanın kapısına dayanır! Oda karanlıktır! Hızlı hareket etmeyi bırakıp sakin ve sessiz bir şekilde işini halletmeyi uygun bulur!
Arkadaşı uyanmasın diye ışıkları açmaz!
El yordamıyla kitaplarını bulmaya çalışır. Gürültü yaptığını fark edince uyuyan arkadaşını rahatsız etmemek için "Boş ver ya! Nasıl olsa arkadaşımın kitabı var. Oradan çalışırız!" diye düşünür ve odayı terk eder!
Hızla arkadaşına gider...
İki genç kahve içip gülerek derslerine çalışırlar!
Sabah olunca sınav salonuna girerler!
İstanbullu genç kız oda arkadaşının sınavda olmadığını fark eder ve şaşırır! Soruları cevaplarken "Nerede bu yahu?" diye aklından geçirir! Sınav bitince koşarak odasının yolunu tutar! Işıkları açmadığı odanın içi kan gölüne dönmüştür!
Canından çok sevdiği arkadaşı parça parça yerde yatmaktadır!
Odanın duvarında da "Aren't you glad, you didn't turn on the lights?" yani "Işıkları açmadığın için memnun musun?" yazmaktadır!
İşte, içeride ve dışarıda bir kesim Türkiye'nin bölgede KÖR UÇUŞU yapmasını istiyor!
İşinde gücünde olan halk gerçekleri bilmediği için bunların sözlerinin ne anlama geldiğini bilmiyor! Terörün bitmesi, enerji ile buluşma ve Kürtler'le kucaklaşmanın anlamı onlar için "ÖLÜM!" demek!
Ankara'nın bu rotası onlara ızdırap veriyor! Sorunlarını çöze çöze ilerleyen DEVLET eski masaya korku veriyor! Çünkü bölgenin gerçek fotoğrafının ortaya çıkmasını istemiyorlar!
O fotoğraf ne mi?
Anlatayım...
Bakın, şu an Irak'ta petrol ve doğalgazın yüzde 85'i Amerikan ve İngiliz şirketlerin elinde! Şirketler de öyle sıradan şirketler değil... İçlerinde Addax, Afren, Aspect Energy, Chevron, Dana Energy, DNO, Dogan, Exxon, Mobil, Forbes & Manhattan, Gazprom, Genel Energy, Groundstar Resources, Gulf Keystone, Heritage Oil, Hess, Hillwood, HKN, HKN Energy, Hunt Oil, Kar Group, KNOC, Korea National Oil Company, Marathon, Murphy Oil, Niko, Norbest, Oil Search, OMV, Oryx Petroleum, Perenco, Petoil, Prime Oil, Qaiwan, Reliance Industries, Repsol, ShaMaran Petroleum, SINOPEC, Talisman, Total, Viking, WesternZa var...
Peki bu şirketlerde kimler çalışıyor! Bunları kimler yönetiyor?
Paul Bremer: Geçici olarak IRAK VALİLİĞİ yapan AMERİKALI diplomat!
Şimdi EBM Başkanı...
Baroness Blackstone: İngiltere'nin eski bakanlarından...
Şimdi Mott MacDonald Group'un üst düzey ismi!
Nicholas Soames: İngiltere eski Savunma Bakanı! Aegis üst düzey yöneticisi...
Michael Rose: İngiliz Özel Kuvvetler eski komutanı! Şimdi Control Risks Group üst düzey yöneticisi...
Harry Legge: Prens Charles'ın sır küpü, yakın arkadaşı! Olive'in en etkili ismi...
Jeremy Greenstock: 35 yıl çeşitli yerlerde görev yapan diplomat! Şimdi De la Rue'nun Başkan Yardımcısı...
George Robertson: Baron! NATO eski Genel Sekreteri... İşçi Partisi eski Başkan Yardımcısı...
Şimdi ise Weir'in Başkan Yardımcısı...
Yani Amerikalı, Rus ve İngiliz'in girdiği yere İÇERİDEKİ YERLİLER "Sakın girmeyin! Ülke bölünür!" diye karşı çıkıyor!
Türk ve Kürt'ün kardeş olması, elele gelecek kurması, ortak kaderi birlikte yazması, silahı değil de aklı kullanması bu adamları deli ediyor!
Düne kadar yarattıkları İLLÜZYONLA bizi avuttular!
Bizde kardeş kardeşin boğazına yapışırken, onlar perde arkasından pastayı götürdüler!
Ama artık onlar için çok geç!
Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye bunun tam ortasında!
Anlamadıkları, Türkiye'ye yakıştıramadıkları bu!
Ellerinde oyuncak olan ülkeden bir DEVİN meydana gelmesini kabul edemiyorlar!
Türk ve Kürt'ün AKLINI kullanması onların hiç beklemediği bir ATAKTI!
Bu oldu!
Kimyaları bozuldu! Paralarının gerçek sahipleri tarafından yönetilen bu toprakların çocuklarının petrol ve gaza seyirci olmasını istiyorlar!
Siz hiç "İngiliz orada, Amerikalı orada! Biz niye yokuz" diye bağırıp çağıran bir BARON gördünüz mü?
Göremezsiniz!
Çünkü bu topraklara bağlı değiller!
Bağlı olmayanlar hesap verecek!
Bugün olmazsa yarın!
Türkiye artık onların operasyon yapabileceği bir ülke değil!
Büyük bir dönüşümün tam ortasındayız!
Türkiye hayal etmediğiniz kadar büyüyecek! Tarih yazılırken sizler de tanık olacaksınız!
İleride TARİH okutulurken şimdiki bütün işbirlikçilerden ÖVGÜYLE (!) söz edilecek!
Buna inanın!
Burası Türkiye! Kimin ne olduğu bilinir!
Sadece bir süre yazılmaz ve söylenmez
Ergün Diler
31 Ekim 2013 Perşembe
Nezaket
Nezaket
İnsanlar gerçekleri bilmeyince, doğrularda buluşma bir türlü gerçekleşmeyince, ortalık boş sözlerle inleyince AKIL devredışı kalıyor! CHP kurulurken ülkenin en entelektüel insanları burada siyaset yapardı! Nezaket ve üslup ön plandaydı! Şehirli olmanın getirdiği bir ağırlık ve şıklık vardı!
Bu, Baykal'ın gidişiyle bitti!
Kasetle gelen Kemal Bey de bir bürokrat olmasına rağmen sonraları değişti!
Sert ve yakışıksız ifadelerle muhalefet yapmayı tercih etti! Oysa bizim siyasetimizde yani Özal, Ecevit, Erbakan ve Demirel gibi figürler arasında ZEKA yarışırdı!
Galiba bunu da kaybettik!
Eğer plan işlerse, ki tıkır tıkır işliyor, Kemal Bey'in yerine Mustafa Sarıgül gelecek!
Bu kez özlediğimiz üslup daha da aranır hale gelecek!
Neyse bunu da yaşayarak göreceğiz!
Ama biz yine de GÖRÜNMEYENLERİN peşinden gidelim! Zaten diğer tartışmaların eni boyu ortada! Kim istiyorsa oturup izlesin!
Türkiye büyük güç olma yolunda ilerlerken cari açık, nüfus ve enerji sorununu çözmek zorunda! Atılan bütün adımlar da bu yönde! Şu anda içinden geçtiğimiz sert ve hızlı değişim dönemi ülkenin sağlam bir raya zamanından önce oturması için!
60 milyarlık enerji faturası devletin omzunda büyük bir yük! Bunun sona erdirilmesi için çok gayret sarf ediliyor!
Ancak Ankara bunları aşmaya çalışırken BARONLAR boş durmuyor!
Onlar da üzerlerine düşeni eksiksiz yapıyor!
Google'a girip dünyanın en büyük 1000 şirketini sorgulayın. Karşınıza onlarca sayfa gelecek! Bu sayfalara baktığınızda 900 şirketin büyüklüğünü ve arkasındaki para gücüne şaşırıp kalacaksınız! Bu 900 şirketin sahipleri Musevi aileler!
Ellerinin altında tuttukları para ve fon miktarını net olarak bilen yok! Ama devlet gibi banka ve şirketlere sahip oldukları ortada!
PARA DENGESİNİ kuran bu aileler neredeyse dünyanın her yerinde kazanılan 100 doların 85 dolarını kendi sistemlerine aktarırlar!
Kazanılan bu 85 dolar MUSEVİ ailelerin kurduğu dolaşımda hayat bulur!
2003'ten sonra Türkiye için de aynı şeyler söz konusuydu! Her 100 doların 80'i bunların cebinden geçerdi!
CUMHURİYET'i kurmuş, bayrağımızı dalgalandırmış, marşlarla büyümüş olsak da gerçek buydu!
Zaten halktan gizlenmesi ve iki yakamızın bir araya gelememesi de bu nedenleydi!
Ürettiklerimiz onlara gidiyordu!
Tarih yazan, çağ değiştiren bir millet nedense bu sorunu çözemiyordu!
Türkiye üzerine atılan şal öyle bir şeydi ki; kimse onu çekip almaya cesaret edemiyordu! "Aman kızdırmayalım!" duygusu hakimdi!
Hemen hemen her siyasetçi Musevi ailelerden "OLUR!" almadan yola çıkmazdı! Sıkıştığı anda da yardımı orada arardı!
Bu tablo 2003'ten sonra hızla geriledi! Başçı'nın yönetimindeki para idaresiyle bu oran 35 dolara kadar düştü! Yani 100 doların 80'i değil artık sadece 35'i onların cebine giriyordu! Bir yandan Musevi ailelerin paraları kısıtlanıyor, bir yandan da CARİ AÇIĞA rağmen ülkedeki istikrar devam ediyordu! PARAYA hükmetseler de anlamadıkları buydu!
Dünyanın her yerinde olan ve sözü geçen aileler 10 yıldır Türkiye'de tökezliyordu!
Ve ortadaki tabloyu gelir-gider dengesiyle açıklayamıyorlardı! Enerji ihtiyacı ve cari açığa rağmen Türkler'in ne yaptıkları bir türlü çözülemiyordu!
İşte bu merak BOĞAZ'a yine hakim oldu!
Operasyonu yapamamak belli ki sinirleri çok bozmuş! Daha önce Merkez Bankası'ndaki rezervi ve akışın sırlarını öğrenmek için 20 milyon dolarlık rüşvet pastası dağıtıldı! Ancak istihbaratın devreye girmesiyle KÖSTEBEKLER bir bir yakalandı! Operasyona rağmen geri adım atmayan BARONLAR, CHP'den aldıkları destekle AK Parti'ye yakın bazı isimleri de mercek altına aldılar! Merkez'le ilgili iki satır bilgi ufuklarını açacaktı!
Alacakları bilgi onların planlarına yön vereceği için çok önemliydi! Bu nedenle hem PARA miktarı hem ödül farklılık gösterdi! Pamuk eller iyice cebe atıldı anlayacağınız!
Yurt dışında yaşayan bazı Türkler bu kutsal görev (!) için çağırıldı! Bankadaki parayı söyleyen ve akışı bildiren KÖŞE olacak!
Türkiye, 29 Ekim'i kutlarken bunların derdi bu!
Geçmişlerinde kimsenin bilmediği SIRLARLA zengin olanlar şimdi yine bildik oyunlarla kontrolün kendilerinden çıkmasını engellemeye çalışıyorlar!
Her ay çuvalla parayı dışarı çıkarsalar da Ankara'da PARA bir türlü bitmiyor ve bekledikleri ekonomik tökezleme gerçekleşmiyor!
Yıllarca operasyon yaptıkları BAŞKENTİN bu hale nasıl geldiği cevap aranılan en önemli soru!
Artık muslukların başında TÜRKLER'in olduğunu görseler iyi olacak ama o göz onlarda yok!
Herkesi satın alacaklarını düşünüyorlar!
Bunun için dışarıdan James Bond getiriyorlar!
James Bond serisi gelse nafile!
Harç bitti, yapı paydos!
Türkiye artık cidden Türkler'in!
Masal bitti!
Sürpriz paketle gelen servetlerinin erimemesini istiyorlarsa UYUM sağlasınlar!
Benden söylemesi!
Yoksa hem siyasi güç hem dolarları gider!
Akıl, yol yakınken dönmeyi emrediyor!
Gerisi onların bileceği bir iş!
NOT: Snowden'ın sızdırdığı dinleme bilgileri dünyayı sarsıyor! Bir güç "Obama'nın haberi var!" diyerek Beyaz Saray'ı hızla Avrupa'dan uzaklaştırıyor! Dinlenen ülkeler tepkilerini sıraladıkça aradaki mesafe artacak ve Washington-Ankara-
Moskova dengesi iyice yerine oturacak! Bizim tarihçilerimiz pek söylemez ama Türkler, İstanbul'u aldıklarından bu yana ilk kez doğru ittifakta yer alıyor! Bunun sonu Büyük Osmanlı'dır! Tabii başka bir isimle!
Korku bu olduğu için 29 Ekim'den sonra BARONLAR, CHP'yi öne sürerek tansiyonu fırlatacak! Ama bizler içerideki kavgaya yerli gözlükle bakmaya devam edeceğiz! Kafayı kaldıran uzağı görecek! İran lideri "İngiliz şirketlerine kapımız sonuna kadar açık!" diyerek işaret fişeğini yaktı! Oyun Türkiye'nin etrafında! Hiçbir şeyin nedeni içeride değil! Zaten final de bu yüzden burada
ergün diler
İnsanlar gerçekleri bilmeyince, doğrularda buluşma bir türlü gerçekleşmeyince, ortalık boş sözlerle inleyince AKIL devredışı kalıyor! CHP kurulurken ülkenin en entelektüel insanları burada siyaset yapardı! Nezaket ve üslup ön plandaydı! Şehirli olmanın getirdiği bir ağırlık ve şıklık vardı!
Bu, Baykal'ın gidişiyle bitti!
Kasetle gelen Kemal Bey de bir bürokrat olmasına rağmen sonraları değişti!
Sert ve yakışıksız ifadelerle muhalefet yapmayı tercih etti! Oysa bizim siyasetimizde yani Özal, Ecevit, Erbakan ve Demirel gibi figürler arasında ZEKA yarışırdı!
Galiba bunu da kaybettik!
Eğer plan işlerse, ki tıkır tıkır işliyor, Kemal Bey'in yerine Mustafa Sarıgül gelecek!
Bu kez özlediğimiz üslup daha da aranır hale gelecek!
Neyse bunu da yaşayarak göreceğiz!
Ama biz yine de GÖRÜNMEYENLERİN peşinden gidelim! Zaten diğer tartışmaların eni boyu ortada! Kim istiyorsa oturup izlesin!
Türkiye büyük güç olma yolunda ilerlerken cari açık, nüfus ve enerji sorununu çözmek zorunda! Atılan bütün adımlar da bu yönde! Şu anda içinden geçtiğimiz sert ve hızlı değişim dönemi ülkenin sağlam bir raya zamanından önce oturması için!
60 milyarlık enerji faturası devletin omzunda büyük bir yük! Bunun sona erdirilmesi için çok gayret sarf ediliyor!
Ancak Ankara bunları aşmaya çalışırken BARONLAR boş durmuyor!
Onlar da üzerlerine düşeni eksiksiz yapıyor!
Google'a girip dünyanın en büyük 1000 şirketini sorgulayın. Karşınıza onlarca sayfa gelecek! Bu sayfalara baktığınızda 900 şirketin büyüklüğünü ve arkasındaki para gücüne şaşırıp kalacaksınız! Bu 900 şirketin sahipleri Musevi aileler!
Ellerinin altında tuttukları para ve fon miktarını net olarak bilen yok! Ama devlet gibi banka ve şirketlere sahip oldukları ortada!
PARA DENGESİNİ kuran bu aileler neredeyse dünyanın her yerinde kazanılan 100 doların 85 dolarını kendi sistemlerine aktarırlar!
Kazanılan bu 85 dolar MUSEVİ ailelerin kurduğu dolaşımda hayat bulur!
2003'ten sonra Türkiye için de aynı şeyler söz konusuydu! Her 100 doların 80'i bunların cebinden geçerdi!
CUMHURİYET'i kurmuş, bayrağımızı dalgalandırmış, marşlarla büyümüş olsak da gerçek buydu!
Zaten halktan gizlenmesi ve iki yakamızın bir araya gelememesi de bu nedenleydi!
Ürettiklerimiz onlara gidiyordu!
Tarih yazan, çağ değiştiren bir millet nedense bu sorunu çözemiyordu!
Türkiye üzerine atılan şal öyle bir şeydi ki; kimse onu çekip almaya cesaret edemiyordu! "Aman kızdırmayalım!" duygusu hakimdi!
Hemen hemen her siyasetçi Musevi ailelerden "OLUR!" almadan yola çıkmazdı! Sıkıştığı anda da yardımı orada arardı!
Bu tablo 2003'ten sonra hızla geriledi! Başçı'nın yönetimindeki para idaresiyle bu oran 35 dolara kadar düştü! Yani 100 doların 80'i değil artık sadece 35'i onların cebine giriyordu! Bir yandan Musevi ailelerin paraları kısıtlanıyor, bir yandan da CARİ AÇIĞA rağmen ülkedeki istikrar devam ediyordu! PARAYA hükmetseler de anlamadıkları buydu!
Dünyanın her yerinde olan ve sözü geçen aileler 10 yıldır Türkiye'de tökezliyordu!
Ve ortadaki tabloyu gelir-gider dengesiyle açıklayamıyorlardı! Enerji ihtiyacı ve cari açığa rağmen Türkler'in ne yaptıkları bir türlü çözülemiyordu!
İşte bu merak BOĞAZ'a yine hakim oldu!
Operasyonu yapamamak belli ki sinirleri çok bozmuş! Daha önce Merkez Bankası'ndaki rezervi ve akışın sırlarını öğrenmek için 20 milyon dolarlık rüşvet pastası dağıtıldı! Ancak istihbaratın devreye girmesiyle KÖSTEBEKLER bir bir yakalandı! Operasyona rağmen geri adım atmayan BARONLAR, CHP'den aldıkları destekle AK Parti'ye yakın bazı isimleri de mercek altına aldılar! Merkez'le ilgili iki satır bilgi ufuklarını açacaktı!
Alacakları bilgi onların planlarına yön vereceği için çok önemliydi! Bu nedenle hem PARA miktarı hem ödül farklılık gösterdi! Pamuk eller iyice cebe atıldı anlayacağınız!
Yurt dışında yaşayan bazı Türkler bu kutsal görev (!) için çağırıldı! Bankadaki parayı söyleyen ve akışı bildiren KÖŞE olacak!
Türkiye, 29 Ekim'i kutlarken bunların derdi bu!
Geçmişlerinde kimsenin bilmediği SIRLARLA zengin olanlar şimdi yine bildik oyunlarla kontrolün kendilerinden çıkmasını engellemeye çalışıyorlar!
Her ay çuvalla parayı dışarı çıkarsalar da Ankara'da PARA bir türlü bitmiyor ve bekledikleri ekonomik tökezleme gerçekleşmiyor!
Yıllarca operasyon yaptıkları BAŞKENTİN bu hale nasıl geldiği cevap aranılan en önemli soru!
Artık muslukların başında TÜRKLER'in olduğunu görseler iyi olacak ama o göz onlarda yok!
Herkesi satın alacaklarını düşünüyorlar!
Bunun için dışarıdan James Bond getiriyorlar!
James Bond serisi gelse nafile!
Harç bitti, yapı paydos!
Türkiye artık cidden Türkler'in!
Masal bitti!
Sürpriz paketle gelen servetlerinin erimemesini istiyorlarsa UYUM sağlasınlar!
Benden söylemesi!
Yoksa hem siyasi güç hem dolarları gider!
Akıl, yol yakınken dönmeyi emrediyor!
Gerisi onların bileceği bir iş!
NOT: Snowden'ın sızdırdığı dinleme bilgileri dünyayı sarsıyor! Bir güç "Obama'nın haberi var!" diyerek Beyaz Saray'ı hızla Avrupa'dan uzaklaştırıyor! Dinlenen ülkeler tepkilerini sıraladıkça aradaki mesafe artacak ve Washington-Ankara-
Moskova dengesi iyice yerine oturacak! Bizim tarihçilerimiz pek söylemez ama Türkler, İstanbul'u aldıklarından bu yana ilk kez doğru ittifakta yer alıyor! Bunun sonu Büyük Osmanlı'dır! Tabii başka bir isimle!
Korku bu olduğu için 29 Ekim'den sonra BARONLAR, CHP'yi öne sürerek tansiyonu fırlatacak! Ama bizler içerideki kavgaya yerli gözlükle bakmaya devam edeceğiz! Kafayı kaldıran uzağı görecek! İran lideri "İngiliz şirketlerine kapımız sonuna kadar açık!" diyerek işaret fişeğini yaktı! Oyun Türkiye'nin etrafında! Hiçbir şeyin nedeni içeride değil! Zaten final de bu yüzden burada
ergün diler
22 Ekim 2013 Salı
İsrael panik
İsrael panik!
Uzun zaman sonra dün bir saatlik Beyoğlu turu yaptım. Ne hikmetse kendimi yine Mısır Apartmanı'nın önünde buldum.
Uzaktan dikkatlice baktım... Kimler oturmamıştı ki burada!
Tarihi, gerçek anlamda yazılamayan binalardan biriydi! Burada oturan en ilginç kişilerden biri de Reuven Shiloah'tı! Tarihler 1946'yı gösterirken İstanbul'a gelmiş, bir süre sonra da bir gücün etkisiyle kendini Mısır Apartmanı'nda bulmuştu! 1917'de Balfour Deklarasyonu'yla temeli atılan İsrail'in DIŞ İLİŞKİLERİNİ örmek için Beyoğlu'na gelmişti! Yakın arkadaşı da İsrail'in ilk Devlet Başkanı olacak isimi, yani Ben Gurion'du!
İki arkadaş İngilizler tarafından projelendirilen İsrail için çalışmalara başladı! İsrail'in kurulması ve daha da önemlisi yaşayabilmesi için Türkiye'nin desteği önemliydi! Shiloah, hem destek arıyor hem de Ankara'nın kimlere sırtını dönmesi gerektiğini NOT ediyordu!
Yani hem Araplar'la birlik olup hem İsrail'e kurulma şansı verilemezdi!
Haklıydı!
Onun isteği yerine geldi!
Buckhingham Sarayı ve Rothschild ailesinin emirleri eksiksiz yerine getirildi!
60 yıldır Ortadoğu'ya nefes aldırmayan İsrail, Beyoğlu'nda kuruldu!
Hem devlet hem de İstanbul sermayesi işin arka planında vardı! İsrail'i kurmamız aynı zamanda Araplar'a "Artık sizlerle değiliz. Kendi başınızın çaresine bakın! Yeni düşmanınız hayırlı olsun!" demekti!
BATI, kendini unutturup, Araplar'ın hep birlikte saldırabileceği bir projeyi hayata geçiriyordu! Hem Ortadoğu, İsrail düşmanlığıyla güne uyanıyor, hem de Türkiye tarihinden ve arka bahçesinden hızla uzaklaşıyordu! AKIL böyle bir şeydi işte! Bir taşla birkaç kuş birden vuruluyordu!
O tarihlerden sonra isimleri belli olan çok sayıda devlet adamı, bürokrat, asker ve iş adamı İSRAİL için çalıştı!
İsim versek burası yetmez!
Çalıştıkları net ve kesin!
Bu ilişki nedeniyle MOSSAD, Türkiye'de her türlü operasyonu çok rahat yapabildi! İstediği gibi at oynatabildi! İçerideki destek o kadar büyüktü ki bizler bu başarıları görünce, "Yahu adamların uçan kuştan haberi var!" diyorduk!
Devlet onlara çalışıyor, biz sadece bakıyorduk!
Hiçbir gazeteci, siyasetçi, iş adamı, bürokrat, asker İsrail'i karşısına almıyor, alamıyordu! Çünkü arka plandaki SERMAYENİN gücü belliydi! Hatta çok sayıda asker ve bürokrat MASON olmak için araya adam koyuyor, bu tanımı pek yapılamayan GÜCÜ yanına almak istiyordu!
Hatta bir keresinde çok önemli bir PAŞA "Dostum mason değilsen işin çok zor!" diyordu!
Neyse...
Oyun böyle kurulmuştu! Herkes kurallara uyup pastadan pay almak için yarışıyordu!
Ne askerde, ne MİT'te, ne de bürokraside MİLLİ olanlara pek şans verilmiyordu!
Solcu da olsan, sağcı da olsan bilerek ya da bilmeden aynı PATRONA çalışıyordun!
Mısır Apartmanı'nın üçüncü katında kurulan devlet, bir süre sonra BİZİ esir alıyordu anlayacağınız!
İngiltere bunu alkışlıyor, Amerika ise seyrediyordu!
Yakın tarihimiz kısaca böyle kurgulanmıştı!
İşler ONE MINUTE'den sonra hızla yön değiştirdi!
Türkiye'nin MİLLİ adımları başta İsrail olmak üzere herkesi rahatsız etti! Önceden her türlü bilgiyi Ankara'ya iletmeden TEL AVİV'e aktaran insanlar bir bir ayıklandı! Bu sayı, sandığınız gibi küçük falan da değil! Her kurumdan İsrail'e çalışan kim varsa temizlendi! Zaten başka türlü YENİ TÜRKİYE'yi kurma şansınız yoktu!
Ankara 1917'de temeli atılan İsrail'i ve Ortadoğu şablonunu terse çevirme kararı aldı! Bütün savaş bu!
Önce içeride "SEN, BEN değil, BİZ" demeyi öne çıkardı! Kürt'e "Kürt" demeyi akıl etti! Din ve tarihle buluştu! Bu İsrail'in varoluş felsefesine aykırıydı! Çünkü daha temel atılırken, İsrail'i yaşatacak olan şart Ankara'nın arka bahçesine sırtını dönmüş olmasıydı!
Şimdi bütün bunlar kaldırılıp atıldı!
İsrail'in saldırganlığı ve pervasızlığının altında yatan bu!
Alışageldikleri MÜSTEŞARLAR yerine ismi HAKAN olan birinin gelmesi, en büyük darbeydi! Bunu bildikleri için ilk günden beri, "Fidan İran dostu!" yayını yaptılar! "Önce Türkiye!" dediğin vakit bunlar başına gelirdi! Günlerdir MİT Müsteşarı için yazılanlara bir bakın! MİLLİ olduğu için Musevi MEDYASININ saldırısı altında!
Neden?
Sadece MİLLİ olduğu için!
Yalan yanlış haberlerle sonuç alamayınca işi abarttılar! "Fidan, MOSSAD'a çalışan İranlılar'ı Tahran'a teslim etti!" yalanıyla devam eden yayınlar, dün MANŞETTEN tehdide kadar vardı!
Amerika'da yayın yapan haftalık bir gazete, Fidan'ın arabasında sürpriz bir paket bulabileceğini yazdı!
Mesaj netti: "Hakan Fidan'ın dibindeyiz!"
Oysa gerçek bambaşkaydı!
İsrail'in Beyoğlu'nda kurulurken alınan kararlar çöpe atılmıştı!
MOSSAD ve Tel Aviv'in Türkiye'de hiçbir yetkisi ve etkisi kalmamıştı! Bütün dalları ve dayanakları bir bir ortadan kaldırılmıştı!
Alıştıkları hiçbir şey artık olamıyor her operasyonu ellerine yüzlerine bulaştırıyorlardı!
Sıkıntı büyüktü onlar için!
Mecburen uykuya dalan TÜRK DEVLETİ tekrar uyanmıştı çünkü!
Anlamadıkları buydu!
Koskoca Türkiye'nin sonsuza kadar onların uydusu olacağını düşündüler!
Yanılgı böyle bir şeydi!
Oysa şimdi onlar için uyku zamanı başlıyordu!
Ne Kraliçe ne de BARONLAR onları kurtarabilecekti!
Bir hocam ısrarla "Zamana direnme! Algıla, uyum sağla...
Çünkü güçlüler değil uyum sağlayanlar yaşar!" derdi!
Oyunu kuranlar BARONLAR olduğu için yenilecekleri akıllarına gelmiyordu! Bu nedenle UYUM akıllarından bile geçmiyordu!
Ama zaman döverek de olsa bunu öğretir!
Manşetlerdeki çığlıkların sebebi bu!
Ama daha çok bağıracaklar!
Fidan büyüyecek, onlar üzülecek
Ergün Diler
Uzun zaman sonra dün bir saatlik Beyoğlu turu yaptım. Ne hikmetse kendimi yine Mısır Apartmanı'nın önünde buldum.
Uzaktan dikkatlice baktım... Kimler oturmamıştı ki burada!
Tarihi, gerçek anlamda yazılamayan binalardan biriydi! Burada oturan en ilginç kişilerden biri de Reuven Shiloah'tı! Tarihler 1946'yı gösterirken İstanbul'a gelmiş, bir süre sonra da bir gücün etkisiyle kendini Mısır Apartmanı'nda bulmuştu! 1917'de Balfour Deklarasyonu'yla temeli atılan İsrail'in DIŞ İLİŞKİLERİNİ örmek için Beyoğlu'na gelmişti! Yakın arkadaşı da İsrail'in ilk Devlet Başkanı olacak isimi, yani Ben Gurion'du!
İki arkadaş İngilizler tarafından projelendirilen İsrail için çalışmalara başladı! İsrail'in kurulması ve daha da önemlisi yaşayabilmesi için Türkiye'nin desteği önemliydi! Shiloah, hem destek arıyor hem de Ankara'nın kimlere sırtını dönmesi gerektiğini NOT ediyordu!
Yani hem Araplar'la birlik olup hem İsrail'e kurulma şansı verilemezdi!
Haklıydı!
Onun isteği yerine geldi!
Buckhingham Sarayı ve Rothschild ailesinin emirleri eksiksiz yerine getirildi!
60 yıldır Ortadoğu'ya nefes aldırmayan İsrail, Beyoğlu'nda kuruldu!
Hem devlet hem de İstanbul sermayesi işin arka planında vardı! İsrail'i kurmamız aynı zamanda Araplar'a "Artık sizlerle değiliz. Kendi başınızın çaresine bakın! Yeni düşmanınız hayırlı olsun!" demekti!
BATI, kendini unutturup, Araplar'ın hep birlikte saldırabileceği bir projeyi hayata geçiriyordu! Hem Ortadoğu, İsrail düşmanlığıyla güne uyanıyor, hem de Türkiye tarihinden ve arka bahçesinden hızla uzaklaşıyordu! AKIL böyle bir şeydi işte! Bir taşla birkaç kuş birden vuruluyordu!
O tarihlerden sonra isimleri belli olan çok sayıda devlet adamı, bürokrat, asker ve iş adamı İSRAİL için çalıştı!
İsim versek burası yetmez!
Çalıştıkları net ve kesin!
Bu ilişki nedeniyle MOSSAD, Türkiye'de her türlü operasyonu çok rahat yapabildi! İstediği gibi at oynatabildi! İçerideki destek o kadar büyüktü ki bizler bu başarıları görünce, "Yahu adamların uçan kuştan haberi var!" diyorduk!
Devlet onlara çalışıyor, biz sadece bakıyorduk!
Hiçbir gazeteci, siyasetçi, iş adamı, bürokrat, asker İsrail'i karşısına almıyor, alamıyordu! Çünkü arka plandaki SERMAYENİN gücü belliydi! Hatta çok sayıda asker ve bürokrat MASON olmak için araya adam koyuyor, bu tanımı pek yapılamayan GÜCÜ yanına almak istiyordu!
Hatta bir keresinde çok önemli bir PAŞA "Dostum mason değilsen işin çok zor!" diyordu!
Neyse...
Oyun böyle kurulmuştu! Herkes kurallara uyup pastadan pay almak için yarışıyordu!
Ne askerde, ne MİT'te, ne de bürokraside MİLLİ olanlara pek şans verilmiyordu!
Solcu da olsan, sağcı da olsan bilerek ya da bilmeden aynı PATRONA çalışıyordun!
Mısır Apartmanı'nın üçüncü katında kurulan devlet, bir süre sonra BİZİ esir alıyordu anlayacağınız!
İngiltere bunu alkışlıyor, Amerika ise seyrediyordu!
Yakın tarihimiz kısaca böyle kurgulanmıştı!
İşler ONE MINUTE'den sonra hızla yön değiştirdi!
Türkiye'nin MİLLİ adımları başta İsrail olmak üzere herkesi rahatsız etti! Önceden her türlü bilgiyi Ankara'ya iletmeden TEL AVİV'e aktaran insanlar bir bir ayıklandı! Bu sayı, sandığınız gibi küçük falan da değil! Her kurumdan İsrail'e çalışan kim varsa temizlendi! Zaten başka türlü YENİ TÜRKİYE'yi kurma şansınız yoktu!
Ankara 1917'de temeli atılan İsrail'i ve Ortadoğu şablonunu terse çevirme kararı aldı! Bütün savaş bu!
Önce içeride "SEN, BEN değil, BİZ" demeyi öne çıkardı! Kürt'e "Kürt" demeyi akıl etti! Din ve tarihle buluştu! Bu İsrail'in varoluş felsefesine aykırıydı! Çünkü daha temel atılırken, İsrail'i yaşatacak olan şart Ankara'nın arka bahçesine sırtını dönmüş olmasıydı!
Şimdi bütün bunlar kaldırılıp atıldı!
İsrail'in saldırganlığı ve pervasızlığının altında yatan bu!
Alışageldikleri MÜSTEŞARLAR yerine ismi HAKAN olan birinin gelmesi, en büyük darbeydi! Bunu bildikleri için ilk günden beri, "Fidan İran dostu!" yayını yaptılar! "Önce Türkiye!" dediğin vakit bunlar başına gelirdi! Günlerdir MİT Müsteşarı için yazılanlara bir bakın! MİLLİ olduğu için Musevi MEDYASININ saldırısı altında!
Neden?
Sadece MİLLİ olduğu için!
Yalan yanlış haberlerle sonuç alamayınca işi abarttılar! "Fidan, MOSSAD'a çalışan İranlılar'ı Tahran'a teslim etti!" yalanıyla devam eden yayınlar, dün MANŞETTEN tehdide kadar vardı!
Amerika'da yayın yapan haftalık bir gazete, Fidan'ın arabasında sürpriz bir paket bulabileceğini yazdı!
Mesaj netti: "Hakan Fidan'ın dibindeyiz!"
Oysa gerçek bambaşkaydı!
İsrail'in Beyoğlu'nda kurulurken alınan kararlar çöpe atılmıştı!
MOSSAD ve Tel Aviv'in Türkiye'de hiçbir yetkisi ve etkisi kalmamıştı! Bütün dalları ve dayanakları bir bir ortadan kaldırılmıştı!
Alıştıkları hiçbir şey artık olamıyor her operasyonu ellerine yüzlerine bulaştırıyorlardı!
Sıkıntı büyüktü onlar için!
Mecburen uykuya dalan TÜRK DEVLETİ tekrar uyanmıştı çünkü!
Anlamadıkları buydu!
Koskoca Türkiye'nin sonsuza kadar onların uydusu olacağını düşündüler!
Yanılgı böyle bir şeydi!
Oysa şimdi onlar için uyku zamanı başlıyordu!
Ne Kraliçe ne de BARONLAR onları kurtarabilecekti!
Bir hocam ısrarla "Zamana direnme! Algıla, uyum sağla...
Çünkü güçlüler değil uyum sağlayanlar yaşar!" derdi!
Oyunu kuranlar BARONLAR olduğu için yenilecekleri akıllarına gelmiyordu! Bu nedenle UYUM akıllarından bile geçmiyordu!
Ama zaman döverek de olsa bunu öğretir!
Manşetlerdeki çığlıkların sebebi bu!
Ama daha çok bağıracaklar!
Fidan büyüyecek, onlar üzülecek
Ergün Diler
4 Ekim 2013 Cuma
Syriana filmi, Vector firması ve CPMIEC
Syriana filmi, Vector firması ve CPMIEC
2006 yapımı Syriana, politikada dönen pazarlıkları anlatan parlak bir filmdi. Filmin ana konusu Ortadoğu'da yaşanılan entrikaları özetlemeye yetiyordu. Filmde Prens Nasır Al-Subaai, Basra Körfezi'ndeki doğalgaz ve petrol zengini bir ülkenin, tahta geçmesine kesin gözüyle bakılan karizmatik varisidir. Gerçekçi ve ayakları yere bana biridir ama küçük kardeşi öyle değildir. CIA ajanlarının elinde oynattıkları zavallı bir figürdür. Prens Nasır babası gibi ABD'nin her dediğine evet diyen diri değildir. Ülkesindeki doğalgaz çıkarma haklarını büyük bir Amerikan şirketinden alıp Çinlilere verince enerji piyasasında dengeler bozulur.
İhaleyi Çinlilere verdiği andan itibaren ABD istihbaratı var gücüyle Prens'e baskı yapmaya başlar. Amaç dengesiz ve ABD yanlısı küçük prensi iktidara getirmektir. Filmin sonunu söylemeyeyim ama doğalgaz ihalesini Çin'e veren Prens Nasır'ın etrafındaki dost bildiği yakınlarının yaptıkları tam bir ibret vesikasıdır.
Bu filmi hatırlamama sebep olan Türkiye'nin uzun menzilli hava ve savunma sistemi ihalesini Çin'in CPMIEC firmasına vermesi oldu. Malum Türkiye NATO üyesi bir ülke ve kullandığı silah ve füzeler NATO standardını taşıyor. Ayrıca her türlü yazılım programlarımız da NATO'ya ait. Ancak durum böyle olunca NATO konsepti dışına çıkamıyorsunuz. Bu da Türkiye'nin elini kolunu bağlıyor. Türkiye'nin ihaleyi CPMIEC'e vermesi birçok dengeyi değiştirecektir. İlk günden önce ABD ve bazı NATO ülkeleri tepkisini koydu. Peki CPMIEC firması kimdir ve geçmişi nedir?
1997'de FBI ABD'nin önde gelen güvenlik firmalarından Vector Miktodalga Araştırma Gurubu'na şok bir baskın yaptı. Şirketin bütün bilgisayarlarına el konuldu. Vector ABD ordusu ve CIA için özel görevler icra eden bir şirketti. Şirketin yönetim kurulu başkanı Pentagon'a bağlı Savunma İstihbarat Teşkilatı (DIA) eski başkanı Korgeneral Leonard Perroots'tu.
Vector firması Çin'in en büyük füze üretici firmasının ortağı olmuştu. Öte yandan Çin'in geliştirdiği silahları gizli yollarla ABD devleti için satın alıyordu. Aslında Vector CIA ve Pentagon için hizmet eden bir şirketti ama bu gizli bilgiyi bilmesi gerekenler dışında kimse bilmiyordu. Şirketin Rusya'yla da bağlantısı vardı. 1990'da Supersonic Sovyet anti gemi füzesi satın almış ve Sovyetlerin mevcut füze yapısı hakkında hem CIA hem de Pentagon'a bilgi vermişti. Aynı şekilde Kuzey Kore'nin üzerinde çalıştığı füzelerin örneklerini de elde etmişti. Ancak şirket öyle bir rüşvet ağı kurmuştu ki, kimin eli kimin cebinde belli değildi. Ayrıca gizli operasyonların nerelere kadar uzandığı da tespit edilemiyordu. Bu yüzden FBI şirketi gözlem altına almıştı.
Vector'un Çin'in en büyük füze üreticisi CPMIEC'le de yakın ilişkiler geliştirmişti. Ne var ki Çin, Vector'un CIA'yle bağını öğrenince antlaşmalarını peyderpey azalttı. Bu arada Vector, CPMIEC'in silahlarını da Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerine el altından satmaya çalıştı. 1996 yılında CPMIEC, ABD'nin Stinger füzelerinin taslaklarını iddialara göre Vector üzerinden elde etti. CIA ve Pentagon Vector üzerinden CPMIEC firmasını bitirmeye çalıştı ama başaramadı.
ABD 1996'dan sonra CPMIEC firmasını kendi kara listesine aldı. Bitiremediği şirketin kara propagandasını yapmaya başladı. Ama CPMIEC büyümesini hızlandırdı ve şu anda dünyanın önde gelen füze üreticisi durumunda. ABD'nin bu durumdan hoşlanmaması normal. Türkiye'nin yaptığı anlaşmayı bozmak için diplomatik her yolu deneyecektir.
ABD Şubat 2013'den beri 'nükleer silahların yaygınlaştırılması anlaşmalarını' ihlal ettiği gerekçesiyle CPMIEC'e yaptırım uyguluyor. NATO ise ortak hava savunma sisteminin ittifakının sistemiyle uyumlu olmadığı gerekçesiyle Türkiye'ye tepki koydu.
Bu noktaya kadar her şey normal. Anormal olan Milliyet gazetesinin iki gün önce 'ABD füze sisteminden rahatsız' şeklindeki haberi manşetten vermesiydi. Elbette verebilirdi ama haber buram buram ABD ağzı kokuyordu. 'Türkiye'nin uzun menzilli füze savunma sistemi ihalesi ile ilgili ABD'nin yaptırım listesindeki bir Çin şirketi ile görüşmelere başlaması Washington'un tepkisini çekti' şeklinde Soğuk Savaşı dönemini andıran bir yazı yayınlandı Milliyet. İnanın Milliyet'in böyle bir haberi manşetine çekmesi manidar. Aynı haberde Lehigh Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü Henri Barkey'nin ABD-Türkiye ilişkilerini kasteden, 'Pürüzlere bir pürüz daha ekleniyor' yorumu da eklenmişti. Ne denilebilir ki? Henri Barkey gibi bir yanı CIA'ye, bir yanı silah lobisine bir yanı Pentagon'a bağlı birinden ne beklenebilir ki?
Öte yandan Milli Savunma bakanı İsmet Yılmaz dünkü Vatan gazetesinden çok yerinde bir açıklama yaptı. 'Biz ortak üretim ve teknoloji transferi istiyoruz. Diğer ülkeler bunu sağlamıyorsa biz de sağlayandan alacağız' diyerek olaya noktayı koydu.
Türkiye artık sadece NATO ve Batı'ya bağlı yaşayamaz. Elbette NATO üyesiyiz ama alternatif neredeyse oraya doğru yol almak en iyisidir. Çin firmaları ABD ve Avrupa'yla da işler yapıyorlar. Türkiye niye yapmasın ki?
ABD'nin gizli servisleri, Türkiye'deki ajanları, NATO'nun gönüllü fedaileri bu antlaşmayı bozmak için her yolu deneyecektir. Bu arada Syriana filmini de unutmayın. Doğalgaz ihalesini Çinlilere veren Prens Nasır'ın sonu pek hayırlı olmuyordu. ABD ve Batı çıkarı zedelendiğinde ne kadar zalim olabileceğini birçok kez göstermiştir. Yakın tarihe bakmak yeterli
Cem Küçük
2006 yapımı Syriana, politikada dönen pazarlıkları anlatan parlak bir filmdi. Filmin ana konusu Ortadoğu'da yaşanılan entrikaları özetlemeye yetiyordu. Filmde Prens Nasır Al-Subaai, Basra Körfezi'ndeki doğalgaz ve petrol zengini bir ülkenin, tahta geçmesine kesin gözüyle bakılan karizmatik varisidir. Gerçekçi ve ayakları yere bana biridir ama küçük kardeşi öyle değildir. CIA ajanlarının elinde oynattıkları zavallı bir figürdür. Prens Nasır babası gibi ABD'nin her dediğine evet diyen diri değildir. Ülkesindeki doğalgaz çıkarma haklarını büyük bir Amerikan şirketinden alıp Çinlilere verince enerji piyasasında dengeler bozulur.
İhaleyi Çinlilere verdiği andan itibaren ABD istihbaratı var gücüyle Prens'e baskı yapmaya başlar. Amaç dengesiz ve ABD yanlısı küçük prensi iktidara getirmektir. Filmin sonunu söylemeyeyim ama doğalgaz ihalesini Çin'e veren Prens Nasır'ın etrafındaki dost bildiği yakınlarının yaptıkları tam bir ibret vesikasıdır.
Bu filmi hatırlamama sebep olan Türkiye'nin uzun menzilli hava ve savunma sistemi ihalesini Çin'in CPMIEC firmasına vermesi oldu. Malum Türkiye NATO üyesi bir ülke ve kullandığı silah ve füzeler NATO standardını taşıyor. Ayrıca her türlü yazılım programlarımız da NATO'ya ait. Ancak durum böyle olunca NATO konsepti dışına çıkamıyorsunuz. Bu da Türkiye'nin elini kolunu bağlıyor. Türkiye'nin ihaleyi CPMIEC'e vermesi birçok dengeyi değiştirecektir. İlk günden önce ABD ve bazı NATO ülkeleri tepkisini koydu. Peki CPMIEC firması kimdir ve geçmişi nedir?
1997'de FBI ABD'nin önde gelen güvenlik firmalarından Vector Miktodalga Araştırma Gurubu'na şok bir baskın yaptı. Şirketin bütün bilgisayarlarına el konuldu. Vector ABD ordusu ve CIA için özel görevler icra eden bir şirketti. Şirketin yönetim kurulu başkanı Pentagon'a bağlı Savunma İstihbarat Teşkilatı (DIA) eski başkanı Korgeneral Leonard Perroots'tu.
Vector firması Çin'in en büyük füze üretici firmasının ortağı olmuştu. Öte yandan Çin'in geliştirdiği silahları gizli yollarla ABD devleti için satın alıyordu. Aslında Vector CIA ve Pentagon için hizmet eden bir şirketti ama bu gizli bilgiyi bilmesi gerekenler dışında kimse bilmiyordu. Şirketin Rusya'yla da bağlantısı vardı. 1990'da Supersonic Sovyet anti gemi füzesi satın almış ve Sovyetlerin mevcut füze yapısı hakkında hem CIA hem de Pentagon'a bilgi vermişti. Aynı şekilde Kuzey Kore'nin üzerinde çalıştığı füzelerin örneklerini de elde etmişti. Ancak şirket öyle bir rüşvet ağı kurmuştu ki, kimin eli kimin cebinde belli değildi. Ayrıca gizli operasyonların nerelere kadar uzandığı da tespit edilemiyordu. Bu yüzden FBI şirketi gözlem altına almıştı.
Vector'un Çin'in en büyük füze üreticisi CPMIEC'le de yakın ilişkiler geliştirmişti. Ne var ki Çin, Vector'un CIA'yle bağını öğrenince antlaşmalarını peyderpey azalttı. Bu arada Vector, CPMIEC'in silahlarını da Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerine el altından satmaya çalıştı. 1996 yılında CPMIEC, ABD'nin Stinger füzelerinin taslaklarını iddialara göre Vector üzerinden elde etti. CIA ve Pentagon Vector üzerinden CPMIEC firmasını bitirmeye çalıştı ama başaramadı.
ABD 1996'dan sonra CPMIEC firmasını kendi kara listesine aldı. Bitiremediği şirketin kara propagandasını yapmaya başladı. Ama CPMIEC büyümesini hızlandırdı ve şu anda dünyanın önde gelen füze üreticisi durumunda. ABD'nin bu durumdan hoşlanmaması normal. Türkiye'nin yaptığı anlaşmayı bozmak için diplomatik her yolu deneyecektir.
ABD Şubat 2013'den beri 'nükleer silahların yaygınlaştırılması anlaşmalarını' ihlal ettiği gerekçesiyle CPMIEC'e yaptırım uyguluyor. NATO ise ortak hava savunma sisteminin ittifakının sistemiyle uyumlu olmadığı gerekçesiyle Türkiye'ye tepki koydu.
Bu noktaya kadar her şey normal. Anormal olan Milliyet gazetesinin iki gün önce 'ABD füze sisteminden rahatsız' şeklindeki haberi manşetten vermesiydi. Elbette verebilirdi ama haber buram buram ABD ağzı kokuyordu. 'Türkiye'nin uzun menzilli füze savunma sistemi ihalesi ile ilgili ABD'nin yaptırım listesindeki bir Çin şirketi ile görüşmelere başlaması Washington'un tepkisini çekti' şeklinde Soğuk Savaşı dönemini andıran bir yazı yayınlandı Milliyet. İnanın Milliyet'in böyle bir haberi manşetine çekmesi manidar. Aynı haberde Lehigh Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü Henri Barkey'nin ABD-Türkiye ilişkilerini kasteden, 'Pürüzlere bir pürüz daha ekleniyor' yorumu da eklenmişti. Ne denilebilir ki? Henri Barkey gibi bir yanı CIA'ye, bir yanı silah lobisine bir yanı Pentagon'a bağlı birinden ne beklenebilir ki?
Öte yandan Milli Savunma bakanı İsmet Yılmaz dünkü Vatan gazetesinden çok yerinde bir açıklama yaptı. 'Biz ortak üretim ve teknoloji transferi istiyoruz. Diğer ülkeler bunu sağlamıyorsa biz de sağlayandan alacağız' diyerek olaya noktayı koydu.
Türkiye artık sadece NATO ve Batı'ya bağlı yaşayamaz. Elbette NATO üyesiyiz ama alternatif neredeyse oraya doğru yol almak en iyisidir. Çin firmaları ABD ve Avrupa'yla da işler yapıyorlar. Türkiye niye yapmasın ki?
ABD'nin gizli servisleri, Türkiye'deki ajanları, NATO'nun gönüllü fedaileri bu antlaşmayı bozmak için her yolu deneyecektir. Bu arada Syriana filmini de unutmayın. Doğalgaz ihalesini Çinlilere veren Prens Nasır'ın sonu pek hayırlı olmuyordu. ABD ve Batı çıkarı zedelendiğinde ne kadar zalim olabileceğini birçok kez göstermiştir. Yakın tarihe bakmak yeterli
Cem Küçük
26 Eylül 2013 Perşembe
FUTBOL HİÇ BİR ZAMAN SADECE FUTBOL DEĞİLDİR
BAŞBAKANI SEVMENİN BEDELİ...
FUTBOL HİÇ BİR ZAMAN SADECE FUTBOL DEĞİLDİR...
Terim'e torpil!
Galatasaray, daha doğrusu Başkan Ünal Aysal, iki yıl üst üste takımı şampiyon yapan, Avrupa'da beklenmediği ölçüde yukarılara çıkaran ve sene başında da ligde de namağlup ilerleyen Fatih Terim'i gönderdi...
Herkes bir şeyler söylüyor!
Doğal!
Çünkü konu basına yansıdığından daha derin ve geniş...
Neden böyle söylüyorum?
Çünkü FUTBOL HİÇBİR ZAMAN SADECE FUTBOL değildir!
Açalım...
Aysal'dan ilerleyelim...
1941'de İstanbul'da doğdu.
1960'ta Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. İlginçtir liseyi bitirir bitirmez çalışma hayatına atıldı!
Yüksek öğrenimini İsviçre-Neuchatel Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde yaptı.
RAM Dış Ticaret şirketinde işe başladı! Daha sonra 1974'te Unite International'i kurdu. Bu şirkette ilk 10 yıllık dönemde, demir çelik ve sanayi mamulleri satışı yaptı. 1984'te petrolün yanı sıra, elektrik üretimi ve anahtar teslim santral inşa ve finansmanı projelerinde ihtisaslaştı.
Turizmden enerjiye kadar geniş bir yelpazede at koşturdu!
Çok yönlü bir işadamı olarak biliniyordu! Ciddi bir serveti de vardı! Arkada bıraktığı FLU alanlarda yok değildi! HAYALİ İHRACATTAN dolayı başı çok ağrıyacak gibi olmuş ancak, GİZLİ bir el olayı kapatmıştı!
Belki de aldığı bu RİSK, uluslararası alanda güven ve ilişki ağını akla getiriyordu! Kim bilir!
Ünal Aysal ismi başkanlık için dillendirilse de bir türlü hayata geçmiyordu! Görünen o ki uygun ortam bulunamıyordu!
Adnan Polat, hizmet ederek bu ortamı sağladı! Çökmek üzere olan Ali Sami Yen'in yerine hükümeti ikna ederek şimdiki modern ARENA'yı kulübe armağan ettirdi! Haklı olarak görkemli bir açılış istedi! Öyle de oldu!
Ama o gece Başbakan Erdoğan'dan stadın yapımında büyük emeği bulunan Erdoğan Bayraktar'a kadar AK Partili kim varsa hem küfür yiyor hem de ölesiye yuhalanıyordu!
Tepki aslında Galatasaray Başkanı Adnan Polat'aydı! "Neden bu adamları Galatasaray'ın mabedine getirdi" diye!
Bu hata(!) Polat'ın sonu oldu!
"Onun boynunu koparırım!" diyen TORPİL düğmeye bastı! Ünal Aysal'ı yanına alıp BAŞKANLIK görevi için ikna etti! Mali tablo gerekçe gösterilerek POLAT gitti!
Erdoğan'a yaklaşmanın cezasını koltuktan indirilerek ödedi!
Herkesin gözlerinin önünde bir SARAY darbesi yaşandı!
TORPİL'in istediği Ünal Aysal artık Galatasaray'ın Başkanıydı!
Hem de 2998 rekor oyla! İşlem tamamdı! TORPİL ilk adımı atmış sıra ikinci adımdaydı! O da Fatih Terim'di! Hocanın karizması ve başarısı ortadaydı! Bir de CAMİA tarafından da çok sevilirdi! TORPİL de dahil olmak üzere ismini duyan kimse yüzünü ekşitmezdi!
Terim, TORPİL ve yanındaki güç tarafından daha önce de göreve getirilmişti!
Hatırlayın! İtalya, Suriye'yi terk eden Öcalan'ı misafir ettiği zaman Türkiye ve Avrupa'daki milyonlarca Türk, İtalyan mallarına BOYKOT başlatmıştı!
Ankara ve Roma arasındaki hat çökmüş İtalyan sermayesi şaşırmıştı! Tam bu arada AGNELLİ Ailesi TORPİL'lerden yardım istedi! Krizi aşmanın en akıllıca yollarından biri Terim'in o heyecanlı tavırlarıyla dünya markası bir İtalyan takımını çalıştırmasıydı! O da oldu!
Terim, Milan'ın başına geçti! Çok uzun sürmese de geçti!
Fiorentina'dan sonra İtalya'da bir sayfa daha açmıştı! Fatih Hoca "Nasıl kariyer yapılır?" diye İstanbul'a konferansa geldiğinde bir güç "Ne kariyeri! Onu sana ben yaptırdım" dercesine hocayı görevden alıyordu! Ve Terim bunu telefonda öğreniyordu!
Belli ki görev tamamdı!
Neyse...
Aysal görev gelir gelmez Terim'le yollarını birleştirdi!
Her şey mükemmel başlamıştı!
Transferler, yeni stad, camianın heyecanı bir BEŞİKTAŞLI olarak beni bile heyecanlandırıyordu!
Ülke ŞİKE ile uğraşırken bir önceki yıl düşme tehlikesi yaşayan CİMBOM rahat şampiyon oldu! Ardından bir yıl daha! Ancak ilk şampiyonluk çok ilginçti! Çünkü son maç KADIKÖY'deydi! Fener yarıştan kopmuş ve Saracoğlu'ndaki tablo herkesin cevabını merak ettiği soruydu!
Maç berabere bitti ve Galatasaray şampiyonluğunu ilan etti! Ancak ortalık karıştı şampiyonluk kupasının verilmesi tehlikeye girdi! İşte kader ağlarını burada örmeye başladı!
Fatih Terim kendisine olan güvenle BAŞBAKAN ERDOĞAN'ı arayıp "Efendim kupamızı burada kaldırmak istiyoruz. Yardımcı olun" ricasında bulundu!
İsteği yerine geldi. 2 saat gecikmeli de olsa Sarı-Kırmızılılar kupayı kaldırdılar!
AYSAL kenarda kalmış büyük bir krizi TERİM çözmüştü!
İşte bu an TERİM'in üstünün çizildiği andı!
Hem Aysal, hem onu getiren güç aynı fikirdeydi! Yani Adnan Polat'ın kulübün menfaati için bile olsa Erdoğan'a yanaşması nasıl affedilmediyse, Terim de kurtulamayacaktı! Ortada büyük bir başarı olduğu için sadece ZAMAN gerekliydi! Yani kum saati o zaman akmaya başladı!
Terim'in Erdoğan'la olan her teması, camiayı ayağa kaldırdı!
Sadece kimse bunları söylemedi!
Söyleyemezdi!
Bu ayın başında Terim'in, Erdoğan için çekilen USTANIN HİKAYESİ belgeselinde " Böyle bir Başbakan ülkemiz için büyük şans. Bu kadar sporu seven ve bu kadar destek veren bir başbakan çok önemli. Yaklaşımı, sağladığı imkanlar da harika..." sözleri bardağı taşıran son damla oldu!
Hayatı boyunca sınıf ve oymak başkanlığı yapan ve bu nedenle lakabı TORPİL'e çıkan İNAN KIRAÇ olanlara sessiz kalamazdı!
Aysal'ı göreve getirirken "Artık kulüp başkanlarımız ön plana çıkmayacak. Profesyoneller işi götürecek" diyen TORPİL'in sözleri havada kalıyordu!
Kendisiyle çelişiyordu! Çünkü Terim başarılı oldukça Başkan Aysal "ELEMAN!" diye sahneye çıkıyordu! Bir kenarda oturması söylenen Aysal nedense hiç geri planda durmuyordu!
Fatih Hoca camianın bir evladı da olsa ilk kez DERİN GALATASARAY'la karşılaşıyordu!
Maalesef karşılaştığınızda telafisi olmuyordu!
Çünkü İnan Kıraçlar, Selahattin Beyazıtlar öyle kolay lokma değildi!
Başkan falan dinlemezdi!
Futbol sadece futbol değildi!
Terim bunu çok yakışıksız bir şekilde gönderilerek öğrendi!
Gitmeyi hak edecek bir şey yapmamıştı! Matematik yalan söylemezdi!
Rasyonel hiçbir gerekçe gösterilmeden gidişinin arkasında başka nedenler olmalıydı!
Acaba ne vardı?
Aysal'ın, seçildikten hemen sonra az sayıda kişiyle yaptığı bir kahvaltıda "Benim Türkiye'de işim yok! Gidip Başbakan'ın kapısında beklemem!" demesinin etkisi var mıydı?
Galiba bu sorunun cevabını Galatasaray camiası vermeli!
Çünkü cevap onlarda!
GAZETECİ / ERGUN DİLER
25 Eylül 2013 Çarşamba
Algı operasyonları' için bulunmaz nimet: Tribünler
Algı operasyonları' için bulunmaz nimet: Tribünler
Geçen Cumartesi Fenerbahçeli Musa Sow, Elazığspor'a attığı üç golden sonra her futbolcunun sahalarda görmek istediği şeyi yaşadı.
Fenerbahçe tribünleri kendisini ismiyle çağırıp alkış yağmuruna tuttu.
Teknik Direktör Ersun Yanal'la yaşadığı anlaşmazlığın perde gerisinde Yanal'ın ‘dini inançlarını yaşayan futbolculara karşı alerjisi olduğu iddiası' (Yanal bunu ret ediyor. Bu aşamada beyan esastır diyelim) ne kadar geçerli olmuştur bilinmez ama, Fenerbahçe tribünleri için asıl olan, attığı golden sonra secdeye gitmesi yahut, dindarlığını belli etmesi değil, futbolcunun sahada takımı için ne yaptığı idi.
Galatasaray'lı Drogba'nın, Beşiktaş'lı Almeida'nın, gol attıktan sonra haç işareti yaparak gol sevincini kutlaması karşısında Galatasaray ve Beşiktaş tribünlerinin buna alerji duyulduğunu gösteren herhangi bir tutum sergilememesini de aynı kategoride değerlendirebiliriz.
İyi haber şu: Futbol, genel itibariyle hala dünya görüşü farklılığının çok önemsiz olduğu, takım taraftarlarının ancak ‘sigara tiryakilerinin kendi aralarında yaşadıklarına benzer bir dayanışma' ile hareket edebildikleri bir alan olma özelliğini koruyor.
Bu yüzden siyasi konularda yeri geldiğinde birbirini düşman belleyen iki adamın yeşil sahalarda takımlarının attıkları golden sonra kucaklaşması garipsenecek bir hal arz etmiyor.
Keşke bu kadarını söyledikten sonra “ tamam” deyip bu köşeden kendi köşemize çekilebilseydik.
Ama ele almamız gereken başka yönleri de var artık futbol dediğimiz konu başlığının.
TRİBÜNLERİN ŞAKASI OLMAZ HA!
Cumhuriyet tarihimiz, siyaset kurumunu vesayet altında tutmak isteyen değişik güç odaklarının kitleler üzerinden ustalıklı ‘algı operasyonları' yaptığı örnekler çöplüğüdür.
Algı operatörlerinin,
-Üç yüz tane üniversite öğrencisi gösteri yaptığı zaman, “üniversiteler ayakta” dediklerini,
-2007'de bir terör saldırısı olduktan sonra ortaokul öğrencilerini okuldan alıp sokaklara çıkarıp, “bakın ortaokul öğrencileri bile ayakta” dedirttiklerini,
-Gezi eylemleri sırasında, “bütün halk, bütün toplum ayakta” diye manşetler çıkardıklarını, daha kulaklarımızda çınlaması devam ettiği için biliyoruz.
Darbeler öncesi yaşananları saymıyorum.
27 Mayıs sonrası tribünlere farklı bir anlam yükleniyordu. Futbola, geniş kitleleri siyasetten uzak tutmak için ‘uyuşturucu' rolü üstlenmesi görevi verilmişti.
Ama 28 Şubat'la birlikte ‘algı operatörleri' tribünlerin eşsiz gücünü keşfettiler.
Tribünlerden atılacak olan “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları, dönemin zaten pamuk ipliği üzerinde duran hükümeti üzerinde daha büyük bir baskı oluşturacak, Ertuğrul Özkök'ünden bilmem kime kadar darbe kışkırtıcılarına “bakın işte, rahatsızlık tribünlere kadar uzandı, stadyumlardan atılan sloganlar başka şeye benzemez” deme imkanı sunacaktı.
Aynı iştahın gezi eylemleri sonrası tekrar kabardığını bilmem hatırlatmama gerek var mı?
Taksim'de yapıldığı sürece işin içine ‘bütün halkı, bütün toplumu' katmanız görece zor gözükse de, tribünlerden atılacak olan “her yer Taksim, her yer direniş” sloganları, algılamada “bütün toplum, bütün halk rahatsız” çıtasına erişmenizi sağlayacaktı.
Sapına kadar siyasi olduğu bilinen bir eylem türünü ‘ne siyasisi canım, bu sosyal bir kalkışmadır' sihirli cümlesine soktuğunuz zaman algı operasyonu başarıyla tamamlanmış olacaktı.
İşin tehlikeli kısmı da burada başlıyor.
Geçmiş dönemlerin aksine, halkın hala yarısından fazla oyunu almayı sürdüren bir iktidar işbaşında ve tribünlerden atılan “her yer Taksim, her yer direniş” sloganları aynı tribünleri paylaşıp mevcut hükümeti desteklemeye devam eden diğer kitleyi de kışkırtma potansiyeli taşıyor.
Ki yayıncı kuruluş malum dakikalar geldiğinde volume düğmesini kıssa da, olanı biliyoruz.
Tribünlere maç seyretmek için giden, ama atılan siyasi içerikli sloganlardan rahatsız olan öbür kitle, ‘burası bunun yeri değil' mesajını vermek için ıslıklarla mukabelede bulunuyor.
Çare mi?
Çare, tribünleri dini inanışlara da, siyasi görüşlere de eşit mesafede duran olağan haline bırakmaktan geçiyor.
Öbür türlü bugün birileri ‘kapalı tribünden' “her yer Taksim, her yer direniş” diye slogan atarsa, yarın ‘açık tribünden' başka birileri de “geziciler dışarı” diye tempo tutabilir.
Daha ilerisini, Pazar akşamı Olimpiyat stadında gördük zaten.
Geçen Cumartesi Fenerbahçeli Musa Sow, Elazığspor'a attığı üç golden sonra her futbolcunun sahalarda görmek istediği şeyi yaşadı.
Fenerbahçe tribünleri kendisini ismiyle çağırıp alkış yağmuruna tuttu.
Teknik Direktör Ersun Yanal'la yaşadığı anlaşmazlığın perde gerisinde Yanal'ın ‘dini inançlarını yaşayan futbolculara karşı alerjisi olduğu iddiası' (Yanal bunu ret ediyor. Bu aşamada beyan esastır diyelim) ne kadar geçerli olmuştur bilinmez ama, Fenerbahçe tribünleri için asıl olan, attığı golden sonra secdeye gitmesi yahut, dindarlığını belli etmesi değil, futbolcunun sahada takımı için ne yaptığı idi.
Galatasaray'lı Drogba'nın, Beşiktaş'lı Almeida'nın, gol attıktan sonra haç işareti yaparak gol sevincini kutlaması karşısında Galatasaray ve Beşiktaş tribünlerinin buna alerji duyulduğunu gösteren herhangi bir tutum sergilememesini de aynı kategoride değerlendirebiliriz.
İyi haber şu: Futbol, genel itibariyle hala dünya görüşü farklılığının çok önemsiz olduğu, takım taraftarlarının ancak ‘sigara tiryakilerinin kendi aralarında yaşadıklarına benzer bir dayanışma' ile hareket edebildikleri bir alan olma özelliğini koruyor.
Bu yüzden siyasi konularda yeri geldiğinde birbirini düşman belleyen iki adamın yeşil sahalarda takımlarının attıkları golden sonra kucaklaşması garipsenecek bir hal arz etmiyor.
Keşke bu kadarını söyledikten sonra “ tamam” deyip bu köşeden kendi köşemize çekilebilseydik.
Ama ele almamız gereken başka yönleri de var artık futbol dediğimiz konu başlığının.
TRİBÜNLERİN ŞAKASI OLMAZ HA!
Cumhuriyet tarihimiz, siyaset kurumunu vesayet altında tutmak isteyen değişik güç odaklarının kitleler üzerinden ustalıklı ‘algı operasyonları' yaptığı örnekler çöplüğüdür.
Algı operatörlerinin,
-Üç yüz tane üniversite öğrencisi gösteri yaptığı zaman, “üniversiteler ayakta” dediklerini,
-2007'de bir terör saldırısı olduktan sonra ortaokul öğrencilerini okuldan alıp sokaklara çıkarıp, “bakın ortaokul öğrencileri bile ayakta” dedirttiklerini,
-Gezi eylemleri sırasında, “bütün halk, bütün toplum ayakta” diye manşetler çıkardıklarını, daha kulaklarımızda çınlaması devam ettiği için biliyoruz.
Darbeler öncesi yaşananları saymıyorum.
27 Mayıs sonrası tribünlere farklı bir anlam yükleniyordu. Futbola, geniş kitleleri siyasetten uzak tutmak için ‘uyuşturucu' rolü üstlenmesi görevi verilmişti.
Ama 28 Şubat'la birlikte ‘algı operatörleri' tribünlerin eşsiz gücünü keşfettiler.
Tribünlerden atılacak olan “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları, dönemin zaten pamuk ipliği üzerinde duran hükümeti üzerinde daha büyük bir baskı oluşturacak, Ertuğrul Özkök'ünden bilmem kime kadar darbe kışkırtıcılarına “bakın işte, rahatsızlık tribünlere kadar uzandı, stadyumlardan atılan sloganlar başka şeye benzemez” deme imkanı sunacaktı.
Aynı iştahın gezi eylemleri sonrası tekrar kabardığını bilmem hatırlatmama gerek var mı?
Taksim'de yapıldığı sürece işin içine ‘bütün halkı, bütün toplumu' katmanız görece zor gözükse de, tribünlerden atılacak olan “her yer Taksim, her yer direniş” sloganları, algılamada “bütün toplum, bütün halk rahatsız” çıtasına erişmenizi sağlayacaktı.
Sapına kadar siyasi olduğu bilinen bir eylem türünü ‘ne siyasisi canım, bu sosyal bir kalkışmadır' sihirli cümlesine soktuğunuz zaman algı operasyonu başarıyla tamamlanmış olacaktı.
İşin tehlikeli kısmı da burada başlıyor.
Geçmiş dönemlerin aksine, halkın hala yarısından fazla oyunu almayı sürdüren bir iktidar işbaşında ve tribünlerden atılan “her yer Taksim, her yer direniş” sloganları aynı tribünleri paylaşıp mevcut hükümeti desteklemeye devam eden diğer kitleyi de kışkırtma potansiyeli taşıyor.
Ki yayıncı kuruluş malum dakikalar geldiğinde volume düğmesini kıssa da, olanı biliyoruz.
Tribünlere maç seyretmek için giden, ama atılan siyasi içerikli sloganlardan rahatsız olan öbür kitle, ‘burası bunun yeri değil' mesajını vermek için ıslıklarla mukabelede bulunuyor.
Çare mi?
Çare, tribünleri dini inanışlara da, siyasi görüşlere de eşit mesafede duran olağan haline bırakmaktan geçiyor.
Öbür türlü bugün birileri ‘kapalı tribünden' “her yer Taksim, her yer direniş” diye slogan atarsa, yarın ‘açık tribünden' başka birileri de “geziciler dışarı” diye tempo tutabilir.
Daha ilerisini, Pazar akşamı Olimpiyat stadında gördük zaten.
19 Eylül 2013 Perşembe
tecavüzcü Akp
Büyük düşünür Yılmaz Özdil, 15 Eylül tarihli "Vurun Kahpeye" başlıklı yazısında Türkiye ile ilgili öyle bir tablo çizmişki; sanırısın Türkiye'deki herkes potansiyel Coşkun!
Yazısını okumayanlarınız varsa kısaca bir özet geçeyim.
Yılmaz Özdil, yazısında Türkiye'de son yıllarda yaşanan turistlere yönelik tecavüz ve cinayet olaylarının bir listesini çıkartmış;
"İzmirli garson, İrlandalı iki kadını bıçakla doğradı. Antalya'da tecavüz edilen 14 yaşındaki kız polise sığındı. Kemer'de Rus kadın turist otel personelinin toplu tecavüzüne uğradı. Rus turist kız yılbaşı gecesi Taksim'de, ahtapot gibi uzanan ellerden korunmak için otobüs durağının tepesine tırmandı vs..."
Liste daha uzun ben sadece kısa bir özet geçtim konuyu anlayalım diye.
Yazısının sonunu da şu şekilde zırvala... pardon! bağlamış sevgili Yılmaz abimiz;
"Güya memlekete "edep" dersi veriyorsun ama...Memleketi öyle hale getirdinki, kuytuda kıstırsalar Mısırlı Rabia'ya bile tecavüz edecekler, haberin yok!"
Şimdi öncelikle bu listedeki olayların iğrençliği konusunda hepimiz hemfikiriz. Ama burada bu iğrençliklere AKP hükümetini azmettirici gibi göstermek de ucuz siyaset yaltakçılığından başka birşey değildir.
Şu yazıdan sizin ne anladığınızı bilmem. Ama benim gördüğüm, Yılmaz Özdil kendi kendini ele verip kendisiyle çelişen bir yazı yazmış yine.
Olaylara baktığımızda, olayların iğrençliğinin yanı sıra bu olaylara sebep olan ve sapık düşünceleri fiiliyata döken cesaret kaynağı alkolün etkisini görmezden gelemeyiz.
Yani, sen şimdi bu ülkede saat 22'den sonra içki satışını yasaklayan düzenlemeye karşı çıkacaksın, sonra yılbaşı gecesi içip azıtan bir grup magandanın rus kızı taciz etmesinden başbakanı sorumlu tutacaksın!
Bitmedi!
Sen, Başbakan bu ülkede dindar bir nesil yetişmeli dediğinde buna karşı en sert yazıları yazıp en ağır eleştirileri yapacaksın, sonra da kalkıp adam kızın boğazını kesmiş cesedini de çöpe atmış diye yine başbakanı sorumlu tutacaksın!
Daha kötüsü; sen, Mısır'da şehit edilen Rabia'nın arkasından; "Nasılda bok çuvalı gibi yere yığıldı ama. hahaha" ve; "Acaba bakiremi gitti yazık" gibi insanlık dışı twit atan, Allah'a ve Peygamber'e açıkça küfürler ettiği görüntülenen bi mahlukata şehit diyeceksin ve sonra da yazında Rabia'nın adını anacaksın!..
Kendine gel efendi!
Bu iğrenç tecavüzleri ve cinayetleri gerçekleştirenler camidenmi çıkıp yapmış bu eylemleri?
İçinde ALLAH korkusu olan birilerinin yapması mümkün olan şeylermi?
Şiddet uygulayan polisler hakkında soruşturma açan ve bir çoğunu açığa alan bir hükümet, o polislerin arkasında mı durmuş oluyor?
Allah aşkına elinizi vicadınıza koyun ve söyleyin,
Bu kardeşinizin bu tespitleri yanlışmı?
Yılmaz abi,
senin o silah gibi kullandığın kaleminin ucu sana dönmüş haberin yok!
Yazısını okumayanlarınız varsa kısaca bir özet geçeyim.
Yılmaz Özdil, yazısında Türkiye'de son yıllarda yaşanan turistlere yönelik tecavüz ve cinayet olaylarının bir listesini çıkartmış;
"İzmirli garson, İrlandalı iki kadını bıçakla doğradı. Antalya'da tecavüz edilen 14 yaşındaki kız polise sığındı. Kemer'de Rus kadın turist otel personelinin toplu tecavüzüne uğradı. Rus turist kız yılbaşı gecesi Taksim'de, ahtapot gibi uzanan ellerden korunmak için otobüs durağının tepesine tırmandı vs..."
Liste daha uzun ben sadece kısa bir özet geçtim konuyu anlayalım diye.
Yazısının sonunu da şu şekilde zırvala... pardon! bağlamış sevgili Yılmaz abimiz;
"Güya memlekete "edep" dersi veriyorsun ama...Memleketi öyle hale getirdinki, kuytuda kıstırsalar Mısırlı Rabia'ya bile tecavüz edecekler, haberin yok!"
Şimdi öncelikle bu listedeki olayların iğrençliği konusunda hepimiz hemfikiriz. Ama burada bu iğrençliklere AKP hükümetini azmettirici gibi göstermek de ucuz siyaset yaltakçılığından başka birşey değildir.
Şu yazıdan sizin ne anladığınızı bilmem. Ama benim gördüğüm, Yılmaz Özdil kendi kendini ele verip kendisiyle çelişen bir yazı yazmış yine.
Olaylara baktığımızda, olayların iğrençliğinin yanı sıra bu olaylara sebep olan ve sapık düşünceleri fiiliyata döken cesaret kaynağı alkolün etkisini görmezden gelemeyiz.
Yani, sen şimdi bu ülkede saat 22'den sonra içki satışını yasaklayan düzenlemeye karşı çıkacaksın, sonra yılbaşı gecesi içip azıtan bir grup magandanın rus kızı taciz etmesinden başbakanı sorumlu tutacaksın!
Bitmedi!
Sen, Başbakan bu ülkede dindar bir nesil yetişmeli dediğinde buna karşı en sert yazıları yazıp en ağır eleştirileri yapacaksın, sonra da kalkıp adam kızın boğazını kesmiş cesedini de çöpe atmış diye yine başbakanı sorumlu tutacaksın!
Daha kötüsü; sen, Mısır'da şehit edilen Rabia'nın arkasından; "Nasılda bok çuvalı gibi yere yığıldı ama. hahaha" ve; "Acaba bakiremi gitti yazık" gibi insanlık dışı twit atan, Allah'a ve Peygamber'e açıkça küfürler ettiği görüntülenen bi mahlukata şehit diyeceksin ve sonra da yazında Rabia'nın adını anacaksın!..
Kendine gel efendi!
Bu iğrenç tecavüzleri ve cinayetleri gerçekleştirenler camidenmi çıkıp yapmış bu eylemleri?
İçinde ALLAH korkusu olan birilerinin yapması mümkün olan şeylermi?
Şiddet uygulayan polisler hakkında soruşturma açan ve bir çoğunu açığa alan bir hükümet, o polislerin arkasında mı durmuş oluyor?
Allah aşkına elinizi vicadınıza koyun ve söyleyin,
Bu kardeşinizin bu tespitleri yanlışmı?
Yılmaz abi,
senin o silah gibi kullandığın kaleminin ucu sana dönmüş haberin yok!
16 Eylül 2013 Pazartesi
Bizi yönetenlerin zihin şifrelerini veriyorum
Bizi yönetenlerin zihin şifrelerini veriyorum
Bir insanın çocukluk ve gençlik çağlarında fıtratına (doğuştanlık) neler kodlanmışsa, o, hep kendisine kodlananların peşindedir. Aslında kültür de bu değil midir; “unutturulamayan.”
Bugün Türkiye'yi yöneten neslin ana damarlarına bakıldığı zaman, bundan önce Türkiye'yi yönetenlerden farklı, hem de çok farklı bir kültür koduyla karşı karşıya bulunduklarını görürüz. Nedir bunlar?
Bir kere halkın içinden gelmişler, onların soluklarıyla soluklanmışlar, dertlerini bizzat evlerinde, çevrelerinde yaşamışlar; ev içlerinde aynı hikâyeleri dinlemişler; geçmişin korkularını çocukluk yaşlarında içlerinde duymuşlar; dedelerinin, babalarının kaybettiği nimeti derin biçimde özlemişler, aile içinde özellikle, medeniyet kodlarına bağlı bir yaşam tarzının yüceltildiğine şahit olmuşlar ve hep içlerini çekmişler…
Babaannelerinin, annelerinin, dedelerinin, babalarının gözyaşlarıyla okudukları Kur'an'ı huşu içinde dinlemişler, geçmişte Kur'an'ın başına gelenleri büyüklerinin gözyaşlarıyla anlattıklarına eşlik etmişler, Peygamber-i Zişan'ın çileli hayatını, yine büyüklerinden dinlerken ve kitaplardan okurken çok duygulanmışlar ve bu duygu onların tüm hayatında adeta bir sığınak olmuş ve onları korumuştur.
Bugün Türkiye'yi yöneten neslin birçoğu bu ve buna benzer kültürel kodlarla büyümüş, geniş çevrenin ve okulun etkisinden çok, babalarının ve dertli dostların kendi içlerinde oluşturdukları ve “Dar'ul- Erkam” a benzeyen evlerde, hücrelerde inançlarını demlemişler ve bugün de bu inanç demliğinde demlenen ruhla toplumun huzuruna çıkmışlardır.
Bu neslin en önemli özelliği, kadere tam bağlı ve inançlı olması, faniliği, yüreklerinde yurt edinmeleri ve Ahiret inançları, metafizik kaygılarıdır. Kanıksanmış pasif Kur'an anlayışı değil, faal, her an yaşayan bir Kur'an anlayışı, bunların gençlik hayallerini süslemiştir. Çeyiz sandığındaki Kur'an'ı çıkararak, hayat sandığına asmanın mücadelesiyle büyümüş bir neslin ayak izleriyle bugün karşı karşıyayız.
Faniliği zihin dünyalarında yurt edinmiş bu nesil korkusuzdur. Ölüm ötesine ve ebedi âleme o kadar imanları vardır ki, dünya hayatındaki her yürüyüşü, bir ağacın altında gölgelenen bir yolcu gibi değerlendirir. Peygamber sevgisi bazen içlerinde köpürünce, kendini bir anda Asr-ı Saadet'te hisseder ve Bedir için kılıcını kuşanır. Ve yine bir çocuğun ölen kuşu için taziyede bulunan peygamberi gölgeye sığınarak gözyaşı döker.
Camiye mahpus bir dinin bütün sıkıntı ve dışlanmışlığını gençliğinde yaşadığından, mücadelesini, bu esaretten kurtulmak ve Ümmet-i Muhammed'i de kurtarmak için var gücüyle çaba sarf eder ve bundan da asla bıkkınlık değil, bilakis şeref ve mutluluk duyar. Pörsümez ve geri adım atmaz. Hapishaneler, tehditler, karşı duruşlar onu yıldırmaz, biler. Taif'te taşlanan, Mekke'de işkenceye tabi tutulan Efendiler Efendisi'ni hatırlar ve bütün olumsuzluklar bir anda gül bahçesine dönüşüverir.
Dünyayı yurt edinenler, faniliği boşayanlar, metafizik kaygı taşımayanlar, fıtratlarına ters düşenler; bu duruş ve anlayışı, bu yapılanmayı, bu kavrayışı asla anlayamaz, hissedemez ve anlam veremezler. Kavga da bundan sonra başlar. Aynı kelimelerle konuşsalar bile, kelimelerin kavramsal boyutları ayrı olduğundan, farklı demliklerde demlendiğinden, tatları aynı olmayacağından, söylemler de ayrı mecralarda akıp gitmektedir.
Bu bir yaşam tarzıdır ve çocuklukla gençlik kodlarında saklıdır. Ezan okunduğunda, evlerinin bir köşesinde, beyaz tülbentlerine sarılarak ve zaman zaman da alınlarıyla birlikte gözyaşlarına secde ettiren ninelerin iman yüklü medeni yürüyüşü, işte bu gençlerin ruhlarında Secde Medeniyeti'nin ilk tohumunu atmıştır.
Evet, bunlar inançları Allah ile kul arasına alırlar; ama Allah ile kul arasındaki bu yolun dünya olduğunu bilerek, Allah'ın nizamının dünyaya hâkim olması için her türlü gayreti de gösterirler. Seküler bir anlayışları yoktur, vahyin nurlu yolunda yürümeyi iman şartı olarak algılarlar.
Hiçbir politik endişe taşımadan, bugün Türkiye'nin en başındakilerin zihin kodlarını, ruhi duruşlarını ve hayat algılarını kısaca vermeye çalıştım. İsteyen tanımaya çalışır bunları ve olup bitenleri anlar gibi olur. İstemeyen de anlaşılmazlığın kuyusunda debelenir durur. Nerden mi biliyorum bunları? Aynı yollardan bizler de geçtik de ondan!
D. Ali Taşçı
Bir insanın çocukluk ve gençlik çağlarında fıtratına (doğuştanlık) neler kodlanmışsa, o, hep kendisine kodlananların peşindedir. Aslında kültür de bu değil midir; “unutturulamayan.”
Bugün Türkiye'yi yöneten neslin ana damarlarına bakıldığı zaman, bundan önce Türkiye'yi yönetenlerden farklı, hem de çok farklı bir kültür koduyla karşı karşıya bulunduklarını görürüz. Nedir bunlar?
Bir kere halkın içinden gelmişler, onların soluklarıyla soluklanmışlar, dertlerini bizzat evlerinde, çevrelerinde yaşamışlar; ev içlerinde aynı hikâyeleri dinlemişler; geçmişin korkularını çocukluk yaşlarında içlerinde duymuşlar; dedelerinin, babalarının kaybettiği nimeti derin biçimde özlemişler, aile içinde özellikle, medeniyet kodlarına bağlı bir yaşam tarzının yüceltildiğine şahit olmuşlar ve hep içlerini çekmişler…
Babaannelerinin, annelerinin, dedelerinin, babalarının gözyaşlarıyla okudukları Kur'an'ı huşu içinde dinlemişler, geçmişte Kur'an'ın başına gelenleri büyüklerinin gözyaşlarıyla anlattıklarına eşlik etmişler, Peygamber-i Zişan'ın çileli hayatını, yine büyüklerinden dinlerken ve kitaplardan okurken çok duygulanmışlar ve bu duygu onların tüm hayatında adeta bir sığınak olmuş ve onları korumuştur.
Bugün Türkiye'yi yöneten neslin birçoğu bu ve buna benzer kültürel kodlarla büyümüş, geniş çevrenin ve okulun etkisinden çok, babalarının ve dertli dostların kendi içlerinde oluşturdukları ve “Dar'ul- Erkam” a benzeyen evlerde, hücrelerde inançlarını demlemişler ve bugün de bu inanç demliğinde demlenen ruhla toplumun huzuruna çıkmışlardır.
Bu neslin en önemli özelliği, kadere tam bağlı ve inançlı olması, faniliği, yüreklerinde yurt edinmeleri ve Ahiret inançları, metafizik kaygılarıdır. Kanıksanmış pasif Kur'an anlayışı değil, faal, her an yaşayan bir Kur'an anlayışı, bunların gençlik hayallerini süslemiştir. Çeyiz sandığındaki Kur'an'ı çıkararak, hayat sandığına asmanın mücadelesiyle büyümüş bir neslin ayak izleriyle bugün karşı karşıyayız.
Faniliği zihin dünyalarında yurt edinmiş bu nesil korkusuzdur. Ölüm ötesine ve ebedi âleme o kadar imanları vardır ki, dünya hayatındaki her yürüyüşü, bir ağacın altında gölgelenen bir yolcu gibi değerlendirir. Peygamber sevgisi bazen içlerinde köpürünce, kendini bir anda Asr-ı Saadet'te hisseder ve Bedir için kılıcını kuşanır. Ve yine bir çocuğun ölen kuşu için taziyede bulunan peygamberi gölgeye sığınarak gözyaşı döker.
Camiye mahpus bir dinin bütün sıkıntı ve dışlanmışlığını gençliğinde yaşadığından, mücadelesini, bu esaretten kurtulmak ve Ümmet-i Muhammed'i de kurtarmak için var gücüyle çaba sarf eder ve bundan da asla bıkkınlık değil, bilakis şeref ve mutluluk duyar. Pörsümez ve geri adım atmaz. Hapishaneler, tehditler, karşı duruşlar onu yıldırmaz, biler. Taif'te taşlanan, Mekke'de işkenceye tabi tutulan Efendiler Efendisi'ni hatırlar ve bütün olumsuzluklar bir anda gül bahçesine dönüşüverir.
Dünyayı yurt edinenler, faniliği boşayanlar, metafizik kaygı taşımayanlar, fıtratlarına ters düşenler; bu duruş ve anlayışı, bu yapılanmayı, bu kavrayışı asla anlayamaz, hissedemez ve anlam veremezler. Kavga da bundan sonra başlar. Aynı kelimelerle konuşsalar bile, kelimelerin kavramsal boyutları ayrı olduğundan, farklı demliklerde demlendiğinden, tatları aynı olmayacağından, söylemler de ayrı mecralarda akıp gitmektedir.
Bu bir yaşam tarzıdır ve çocuklukla gençlik kodlarında saklıdır. Ezan okunduğunda, evlerinin bir köşesinde, beyaz tülbentlerine sarılarak ve zaman zaman da alınlarıyla birlikte gözyaşlarına secde ettiren ninelerin iman yüklü medeni yürüyüşü, işte bu gençlerin ruhlarında Secde Medeniyeti'nin ilk tohumunu atmıştır.
Evet, bunlar inançları Allah ile kul arasına alırlar; ama Allah ile kul arasındaki bu yolun dünya olduğunu bilerek, Allah'ın nizamının dünyaya hâkim olması için her türlü gayreti de gösterirler. Seküler bir anlayışları yoktur, vahyin nurlu yolunda yürümeyi iman şartı olarak algılarlar.
Hiçbir politik endişe taşımadan, bugün Türkiye'nin en başındakilerin zihin kodlarını, ruhi duruşlarını ve hayat algılarını kısaca vermeye çalıştım. İsteyen tanımaya çalışır bunları ve olup bitenleri anlar gibi olur. İstemeyen de anlaşılmazlığın kuyusunda debelenir durur. Nerden mi biliyorum bunları? Aynı yollardan bizler de geçtik de ondan!
D. Ali Taşçı
8 Eylül 2013 Pazar
Çocuğunuzun ismini koyarken 'sinema'ya sorar mısınız
Çocuğunuzun ismini koyarken 'sinema'ya sorar mısınız!
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, hemen bütün propaganda yöntemleri bilinçaltını hedefliyor.
Doğrudan ve en kolay araç televizyon olsa da kalıcılık manasında sinemanın çok ayrı bir yeri var (televizyon ve sinemanın bu bakımdan birbirini beslediği de bir hakikat).
Sinemanın kitleler üzerindeki etkisi izah babında bu sayfada çokça yazı okudunuz. Farklı açılardan ele alınabilecek mesele için binlerce sayfa makale oluşturulur.
Memba bereketli, şükür...
Lakin bu bereketin yansıması birçok bakımdan iç acıtıcı.
Düşünün ki, çocuğunuza koymak istediğiniz bir isimden, sırf birkaç sinema filminde yer alan karaktere konulması sebebiyle vazgeçiyor.
Hepinizin etrafına buna benzer şeyler yaşanmıştır.
Lakaplara alet edilen, karakterlere feda edilen isimlerden çok sayıda örnek verilir.
Bunların en belirgini belki de 'Şaban'dır.
Bugün Şaban ismini duyunca kaç kişinin aklına mübarek üç aylardan ikincisinden önce 'İnek Şaban' gelmiyor?
Peki neden böyle?
İşte bu sorunun cevabı için kaleme alınmış bir yazıyı geçtiğimiz günlerde cinemu.com'da okudum.
Ehemmiyetine binaen dikkat çekilmesi gereken yazının üzerine fazla da bir şey söylemeden aynen aktarmak istiyorum...
...
“İnek Şaban”dan Şabansız Topluma
Yrd.Doç.Dr. Bilal Yorulmaz
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Efendimiz (sav) zamanında insanlara en çok etki eden sanatlar şiir ve hitabet olmuştur. Bu nedenle Hz. Peygamber Hassân b. Sâbit, Ka´b b. Mâlik ve Abdullah b. Revâha gibi şair ve Sabit b. Kays gibi hatipleri yanında bulundurmuş ve yeri geldiğinde onlardan istifade etmiştir. Bu sahabiler şiir ve hitabeleriyle kâfir ve müşriklerin moralini bozmak, Müslümanların moralini yükseltmek, savaş anlarında askerlere destek olmanın yanında insanların İslâm'a girmelerine de vesile olmuşlardır.
Temim kabilesi Efendimize (sav) gelerek şair ve hatipleriyle yarışma yapmak istediklerini söylemişler, Hz. Peygamber de onların şairlerine karşı Hassan b. Sabit'i, hatiplerine karşı da Sabit b. Kays'ı görevlendirmiştir. Bu iki sahabinin daha güzel şiir okuyup konuşma yapması üzerine Temim kabilesi toptan Müslüman olmuştur. [1]
Efendimiz (sav) “Beyanda (güzel ve etkileyici ifade) sihir vardır” [2] buyurarak söz sanatlarının insan üzerindeki etkisini vurgulamıştır. Hz. Peygamberin dini tebliğde bir araç olarak kullandığı şiir ve hitabetin insan üzerindeki etkisi günümüzde çok daha güçlü bir şekilde sinemada bulunmaktadır. Sinema, şiir ve hitabetin kullandığı kelimelere ek olarak görüntü ve müziğin de etkisinden faydalanarak büyüsünü artırmaktadır. Filmler sahte gerçeklikler üreterek insanları büyülü bir atmosfere sokmakta, bu büyülü atmosfer sayesinde onların tutum, davranış ve kararlarını etkilemektedir.
Bütün kameralar objektiftir. Ama hiçbir kamera bir insanın elindeyken objektif olamaz. Mutlaka bir ideoloji içerir. Kamera dış dünyadaki gerçekliği olduğu gibi kaydeder. Ama hiçbir film yaşadığımız dünyanın gerçekliğini sunmaz. Bütün filmler gerçekliği onu oluşturanın ideolojisi doğrultusunda yeniden üretirler. Ve sinema yeniden ürettiği gerçekliği adım adım topluma kabul ettirir.
“Filmler, herhangi bir durumu yansıtmaktan çok, o durumun tasarlanan belli bir biçimini oluşturmak üzere seçilmiş ve birleştirilmiş temsili öğeler yoluyla birtakım tezler ileri sürer, bunu yaparken, seyirciye belli bir konumu ya da bakış açısını telkin ederler.” [3] Filmler çoğu kez varolan ulusal kültürü yansıtmazlar. Onlar sonunda gerçek olarak kabul edilen fanteziler üretirler. [4]
Sinema toplumu yavaş ve derinden etkiler. Asla devrim yapamaz. Tek filmle kültürü değiştiremez. Ama yıllar içinde aynı mesajı işlediği yüzlerce filmle bu değişimi başarabilir. Sinema önce verdiği mesajlara toplumu alıştırır. Sonra da bu alışkanlık sonucunda iletilen mesajlar yadırganmaz ve topluma yerleşmeye başlar. “Bir âlim ipek elbise giyse halk hemen onu ayıplar, dedikodusunu yapar. Hâlbuki dedikodu yapmak ipek giymekten daha büyük günahtır.” [5] sözü bu durumu çok güzel ifade etmektedir. Bir âlimin ipek giymesi nadir görülen bir durum olduğu için hemen tepki toplamakta, dedikodu yapmak alışkanlık halini aldığı için günah olarak algılanmamaktadır. İşte sinema böyle bir alışkanlık oluşturarak toplumun değerlerini yıkabilmektedir.
Dini mesajların topluma ulaştırılmasında etkili bir araç olarak kullanılabilecek sinema sanatı çoğunlukla olumsuz yönde kullanılmaktadır. Din eğitimini engelleyen, zorlaştıran bir araç olarak sinemanın kullanıldığı yöntemlere “dindarları, din adamlarını küçük düşürme, kötü gösterme”, “İslam'ı ve Müslümanları terörle ilişkili gösterme”, “dini konularda yanlış bilgilere yer verme”, “olumsuz bilinçaltı mesajlara yer verme”, “alt metinlerde olumsuz mesajlara sahip olma” vb. örnek olarak gösterilebilir.
Sinemanın din eğitimi üzerindeki olumsuz etkilerinden biri de dini çağrışımlı isimlerin sunumunda görülmektedir. Dini çağrışımdan kasıt peygamber-sahabi isimleri, kutsal sayılan gün, gece ve aylara ait isimler vb.'dir. Dindar insanların kullandıkları bu isimler, filmlerde çoğunlukla kapıcı, köylü, işçi gibi sosyo-ekonomik yönden toplumun alt kesiminde bulunan ya da saf, cahil, sakar olarak belirlenen karakterlere verilmektedir. Dini çağrışımı olmayan isimler ise sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yönden üst tabakada bulunan karizmatik karakterlerde tercih edilmektedir.
Türk sinemasında yer alan bu isimlerin hepsini incelemek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle hem bu konuya en meşhur örnek olması hem de bulunduğu filmlerin yüz binlerce kişi tarafından izlenmesi bakımından Şaban karakteri üzerinde durulacaktır.
Şaban Müslümanlarca kutsal sayılan üç ayların ikincisinin adıdır. Diğer aylar olan Recep ve Ramazan ayları da Müslümanların erkek çocuklara verdikleri adlardandır. Nitekim Recep, Şaban ve Ramazan adları genellikle dindar Müslümanlar tarafından kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu isimlere sahip karakterler dindar insanları temsil eden karakterler olmaktadır. Elde ettiğimiz verilere göre adında Şaban ismi bulunan ilk film 1952 yılında çekilen “Şaban Çingeneler Arasında”dır. Bundan sonra 18 tane daha Şaban filmi çekilmiştir. Bunlardan 14'ünde Şaban karakterini Kemal Sunal oynamıştır. [6] Bunların dışında Hababam Sınıfı filmlerinde de Şaban karakteri bulunmaktadır.
Şaban bu filmlerde bazen sakar, beceriksiz (Şaban oğlu Şaban-1977), bazen gariban bir genç (Ortadirek Şaban-1984), bazen görgüsüz bir ağa (Sosyete Şaban-1985), bazen kılıbık bir koca (Şen Dul Şaban-1985), bazen de bir zenne (Şabaniye-1984) olur. Kimi zaman lakabı inek (İnek Şaban-1978 ve Hababam Sınıfı Serisi) kimi zaman gerzektir (Gerzek Şaban-1980). Ama değişmeyen tek şey Şaban'ın, yerinde olunmak istenmeyen bir karakter olmasıdır.
Şaban isminin bu şekilde yoğun bir aşağılanmaya maruz kalması onu toplumdan da söküp atmaya başlamıştır. İnsanlar, kendilerinin ya da çocuklarının Şaban karakterinin maruz kaldığı aşağılanmalara maruz kalmamaları için bu ismi kullanmamaya başlamışlardır. Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre [7] 1923 yılında doğan 658 bebeğe Şaban ismi verilmiştir. Bundan sonra artış gösteren Şaban isminin en çok kullanıldığı yıl ise 3365 bebek ile 1960 yılıdır. Bundan sonra kademeli olarak Şaban ismi verilen bebek sayısı, 70'li yıllarda ortalama 1642, 80'li yıllarda ortalama 1289'a düşmüştür. 2008 yılında sadece 225 bebeğe Şaban ismi verilmiştir. 2009 yılında ise bu rakam sadece 133'tür.
Çift isimli olup bu iki isimden biri Şaban olanların sayısında ise artış görülmektedir. İlk ad olarak Şaban'ın en az tercih edildiği yıl 1936, en çok tercih edildiği yıl 2007'dir. 1936'da 14, 2007'de ise 126 bebeğe çift isimden ilki olarak Şaban adı verilmiştir. İkinci ad olarak Şaban'ın en az tercih edildiği yıl 1940, en çok tercih edildiği yıl 2003'tür. 1940 yılında 5, 2003 yılında ise 77 çocuğa Şaban adı ikinci isim olarak verilmiştir. Aileler Şaban ismini vermek istemekte fakat “çocuğumla alay edilir” endişesini de taşımakta, bu nedenle de iki isim vermeyi tercih etmektedirler. Şaban ismi ise bu ismin sahipleri tarafından genellikle günlük hayatta kullanılmamaktadır.
Verilerin de çok açık bir şekilde ortaya koyduğu üzere Şaban karakterinin bu tabloda ciddi bir rolü vardır. 1960 yılına kadar sürekli artış gösteren Şaban ismi kullanımı, Şaban karakterinin ortaya çıkışıyla birlikte azalmaya başlamıştır. 1980'lerden sonra televizyonun yaygınlaşıp bu filmlerin televizyonda sık sık gösterilmesiyle birlikte Şaban isminin kullanımında daha büyük düşüşler yaşanmıştır. İlk Şaban karakterinin 1952 yılında çıkmasına rağmen gerilemenin 1960'tan sonra yaşanması hem o yıllarda sinemanın yurt genelinde yaygın olmayışına hem de sinemanın toplum üzerindeki etkisinin yavaş olmasına bağlanabilir.
Şaban filmlerinden sonra Şaban olan ismini mahkeme kararıyla değiştiren kişi sayısında da artış olmuştur. 1960'lı yıllara kadar ortalama 2-3 kişi isim değişikliği için mahkemeye başvururken bu tarihten sonra sayı hızla artmış, 2003 yılında 107 kişi ismini değiştirmiştir. Bu tarihten sonra mahkemeye başvuranların sayısında azalma görülmektedir. Zaten toplumda Şaban ismini taşıyan çok az birey kaldığı için mahkemeye başvuranların sayısının azalması da normaldir.
Dini çağrışımlı isimlerin bu şekilde gözden düşürülmesi onların temsil ettikleri dini değerlerin, kişilerin de gözden düşmesi anlamına gelmektedir. Özellikle dış etkilere daha açık olan çocuklar ve gençler kendi isimlerine bile cephe alabilmekte, farklı isimleri tercih ederek bu “yaftalardan” kurtulmaya çalışmaktadırlar. Özellikle çift ismi bulunanlar dini referansa sahip olan isimlerini kullanmamayı tercih etmektedirler. Bu durum kişilerin dini kavram ve isimlere karşı olumsuz tutum ve davranışlara sahip olmalarına sebep olmaktadır. Dini kavramlara, dindarlara, dini değerlere karşı olumsuz algılara sahip olan insanlar, dini mesajlara kendilerini kapatmakta ve bunun sonucunda bu kişilerin din eğitimleri güçleşmektedir.
Yaygın olarak kullanılan bir ismi toplum hafızasından silebilecek kadar güçlü bir etkiye sahip olan sinemanın tahribat oranında tamirat gücüne de sahip olduğu unutulmamalı ve din eğitimine yardımcı olacak, yıllarca yapılan tahribatı onaracak filmlerin yapımına destek verilmelidir. Çünkü sinemanın yol açtığı yıkım en kolay sinemanın gücünden faydalanılarak tamir edilebilir.
[1] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Akçağ Yayınları, Ankara, tarihsiz, C.6, s. 520-522.
[2] Sahih-i Buhari, Tıp 51.
[3] Ryan M ve Kellner D, Politik Kamera, Elif Özsayar (çev.), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1997, s.8
[4] James Monaco, age, s. 250.
[5] Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazali, Kimyâ-i Saâdet, trc: A. Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul 1990, s. 309.
[6] http://www.sinematurk.com/search.php?action=goToResults&src_opt=1&ara=%FEaban ; Erişim: 22.10.2009
[7] 14/04/2009 Tarihli Bilgi Edinme Başvurumuza İlişkin T.C. Nüfus Müdürlüğü'nün Cevabı.
Abdülhamit Güler
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, hemen bütün propaganda yöntemleri bilinçaltını hedefliyor.
Doğrudan ve en kolay araç televizyon olsa da kalıcılık manasında sinemanın çok ayrı bir yeri var (televizyon ve sinemanın bu bakımdan birbirini beslediği de bir hakikat).
Sinemanın kitleler üzerindeki etkisi izah babında bu sayfada çokça yazı okudunuz. Farklı açılardan ele alınabilecek mesele için binlerce sayfa makale oluşturulur.
Memba bereketli, şükür...
Lakin bu bereketin yansıması birçok bakımdan iç acıtıcı.
Düşünün ki, çocuğunuza koymak istediğiniz bir isimden, sırf birkaç sinema filminde yer alan karaktere konulması sebebiyle vazgeçiyor.
Hepinizin etrafına buna benzer şeyler yaşanmıştır.
Lakaplara alet edilen, karakterlere feda edilen isimlerden çok sayıda örnek verilir.
Bunların en belirgini belki de 'Şaban'dır.
Bugün Şaban ismini duyunca kaç kişinin aklına mübarek üç aylardan ikincisinden önce 'İnek Şaban' gelmiyor?
Peki neden böyle?
İşte bu sorunun cevabı için kaleme alınmış bir yazıyı geçtiğimiz günlerde cinemu.com'da okudum.
Ehemmiyetine binaen dikkat çekilmesi gereken yazının üzerine fazla da bir şey söylemeden aynen aktarmak istiyorum...
...
“İnek Şaban”dan Şabansız Topluma
Yrd.Doç.Dr. Bilal Yorulmaz
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Efendimiz (sav) zamanında insanlara en çok etki eden sanatlar şiir ve hitabet olmuştur. Bu nedenle Hz. Peygamber Hassân b. Sâbit, Ka´b b. Mâlik ve Abdullah b. Revâha gibi şair ve Sabit b. Kays gibi hatipleri yanında bulundurmuş ve yeri geldiğinde onlardan istifade etmiştir. Bu sahabiler şiir ve hitabeleriyle kâfir ve müşriklerin moralini bozmak, Müslümanların moralini yükseltmek, savaş anlarında askerlere destek olmanın yanında insanların İslâm'a girmelerine de vesile olmuşlardır.
Temim kabilesi Efendimize (sav) gelerek şair ve hatipleriyle yarışma yapmak istediklerini söylemişler, Hz. Peygamber de onların şairlerine karşı Hassan b. Sabit'i, hatiplerine karşı da Sabit b. Kays'ı görevlendirmiştir. Bu iki sahabinin daha güzel şiir okuyup konuşma yapması üzerine Temim kabilesi toptan Müslüman olmuştur. [1]
Efendimiz (sav) “Beyanda (güzel ve etkileyici ifade) sihir vardır” [2] buyurarak söz sanatlarının insan üzerindeki etkisini vurgulamıştır. Hz. Peygamberin dini tebliğde bir araç olarak kullandığı şiir ve hitabetin insan üzerindeki etkisi günümüzde çok daha güçlü bir şekilde sinemada bulunmaktadır. Sinema, şiir ve hitabetin kullandığı kelimelere ek olarak görüntü ve müziğin de etkisinden faydalanarak büyüsünü artırmaktadır. Filmler sahte gerçeklikler üreterek insanları büyülü bir atmosfere sokmakta, bu büyülü atmosfer sayesinde onların tutum, davranış ve kararlarını etkilemektedir.
Bütün kameralar objektiftir. Ama hiçbir kamera bir insanın elindeyken objektif olamaz. Mutlaka bir ideoloji içerir. Kamera dış dünyadaki gerçekliği olduğu gibi kaydeder. Ama hiçbir film yaşadığımız dünyanın gerçekliğini sunmaz. Bütün filmler gerçekliği onu oluşturanın ideolojisi doğrultusunda yeniden üretirler. Ve sinema yeniden ürettiği gerçekliği adım adım topluma kabul ettirir.
“Filmler, herhangi bir durumu yansıtmaktan çok, o durumun tasarlanan belli bir biçimini oluşturmak üzere seçilmiş ve birleştirilmiş temsili öğeler yoluyla birtakım tezler ileri sürer, bunu yaparken, seyirciye belli bir konumu ya da bakış açısını telkin ederler.” [3] Filmler çoğu kez varolan ulusal kültürü yansıtmazlar. Onlar sonunda gerçek olarak kabul edilen fanteziler üretirler. [4]
Sinema toplumu yavaş ve derinden etkiler. Asla devrim yapamaz. Tek filmle kültürü değiştiremez. Ama yıllar içinde aynı mesajı işlediği yüzlerce filmle bu değişimi başarabilir. Sinema önce verdiği mesajlara toplumu alıştırır. Sonra da bu alışkanlık sonucunda iletilen mesajlar yadırganmaz ve topluma yerleşmeye başlar. “Bir âlim ipek elbise giyse halk hemen onu ayıplar, dedikodusunu yapar. Hâlbuki dedikodu yapmak ipek giymekten daha büyük günahtır.” [5] sözü bu durumu çok güzel ifade etmektedir. Bir âlimin ipek giymesi nadir görülen bir durum olduğu için hemen tepki toplamakta, dedikodu yapmak alışkanlık halini aldığı için günah olarak algılanmamaktadır. İşte sinema böyle bir alışkanlık oluşturarak toplumun değerlerini yıkabilmektedir.
Dini mesajların topluma ulaştırılmasında etkili bir araç olarak kullanılabilecek sinema sanatı çoğunlukla olumsuz yönde kullanılmaktadır. Din eğitimini engelleyen, zorlaştıran bir araç olarak sinemanın kullanıldığı yöntemlere “dindarları, din adamlarını küçük düşürme, kötü gösterme”, “İslam'ı ve Müslümanları terörle ilişkili gösterme”, “dini konularda yanlış bilgilere yer verme”, “olumsuz bilinçaltı mesajlara yer verme”, “alt metinlerde olumsuz mesajlara sahip olma” vb. örnek olarak gösterilebilir.
Sinemanın din eğitimi üzerindeki olumsuz etkilerinden biri de dini çağrışımlı isimlerin sunumunda görülmektedir. Dini çağrışımdan kasıt peygamber-sahabi isimleri, kutsal sayılan gün, gece ve aylara ait isimler vb.'dir. Dindar insanların kullandıkları bu isimler, filmlerde çoğunlukla kapıcı, köylü, işçi gibi sosyo-ekonomik yönden toplumun alt kesiminde bulunan ya da saf, cahil, sakar olarak belirlenen karakterlere verilmektedir. Dini çağrışımı olmayan isimler ise sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yönden üst tabakada bulunan karizmatik karakterlerde tercih edilmektedir.
Türk sinemasında yer alan bu isimlerin hepsini incelemek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle hem bu konuya en meşhur örnek olması hem de bulunduğu filmlerin yüz binlerce kişi tarafından izlenmesi bakımından Şaban karakteri üzerinde durulacaktır.
Şaban Müslümanlarca kutsal sayılan üç ayların ikincisinin adıdır. Diğer aylar olan Recep ve Ramazan ayları da Müslümanların erkek çocuklara verdikleri adlardandır. Nitekim Recep, Şaban ve Ramazan adları genellikle dindar Müslümanlar tarafından kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu isimlere sahip karakterler dindar insanları temsil eden karakterler olmaktadır. Elde ettiğimiz verilere göre adında Şaban ismi bulunan ilk film 1952 yılında çekilen “Şaban Çingeneler Arasında”dır. Bundan sonra 18 tane daha Şaban filmi çekilmiştir. Bunlardan 14'ünde Şaban karakterini Kemal Sunal oynamıştır. [6] Bunların dışında Hababam Sınıfı filmlerinde de Şaban karakteri bulunmaktadır.
Şaban bu filmlerde bazen sakar, beceriksiz (Şaban oğlu Şaban-1977), bazen gariban bir genç (Ortadirek Şaban-1984), bazen görgüsüz bir ağa (Sosyete Şaban-1985), bazen kılıbık bir koca (Şen Dul Şaban-1985), bazen de bir zenne (Şabaniye-1984) olur. Kimi zaman lakabı inek (İnek Şaban-1978 ve Hababam Sınıfı Serisi) kimi zaman gerzektir (Gerzek Şaban-1980). Ama değişmeyen tek şey Şaban'ın, yerinde olunmak istenmeyen bir karakter olmasıdır.
Şaban isminin bu şekilde yoğun bir aşağılanmaya maruz kalması onu toplumdan da söküp atmaya başlamıştır. İnsanlar, kendilerinin ya da çocuklarının Şaban karakterinin maruz kaldığı aşağılanmalara maruz kalmamaları için bu ismi kullanmamaya başlamışlardır. Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre [7] 1923 yılında doğan 658 bebeğe Şaban ismi verilmiştir. Bundan sonra artış gösteren Şaban isminin en çok kullanıldığı yıl ise 3365 bebek ile 1960 yılıdır. Bundan sonra kademeli olarak Şaban ismi verilen bebek sayısı, 70'li yıllarda ortalama 1642, 80'li yıllarda ortalama 1289'a düşmüştür. 2008 yılında sadece 225 bebeğe Şaban ismi verilmiştir. 2009 yılında ise bu rakam sadece 133'tür.
Çift isimli olup bu iki isimden biri Şaban olanların sayısında ise artış görülmektedir. İlk ad olarak Şaban'ın en az tercih edildiği yıl 1936, en çok tercih edildiği yıl 2007'dir. 1936'da 14, 2007'de ise 126 bebeğe çift isimden ilki olarak Şaban adı verilmiştir. İkinci ad olarak Şaban'ın en az tercih edildiği yıl 1940, en çok tercih edildiği yıl 2003'tür. 1940 yılında 5, 2003 yılında ise 77 çocuğa Şaban adı ikinci isim olarak verilmiştir. Aileler Şaban ismini vermek istemekte fakat “çocuğumla alay edilir” endişesini de taşımakta, bu nedenle de iki isim vermeyi tercih etmektedirler. Şaban ismi ise bu ismin sahipleri tarafından genellikle günlük hayatta kullanılmamaktadır.
Verilerin de çok açık bir şekilde ortaya koyduğu üzere Şaban karakterinin bu tabloda ciddi bir rolü vardır. 1960 yılına kadar sürekli artış gösteren Şaban ismi kullanımı, Şaban karakterinin ortaya çıkışıyla birlikte azalmaya başlamıştır. 1980'lerden sonra televizyonun yaygınlaşıp bu filmlerin televizyonda sık sık gösterilmesiyle birlikte Şaban isminin kullanımında daha büyük düşüşler yaşanmıştır. İlk Şaban karakterinin 1952 yılında çıkmasına rağmen gerilemenin 1960'tan sonra yaşanması hem o yıllarda sinemanın yurt genelinde yaygın olmayışına hem de sinemanın toplum üzerindeki etkisinin yavaş olmasına bağlanabilir.
Şaban filmlerinden sonra Şaban olan ismini mahkeme kararıyla değiştiren kişi sayısında da artış olmuştur. 1960'lı yıllara kadar ortalama 2-3 kişi isim değişikliği için mahkemeye başvururken bu tarihten sonra sayı hızla artmış, 2003 yılında 107 kişi ismini değiştirmiştir. Bu tarihten sonra mahkemeye başvuranların sayısında azalma görülmektedir. Zaten toplumda Şaban ismini taşıyan çok az birey kaldığı için mahkemeye başvuranların sayısının azalması da normaldir.
Dini çağrışımlı isimlerin bu şekilde gözden düşürülmesi onların temsil ettikleri dini değerlerin, kişilerin de gözden düşmesi anlamına gelmektedir. Özellikle dış etkilere daha açık olan çocuklar ve gençler kendi isimlerine bile cephe alabilmekte, farklı isimleri tercih ederek bu “yaftalardan” kurtulmaya çalışmaktadırlar. Özellikle çift ismi bulunanlar dini referansa sahip olan isimlerini kullanmamayı tercih etmektedirler. Bu durum kişilerin dini kavram ve isimlere karşı olumsuz tutum ve davranışlara sahip olmalarına sebep olmaktadır. Dini kavramlara, dindarlara, dini değerlere karşı olumsuz algılara sahip olan insanlar, dini mesajlara kendilerini kapatmakta ve bunun sonucunda bu kişilerin din eğitimleri güçleşmektedir.
Yaygın olarak kullanılan bir ismi toplum hafızasından silebilecek kadar güçlü bir etkiye sahip olan sinemanın tahribat oranında tamirat gücüne de sahip olduğu unutulmamalı ve din eğitimine yardımcı olacak, yıllarca yapılan tahribatı onaracak filmlerin yapımına destek verilmelidir. Çünkü sinemanın yol açtığı yıkım en kolay sinemanın gücünden faydalanılarak tamir edilebilir.
[1] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Akçağ Yayınları, Ankara, tarihsiz, C.6, s. 520-522.
[2] Sahih-i Buhari, Tıp 51.
[3] Ryan M ve Kellner D, Politik Kamera, Elif Özsayar (çev.), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1997, s.8
[4] James Monaco, age, s. 250.
[5] Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazali, Kimyâ-i Saâdet, trc: A. Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul 1990, s. 309.
[6] http://www.sinematurk.com/search.php?action=goToResults&src_opt=1&ara=%FEaban ; Erişim: 22.10.2009
[7] 14/04/2009 Tarihli Bilgi Edinme Başvurumuza İlişkin T.C. Nüfus Müdürlüğü'nün Cevabı.
Abdülhamit Güler
16 Ağustos 2013 Cuma
Petrol ve kan
Nasıl ANKARA'daki ŞATOLARINA girildiyse, İstanbul'dakine de girilecek!Burada çok ama çok özel bilgilerin olduğu söyleniyor! Hatta bazıları için "ülkede kalamazlar" deniliyor!Anlaşılan İstanbul, Kahire değil!
Petrol ve kan
Mısır'daki tablo, gerçekten kelimelerle anlatılacak gibi değil. Başlarından vurulup öldürülen yüzlerce masum insan, camilerin içlerini doldurmuş durumda!
Silahsız sadece ve sadece gösteri hakkını kullanan insanlar, kendi POLİSİ tarafından katlediliyor!
DEMOKRASİYİ her yere götürmeyi amaç edinen MEDENİYET susuyor!
Sadece Türkiye konuşuyor!
Herkes başını kuma gömmüş durumda! Konuşacakları bir şey yok!
PETROLÜN yüzde 70'ini bulunduran coğrafya acı içinde! Ölenlerin kim olduğu, nasıl can verdiği, arkada ne bıraktığı BATILI ŞİRKETLERİN hiç ama hiç umurunda değil!
Böyle olduğu için sahibi oldukları televizyon ve gazetelerde KATLİAM haberleri yok!
Bir BALİNA için dünyayı ayağa kaldıranlar, yüzlerce insanın ölümünü görmezden geliyor!
Bu ilk değil son da olmayacak!
Amerika, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi "devler", tek satır kınama yayınlamadı! Hadi kameraların önüne geçecek yüzünüz yok! En azından göstermelik bir şeyler yapın!
Yok hayır!
Demek ki ENERJİYİ "yutan" bu güçler perdenin gerisinde!
Osmanlı'nın çıktığı günden beri huzur ve mutluluk görmeyen coğrafya şimdi yas tutuyor!
Acısı büyük! Müslümanlar için sessiz kalmayı becerenler İSRAİL isteyince nasıl harekete geçiyor?
Motivasyonları ne? Devletleri ayağa kaldıran kimler? Gücün kaynağı nerede?
Sisi, İsrail askerleriyle kendi ülkesine operasyon yaparken, nasıl oluyor da 90 milyon MISIRLI rahat edebiliyor? Neden herkes Müslüman Kardeşler'e destek vermiyor? Körlük nasıl devam edip gidiyor?
Ne körlüğü mü?
Anlatayım...
Hikaye Türkiye'dekine çok benziyor çünkü!
Mısır'ın, İsrail'le sayısız savaşından sonra barış CAMP DAVID'de geldi!
Amerika'nın isteğiyle...
Arada o vardı çünkü!
Daha sonra öldürülen Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin, 12 gün boyunca GİZLİ pazarlıklar sonucu 17 Eylül 1978'de ABD Başkanı CARTER'ın gözetiminde anlaşmayı imzaladı.
Savaşların nedeninde ve sonucunda PARA yatardı! Neden ve sonuç, kesinlikle EKONOMİKTİ!
Yani söylenildiği gibi demokrasi falan götürülmezdi! Camp David'de sınırlarla ilgili birçok maddenin altına imza atıldı!
Sina, diplomatik ilişkiler hepsi fasa fisoydu! Dünya, barışı söylenen ve altına imza atılan maddelerden ibaret sanıyordu! Tıpkı Mısırlılar gibi!
Oysa gerçek çok başkaydı!
Şimdilerde benzini karne ile satan Mısır, bu anlaşmayla İsrail ve Amerika'ya PETROLÜNÜ bedavaya yakın bir fiyata satmayı taahhüt ediyordu! Galip İsrail, enerjiyi bedavaya getiriyordu!
Başbakan Erdoğan, Davos'ta Peres'e ONE MINUTE çekerken yanında oturan Amr Musa, Tel Aviv korkusu yüzünden alkışla bile destek veremiyordu!
Erdoğan'dan önceki dönemde nasıl Türkiye, İNGİLTERE tarafından kontrol ediliyorsa Mısır da aynı güçlerin emrindeydi! Biz önde sadece İsrail'i görüyorduk!
O Amr Musa, Peres'e ayıp olmasın diye sustuğu için Mübarek'ten sonra Mursi geliyordu!
Peki, Mısır'ı Türkiye'ye taşıyan Mursi ne yaptı? Neden kötü oldu?
İşte konu bu!
Türkiye ile benzeşen nokta tam da burada!
Mursi, işbaşı yaptıktan sonra içeride benzini olmayan ülkenin İsrail'e ve Amerika'ya bedavaya yakın bir fiyatla petrol vermesini durdurdu!
Üretimi günde 700 bin varile çıkarmasına rağmen "Bu fiyatla tek damla vermem!"dedi. Belli ki Enver Sedat ve Menahem Begin gibi NOBEL Barış Ödülü almak niyetinde değildi!
Nobel'i değil ama başına belayı almıştı!
Paniğe kapılan İsrail ve ağabeyleri Amerika'da toplandı! Mursi tarafından getirilmiş olan SİSİ, asıl bağlı olduğu yerden aldığı emirle DARBE yaptı!
Yüzlerce insanı katletti! Çünkü Camp David'i tanımayan Mursi, sevenleriyle birlikte tehlike ve hedefti!
Bu toprakların kaderiydi! Ülkeni düşündüğünde potansiyel tehlikeydin!
En iyi seçenek, DİKTATÖR olurdun!
Erdoğan gibi!
Çünkü millet kazandığında BARONLAR kaybederdi!
Ülkenin kazanmaması için Tahrir'de LİBERALLER, Gezi'de ise SOLCULAR ortalığı ateşe verdi!
Hiç muhakeme yapmadan, kime karşı olduklarını sorgulamadan!
Bu nedenle dünkü MİLLİ MEDYADA(!) Mısır kerhen görülmüş ve içerideki sayfalarda kaybedilmişti!
Bazıları ise hiç yer vermemişti!
Halimiz buydu!
Mutasyona uğrayan insanlarla yaşıyor, daha kötüsü bunların sesi oldukça gür çıkıyordu!
Ankara ENERJİYE ortak olmak istediği için, Mısır'a sessiz kalanların hedefindeydi!
Açılımın amacı silahı susturup, cari açığı kapatıp, refahı zıplatmaktı!
"Gözdağı olsun" diye Mursi al aşağı edildi! Baronlar, "Bizim koyduğumuz kurallar ülkesini seven biri tarafından bozulamaz"dedi!
Ankara ise onların ilkelerini çok önce tutup çöpe attı!
Eğer "eski kurallar gelsin" diye saldıracaklarsa bir sürpriz onları bekliyor olacak!
Nasıl ANKARA'daki ŞATOLARINA girildiyse, İstanbul'dakine de girilecek!
Burada çok ama çok özel bilgilerin olduğu söyleniyor! Hatta bazıları için "ülkede kalamazlar" deniliyor!
Anlaşılan İstanbul, Kahire değil!
Bakalım
Ergün Diler
Petrol ve kan
Mısır'daki tablo, gerçekten kelimelerle anlatılacak gibi değil. Başlarından vurulup öldürülen yüzlerce masum insan, camilerin içlerini doldurmuş durumda!
Silahsız sadece ve sadece gösteri hakkını kullanan insanlar, kendi POLİSİ tarafından katlediliyor!
DEMOKRASİYİ her yere götürmeyi amaç edinen MEDENİYET susuyor!
Sadece Türkiye konuşuyor!
Herkes başını kuma gömmüş durumda! Konuşacakları bir şey yok!
PETROLÜN yüzde 70'ini bulunduran coğrafya acı içinde! Ölenlerin kim olduğu, nasıl can verdiği, arkada ne bıraktığı BATILI ŞİRKETLERİN hiç ama hiç umurunda değil!
Böyle olduğu için sahibi oldukları televizyon ve gazetelerde KATLİAM haberleri yok!
Bir BALİNA için dünyayı ayağa kaldıranlar, yüzlerce insanın ölümünü görmezden geliyor!
Bu ilk değil son da olmayacak!
Amerika, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi "devler", tek satır kınama yayınlamadı! Hadi kameraların önüne geçecek yüzünüz yok! En azından göstermelik bir şeyler yapın!
Yok hayır!
Demek ki ENERJİYİ "yutan" bu güçler perdenin gerisinde!
Osmanlı'nın çıktığı günden beri huzur ve mutluluk görmeyen coğrafya şimdi yas tutuyor!
Acısı büyük! Müslümanlar için sessiz kalmayı becerenler İSRAİL isteyince nasıl harekete geçiyor?
Motivasyonları ne? Devletleri ayağa kaldıran kimler? Gücün kaynağı nerede?
Sisi, İsrail askerleriyle kendi ülkesine operasyon yaparken, nasıl oluyor da 90 milyon MISIRLI rahat edebiliyor? Neden herkes Müslüman Kardeşler'e destek vermiyor? Körlük nasıl devam edip gidiyor?
Ne körlüğü mü?
Anlatayım...
Hikaye Türkiye'dekine çok benziyor çünkü!
Mısır'ın, İsrail'le sayısız savaşından sonra barış CAMP DAVID'de geldi!
Amerika'nın isteğiyle...
Arada o vardı çünkü!
Daha sonra öldürülen Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail Başbakanı Menahem Begin, 12 gün boyunca GİZLİ pazarlıklar sonucu 17 Eylül 1978'de ABD Başkanı CARTER'ın gözetiminde anlaşmayı imzaladı.
Savaşların nedeninde ve sonucunda PARA yatardı! Neden ve sonuç, kesinlikle EKONOMİKTİ!
Yani söylenildiği gibi demokrasi falan götürülmezdi! Camp David'de sınırlarla ilgili birçok maddenin altına imza atıldı!
Sina, diplomatik ilişkiler hepsi fasa fisoydu! Dünya, barışı söylenen ve altına imza atılan maddelerden ibaret sanıyordu! Tıpkı Mısırlılar gibi!
Oysa gerçek çok başkaydı!
Şimdilerde benzini karne ile satan Mısır, bu anlaşmayla İsrail ve Amerika'ya PETROLÜNÜ bedavaya yakın bir fiyata satmayı taahhüt ediyordu! Galip İsrail, enerjiyi bedavaya getiriyordu!
Başbakan Erdoğan, Davos'ta Peres'e ONE MINUTE çekerken yanında oturan Amr Musa, Tel Aviv korkusu yüzünden alkışla bile destek veremiyordu!
Erdoğan'dan önceki dönemde nasıl Türkiye, İNGİLTERE tarafından kontrol ediliyorsa Mısır da aynı güçlerin emrindeydi! Biz önde sadece İsrail'i görüyorduk!
O Amr Musa, Peres'e ayıp olmasın diye sustuğu için Mübarek'ten sonra Mursi geliyordu!
Peki, Mısır'ı Türkiye'ye taşıyan Mursi ne yaptı? Neden kötü oldu?
İşte konu bu!
Türkiye ile benzeşen nokta tam da burada!
Mursi, işbaşı yaptıktan sonra içeride benzini olmayan ülkenin İsrail'e ve Amerika'ya bedavaya yakın bir fiyatla petrol vermesini durdurdu!
Üretimi günde 700 bin varile çıkarmasına rağmen "Bu fiyatla tek damla vermem!"dedi. Belli ki Enver Sedat ve Menahem Begin gibi NOBEL Barış Ödülü almak niyetinde değildi!
Nobel'i değil ama başına belayı almıştı!
Paniğe kapılan İsrail ve ağabeyleri Amerika'da toplandı! Mursi tarafından getirilmiş olan SİSİ, asıl bağlı olduğu yerden aldığı emirle DARBE yaptı!
Yüzlerce insanı katletti! Çünkü Camp David'i tanımayan Mursi, sevenleriyle birlikte tehlike ve hedefti!
Bu toprakların kaderiydi! Ülkeni düşündüğünde potansiyel tehlikeydin!
En iyi seçenek, DİKTATÖR olurdun!
Erdoğan gibi!
Çünkü millet kazandığında BARONLAR kaybederdi!
Ülkenin kazanmaması için Tahrir'de LİBERALLER, Gezi'de ise SOLCULAR ortalığı ateşe verdi!
Hiç muhakeme yapmadan, kime karşı olduklarını sorgulamadan!
Bu nedenle dünkü MİLLİ MEDYADA(!) Mısır kerhen görülmüş ve içerideki sayfalarda kaybedilmişti!
Bazıları ise hiç yer vermemişti!
Halimiz buydu!
Mutasyona uğrayan insanlarla yaşıyor, daha kötüsü bunların sesi oldukça gür çıkıyordu!
Ankara ENERJİYE ortak olmak istediği için, Mısır'a sessiz kalanların hedefindeydi!
Açılımın amacı silahı susturup, cari açığı kapatıp, refahı zıplatmaktı!
"Gözdağı olsun" diye Mursi al aşağı edildi! Baronlar, "Bizim koyduğumuz kurallar ülkesini seven biri tarafından bozulamaz"dedi!
Ankara ise onların ilkelerini çok önce tutup çöpe attı!
Eğer "eski kurallar gelsin" diye saldıracaklarsa bir sürpriz onları bekliyor olacak!
Nasıl ANKARA'daki ŞATOLARINA girildiyse, İstanbul'dakine de girilecek!
Burada çok ama çok özel bilgilerin olduğu söyleniyor! Hatta bazıları için "ülkede kalamazlar" deniliyor!
Anlaşılan İstanbul, Kahire değil!
Bakalım
Ergün Diler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













