2 Eylül 2013 Pazartesi

Başkan

Başkan!

Şimdi gündem Suriye...
Erken kalkan mikrofonu alıp meydan okuyor.
Kimsenin ağzının ayarı yok.
Herkes bir şeyler söylüyor.
Haliyle kimi takip edeceğini şaşırıyor insan! Bazen Esad, bazen Sisi erken davranıyor!
Bu hengame arasında ekranlarda çok az gördüğüm biri ilgimi çekti. Kameralarla fazla buluşmazdı. İlk kez bu kadar net olarak ortadaydı.

Karşısındaki gücü bilerek konuşuyor, güven veriyordu.
Gün, saat ve rakamlarla ikna ediyordu! "Beni dinleyen kazanır!" diye açık çek dağıtıyordu...
İddialıydı!

Hep de öyleydi!

Ankara TED'ten 1983'te, ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği'nden ise 1987'de, şeref derecesiyle mezun oldu. Durmadı...

BİLKENT'te İşletme Yüksek Programı'nı bitirdi.
ABD'deki Johns Hopkins Üniversitesi'nden İktisat dalında yüksek lisans derecesi aldı.
İktisat doktoru oldu!
1999'da doçentti!

İngiltere'deki YORK Üniversitesi misafir öğretim üyesi olarak davet etti. Gittiği konferans ve kongreleri kendi bile bilmiyordu!
Kısaltarak anlatmaya çalıştığım isim Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı'ydı!

2003'te BANKADA iki numara oldu. 2006'da bankanın başına geçmesine kesin gözüyle bakılıyordu!
Hazırlanan kararname KÖŞK'e gönderildi! Tartışmasız başkanlar arasında en iyi eğitime o sahipti!

Ataktı, heyecanlıydı, başarılıydı!
Ama bunlar yetmiyordu!
Zaten hiç yetmemişti!

Dönemin Cumhurbaşkanı Sezer veto etti! Sürpriz değildi.
Yadırganmadı. Ama gerekçeyi anlamak için merkez medyanın ne yazdığını okumak gerekiyordu...

Erdem Başçı'yı izlerken içimden bir ses "Arşive git!
Bak neler bulacaksın" dedi...

Ben de öyle yaptım. Birkaç saatlik araştırmadan sonra buraya almadığım neler buldum neler!
Üzüldüm...

Ben bile unutmuşum!

İnsanlar nasıl saldırgan ve nasıl acımasız olabiliyormuş! İnfaz için yaşayan basın mangasının hiç kaybolmayacağını, sadece bir süre sesini kısacağını gördüm! Buldukları ilk fırsatta yine ortaya çıkacaklardı!

Bundan emindim...

Müslüman başörtüsü, Türkiye'de kilit görevler için yapılan atamalarda sorun olur!

Ama Sezer onaylamaz! Kararı beklemek lazım!

Erdem Başçı'nın eşi de kapalı... Ama Sezer geçit vermez!
Türkiye Merkez Bankası'nın başına ilk kez eşi kapalı biri gelebilir. Uzun süredir Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Erdem Başçı, Köşk'ten onay alırsa paranın patronu olacak.

Erdem Başçı'nın türbanlı eşi Sıdıka Başçı'nın da AKP'lilerle yakın ilişki içinde olduğu ortaya çıktı. Eğer atama gerçekleşseydi, AKP'ye çalışan türbanlı Sıdıka Başçı'nın eşi Merkez Bankası Başkanı olacaktı.

Ne zaman "kapandı"

Sıdıka Başçı? Eşinin, Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı'na atanmasının arefesinde...

Ve daha neler neler...

Kimse Bayan Başçı'nın kim olduğu, ne okuduğu ya da ne yaptığı ile ilgilenmiyordu!

BAŞÖRTÜLÜ birinin eşi Merkez Bankası'nın başına geçemezdi! Medyadaki motivasyon buydu!
Emir böyleydi çünkü!

Oysa Sıdıka Hanım da ODTÜ öğrencisiydi. Aksekili bir ailenin kızıydı. Hacı bir annebabanın evladıydı. Babasının "Okuyabildiğin yere kadar oku" sözüne uyup ilerlemişti!
Okurken başı açıktı.

Bilkent'te doktora yapan eşi gibi York Üniversitesi'nde ders verdi. Sıdıka Hanım ortalarda görünmemek için şirket kurup kendi işini yaptı. Daha sonra sadece çocuklarla ilgilenmek için evini tercih etti! Basından hep uzak kaldı!

Belli ki o günleri unutmamıştı.

Acısı hala tazeydi...

Linç edilirken sesi çıkmıyordu! Şimdi de kendi isteğiyle susuyordu! Birilerinin utanmasını istiyordu!

İnancından dolayı başını örtmesi eşinin önünü tıkıyordu!
Erdem Başçı, öncekiler gibi Şanşelize'de viski yudumlamadığı için o göreve yakıştırılmıyordu!

Eşinin başörtüsü bahaneydi!

PARADAN PARA kazanan efendilere geçit vermeyeceği için hedefti!
Tüm baskılara rağmen gecikmeli olarak oturduğu koltukta İKİ KEZ döviz saldırısını önledi... İlk ikisinde çok sert bir tavır göstermeden olayı yatıştırdı!

Oyun kurmaya kalkanlar arkasına bakmadan kaçıp gitti!
Ama bu hafta yaptığı "Yıl sonunda dolar 1.92 olur!" sözü manifesto gibiydi!

Söylenmese de dünya merkez bankaları bu çıkışı konuşuyor!
Bizim "eşi başörtülü" diye önünü kestiğimiz, hayatı zehir ettiğimiz adam şimdi herkesi karşısına alıp meydan okuyor! "Kimse Türkiye'ye operasyon yapamaz" diyor...

Daha savaşa girmeden "40 milyar dolarla gelirim" resti çekiyor!
Türkiye, dövizin artacağını gördüğünde el altından bazı patronlara TÜYO gönderen Merkez Bankası başkanları gördü!

Halk kaybederken patronların kazanması için didinen isimler vardı! Bu nedenle onların istemediği isimler o görevlere gelemezdi!
Pijamayla başbakan karşılayanlar haliyle paranın patronunu da seçiyordu!

Bunlar alıştığımız olaylardı!
Alışmadığımız, bileğinin hakkıyla gelip ülkeyi korumak için savaşanlardı!

Türban geçerli ve eskimeyen bir mazeretti!

Eşlerinin hiçbir günahı ve vebali olmasa da Başçı'dan öncekilerin hepsinin başı açıktı!

2003'ten önceye bir bakın görürsünüz!

Demek sorun eşin kapalı olup olmadığı değildi!
Bu ülke için ne yapıldığı önemliydi!
Kimin ne yaptığı ortadaydı...

Ankara parayı hep yerli görünümlü yabancılara bıraktığı için operasyon yedi!
Geç olsa da akıllandı!

Şimdi askerle, cunta ile gelemiyorlar, kriz çıkarıp DERVİŞ gönderecekleri bir ortam da yaratamıyorlar!

Sıkıntıları büyük!

Körler ülkesinde tek gözlü adam kraldır!

Bizim durumumuz buydu!

Şimdi ne kör kaldı ne de sahte kral...

"Devran döner" dedikleri böyle bir şey olsa gerek!

Kaptan konuşuyor

Dünyanın en güzel arşividir! İstediğiniz kadar geriye gidersiniz! Türkler dedelerinin dedesini bilmezken bu adamlar attığımız her adımı ve şeceremizi bilirler.

Kaptan konuşuyor!

Çok ama çok değer verdiğim bir dostum var. Ortalarda sık görünmez. Geçtiğimiz hafta uğrayıp kayboldu.

Yaptığı işin KAPTANIDIR! Değişik ve farklı bakar! Kimselerin İLGİ göstermediği alanlarda büyük büyük yırtıklar ve gizemler bulur!
Eee, kaptan olmak kolay değil ne de olsa!
Uzaklardan dün ulaştı!

Yerini sordum, söylemedi! "Uzak işte, ne soruyorsun Allah aşkına!" diyerek kestirip attı! Aramaz sormazdı! Belli ki bir mesajı vardı...
Uzun uzun konuştuk!

Sonra sohbet benim de üzerinde pek durmadığım bir konuya gelip dayandı...

Ben sustum, o konuştu... Rakamlar verdi. Gözden kaçan ayrıntıları paylaştı...

Ben sadece dinledim. Görüşme bittiğinde ilginç bir tablo vardı ortada.

BEĞENDİM!

Bakalım siz de hoşlanacak mısınız!
İşte söz KAPTAN'da!

Senin deyiminle BARONLAR, yani KÜRESELCİLER, her yerdedir!
Bunların merkezi Londra'dır! İrlanda aktarmalı gelmişlerdir! Geldikleri yeri de ele geçirmişlerdir.

Her yerde oldukları için bizi yakından izlerler. Doların üzerindeki iki gözle takip ederler! Yeşil yiyip, yeşille büyürler. Geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan "KREDİ KARTI KULLANMAYIN" dedi.

Aslında çok ama çok önemli bir uyarıydı.

Ne basın ne de sen anladın!

Bu kadar hayati bir konu tek sütun haber olmadı. Çünkü bir çift gözle dünyayı gözleyen adamlar, yani BARONLAR, kim nereye, ne harcar, ne kadar harcar, ne kadar elektrik yakar, ne kadar su içer, ne kadar doğalgaz kullanır, arabasıyla ne kadar kilometre yapar, çocuklarına nereden alışveriş yapar, nereden yedirir-içirir, özel zevkleri nelerdir, sevgilisine ne alır, doğum günlerini nasıl kutlar gibi onlarca sorunun cevabını VİSA ve MAESTRO ile bulurlar!

Yani kredi kartları dünyada hiçbir istihbarat şirketinin ulaşamayacağı, erişemeyeceği ve toplayamayacağı bilgileri bir araya getirir ve biriktirir!

Dünyanın en güzel arşividir! İstediğiniz kadar geriye gidersiniz! Türkler dedelerinin dedesini bilmezken bu adamlar attığımız her adımı ve şeceremizi bilirler!

Kimin paraya ne kadar ihtiyacı olduğu bilgisi bunlar için ayrıca önemlidir! PARA ile açarlar her kapıyı...
Herkesin gizli bilançoları bunların elindedir!

Her ülkede, daha doğrusu önem verdikleri yerlerde, PATRONLAR yaratırlar! Bizde de vardır!

Hatta bazıları şimdi Ankara'dan randevu alabilmek için sırada beklemektedir!

Sanayicileri fason işletmeler, patronları da genel müdür kıvamında kullanan bir sistemdir bu! Onların istemediği hiçbir parayı kimse kazanamaz!

Sıradan insanlar ise sade birer memurdur!

Standart e-bilet uygulaması bile güvenlik değil KONTROL amaçlıdır!
Ordularla, ajanlarla, dosyalarla, dökümanlarla, uğraşmazlar!

Emtia fiyatlarının ve talebin ne zaman, nerede, nereden yükseleceğini, senden daha iyi bilip, fiyatların dolar olarak organize edildiği sistemde, üreticinin "istem dışı" kazancı mümkün değil!
Yani KAR onların tekelinde!

Milyonlarca insanı Visa ve Maestro ile kontrol eden sistem "İNSANLAR neyi merak ediyor, neyi sorguluyor, ne alıyor, ne satıyor?" gibi soruların cevabını da GOOGLE'dan bulup çıkarıyor!

Kredi kartlarını bulan SİSTEMİN yeni DİNİ arama motorudur!

Hatta ona Mehdi gözüyle bakarlar!
Bunu da biçtikleri değerle gösterirler!

Boeing: 104,93 dolar
Chevron: 120,37 dolar
Exxon Mobil: 87,27
General Electric: 23,11 dolar
Hewlett-Packard: 22.52 dolar
Bank of America: 14.17 dolar
IBM: 182,50 dolar
Johnson & Johnson: 86,44 dolar
Nokia: 4,07 dolar
HSBC: 52,94 dolar
Intel Corp: 22.06 dolar
Royal Dutch Shell: 65,35 dolar
JP Morgan Chase and Co:
50.68 dolar
Mc Donald's Corp: 95 dolar
Microsoft Corp: 33.35 dolar Anlayacağın dünyaya yön veren bütün şirketler bu fiyattan HİSSE satarken onların yeni DİNİ Google'ın birim fiyatı 856 DOLARDIR!

Uzak ara en öndedir!

Bunu ben değil Dow Jones ve Nasdaq söylüyor! Bankalarla cebimizden, Google ile evimizden kontrol ediliyoruz! Tabii hiçbirimiz bunu görmüyoruz! "ARAMA" için kullandığımızda bile YAKAYI ELE VERDİĞİMİZİ bilmiyoruz!

Oyun bu!

Kuranlar da BARONLAR ve Columbia, Harvard, Boston, Cambridge, Oxford gibi seçkin okulları ŞEREF listesine girerek bitiren adamları...

Oyunu bozmak için önce anlamak şart!

Vazgeçersiniz, geçmezsiniz ayrı! Ama bilmek durumundasınız!

Kaldırıp çöpe atamasak bile SINIRLANDIRMAKTA fayda var!

Tabii birinin seni izlemesinden rahatsız oluyorsan!
Olmuyorsan hem HARCA hem de ARA!

Kaptan sözünü bitirdiğinde donup kaldım. Cebimizden ve gözümüzden eksik etmediğimiz hayatımızın iki parçasını yerden yere vurdu!

Tespiti düşünmeye değer buluyorum...

Ne dersiniz? Ne de olsa KAPTAN!

Bir bildiği vardır!

Ergün Diler

Yeşil'in Gücü

Ama artık Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı da listelerinde! Çünkü kasasında ne kadar PARA tuttuğunu kimse bilmiyor!BAŞÇI, CUMA'ya kadar bunlara süre verdi! "Eşi başörtülü" diye önü kesilen BAŞÇI, darbeyi indirmek için geri sayıma başladı!


Yeşil'in Gücü

Bugün yaşadıklarımız geçmişten kalan faturalardır! Biz tarihi gerçek yönleriyle öğrenmeyip ezberlediğimiz için çok yanılırız! Hala Çanakkale Savaşı'nı Kurtuluş Savaşı'nın bir sahnesi sanan çoktur! Ezber böyledir! İstenilen öğretilir! Akıl devredışı kalınca adamlar istedikleri gibi gelip at oynatırlar!

Oysa Osmanlı 600 sene kılıçla olduğu kadar aklıyla var oldu! Onların aklına yenilmeye başlayınca çöküş geldi!

Hançer sırtımıza 93 HARBİ olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı'nda saplandı!


İttihat ve Terakki'nin doğduğu MASON LOCALARINI kontrol eden Londra hem yukarıdan hem aşağıdan Osmanlı'yı çürütmeye başladı.

Bir yandan gizli ilişkilerle toprakları kuşatıyor bir yandan da denizlerde sınırlama harekatı yapıyordu! Kıbrıs'ı kiraladıktan sonra Ada'ya BİRLEŞİK KRALLIK adına bir VALİ geldi! Düne kadar Ankara'da buna benzer biri vardı! Bir ayağı Musevi lobisinde bir ayağı Londra'da olan biri...

Biz bunlara KOMİSER diyorduk!
Yüksek rütbeli kişilerdi bunlar!
Apoletlerini biz bilmezdik!
Bildiklerimizden değildi çünkü!

Osmanlı, Almanya'nın yanında Dünya Savaşı'na girince İngilizler ADA'yı ilhak edip VALİ tayin etti! LOZAN'da bunu tanıdık! İlhak resmen tanınınca ardından Kıbrıs Crown Colony olarak ilan edildi, biz de konsolos gönderdik!

Sorun bizim başımızdaydı ama tepişenler farklı güçlerdi!
İngiltere'nin bu ön almasından sonra Ruslar ORTODOKS KİLİSESİ'ni kullanıp Rumlar'ı kışkırttı! 1950'de referandum yapıldı.

Rumlar, ENOSİS'e yani Yunanistan'la birleşmeye büyük çoğunlukla "evet" dedi. Bunu destekleyen EOKA da silahlı eylemlere başlayıp ADA'daki İNGİLİZ hakimiyetine saldırdı!

Londra, Kıbrıs'ı elinde tutmakta zorlanırken bir anda TÜRK-RUM çatışması çıktı!

6-7 Eylül olayları aradaki düşmanlığı tavan yaptırdı! Artık iki millet için birbirinden başka düşman yoktu!

Mücadele Kıbrıs'ı esir aldı! İki taraf çarpışırken İngilizler şimdi ellerinde tuttukları iki ÜSSÜ alıp kenara çekildiler!

Bu iki üs AĞROTUR ve DİKELYA idi! Üsler bağımsız toprak gibiydi! Adeta devlet içinde devletti! Komutanı da devlet başkanı... Kağıt üzerinde BAĞIMSIZ olması düne kadar Ankara'yı ilgilendirmiyordu!

Çünkü yine günlük düşünüyorduk! "Sembolik" diye geçiştiriyorduk! Ancak son iki yılda bölgenin zengin doğalgaz yataklarına evsahipliği yapınca iş değişti! İngiltere hemen üssü koruma altına aldı!

2011'de de şimdi olası Suriye operasyonuna hazırlık amacıyla kendi ÜS SINIRLARINDA bir tatbikat gerçekleştirdi! Adı da "Kıbrıs Aslanı"ydı! "Ağrotur karasuları" deyimi diplomatik lisana geçen yıl yerleşti!

10 bin kişinin yaşadığı üsler artık ayrı ve bağımsız devlet gibiydi! Hem GAZ zengini hem de bölgede her yere operasyon yapacak kadar yakındı!

Libya'ya yapılan hava saldırıları buradan kalkan uçaklarla yapılmıştı! İngiltere'nin AKDENİZ'deki uçak gemisi bu iki üs dolayısıyla Kıbrıs'tı!

Son üç gündür bu iki ÜSSE inen uçakların sayısı belli değil! C-130 nakliye uçaklarının ne taşıdığını bilen yok!

Adriyatik'teki gemiler hızla Kıbrıs'a akıyordu! Donanmanın amiral gemisi olan HMS Bulwark da Suriye açıklarına gelmişti... İngiliz donanması geleneklerine sonuna kadar bağlıdır! Deniz onlar için her şeydi!

Bazı aklıevvellerin sembolik dedikleri Kraliyet ailesi her şeyin içindedir! Bunun en güzel örneği gemilere verilen isimlerdir!

1789'dan beri HMS yani tahtta kral olursa "His", kraliçe olursa "Her" olacak şekilde "H.. Majesty Service" yani majestelerinin hizmetinde ifadesi yer alır!

Bunlar 93 HARBİ ile girdikleri Kıbrıs'tan başka bir oyun çıkarma derdindeler!

Suriye'ye yapılacak operasyondan sonra ülke bölünür mü bilemem ama denize yakın bir BÖLGEDEN kesinlikle bir ayrıcalık alacaklar! Bir ya da birkaç noktayı kendilerine bağlayacaklar! ÜSLERDEN çizilen çizgiyle İNGİLİZ GÖLÜ oluşturacaklar!

Bunu iki nedenle yapacaklar!

Ya Kürtler'i kendilerine bağlayıp Kuzey Irak'tan petrolü ve gazını Akdeniz'e buradan indirmek için, ya da Ceyhan'a inen Kürt gazı ve petrolünü Akdeniz'de kontrol etmek için!

İki şartta da kaybeden Ankara olacak!

Hesapları bu! Biz Suriye ile uğraşırken EKONOMİK olarak geldiler! Doları, euro'yu uçurdular! Asla tek "sorti" yapmazlardı! Dikkat dağıtıp hedeflerine yönelirlerdi! PKK da piyasalar da sınırlar da karışık!

Bir el gelip çevreyi karıştırdı!

Obama daha ne olup bittiğini anlamadan Almanya'yı da aralarına alan AVRUPALI İHTİYARLAR bölgeye çöktü!

Baronların sesi bir ŞİRKETE yapılan baskından sonra iyice çıkmaya başladı!

Gezi'de kendilerine destek verenleri koruma altına aldılar!

Erdoğan hedeflerinde! Bu sır değil.

Ama artık Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı da listelerinde! Çünkü kasasında ne kadar PARA tuttuğunu kimse bilmiyor!

BAŞÇI, CUMA'ya kadar bunlara süre verdi! "Eşi başörtülü" diye önü kesilen BAŞÇI, darbeyi indirmek için geri sayıma başladı!

Geçtiğimiz hafta sonu Amerika'da Jackson Hole toplantısında bunları ilgililerin yüzüne söyledi!

Her yerden geliyorlar ve gelecekler!

Düne kadar PARAMIZ yoktu!

Şimdi ise kasalar dolu!

BENJAMİN'le hepsi defedilecek!

Bu da YEŞİL'in gücü

iMZA: Gazi M. Kemal 16/17.8.1931 Yalova (ibretlik mektup)

M.Kemal'in ''İKRA BİSMİ RABBİKE'' (Türkçe meali:"Rabbinin adıyla oku".) ayeti ile ilgili şok ifadeleri !.. (KENDİ EL YAZISIYLA) (Kemalist Kaynaklı Paylaşım)


Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Yüksek Başkanlığı'na
[Mektubumuza açıklamadır]

"Mektubumuzda heyetinizin gözlemine çok şeyler arz olunduğunu zannederim. Bu görüşleri içeren mektup yazılıp zarfa konulduktan sonra çok önemli olduğu düşüncemizde bir defa beliren noktaları dikkatinize sunmayı önemli gördük. Son senelerde Istanbul'da yayınlanan gazetelerde Roman diye okuduğumuz bazı tarihi eserler vardır ki, bunlar şüphesiz yüksek heyetinizin gözleminden kaçmış değillerdir; Bu roman sayfaları bence gerçek tarih belgelerinin yorumudur; bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle açıklanabilir. Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; "Ikre, Bismi, Rabbi **safsatasını**" esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa

Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler Islam'dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel görmediler. Yazacağınız Islam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli
görürüm." diye devam eden mektup.

iMZA:
Gazi M. Kemal
16/17.8.1931
Yalova
(Yalı ova)

KAYNAK:

Atilla Oral, Atatürk'ün Sansürlenen Mektubu, (80 Yıl sonra ilk kez, kendi el yazısıyla, sansürsüz!...), Demkar
Yayınevi/Tarih Dizisi, Istanbul 2011, 1. Basım, sayfa 61. Orijinal el yazısı; sayfa 75.



Tutuklanan 143 kişinin 8'i meydanda asılarak idam ediliyor

Rize Ulu Cami imamı Hafız Şaban Hoca, namazdan sonra cami etrafında toplanan kalabalığa; "Biz akaid-i diniyeye hizmetkârlık ve bağlılık isteriz. Inanmayan inanmasın fakat inananlara zulm edilmesin! Tek istediğimiz sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapkayı giyenler giysin ama giymeyenler hapse atılmasın!" hitap etmiş. Sonra da kalabalık köylülerle birlikte hükümet konağına doğru yürüyüşe geçmişler. Hakimiyeti Milliye gazetesine göre, isyancılar-direnişçiler hükümet konağını ele geçiriyorlar. Ankara hükümeti Rize üzerine büyük bir askeri kuvvet gönderiyor. Rivayete göre üç gün süren halkla asker arasındaki çatışmada yüzlerce köylü hayatını kaybediyor. Bölgeye hemen gezici-seyyar Istiklal mahkemesi yetişiyor.

Bir gün içinde ve tek celsede temyizi, itirazı ve avukatı olmayan Mahkeme kararını veriyor: "Bunlar Islam devleti istiyorlar. Hilafeti istiyorlar ve kendi şer düşüncelerine halkı da alet ediyorlar!"

Tutuklanan 143 kişinin 8'i meydanda asılarak idam ediliyor. 17 kişiye on beşer yıl ağır hapis ve

diğerleri para ve dayak gibi hafif cezalara çarptırılıyor. Rize meydanında asılarak şehit edilen 8 insan: Ulu Cami imamı Hafız Şaban Hoca, Mahalle Muhtarı Yakup Çavuş, Islahiye imamı Hacı Hasan Efendi, Belediye bekçisi Kadir Ağa, Rize Asliye Ceza Mahkemesi Başkatibi Hafız Osman Efendi ve kardeşi Avukat Hulusi Bey, Rize Merkez Cami imamı Hafız Kamil, Rize'nin saygın ailelerinden Peçelioğullarından Mehmet ve Ahmet Arslan Çavuş kardeşler, Kamburoğlu Hafız Mehmet ve Naksi şeyhlerinden Numan Sabit Efendi. Rize'nin Güneysu nahiyesinde Sabit Tarakçıoğlu... Itibarlı, sevilip-sayılan, kafası ilim, kalbi vecd dolu bir vaiz, halka din nazarında şapkanın mahiyetini izah ediyor. Heyecanlanan halk, camiden çıkıyor ve soluğu karakolda alıyor. Karakoldaki onbaşı bu heyecanlı kalabalığa "Haklısınız valla ben de sizdenim!" diyor ve başındaki şapkayı çıkarıp yere çarpıyor. Güneysu ahalisi Rize istikametinde yürüyüşe geçiyor. Yolda bazı nasihatçıların etkisiyle dağılıyorlar, kalabalık biraz zayıflıyor. Ancak cıvar köylerden katılımlarla çoğalan kalabalık Rize'ye varıyor. Rize Valisi Hurşit Bey Ankara'ya telgraf çekiyor. "Rize ayaklanmışır. Acil tedbir!"

Halbuki "Şapka giymeyeceğiz!" diye yürüyen, çoğu da seyircilerden oluşan ortalama yüz kişilik bir kalabalıktır şehir merkezine gelenler. Ankara telaşa kapılır. Bir zamanların Hamidiye zırhlısı Rize'ye gelir ve topları ateşleyerek havaya ihtar atışları yapar. Halk korkuyla sindirilir. Istiklal Mahkemesi sekiz idam kararı alır ve hemen infaz eder. Toplu kelime-i şehadetler arasında ilk asılan Vaiz Sabit Tarakçıoğlu, köy muhtarı Yakup Peçe, Mehmet Peçe, Arslan Peçe, köy bekçisi Kadir Koliva, Hafız Şaban Koliva, Hasan Külünkoğlu ve Mehmet Kamburoğlu.

Sabit Hoca gece yarısı bütün mahkumları uyandırdı. "Kalkın-kalkın abdest alın namaza duralım. Birkaç saat sonra Rabbimize kavuşacağız!" Az sonra Allah'a kavuşacaklarını bilenlerin bir müjde saadeti içinde namazlarını kılıyorlar. Kelimei Şehadetle sehpaya yürüyenleri astıktan sonra rastgele atıldıkları çukurlar içinde kumluğa gömüyorlar. Cesetler çalınmasın diye başlarına süngülü nöbetçiler dikiyorlar. Ancak üç ay sonra gece cikartilmak şartıyla ailelerine cesetleri alma izni veriliyor. Çürümeyen cesetleri kilimlere sarıyor ve sırıklara takılı olarak köylerine götürüyorlar. Aylar sonra da olsa geciken cenaze namazlarını kılıyor ve hüzünle defnediyorlar.

Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri, Diyarbakır ve Sivas şehirlerinde millet şapkaya karşı tavır alınca adı geçen bu şehirlerde seyyar Istiklal mahkemeleri kuruluyor. Birer acımasız infaz mangası gibi çalışıyorlar. Maraş'ta Cami-i Kebire sığınan şapka karşıtı direnişçiler camide kursuna diziliyorlar. 


KAYNAK;
(Mehmet Sılay / İskilipli Atıf Hoca)


1 Eylül 2013 Pazar

İlkokulda bile içimiz-dışımız slogan olmuştu en buyuk turk

En büyük Türk

Sevgili dostlarım…
Zaman zaman sözkonusu ettiğim ilkokul Başöğretmenim var ya: Atatürk’le Sultan Vahideddin’i karşılaştırmayı pek severdi.
“Dinleyin çocuklar” diye başlardı, “Sultan Vahdettin kendi çıkarı için vatanını satmıştı. Atatürk pusulasız çürük Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkıp vatanı kurtarmasaydı, şimdi yabancıların egemenliği altında inim inleyecektik.”
Azıcık soluklandıktan sonra, devam ederdi: “İşte bunun için çocuklar, Atatürk tarihimizin en büyük komutanıdır.”
Bir solukta malum sloganı atardı önümüze: “En büyük Türk Atatürk!”
İlkokulda bile içimiz-dışımız slogan olmuştu ya, itiraza hakkımız yoktu.
Bunu, yeni şeyler öğrenmenin heyecanıyla babama aktardığımda, sordu:
“Osman Gazi, hiç yoktan Osmanlı Devleti’ni kurdu mu?”
“Kurdu” dedim.
“Fatih, İstanbul’u fethetti mi?”
“Etti.”
“Yavuz Sultan Selim o zamana kadar geçilemeyen Sina Çölü’nü geçip Halife oldu mu?”
“Oldu.”
“Ama hiç biri ‘en büyük Türk’ olamadı.”
Ne bileyim? Demek ki, hiç yoktan devlet kurmakla en büyük olunmuyormuş; İstanbul’u fethetmekle en büyük olunmuyormuş, Sina Çölü’nü geçmekle, Viyana kapılarını zorlamakla en büyük olunmuyormuş!..
Başöğretmenim öyle diyor! Meğer okulun bahçesine bir büst dikmeyi kafasına koymuş, bizi gaza getirmeye çalışıyordu.
Daha önce bu işin parasını halka yüklemeye çalışmış, cami imamından Cuma namazından sonra cemaatten para toplamasını istemiş, ama imam, “Halk heykele para vermez” diyerek yan çizmişti.
O gün sınıfa barut gibi girdi. Girer girmez de patladı:
“Camiin minaresine, boyasına, duvarına para veriyorlar da Atatürk heykeline neden vermiyorlar? Bunlar Cumhuriyet düşmanı!”
Bahsettiği insanlar babalarımızdı. İçime sindiremedim. Cumhuriyetle büstün ne ilgisi olduğunu sordum.
“Var” diye bağırdı, “Cumhuriyet demek Atatürk demektir! Camiler de Atatürk’ün sayesinde açıktır. Atatürk olmasaydı İngilizler çoktan camilere çan takmıştı.”
O gün mantıklı gibi gelmişti, ama bugün çok mantıksız geliyor. Zira İngiliz işgali üç yıl sürdü. Bu süre içinde yayılmaya çalışmadılar, İstanbul’da kaldılar. Hiç bir camiye de çan takmadılar. Belli ki, bunun için gelmemişlerdi. Üç yıl sonra merasimle bayraklarını indirip gittiler. Hâlbuki onlarla hiç bir cephede savaşmadık. Hiç bir meydan savaşında onları yenmedik.
Bundan şöyle bir soru çıkar: Neden geldiler, niçin gittiler?
“Neden geldiler?” sorusunun cevabı, “Giderken ne götürdüler?” sorusunun cevabını bulmaya bağlı.
Hatırlayalım: İşgali kaldırıp İngiltere’ye dönen gemilerin birinde halife/padişah Sultan Vahideddin vardı.
İngiltere yıllardan beri hilafetin kalkmasını istiyordu. Çünkü İslâm dünyasının üzerindeki emellerini gerçekleştirmeye halife en büyük engeldi. Önce saltanat bitti, ardından hilafet gitti, biz sağ, İngiltere selamet!
Halktan istediğini alamayan Başöğretmenim, bize yüklendi: Bir hafta içinde her öğrenci iki lira getirecekti.
Babam evde yoktu. Gemisiyle bilmem nerelere gitmişti yine. Annem ise konuya hiç sıcak bakmadı. Üstelik beni azarladı. Az daha dayak yiyordum.
Bereket versin, bir süre sonra Başöğretmenim de büst dikmekten vazgeçti. Sanıyorum Milli Eğitim Müdürlüğü’ne mevzuu açmış, ama yüz bulamamıştı: “Böyle bir uygulamamız yok” filan denmişti.
Benim çocukluğumda her okulun bahçesinde ve şehir meydanlarında büst/heykel yoktu zaten.

Yavuz Bahadıroğlu - Yeni Akit (2012-02-14)



Sizi uyararak size iyilik ediyorum.

Devlete ve Cumhuriyete Karşı Değilim; Bozuk Düzene, Kirli Sisteme Karşıyım

SEKSEN yıldan beri Türkiye bu kadar serbestlik, hürriyet görmedi. Eskiden birçok konu ve mesele dile getirilemiyor, yazılamıyordu. Bir müddettir tabuların çoğu yıkıldı, serbestlik sınırları çok genişledi.
Şu anda sisteme karşı en büyük muhalefeti Taraf gazetesi ve Altan kardeşler yapıyor. Altan kardeşlerin dinle dindarlıkla ilgileri yok ama mücadelelerinde -onları destekliyorum, kendilerini tebrik ediyorum.
Aslında bu muhalefeti Müslümanların yapması gerekirdi. Bir kısmı yapmıyor, yapmak istemiyor; bir kısmı da gereken şekilde ve güçte yapamıyor.
İslâmî kesimde artık bir Ord. Prof. Ali Fuad Başgil yok, bir Üstad Necip Fazıl Kısakürek yok. Değerli kimseler var ama bu ikisinin yeri boş kalmıştır. Onlar ağır toptu.
Bendeniz bir Müslüman olarak devlet karşıtı, devlet düşmanı değilim. Muhalefetim devlete karşı değil; sistem mi dersiniz, düzen veya rejim mi dersiniz ona karşıdır.
Cumhuriyet ile de bir zorum yoktur. Ancak gerçek cumhuriyet istiyorum.
Sabataycı cumhuriyeti istemem, Ergenekon cumhuriyeti istemem, oligarşik cumhuriyet istemem.
Gerçek cumhuriyetin özellikleri nelerdir?

Birincisi: Müslüman halk çoğunluğuna karşı olmayacak, onun emrinde olacak, ona hizmet edecek.
İkincisi: Millî kimlik ve kültüre saygılı olacak, onların ayakta durması, güçlenmesi, yücelmesi için çalışacak.
Üçüncüsü: Âdil olacak.
Dördüncüsü: Bozuk düzenle, yanlış sistemle, miadı geçmiş resmî ideoloji ile özdeş olmayacak.
Beşincisi: Ana prensibi fazilet/erdem olacak.
Altıncısı: Temiz ve saydam olacak; kokuşma ve pisliğe bulaştırılmamış -olacak, bu konuda kendisini koruyacak, temiz kalacak.
Son aylardaki en büyük gelişme, artık ordunun başındaki zatların da açıkça ve cesaretle tenkit edilebilmesidir -. Eskiden bu kesinlikle yapılamıyordu.
Bugün ülkemizde halkın yarısına yakın kısmının oyları ile işbaşına geçmiş bir iktidar var ama muktedir ve şeffaf değil.
Ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı hanımlarını ve çocuklarını alıp da Ankara ve İstanbul orduevlerinde bir akşam yemeği yiyemiyorlar.
GATA askerî hastanesindeki bir hastayı ziyaret edemiyorlar.
Böyle iktidar olur mu? Bu, iktidar değil, adem-i iktidardır, iktidarsızlıktı -r.
Gerçek cumhuriyet için en büyük tehlike ve yaygın ve yoğun hale gelmiş kokuşma, yolsuzluklar ve pisliklerdir. Türkiye'miz maalesef bu bakımdan temiz bir ülke değildir. Uluslararası saydamlık raporunda (2008) ülkemizin notu, 10 üzerinden 4.1'dir, yani geçerli not alamamışız. Niçin? Çünkü ülkemiz bin türlü çetenin ve mafyanın vurgun, talan, soygun, çalıp çırpma, rantçılık, hortumculuk, malı götürme alanı haline gelmiştir.
Türkiye'nin uluslararası temizlik ve şeffaflık notu 10 üzerinden 7 ve daha fazla olmadıkça gerçek cumhuriyetin varlığından söz edilemez.
Ülkemizdeki pisliklerle mücadele edebilmek için birtakım zarurî şartlar vardır:
(1) Pislik adamlardan ve çetelerden daha cesur olmak.
(2) Son derece güçlü ve yüksek seviyede bilgi ve kültür sahibi olmak.
(3) Ahlâklı, faziletli olmak.
(4) Bilge olmak.
Maalesef sahte İslâmcıların bir kısmı, bozuk düzenin rantlarını yiyebilmek, haram kazançlarını alabilmek, necis kemiklerini yalayabilmek için İslâmî değerlere sırt çevirmişlerdir. -Bu hain kimseler Müslüman camianın yüz karalarıdır.
Müslümanların devlete ve cumhuriyete sahip çıkmaları, bozuk düzene ve sisteme karşı (yıkıcı olmamak şartıyla) en etkili ve amansız mücadeleyi vermeleri gerekir.
Kindar ve Kıskançmışım...
"Adam oturmuş, rahatı yerinde, sabahtan akşama kadar vaazi-nasihat eyliyor...müslü -mana, kafirden daha çok saldırıyor... içindeki kini ve kıskançlığı yaşlandıkça artıyor... artıkça batıyor, battıkça saçmalıyor... nefret aslında aciziyetinin açıklaması..."
Yukardaki satırlar bir vatandaşın"Mukaddes Emaneti Koruyalım"başlıklı yazıma karşı tepkisini dile getiriyor. Bendeniz bayram haftası diyorum, o sandal tahtası diyor.
Bendeniz"Ehl-i Kitab ile Müslümanlar arasında Âmentü konusunda ittifak yoktur"diyorum. O, benim için"Müslümana kâfirden çok saldırıyor... İçindeki kini ve kıskançlığı..." -diyor. Bakın bazı bozuk cemaatler Müslümanları ne hale getirmiştir. Ne akıl, ne iz'an, ne insaf, ne edep, ne mantık bırakmışlar beyinlerini yıkaya yıkaya.
Bir itirazın varsa, bir yanlışı düzeltmek istiyorsan bunu mantıklı ve terbiyeli şekilde yapsana.
Yazdıklarımın kin ve kıskançlıkla ne alakası var?
İslâm dini kumaş, birileri makas, keyflerine ve hevalarına göre kesip biçecekler ve kimse karışamayacak, kimse itiraz edemeyecek. Böyle şey olur mu?
Tenkitler, itirazlar nasıl çürütülür? İlim ile, bilgi ile, mantık ile... Sizde bunlar yok mudur?
Tekrar ediyorum:
* Teslis inancı ibrahimî değildir.
* Tevhid inancı ile Teslis inancını bir tutmak küfürdür.
* Müslümanlar BÜTÜN Peygamberlere iman ederler. Peygamberlerin en büyüğü olan Hâtemü'l-enbiya -Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi inkâr ve tekzib edenler (yalanlayanlar) -kâfirdir ve onlar asla ehl-i necat ve ehl-i Cennet değildir.
* Kur'ân'a iman etmeyenler kâfirdir.
* İslâm'ı hak din ve nizam olarak kabul etmeyenler kâfirdir.
* Rühbanları (din adamlarını, din büyüklerini) erbab (rabler) haline getirip putlaştıranlar kâfirdir.
*"Kızları Hz.Lût aleyhisselamı sarhoş ettiler ve kendini bilmez iken onunla yatıp gebe kaldılar"iftirasını kutsal metin olarak kabul edenler kâfirdir.
* Harbî ve saldırgan kâfirlerden para alanlar, onlarla işbirliği yapanlar haindir.
Şu dediklerine bakınız: Bir papaz, Peygamberimizin -peygamberliğini -kabul ediyormuş ama Müslüman olmuyor, yine Teslis inancına ve Kiliseye bağlı kalıyormuş. Bu papaza kâfir demek caiz değilmiş... Böyle söyleyenler hiç mantık okumadılar mı? Peygamberimizi kabul ediyorsa derhal Hıristiyanlığı bırakıp İslâm dinine girmesi gerekmez mi?Siz bu abuk sabuk beyanlarla kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz? Siz herkesi kör, âlemi sersem mi sanıyorsunuz?
Peygamberimizi Peygamber olarak kabul ediyormuş ama Müslüman olmuyormuş... Sevsinler...
Bana konuyla hiç alâkası olmadığı halde, kindar da deseniz, kıskanç da deseniz, fitne ve fesatçı da deseniz, işin doğrusu benim yazdığım gibidir.
İslâm Allah katında tek hak, gerçek, makbul dindir. İslâm, hak din olmakta ortaklık kabul etmez.
Dinlerarası diyalog dine, imana, vicdana, sağduyuya, insafa, bilgeliği aykırıdır. Müslümanlara kurulmuş bir tuzaktır.
İmanını, dinini ebedî saadetini korumak isteyenler bu tuzağa düşmesinler.
Bendeniz kindar ve kıskanç değilim ama siz bu sapık inançlarla mürted olmak tehlikesi ile karşı karşıyasınız.
Sizi uyararak size iyilik ediyorum.

Mehmet -Şevket Eygi        Pazartesi, Ekim 27, 2008