cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2013 Perşembe

REFORMLAR Paketinde Niçin Sünnî Çoğunluğun Hakları Yok?

Eksik Demokrasi
REFORMLAR paketinin içinden Sünnî çoğunluğun din, inanç, inandığı gibi yaşamak hürriyeti konusunda ümit ve temenni ettiğim maddeler çıkmadı.
*Cumhuriyetin ilk yıllarında kapatılmış olan İslam Medreselerinin tekrar açılması. Medreselerin kapatılması insan haklarına, millî kimliğe, millî kültüre, din hürriyetine vurulmuş çok büyük bir darbeydi. Heybeliadada’daki Rum Ortodoks Ruhban Mektebinin açılması planlanıyor da, İslama hizmet edecek ulema ve fukahanın yetişeceği medreselerden niçin hiç söz edilmiyor?
*Tasavvuf tarikatlarının tekrar açılması. Vaktiyle Mason locaları da kapattırılmıştı. Bilahare onlar açıldı ama İslam tekke, zaviye ve dergahları hâlâ kanunla kapalı tutuluyor. Bu büyük bir zulüm değil midir?
*Bin yıllık millî alfabemiz üzerindeki yasakların, Osmanlıca kitap, dergi, gazete çıkartılmasını engelleyen kanunun kaldırılması.
*Şapka Kanunun kaldırılması.
*Diyanetin ya tamamen bağımsız veya özerk hale getirilmesi. Diyanet İşleri Başkanını siyasî iktidarın değil, icazetli Müslüman ulemanın seçmesi.

*Evkaf-ı islamiyenin (İslam vakıflarının) bağımsız veya özerk hale getirilmesi.
*Tevhid-i Tedrisat Kanununun kaldırılması, Müslümanlara Tevhidî eğitim yapacakları bağımsız İslam Mektepleri açma hürriyetinin verilmesi.
*Ayasofyanın, Fatihin vakfiyesine uyularak tekrar cami haline getirilmesi.
*Cuma gününün resmî tatil yapılması. Türkiye Yahudileri cumartesi, Hıristiyanları Pazar günü tatil yapıyorlar da Müslüman çoğunluk niçin Cuma günü tatil yapamayacakmış?
Evet reform paketinde Alevî hakları var da, niçin Sünnî hakları yok?
Ağlamayan çocuğa meme vermezlermiş. On milyonlarca Sünnî haklarını aramıyor, meşru isteklerini bildirmiyor.
Sünnî kesimin çoğunluğu üzerine sanki ölü toprağı serpilmiştir.
Tek bir Ümmet olması gereken Sünniler bin parçaya, hizbe, gruba, sekte, İslamcılığa ayrılmıştır.
Sünnîlerin içine bir sürü casus, ajan, istihbaratçı, provokatör, uyutucu, uyuşturucu, yönlendirici sokulmuştur.
Sünnî çoğunluk, böl parçala hükm et prensibi uyarınca param parça, darmadağınık hale getirilmiştir. Sünnî çoğunluğun ağlayacak, isteyecek, hak arayacak hali bile kalmamıştır.
Mehmet Şevket Eygi Sayin Hocam Ellerinizden operim GTD

http://gercektarihdeposu.blogspot.com
REFORMLAR Paketinde Niçin Sünnî Çoğunluğun Hakları Yok?
 http://gercektarihdeposu.blogspot.com

28 Eylül 2013 Cumartesi

25 yıl sonra, yeni bir Halepçe mi?

Batı hâlâ dilsiz şeytan. Kör, sağır ve dilsiz.

Gazze için meydanlardaydık. Sonra “Arap Baharı” denilen olaylar başladı. Sıra Suriye’ye geldiğinde Suriye için meydanları doldurmaya başladık. Şimdi tam da Mısır’daki darbeye karşı meydanlarda iken, dikkatler yeniden Suriye’ye döndü.. 25 yıl sonra Suriye’de yeni bir Halep’çe yaşandı.. Kimyasal silahlarla çoğu kadın ve çocuk, bin beş yüze yakın insan hayatını kaybetti, havadan ve karadan füzelerle yapılan saldırılarda binlerce kişi yaralandı ve yatağa düştü..
11 Eylül’de Newyork’ta ikiz kuleler vurulduğu zaman dünyayı ayağa kaldıran ABD, şimdi yüz binlerce insan toprağa düşerken, kör sağır ve dilsiz..
Bu süreçte en can alıcı gerçek ise, İran yönetiminin ve Hizbullah’ın eli kanlı Nuseyri Esed rejiminin yanında yer alması.. Bu cinayete ortak olmalarını haklı gösterecek hiçbir şey yok.. Varolan sorunların çözümü de bu yolda değil..
Esed’in Saddam’dan ne farkı var.. Ya da Sisi’den.
Birileri de çıkmış, “İsrail niye Suriye’ye saldırıyor” diyor, İsrail saldırıyorsa sanki bizim sahip çıkmamız gerekiyormuş gibi.. Kaldı ki, İsrail Suriye’nin ÖSO’ya karşı kullandığı silahları

vurmuyor. İran’ın Irak üzerinden Esed’e ve Hizbullah’a gönderdiği silahlardan, Suriye üzerinden Lübnan’a taşınmaya çalışılan silahları, bir gün kendine karşı, ya da Lübnan’daki İsrail yandaşlarına karşı kullanılmasından endişe ettiği için vuruyor.. Yoksa İsrail Esed’in cinayetlerinden memnundur..
İran yönetiminin Suriye politikasını eleştirince bunu Şii düşmanlığı şeklinde yorumlayanların bu yorumlarını anlamakta güçlük çekiyorum.. Nasıl yeri gelince Türkiye’de, ya da Mısır’da, başka İslam ülkelerindeki iktidarları tasarrufları nedeni ile eleştiriyorsak, İran’ı da eleştirebiliriz.. İran Erdoğan’ı eleştirince, bu neden Sünni düşmanlığı gibi anlaşılmıyor mesela.. Suud yönetimini eleştirirsek, “Selefi düşmanlığı” mı yapmış oluruz!
İran yönetimi Esed rejimine arka çıkarak, İmam Humeyni’den bu yana kazandığı ne varsa hepsini kaybetti Sünni dünyada! Ali Şeriati’nin eserlerinde anlatılanlarla bu günki İran yönetiminin yaptıkları arasında bir benzerlik yok bugün.. Dün İran-Irak savaşında, Halepçe’de safını belirleyip meydanları dolduranlar bugün İran yönetimine karşı.
İran yönetimine karşı duyulan öfke, biraz da daha önce duyulan güven ve saygı ile ilgili.. Humeyni’nin ya da Ali Şeriati’nin mesajlarından yola çıkılarak böyle bir sonuca ulaşılabileceğini hiç düşünmemiştik.
Her İranlı böyle düşünmüyor kuşkusuz.. Ama sesi çıkanların yükselen sesi başka şeyler söylüyor bize! Onun içindir ki, İran’da gençlik başka yerlere savruldu. Onun için Cuma namazları eskisi gibi kalabalık değil. Onun için örtünme sadece bir aksesuvar seviyesine geriledi..
Gece yarısı anneler bebeklerinin cesetlerini toplarken, Mısır diktatörleri Mübarek’i kurtarmak için hazırlık yapıyorlardı. Ve sabah olduğunda mahkeme kararını açıkladı ve Mübarek serbest bırakıldı. Mursi ise hâlâ tutuklu! Bu hainler insanlığın vicdanı, aklı ve zekası ile dalga geçiyorlar..
Mursi’ye karşı, İhvan’a karşı Tahrir’e çıkan geri zekalılar şimdi batılıların kurguladıkları diktatörlük rejimi ile ilgili fabrika ayarlarına geri döndüler..
Mısır konusunda İsrail’i suçlayan demecinden dolayı Türkiye’yi kınayan ABD hâlâ darbeye darbe diyemiyor..
Batı hâlâ dilsiz şeytan. Kör, sağır ve dilsiz.
Bize demokrasi dersi verenlerin, bize insan hakları ve hukuk devleti dersi verenlerin. Bize adına ılımlı İslam dedikleri, batı standartlarına indirgenmiş bir din biçmeye çalışanların haline bakın.. Ve bunların peşine takılanlara bakın.
İçimizdeki Ergenekoncular, birtakım beyinsizler, bugünki iktidarı devirip, Türkiye’yi Suriye’ye, Mısır’a çevirmeye çalışırken onların peşine takılıp ahkam kesenlere bakın!
Kılavuzu karga olanın burnu pislikten çıkmaz.. Evet biz adalet, barış, özgürlük, katılımcı, çoğulcu ve şeffaf, insan haklarına saygılı bir hukuk devleti istiyoruz. Ama alın; oltaya taktığınız yeme benzeyen, altın tas içinde bala karıştırıp sunduğunuz zehrin içindeki demokrasinizi başınıza çalın..
Hâlâ kendi kavram ve kurumları ile kendilerini yüceltmemizi ve düşünce yapımızı batı değerler sistemi ile formatlamamızı istiyorlar..
Batının demokrasisi helvadan bir put! Oltaya taktığı bir yem! Bir makyaj malzemesi.
Alın demokrasiniz de sizin olsun, liberalizminiz de, laikliğinizde. Biz adalet, barış ve özgürlük istiyoruz ve bu değerleri savunmak için de batıya ihtiyacımız yok! Aksine batı tarihi, bu değerleri yok etmek için verdiği savaşlarla aklımızda.. Kızılderililer, kara derililer, sarı derililer, 1. Dünya savaşı, 2. Dünya savaşı, soğuk savaş. Irak, Afganistan, Filistin!
LA diyoruz.. LA.. LA.. Hayır!. Haksızlıklar karşısında susan ve zalimlere yardım eden dilsiz şeytanlar için yaşasın cehennem ve onlara destek veren, onlarla işbirliği yapanlar için.. Çağdaş Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Belamlar, Firavunlar ve Karunlar için “Lanetullahi Aleyh!” diyelim. Selâm ve dua ile..


insan haklari Madde 2
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


Akit
Abdurrahman Dilipak

14 Eylül 2013 Cumartesi

NE TÜR REZİLLİKLER DÖNMÜŞ DOLMABAHÇE SARAYINDA

ATATÜRK İÇİMİZDE YAŞIYOR DİYENLER OKUMASIN

Latife Hanım'ın kızkardeşinin torunu Mehmet Sadık Öke, Atatürk'ün 9 Kasım'da öldüğünü söylemiş. ("Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor" diyecekler bu yazıyı hiç zahmet edip okumasınlar.) Sayın Öke 44 yaşında. Bu iddia, birinci elden tanıklık değil, aile içinde konuşulanlardan ve herhalde Latife Hanım'ın kızkardeşi, anneannesi Vecihe Hanım'dan duyduğu bir şey...
Dört ay önce yayınlanan çarpıcı bir kitabı fırsat bulup da ancak okuyabildim:
"Teyzem Latife"... Yazar Fatih Bayhan'ın Mehmet Sadık Öke'yle yaptığı bir"nehir-söyleşi"... Bu tür kitaplar, çok rahat ve hızlı okundukları için son yıllarda çok moda.


ATATÜRK'ÜN BOŞANMA SÜRECİ
Öke, Atatürk'ün Latife Hanım'la evliliği ve boşanması konusuna birçok müthiş ayrıntı getirmiş.



Örneğin Fikriye Hanım'ın intihar etmediğini, Rusuhi Bey tarafından vurulduğunu buradan öğrenebilirsiniz. (Fikriye Hanım, terkedilmenin acısıyla, hem Atatürk'ü hem eşini vurmaya gelmiş Çankaya'ya, önlemişler.) Daha başka Çankaya dedikodularına hiç girmeyelim: "Bir süre köşkte kalan" dansöz Refet Süreyya Hanım (Fahrettin Altay'ın hatıralarında varmış)... Kadın kılığına girerek dans eden garson Saip...
Bir de Fransız şarkıcı Yvonne Vincent olacaktı yahu, Refii Cevat'ın (Ulunay) yazdığı...

ATATÜRK 10 KASIM'DA DEĞİL 9 KASIM'DA ÖLDÜ
Geçelim bunları. Sayın Öke, Atatürk'ün sanıldığı ve hep bilindiği gibi 10 Kasım'da değil, 9 Kasım'da öldüğünü, "son bir hafta boyunca süren pazarlıkların son gün yoğunlaşarak anlaşmaya varılması üzerine 10 Kasım'da vefatın ilan edildiğini" söylüyor.

Cumhuriyetin "taht kavgası" olsa gerek.
Doğru mudur bu? "Tabii bilirsiniz" diye başlamış sözüne, söyleşinin o bölümünde.
Hayır, bilmeyiz.
Biz de bilmedikten sonra, halk ne halt etsin?

Gerçi, "Atatürk'ün açıklandığı ve hep anıldığı şekilde saat 9'u 5 geçe değil, sabah 7 sularında öldüğünü, okulların ve resmi dairelerin mesai saati başlangıcına denk getirilmesi ve böylece törenlere katılımın kolaylaştırılması amacıyla kamuoyuna 9'u 5 geçe olarak bildirildiğini" duymuştuk ama...
Bunu ortaya atan da Çetin Altan olmuştu hatırladığımız kadarıyla, pek üstünde durulmamıştı...


NE TÜR REZİLLİKLER DÖNMÜŞ DOLMABAHÇE SARAYINDA

Fakat 9 Kasım... Hayır, bilmiyorduk.
Diyeceksiniz ki, Atatürk 9 Kasım'da ölse ne farkeder, 6 Kasım'da ölse ne değişir?
Saat sekiz çeyrekte ölse ne olacak, on buçukta ölse ne yazacak?
Mesele bu değildir.
Ne tür rezillikler dönmüş o Dolmabahçe Sarayı'nda?
Nasıl gözümüzün içine baka baka yalan söylerler ve yetmiş yıl kimse ağzını açmaz? Nasıl kandırılır kuşaklar boyunca bu ülkenin vatandaşları?
Bu memleketin, bu rejimin her şeyi mi yalan dolan ve sansür üzerine kuruludur?
Hani "Kürt" diye de kimse yoktu ya, onun gibi... Hani ele geçirilen roketatarlar da su borusuydu ya, onun gibi...
Eski genelkurmay başkanı suçlamıştı ya, "alternatif tarih yaratmaya çalışıyorlar" diye, kimlerdir bunlar?

Engin Ardıç

Ataturk ne zaman oldu  http://gercektarihdeposu.blogspot.com/

8 Eylül 2013 Pazar

Kuran-ı Kerim i kese kâğıdı yaptilar

Okudukca gözleri hüzun doluyor insanın


Cumhuriyetin kese kâğıdı o!' diyor, kitap yığınları arasından seçmeye çalıştığımız tabloyu kastederek. Anlamadığımızı fark edince içeri davet ediyor: "Geçin, yakından bakın!" Ne olduğunu idrak etmemiz vakit alıyor. Manavlarda görmeye alışık olduğumuz cinsten bir kese kâğıdı, çerçevelenip duvara asılan. Tek farkla; gazete kâğıdından değil, Kur'an-ı Kerim sayfasından yapılmış. Yerinden indiriyor, önüne, arkasına bakıyoruz. Hayır! Yanlışlık yok. Kenarlarında tefsiri de olan bir Kur'an-ı Kerim sayfası. Tutkallanıp kapatılmaya çalışılsa da okunuyor üzeri... Anne babaya itaati öğütleyen İsra suresi 23. ayetin ortalarından başlıyor sayfa: "Şayet onlardan biri ya da ikisi yaşlılıklarında yanınızda bulunursa sakın 'öff' (bile) demeyin. Onları azarlamayın ve çok nazik söz söyleyin!" Ve sonuna doğru: "Rabbiniz, içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer siz iyi kimseler olursanız, şüphesiz O, çok tevbe edenleri bağışlayıcıdır..." Söz söylemek zor. Öylece susup kalıyoruz...
3 ASRIN HİKÂYESİ BİR KESE KÂĞIDINDA

► 1 Kasım 1928'de kabul edilen Harf Devrimi, 1 Ocak 1929'da herkesi cahil ediyor.
Sahaf Lütfü Bayer'in "Cumhuriyet'in kese kâğıdı." demesi de o yüzden. Nereden başlayıp ne söyleyeceksiniz ayaküstü?

Karşımızdaki tek bir yaprağı yorumlamak için, Cumhuriyet'i mümkün kılan şartlarla, 3 asırlık geçmişle yüzleşmek gerekiyor...
Dedelerimizin acıyla anlattığı yılların şahidi bu sayfa. 'Eski yazı' kitapların, ne yazdığına bakılmaksızın yakıldığı, ayaklar altına alındığı zor yıllar 1930'lar. İmkân bulanlar, aynı akıbeti yaşamamak için görünmez kılmış elinde ne var ne yoksa. Kimi gömmüş, kimi kuyuya, nehre dökmüş. Bir zihniyet, hayat tarzı, tasavvur dünyası; köhne, kıymetsiz ilan edilmiş kısacık zamanda. Ve 'kitap', milletin kaderine ortaklık etmiş o günlerde...
Lütfü Bayer'in eline birkaç yıl önce geçen evraktan takip edebildiğimiz kadarıyla 'kese kâğıdı'nın hikâyesi; 1937'de, İstanbul Suriçi'nde başlıyor. Şehzade Abdülhamid'in hocalarından Osman Zeki Bey'in kurduğu Osmanbey Matbaasında basılıyor. Baskı tarihini bilmesek de Harf Devrimi'nden kısa süre önce olduğunu tahmin etmek zor değil. Zira 1 Kasım 1928'de kabul edilen devrim kanununa göre 'eski harflerle' kitap basmak ve satmak, daha önce basılmış eserleri piyasaya sürmek yasak. İstisnası yok, aynı dayatma Kur'an-ı Kerim için de geçerli.
'Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun hükümsüz kıldığı kitaplar, uzun yıllar depolarda öylece bekletiliyor. Anlaşılan o ki Osmanbey Matbaasının sahibi Darüşşafaka Cemiyeti, 1937'de bu evrakın hiç olmazsa bir kısmını elden çıkarma kararı almış.
Esnafın İstanbul Müftülüğüne şikâyeti olmasa, diğer binlercesi gibi haberdar olmayacaktık muhtemelen. Ancak Kuran'a reva görülen muameleye şahit olan halk, artık susmak, sineye çekmek istemiyor belli ki. Müftülük, şikâyet üzerine 17 Aralık 1937'de İstanbul Müftüsü F. Ülgener (Prof. Dr. Sabri Ülgener'in babası Mehmet Fehmi Ülgener) imzasıyla Türk Okutma Kurumuna başvuruyor: "Darüşşafaka'ya vakfedilmiş olan Osman Bey matbaasının öteden beri dini eserleri yapan ve basan bir matbaa olduğu cihetle Müslümanlar arasında bir mevkii hürmette görülen mezkûr matbaanın bu kere ambarlarında mevcut tonlarca Kuran-ı Kerim sahifelerini kese kâğıdı yapılmak üzere ufak bir bedel mukabilinde piyasaya satmış olması, birçok vatandaşlar tarafından esefle görülüp ve karşılanan bu kese kâğıtlarından bir numunesi ilişik olarak takdim kılınmıştır."

Bahsi geçen numune, İstanbul esnafından Azakzâde Tevfik'in kese kâğıtçı Mihran'dan aldığı kâğıtlardan. Azınlık mensubu olduğu kaydedilen Mihran, Kur'an sayfalarını ambalaj yapıp Beyazıt'ta piyasaya sürüyor.
Bölge esnafından Tevfik Efendi de Mihran'ın müşterileri arasında. Muhtemelen parası ancak o kadarına yeten Azakzâde, kâğıtlardan 15 çuval alıyor. Bir tanesini, şikâyet dilekçesiyle birlikte resmî makamlara teslim ediyor. Gerisine ne yaptığı bizce meçhul.
Mesele, İstanbul Müftülüğü'nün Türk Okutma Kurumu'na başvurmadan önce yaptırdığı tahkikatla kısmen aydınlanıyor. Öğrenildiği kadarıyla matbaa, Kur'an-ı Kerim sayfalarını Galata'da bir komisyoncuya satıyor. Mihran, piyasaya sürdüğü kâğıtları komisyoncu Kerope'den alıyor. İstanbul Müftüsü Ülgener, elde ettikleri malumatı aktardıktan sonra Türk Okutma Kurumu'ndan, "Bu gibi hallere meydan verilmemesine delalet olunmasını..." talep ediyor.
Başbakanlığa bağlı Türk Okutma Kurumu; dilekçeyi, altına el yazısıyla 'Ehemmiyetle Osman Bey Matbaasına yazarak Darüşşafaka'ya iletiyor. Cevabî savunma, 3 Ocak 1938'de ulaşıyor müftülüğe. "... ambarlarda parça hâlinde bulunan ve çürümeğe yüz tutan dinî ve gayrı dinî Arapça formaların imhası arzu edildiğinden bunların Avrupa kağıt fabrikalarında kağıt hamuru haline konulmak ve İstanbul vesair mahal piyasalarında kullanılmamak ve aksi takdirde her türlü mesuliyet kendisine ait olmak şartiyle ve sureti ilişik bir taahhütname mukabilinde (...) Kerope'ye satıldığı (...) yarım asırdan beri temiz ve dürüst olarak tanınmış olan Osman Bey Matbaası'nın bu gibi hasis menafi yüzünden kesri itibarına mahal bırakılmayacağı.
Komisyoncu, kâğıtları kilosu 4 kuruş mukabilinde hamur yaptıracağına 5 katı fiyata Mihran'a satmayı tercih ediyor kısacası. Osman Bey Matbaası, muhataplarına 'itibarını küçük menfaatlere değişmeyeceği' cevabını veriyor... Sorumlular hakkında işlem yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz ne yazık ki. Tıpkı Sahaf Lütfü Bayer'de mahfuz teftiş raporuna göre 31 Mayıs 1940'ta mat-baanın depolarında bulunan ciltlenmemiş 2 bin adet yaldızlı Kur'an sayfasının akıbetini bilemediğimiz gibi...
Buhran 2 asır önce başlıyor
Cumhuriyete geçişte yaşanan kırılmanın küçük, sembolik ancak çok önemli bir göstergesi bu belge. Eski dönemin birikimini; istisna tanımadan elinin tersiyle iten Cumhuriyet'in kurucu eliti ve siyasileri, vebali birlikte omuzluyor. Önce eserlerin ifade ettiği mânâ, ardından metin kıymetsizleştiriliyor.
"OSMANLI DÖNEMİNDE BASILAN REDHOUSE İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜKTE 120 BİN KELİME VAR. TDK'NIN 30'LU YILLARDAKİ LÜGATİNDE İSE SADECE 30 KÜSUR BİN... BU KELİMELERLE BİRLİKTE HAFIZAMIZI KAYBEDİYORUZ." PROF. DR. RAŞİT KÜÇÜK
Konudan haberdar sahaf müdavimlerinden biri, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkam Prof. Dr. Raşit Küçük. O bizim kadar şaşkın değil. Zira dedesinin kitaplarından başlayarak pek çok vak'a görmüş, dinlemiş bugüne dek. Yorum yapmadan önce kendi hatırasını paylaşıyor bizimle: "Adını aldığım dedem Çanakkale şehidi. Medreseyi bitirdikten sonra evlenmiş. Eşi hamileyken savaşa çağrılmış. Nenem, Harf İnkılâbından sonra çevrede oluşturulan korkudan etkilenerek dedemin kitaplarını iki-üç merkebe yüklemiş, götürüp tarlaya dökmüş. Kitaplar orada senelerce yağmur altında kalarak çürümüş." Antalya Aksekili Raşit Hoca, iki medresesi olan, okuyanı fazla, Menteşbey köyünden. Halkın, Harf Devriminden sonra 'ayak altında kalmasın!' diye mağaraya attığı içleri erimiş onlarca kitabın cildini çıkarmış gençlik yıllarında. Zihninde canlanan manzaralar mani oluyor şaşırmasına.
O yılların vebalini bir tek Cumhuriyete yıkmak haksızlık elbette. 20'lerde hükme bağlanan her icraat, nereden baksanız 200 senelik buhranın izlerini taşıyor. Asırlarca cihana hükmeden Osmanlı, 1774'te mağluplar safında buluyor kendini. Küçük Kaynarca Anlaşması sonrasında Osmanlı münevveri ilk kez kendinden şüphe duymaya başlıyor. 'Neden?' sorusuna cevap arıyor herkes.
İslam ümmetinin Hıristiyanlar karşısında yenik düşmesine sebep ne? Kültür, sanat, inanç, sistem, hatta kılık-kıyafet ve alfabe ta o zamandan tartışılmaya başlanıyor. Kaybedilen zamanı kazanmak istiyor Osmanlı. "Mağluplar galipleri her şeyiyle taklit eder!" diyor Ibn-i Haldun. Aynen öyle oluyor. Kurtuluş reçetesine 'Batılılaşma yazılıyor.
Tanzimat aydınlarının devam ettirdiği muhasebe, Cumhuriyet'te kavgaya dönüşüyor. Tanzimatçılar reform ve tekâmülü esas alırken Cumhuriyet, devrim yolunu tutuyor. "Mustafa Kemal Bonapartist bir adam. Gerçekleştirmek istediklerini demokrasiyle yapamazdı, bunu bekleyemezdi. Bizim aydınlarımız çok etkilenmişti.
Fransız ihtilalinden. Onun gibi yapmak istediler." Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal'a ait bu yorum. Evet, tartışma 2 asırdır sürüyor fakat 1900'lerin basına kadar dava, devleti ıslah etmek çerçevesinde değerlendiriliyor. Tanzimatçılar devleti dönüştürmek istiyor, topluma dokunmuyorlar. Mesela memurlara kıyafet zorunluluğu geliyor ama halka müdahale edilmiyor. Cumhuriyet'se doğrudan halkı dönüştürmek çabasında: "Çünkü kaybedilen zamanı telafi etmek istiyorlar."
Ünal, Cumhuriyet'in kuruluş mantığını çap küçültme olarak yorumluyor. Osmanlı'nın cihanşümul iddiaları var. Fakat 1900'lerin başında devlet ve toplum iddialarını gerçekleştirecek maddi manevi imkândan mahrum. Balkan ve dünya savaşları, ardı arkası kesilmeyen mağlubiyetler... Kimse imparatorluğun ayakta kalabileceğine inanmıyor artık. Tek çare sıfırdan başlamak. Geçmişin hafızasına ve hatırasına saygılı bir toplumla hedefe ulaşmak mümkün değil. Yeni devletin 'yeni' insanlara ihtiyacı var. "Yepyeni bir insan tipi, homo cumhuriyetikus yetiştirme telaşına düşüyorlar. Bu insanın tarihle teması olmamalı. Ve kimliğin en önemli unsuru, dinle bağı kopmalı. Bu ikisinin yok edilmesi isteniyor ki Harf Devriminin temel amacı da bu!" diyor Ünal. 'Mevcut alfabe Türkçeyi ifade etmekte yetersiz kalıyordu. Öğrenilmesi zordu!' iddialarının gerçekle alakası yok ona göre. "Hiçbir millet zor öğreniliyor diye alfabe değiştirmez. Öyle olsa Japonların, Çinlilerin değiştirmesi gerekirdi."
Kurtuluş mu? Felaket mi?
Topluma; takvimin, terazinin, kanunun, kıyafetin ve nihayet harfin, kelimenin değişmesi olarak yansıyan hadise, başından sonuna bir kültür buhranı. Sonraki nesillere belletilen İnkılâplar Tarihi üzerini örtmeye çalışsa da ilk günden beri sebep de, maksat da biliniyor. Doğrudan hafızaya kastedeceği için Harf Devrimi, diğerlerinden daha fazla telaşa sebep oluyor. 'Evet!'çilerle 'Hayır! cıların gazeteler aracılığıyla yürüttüğü mücadele, yıllarca sürüyor. 1911'de Arnavutluk, 1927'de Azerbaycan değiştiriyor alfabesini. Her seferinde İstanbul'da sesler daha da yükseliyor. Devrim müdafilerinin iki temel gerekçesi var. Mevcut alfabe Türkçe ifade açısından yetersiz. Ve öğrenilmesi zor olduğu için ülke genelindeki okuma yazma oranı bir türlü yükselmiyor. Meselenin dinî ve kültürel tarafına ise hiç değinmiyor, iddiaları reddetmekle yetiniyorlar. "Yaptığımız işi dine münâfi görmek yapılan işi görmemektir." diyor İsmet İnönü 1925'te. "Biz şu kanaatteyiz ki yapılan işin dinsizlikle hiçbir münasebeti yoktur. Bu sistemde muvaffak olalım, on sene azimle, muvaffakiyetle tuttuğumuz yolda yürüyelim. On sene sonra bütün dünya ve şimdi bize muarız olanlar yahut tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli etmiştir."
OXFORD ÜNİVERSİTESİ TÜRKÇE PROFESÖRÜ GEOFFREY LEWİS, HARF DEVRİMİNİ ANLATTIĞI KİTABINA CATHASTROPHİC SUCCESS (MAHVEDEN BAŞARI) İSMİNİ VERİYOR. TÜRKÇE ÇEVİRİSİ İÇİN YİNE İSABETLİ BİR TERCİH YAPILIYOR: TRAJİK BASARI...
Dr. Abdullah Cevdet, Cenap Şehabettin, Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Yunus Nadi gibi pek çok isim var değişiklik taraftarları arasında. Hüseyin Cahit'in (Yalçın) 22 Eylül 1923 tarihli cümleleri ortak fikriyatı özetler nitelikte: "Bizi şimdiki harflere rapteden şey nedir? Bu harfleri kullanmak için hiçbir mecburiyet-i diniye yoktur. Milli harflerimiz de değildir. Latin harflerini kabul ederek bir an içinde herkese okuma yazma öğretmek suretiyle elde edebileceğimiz nâmütenahi faydaları istihfaf ediyoruz."
Öte tarafta; Kazım Karabekir, İbrahim Alaaddin (Gövsa), Veled Çelebi, Avram Galanti, Ali Ekrem (Bolayır), Fuad Köprülü, Halid Ziya (Uşaklıgil) ve Zeki Velidi'nin (Togan) de aralarında bulunduğu pek çok isim, her fırsatta karşı tezlerini ifade ediyor. Muhalifler, alfabeye müdahale edilmesine karşı değil. İhtiyaca göre, karşılığı olmayan sesler için birtakım ilaveler yapılabilir. Ancak değiştirilmesine taraftar olmak, felakete sessiz kalmak manasına gelir. 1000 senelik harflerden vazgeçmek; milletin tarihi ve kültürüyle, Türklerin İs¬lam devletleriyle, ilim adamlarının kütüphanelerle irtibatının tamamen kesilmesi demektir...

► 1925'te ilan edilen şapka Kanunundan sonra bir cami girişi. Cemaat, fötr şapkalarını ayakkabılık yanına kurulmuş 'şapkalık'a bırakıp namaza geçiyor.
Şubat 1923'te başkanlık ettiği İktisat Kongresinin alfabe meselesini gündeme almasını reddeden Kazım Karabekir, 5 Mart'ta Vakit Gazetesine beyanat veriyor: "Bu fikir bir zamanlar Avrupa'da hürc-ü merci mucib oldu. (...) Bizim İslam hu-rufatımız kâfi değilmiş. Binaenaleyh Latin hurufatı isti'mal edilmeliymiş. Bazı arka-daşlarımız bu fikrin mürevvici oldular. Fakat neticede bunun felaketli olduğunu anladılar ve pişman oldular. Bu fikrin müthiş bir felaket olduğunu Arnavut kavmi de pek geç olarak anladı. (...)Kabul edildiği gün memleket here ü merce girer. Her şeyden sarf-ı nazar bizim kütüphanelerimizi dolduran mukaddes kitaplarımız, tarihlerimiz ve binlerce cilt asarımız bu lisanla yazılmış iken büsbütün başka bir şekilde olan bu harfleri kabul ettiğimiz gün en büyük fela-kete uğramış oluruz."
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meral Alpay, Kazım Karabekir'in muhalefetinin Atatürk'e 'henüz' vaktin gelmediğini düşündürdüğünü belirtiyor. 1926'da İzmir suikastı gerekçesiyle tutuklanan Karabekir Paşanın üstü daha o günlerde çiziliyor belli ki.
Harf Devriminin en güçlü muhaliflerinden biri, Bodrumlu Yahudi bir aileye mensup Dil Bilimi Profesörü Avram Galanti. 1915-33 arasında İstanbul Darülfünununda hocalık yapan Galanti, Azerbaycan'ın Latin alfabesine geçmesinin ardından 1927'de Arabî Harfler Terakkimize Mimi Değildir' ismiyle uzunca bir makale/kitap yazıyor. Mevzunun sadece siyasi yönden ele alındığından yakmıyor Galanti. Zira ilmî açıdan baktığında bu arzuya gerekçe bulamıyor.
Gazi susuyor...
Adi bir elif ba meselesinden ziyade memleketin irfanı mevzu bahis Galanti'ye göre. Adeta yakarıyor itiraz gerekçelerini sıralarken: "Bu karar, eslâfm müellefatmı (geçmiş nesillerin eserlerini) unutturur. Maziyle olan her türlü revâtıbı (ilişkiyi) keser. Kendi yetiştireceği Latin harfi neslini kitapsız bırakır. Yeni nesil, bin 300 senelik edebiyatından, tarihinden, ilmî ve fikrî mazisinden haberdar olmayacaktır. (...) Mazisini gaib eden millet kendini tanıyamaz ve başkalarına da tanıttıramaz. Muarızlarımız ve düşmanlarımız 'Medeniyete hizmetiniz nedir?' sordukları vakit ne diyeceğiz? Bir milletin medeniyeti, âsârınm ve vesaikinin (eser ve belgelerinin) şehadetiyle tespit edilir. Arap harfleri ortadan kalktığı gün mazimiz ortadan kalkar ve biz Fuat Bey'in (Köprülü) dediği gibi zengin harsımıza (kültürümüze) rağmen harssız bir millet haline geliriz."
Defalarca tartışmaya çekilmek istense de Mustafa Kemal 1928'e kadar bozmuyor sessizliğini. Fikri sorulduğunda geçiştirmeyi tercih ediyor ancak niyetini açık etmiyor. Vaktin geldiğine kanaat getirmiş olacak ki 9 Ağustos 1928'de Sarayburnu'nda ilan ediyor kararını: "Asırlardan beri kafamızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz." Nitekim o dönem halk arasındaki yaygın ismiyle 'Gazi Elifbası' 3 ay sonra, 1 Kasım 1928'de Resmî Gazete'de yayımlanan kanunla yürürlüğe giriyor.
Gazete ve kitap sayfalarından takip ettiğimiz tartışmada kimin haklı olduğu, daha ilk yıllarda çıkıyor ortaya. Tıpkı Galanti'nin tahmin ettiği gibi geçmişle bugün, hocayla talebe, Türkiye ile İslam devletleri arasına kapanması zor mesafeler giriyor.
Tarih Profesörü Mehmet Ali Ünal, Türk tarihindeki iki büyük kırılmaya işaret ediyor söz bu kültürel kopuşa geldiğinde. Birincisi, İslamiyet'i seçtikten sonra yaşanan kesinti. Müslüman olunca Orta Asya'daki bütün kültür unsurlarına sırtım dönüyor Türkler. Din değiştirmek medeniyet değiştirmek demek çünkü. Bu kırılmanın bir benzeri; 1000 yıl sonra, 1920'lerde tekrarlanıyor.
Bu kez din değişmediğine göre bu keskin kopuşu nasıl izah etmek gerek peki? "Belki ellerinden gelse yaparlardı onu da." diyor Ünal. "Tartışılmış bunlar. Camilere sıra koyalım, kiliselerdeki gibi müzik eşliğinde dua edelim falan. Evet din değiştirilmiyor ama daha şiddetli bir kesinti yaşanıyor. Millet bütün geçmişine, ilmî birikimine, kültürel ve manevi değerlerine arkasını dönüyor bir günde. Yeni bir insan tipi oluşturulacak. Bunun için geçmişte var olanların reddedilmesi, değersizleştirilmesi gerekiyor." Kılık / kıyafet değişmiş, kanun / nizam değişmiş. Hilafet gitmiş, ölçü tartı, muvazene gitmiş. Kelimeye / harfe gelmiş sıra...
Geçmişte inkâr edilse de bugün hemen herkes devrimlerin muasırlaşmadan ziyade geçmişten kopmak niyetiyle yapıldığında hemfikir. 1923'te Cumhuriyet'in kurucu meclisini dağıtan Tek Parti fikriyatının 1924'ten itibaren attığı adımlar zımpara gibi geçiyor toplumun üzerinden. Son ve en etkili darbe Harf Devrimi ile vuruluyor. Sadece bizim değil, pek çok diğer isim gibi Prof. Mete Tunçay'm da fikri bu: "Cumhuriyet devrimleri 1925 yazında başlamıştı, Harf Devrimi 28'de yapıldı. Aşama aşama gerekli adımlar atıldı ve şartlar olgunlaştığında Harf Devrimi yapıldı." Alfabe değişikliğini Tarık bin Ziyad'm gemileri yakmasına benzetiyor Tunçay. Ve asıl amacın geçmişle gelecek arasındaki bağı koparmak olduğuna geliyor buradan.
Aslına bakarsanız yeni devletin mimarları da inkâr etmiyor bu niyeti. Daha yumuşak ifadeler kullanıyorlar, hepsi o. İsmet İnönü 1930'larda, "Harf inkılâbının en büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. Türk milletini bir kültür âleminden bir başkasına nakletmiştir." itirafını dile getiriyor mesela. Nihat Erim'se 9 Ağustos 1953'te, Yeni Türk Harflerinin Kabulü yıldönümü vesilesiyle Ulus Gazetesine konuşuyor: "Türk milletinin kültür alanında son çeyrek yüzyılda aldığı mesafeyi en başta Arap harflerinden kurtulabilmiş olmak sayesinde geride bırakabildiğimize şüphe yoktur. Eğer yeni Türk harfleri olmasaydı, Batı kültürüne bu denli çabuk yaklaşamazdık."
Topraklarıyla beraber itibarını da kaybetmiş, yeni kurulan dünyada tasavvur ve tefekkür dünyası kıymetsizleşmiş bir geçmişi sırtında taşımak istemiyor genç Cumhuriyet. Unutur ve unutturursa Zümrüdüanka gibi küllerinden doğabilecek. Siyasiler de aydınlar da buna gerçekten inanıyor.
Prof. Dr. Raşit Küçük, devrimin arkasındaki 'vazgeçme' düşüncesinin bilahare çok bariz anlaşıldığını düşünüyor. Nasıl mı? Diyanete, imam hatip mekteplerine yapılan muameleden, Darülfünundan önce ilahiyat fakültesinin kapatılmasından, ezanın ve Kur'an'm Türkçeleştirilmesinden, namazda Kuran meâlinin okunması teşebbüslerinden... Meseleyi Harf Devriminden ibaret görmek, genel manzarayı anlamaya mani oluyor. Bu yaşananlar dinden bağımsız konuşulamaz Küçük'e göre: "Bir medeniyet havzasının 900 yıllık birikimi ortadan kalkıyor. Medreseler, tekkeler, zaviyeler kapanıyor. Bütün bu kurumlarda birtakım ıslahata gerek duyulduğu çok önceden fark edilmiş. Ama toptan kapatılıyor." Musikiye, diğer sanat-lara kadar toplumun tüm kültürü reddediliyor. Ruh dünyasına vurulan bu ağır darbe zamanla Kur'an-ı Kerime duyulan saygıyı bile ortadan kaldırıyor.

Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun /1 Kasım 1928
Madde 1- Şimdiye kadar Türkçe- yi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler Türk Harfleri* unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.
Madde 2- Bu kanunun neşri tarihinden itibaren Devletin bütün daire ve müesseselerinde ve bilcümle şirket, cemiyet ve hususi müesseselerde Türk harfleriyle yazılmış olan yazıların kabulü ve muameleye konulması mecburidir.
Madde 3- Devlet dairelerinin her birinde Türk Harflerinin devlet muamelatına tatbiki tarihi 1929 Ocak ayının birinci gününü geçemez. ...
Madde 4- ... Türkçe hususi veya resmi levha, tabela, ilan ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi, resmi bilcümle gayr-ı mevkut gazete, risale ve mecmuaların Türk harfleriyle basılması ve yazılması mecburidir.
Madde 5- 1929 Ocak ayının başından itibaren Türkçe basılacak kitapların Türk harfleriyle basılması mecburidir.
Madde 9-... Eski harflerle matbu ki¬taplarda tedrisat icrası memnudur.

Harf Devrimi'nin Kütüphanelere Yansıması kitabının yazarı Prof. Dr. Meral Al-pay, bu adımın etki bakımından diğerleri ile mukayese edilemeyeceğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor sözlerine: "Okuryazarlığı olsun olmasın hemen her evde bir Kuran bulunur. Bu kutsal kitap çoğu zaman özenerek süslenmiş bezden bir muhafaza içinde, genellikle yatak odasında duvarda asılı dururdu. (...) Yeni harflerle basılmış bir kitabı ilk defa eline alan bir kimsenin bir şaşkınlık geçirmesi kaçınılmazdı. Yön değişikliği olmuş, yeni kitap eski kitabın altını üstüne geçirmişti. Doğru tutmak, kapağını açmak, sayfalarını çevirmek zıt yöne dönmüş, yazı tamamen değişmişti." Her şey altüst olmuştu yani.
Din zayıflamadan olmaz
Detaylar arttıkça asıl mücadelenin 'din le olduğunu düşünenlerin haklılığı çıkıyor ortaya. Osmanlı milletler topluluğunun enkazından bir Türk Cumhuriyeti kurulacak. Dinin sunduğu ümmet reçetesi, ulus harcının halkı birleştirmesine mani oluyor. Tek çare öncelikle dinî duyguların zayıflatılması. Yorumlarımıza tarihten şahitler bulmak sarsıyor ancak şaşırtmıyor artık bizi... "... Birçok mütefekkirler, sonra vekâyi bize gösteriyor ki dini hissiyat zayıflamadıkça milliyet hissi kuvvetlenememiştir." sözleri, Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat kitabının yazarı Mehmet İzzet'e ait. Bu yüzden yeni harflerle bile olsa dinî neşriyata tahammülü yok Tek Parti rejiminin. "Bizler ne şekilde ve surette olursa olsun, memleket dâhilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz." Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör, 1934
Ne yapıldığı, neden yapıldığı kadar nasıl yapıldığı da tartışmalı. Değişimin bir kısmı gerekli belki de. Kimsenin itirazı yok buna. Ancak bir çırpıda ve böylesine sert mi olmalıydı?
"Toplumun inancı ve psikolojisi hiç he¬sap edilmiyor. Hakir görülüyor. Medeni olmanın yolu İslam dairesinden çıkmaktır gibi bir anlayış benimseniyor. Bunlar yazılıp çiziliyor, aksinin yazılması yasaklanıyor. Bunlar bize iyi niyetli insanların bu işi yürütmediği kanaatini veriyor." diyor Raşit Küçük. Cumhuriyet'in kurucu kadrosu içinde bu yöntemin çok taraftarı var, desteklemeyenlerse tasfiye ediliyor.
"KÖY, KASABA MEYDANLARINDA YAKTIĞIMIZ KİTAPLARLA BİR MEDENİYETİN KÜLÜNÜ GÖĞE SAVURDUK. BU BİR ZİHNİYET DEĞİŞİMİYDİ. OSMANLI DEVRİNE, HATIRASINA AİT NE VARSA YOK EDİLMEYE ÇALIŞILDI." PROF. DR. M. ALİ ÜNAL
Adeta dünyaları altüst olurken halkın nasıl büyük, kitlesel tepkiler vermediği de merak konusu. Camiler kapalı, Kur'an okumak, öğrenmek yasak. Şapka takmadan sokağa çıkmalarına izin yok. Ezan Türkçeye dönmüş. Yer yer ayet mealleriyle namaz kıldıran imamlar türemiş. Kaymakamlar, valiler, sair devlet memurları hafiyeliğe soyunmuş, halkın elindeki eski yazılı kitapları toplatıp meydanlarda yakıyor... Çok rencide oluyorlar Raşit Beye göre. Ancak Sünni toplumların karakterinde isyan anlayışı yok. Bu devir de geçer, her şey yoluna girer diye bekliyorlar. "Yine de çok can yanıyor, kan dökülüyor. Kitleler halinde ülkeyi terk edenler oluyor."
Halkın sessizliğinde idarenin tepkileri bastırma yönteminin de payı büyük şüphesiz. Harf Devriminden önce tepki çekebilecek en önemli adım Kıyafet İnkılâbı. 1925'te 'Şapka Kanunu çıkınca ortalık karışıyor. İstiklal Mahkemeleri eliyle duruma derhal müdahale ediliyor. Takrir-i Sükûn Kanununun süresi 1928'e kadar uzatılıyor. Mustafa Kemal de farkında sertliklerinin. Ama bu gerekli ona göre: "İşte biz Takrir-i Sükûn Kanununun mer'iyyetinden istifade ettik ise bu tarihi hatayı pak göstermek için, milletimizin nâsiyesini olduğu gibi açık ve pak göstermek için, milletimizin mutaassıp ve Kurun-u Vustai zihniyette olmadığını ispat etmek için istifade ettik."
Kendileri ifade etmese, geçmişten utandıklarım söylemek iftira olurdu belki. Ama inkâr etmiyorlar bu ağır bedellerin 'sizin gibi muasırız, Ortaçağ zihniyetinde değiliz!' diyebilmek için ödetildiğini...
Sanki Hülagu devri...
Geçmişin birikimi, aks değiştiren me-deniyetin değerlerini doğrulamıyor. Bu sebepten olacak, Cumhuriyet dönemi kütüphaneleri ile ilgili araştırmaların ne-redeyse hiçbirinde; asırlık kütüphanele¬re, binlerce yıllık el yazmalarına ne oldu, sorusu sorulmuyor. Hepsinde aynı ista¬tistikler; 1928'den sonra kaç kitap basıl¬dı? Nerelere halk kütüphanesi kuruldu? Okur yazar oranı ne kadar arttı?.. Oysa 19. asır sonlarında Osmanlı topraklarında, kayıtlı 350 kütüphane bulunuyor. Büyük kısmı şahıslar ya da vakıflar tarafından tesis edilen bu kütüphaneler de sistemin sarsıntısından payını alıyor. İhtiva ettikle¬ri ilmî birikime duyulan şüphe, kitapların kaderine terk edilmesini beraberinde getiriyor.

► Yeni alfabe Halk Evleri ve Köy Ens-titüleri aracılığıyla yaygınlaştırılıyor.
1908'de Sadrazam Hilmi Paşaya verilen raporda istanbul'daki 40'tan fazla umumi kütüphanenin durumu özetleniyor: "Bu kütüphaneler bir birinden uzak olduğu gibi kıymetli kitapları da perakende (dağınık) bulunduğundan, bunlardan faydalanmak için herhalde hayli zamanı ve birçok çalışmayı ziyan etmek icab eder. (...) Kitaplara gelince bunlar kütüphanelerin ihmal köşelerinde telef olmaya veya kaybolmaya maruzdur. Kütüphanelerde muhafaza edilebilmiş olan kitaplar da mahva mahkûmdur. Çünkü bunlar hiçbir usul, makul bir tertip içinde bulunmayıp birbiri üstüne yığılıp atılmıştır. Kitap yığınları altında kalmış eser, bütün üstündeki kitapların tazyikine maruz bulunduğundan mürekkep birbirine yapışarak yapraklar bozulur."
1920'ler ve 30'larda bu yara da iyice derinleşiyor. Neredeyse ömrünün tamamını ilmî araştırmalarla geçiren Muallim Cevdet'in hatıraları, başka şahide mahal bırakmayacak açıklıkta tasvir ediyor manzarayı: "Ayasofya'nın orta tabakasında kapalı, kilitli iki mahzen-i evrak vardır. Fazla olarak koridorda açıkta evrak ve birçok vesikalarla defterlerle dolu olan sekiz-on sandık mevcuttur, bunlar kapalıdır. (...) Mahzendekiler kilitlidir, sandıktakiler kapalı. Fakat... Kimsenin muhafaza ve tetkikine lüzum görmediği, fırlatıp yerlere attığı tahmin-i acizaneme göre lâakal yüzbini mütecaviz vesaik vardır ki bunlar mahzen şöyle dursun adi sandıklara bile konulmamış, lüzumsuz addedilmiştir."
1924 - 35 arasınla yapılan önemli değişiklikler
1924 Hilafet ilga ediliyor.
1925 Medrese, tekke ve zaviyeler kapatılıyor.
1925 Şapka ve Kıyafet İnkılâbı yapılıyor.
1926 Toplum hayatını düzenleyen Medenî Kanun ve onu tamamlayan kanunlar çıkarılıyor.
1928 Latin alfabesi kabul ediliyor.
1929 Okullarda Arapça ve Farsça dersler yasaklanıyor. Yerine İngilizce ve Almanca dersi başlatılıyor.
1931 Türk Tarih Kurumu çalışmalanna başlıyor.
1932 Türk Dil Kurumu kuruluyor.
1932 Türkçe ezan uygulaması başlıyor.
1933 Darülfünun reformunun ardından İstanbul Üniversitesi açılıyor.
1935 Ayasofya Camii müzeye dönüştürülüyor.
"MÜCADELENİN DİNLE OLDUĞU KESİN. MİLLETİN ZEVKİNE DE KASTEDİLİYOR. ESTETİK DUYGU YOK OLUYOR. TOPLUM BU KEMÂLE GELMİŞTİR. BUGÜN BUNLARI DEĞERLENDİRMENİN VE TARTIŞMANIN HİÇBİR MAHZURU YOK." PROF. DR. RAŞİT KÜÇÜK
Aynı dönemde cami sayıları azaltılıyor. Cami dışında cemaatte namaz kılmak, Kur'an ve din eğitimi yasaklanıyor. Türkçe ibadet ve Türkçe Kur'an tartışmaları başlıyor. Kur'an-ı Kerim basımı hükümet tarafından çok sıkı bir denetim altına alınıyor. Pek çok yayın hükümet kararı ile toplatılıyor. Divan edebiyatı eğitimi sona eriyor. Sadece Tanzimat sonrası dönem okutuluyor. Klasik Batı Edebiyatı eserleri tercüme edilmeye başlanıyor. Kullanımı uygunsuz bulunan Farsça ve Arapça kelimelerin dilden çıkartması gündeme geliyor.
Cevdet Bey'in hassasiyeti onu tanıyanlarca yakından biliniyor. Elinden bir şey gelmese arşivleri dolaşıp gördüklerim teker teker kayda geçiyor. Kuyûd-ı Vakfiye Müdürü İzzeddin Bey'in ricasıyla gidiyor Ayasofya'ya da. Tam bir talan meydanı çıkıyor karşısına: "Büyük ve kilitli mahzen-i evrakın yanında onar metre tûluunda (uzunluğunda) ve birer metre sıhanmda (genişliğinde) tam dört merdivenin üzerinden yuvarlanan ve senede bir defa, Kadir gecelerinde tabaka-yı ulya süpürü- lünce bütün molozları iş bu onbinlerce metrûk fermanlar, berâtlar, defterler, tezkereler ve donanma, tophane, yeniçeri, enderûn, maliye, evkâf vesikalarının üstüne dökülen süprüntülüğü gösterdiler. Kayyum ile beraber bu bî-misil evrakı çiğ- neye çiğneye tam kırk metre yol gittim. (...) Bu hali Hulagu'nun Dicle Nehri'ne attırdığı on binlerce kitap ve evrak zıyaı ile mukayeseye mecbur oldum."
Artık bu milletin ihtiyacı olmayacaktır diye düşünülen eski evrak ve kitaplara ne tür muamelelerin reva görüldüğünü en açık takip edebildiğimiz kaynak Muallim Cevdet'in hatıraları. Nerede ne var bir bir sıralayıp tarihin vicdanına havale ediyor:
"-Harbiye Nezaretinin daha eski birçok vesaiki Meşrutiyeti müteakip yaktırdığını, bir kısmını da toptan kâğıt tüccarları ile bakkallara sattığını bilen çoktur.
-Askerî sıhhiye teşkilatı ile Kırım ve 93 seneleri harp vesikalarım aramakla meşgul tarihçileri mustarip edecek ne hazin hal...
-1000 tarihinden evvelki Bahriye Vesi-kaları mahvolmuştur.
-Eski Maarif Dairesi altındaki mahzende duran mühim evrak ve vesaikin pek çoğu meşrutiyeti müteakip güya Donanma Cemiyeti kârına okkası 20 paradan satılmıştır.
-Adliye vesikaları yangında baştan başa yanmıştır..."
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve tekkelerin, zaviyelerin kapatılması üzerine medrese ve tekkelerde bulunan yazma eserlerin bir kütüphanede toplanması gündeme geliyor. Yazmalar en yakın kütüphaneye ya da Süleymaniye'ye naklediliyor. Aynı tarihlerde Anadolu'dan da yazma eserler toplanıyor. Ancak ne kadarının kütüphanelere ulaştığını takip etmek imkânsız. Halveti Şeyhi Fahreddin Efendinin müridlerine anlattıkları artık kimseyi şaşırtmasa gerek...
İstanbul'da bir bakkala giren Şeyh Efendi, satıcının üzerinde 'eski yazı' olan bir kâğıtla paket yaptığını görüyor. Geri kalemim duvarda bir çengele tutturmuş. 'Nedir o? Bakabilir miyim? diye müsaade istediğinde neredeyse bayılacak. Şeyh Sadık Efendi risalesinin bir nüshasını tutuyor elinde. "Parası ne kadarsa vereyim bu kâğıtları sat bana! Günaha giriyorsun." deyip paket kâğıdı olmaktan kurtarıyor risaleyi...
Aradan 80 küsur yıl geçmiş, o günleri yaşayanlar göçmüş, anılar küllenmişken bir Kuran sayfası mecbur kılıyor geçmişle yüzleşmeyi. Toplumlar da insanlar gibi travma yaşayabiliyor. Ve yaşananları düşmanlık vesilesi kılmak gibi yok say¬mak da işe yaramıyor. Geri dönmek, bir alfabe devrimi daha yapmak değil kimsenin kastı. Ancak atılacak başka adımlar olmalı. Geçmiş ancak o zaman çekilecek belli ki yolumuzdan...


Kaynak: AKSİYON DERGİSİ




6 Eylül 2013 Cuma

Bizim karşı olduğumuz Cumhuriyet değil, sizin Kemalist tasallut rejiminizdir.


Biz Cumhuriyete değil Kemalist tasallut rejimine karşıyız


Belki de tane tane anlatmamız gerekecek… Cumhuriyete karşı değiliz. Bilakis Cumhuriyeti çok seviyoruz.

Kemalist değiliz… CHP’ye oy vermiyoruz.

Mustafa Kemal’e Peygamber, Nutuk’a kutsal kitap, Anıtkabir’e Kabe muamelesi yapmıyoruz.

Bazı darbelerin “iyi” bazı darbelerin “kötü” olduğunu savunmuyoruz. Bütün darbeler kötüdür.



Recep Peker mamulü “tektipleştirme” projesinden “ulus” yaratılabileceğine inanmıyoruz.

Mahmut Esat Bozkurt’u “gelmiş geçmiş en büyük hukukçu” saymıyoruz.

Parvus Efendi’yi “değerlerimiz” arasında sıralamıyoruz…

Bedri Baykam’ın kolaj çalışmalarına bayılmıyoruz…

Zülfü Livaneli dinlediğimizde “devrim, devrim” diye kendimizden geçmiyoruz.

Fakat, biz de Cumhuriyetçiyiz. Hayır, öyle değilmiş… Cumhuriyet aynı zamanda bir idealmiş. Bu idealin müntesibi olabilmek için, “ortaçağın karanlıklarına son verip aydınlatma sürecini başlatanlara” iman etmemiz gerekirmiş.

İman edelim de, Avrupalı ulusların 1500’lü yıllarda idrak ettiği ortaçağ, nasıl oluyor da, 1920’lere kadar topraklarımızda hüküm sürebiliyor?

Nedir ortaçağ? Elbette, Avrupalı uluslar ortaçağa son vermek ve “Rönesans reformlarını” bihakkın hayata geçirebilmek için, iki yüz yıl süren “kıyım, kırım ve kıtlık sürecinden” geçti; çok kan döküldü, çok ocaklar söndü, çok acılar çekildi.

Biz bu işi hangi aralıkta yaptık? Kahraman ve seciyesi yüksek ulusumuz, nasıl oldu da, hiç zahmet çekmeden, hiçbir acıya garkolmadan, tabir caizse “hiçbir masraf yapmadan” bir gecede ortaçağdan çıkıp çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıverdi?

Nasıl oldu bu? Daha doğrusu, kim yaptı? Şimdi Zülfü Livaneli okuru bir şaşkın çıkıp, “Kim olacak, elbette radikal cumhuriyetçiler” diyecek.

O zaman şu soruyu cevaplamaları gerekiyor: Türkiye’nin ortaçağında, gerçekte, insanların zulüm altında inim inim inledikleri “baskıcı, tiran, çağdaş değerlerle kavgalı” bir rejim mi hüküm sürüyordu?

Bakalım. Bakıyoruz ve şunu görüyoruz: “Türkiye’nin ortaçağı” sayılan 1900’lü yıllarda İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş, Sultan Abdülhamit’in 33 yıl düşe kalka sürdürdüğü yarı başkanlık sistemi yıkılmış, yerine “çok partili parlamenter sistem” kurulmuş. Öncesinde de bir sürü reforma imza atılmış, bir sürü yenileşme yapılmış, altyapı hizmetleri tamamlanmış, demiryolları ağı Hicaz’a kadar uzatılmış, eğitim ve sağlık modernleştirilmiş, çağdaş üniversiteler kurulmuş…

Prof. Çağlar Keyder’e göre, 1908’in özgürlükler ortamı, cumhuriyet rejimine göre daha ileri bir noktadaydı.

Meşruti monarşi 1908’de yürürlüğe girmiş, birden fazla parti “böylece” örgütlenme imkânı bulabilmişti. Temsil mekanizması ise, kültürel aidiyetler gözetilerek oluşturulmuştu.

Radikal cumhuriyetçiler Türkiye’de ortaçağa son verdi. Sonra ne oldu biliyor musunuz?

İstiklal Mahkemeleri süreci başladı. CHP dışındaki tüm siyasî partiler kapatıldı. Millî Kurtuluş Mücadelesi’ni başlatan ve 1920 yılında Ankara’ya taşınarak TBMM adını alan “Osmanlı Mebusan Meclisi”nin bazı üyeleri, ya parlamento dışında bırakıldı, ya da 150’likler listesinden sürgüne gönderildi. Bu cümleden olarak, TBMM’nin alaşağı edilmesiyle sonuçlanan dört askerî darbeyi de radikal cumhuriyetçilerin “başarı” hanesine yazabiliriz.

Demek ki, marifet, Cumhuriyet kurmak değilmiş.

Marifet, onu demokratik değerlerle donatmak ve halkın cumhuriyeti kılmakmış…

Bizim karşı olduğumuz Cumhuriyet değil, sizin Kemalist tasallut rejiminizdir.

Ahmet KEKEC

Photo: Fatihin Torunları  Biz Cumhuriyete değil Kemalist tasallut rejimine karşıyız  Belki de tane tane anlatmamız gerekecek… Cumhuriyete karşı değiliz. Bilakis Cumhuriyeti çok seviyoruz.  Kemalist değiliz… CHP’ye oy vermiyoruz.  Mustafa Kemal’e Peygamber, Nutuk’a kutsal kitap, Anıtkabir’e Kabe muamelesi yapmıyoruz.  Bazı darbelerin “iyi” bazı darbelerin “kötü” olduğunu savunmuyoruz. Bütün darbeler kötüdür.  Recep Peker mamulü “tektipleştirme” projesinden “ulus” yaratılabileceğine inanmıyoruz.  Mahmut Esat Bozkurt’u “gelmiş geçmiş en büyük hukukçu” saymıyoruz.  Parvus Efendi’yi “değerlerimiz” arasında sıralamıyoruz…  Bedri Baykam’ın kolaj çalışmalarına bayılmıyoruz…  Zülfü Livaneli dinlediğimizde “devrim, devrim” diye kendimizden geçmiyoruz.  Fakat, biz de Cumhuriyetçiyiz. Hayır, öyle değilmiş… Cumhuriyet aynı zamanda bir idealmiş. Bu idealin müntesibi olabilmek için, “ortaçağın karanlıklarına son verip aydınlatma sürecini başlatanlara” iman etmemiz gerekirmiş.  İman edelim de, Avrupalı ulusların 1500’lü yıllarda idrak ettiği ortaçağ, nasıl oluyor da, 1920’lere kadar topraklarımızda hüküm sürebiliyor?  Nedir ortaçağ? Elbette, Avrupalı uluslar ortaçağa son vermek ve “Rönesans reformlarını” bihakkın hayata geçirebilmek için, iki yüz yıl süren “kıyım, kırım ve kıtlık sürecinden” geçti; çok kan döküldü, çok ocaklar söndü, çok acılar çekildi.  Biz bu işi hangi aralıkta yaptık? Kahraman ve seciyesi yüksek ulusumuz, nasıl oldu da, hiç zahmet çekmeden, hiçbir acıya garkolmadan, tabir caizse “hiçbir masraf yapmadan” bir gecede ortaçağdan çıkıp çağdaş uygarlık düzeyine ulaşıverdi?  Nasıl oldu bu? Daha doğrusu, kim yaptı? Şimdi Zülfü Livaneli okuru bir şaşkın çıkıp, “Kim olacak, elbette radikal cumhuriyetçiler” diyecek.  O zaman şu soruyu cevaplamaları gerekiyor: Türkiye’nin ortaçağında, gerçekte, insanların zulüm altında inim inim inledikleri “baskıcı, tiran, çağdaş değerlerle kavgalı” bir rejim mi hüküm sürüyordu?  Bakalım. Bakıyoruz ve şunu görüyoruz: “Türkiye’nin ortaçağı” sayılan 1900’lü yıllarda İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş, Sultan Abdülhamit’in 33 yıl düşe kalka sürdürdüğü yarı başkanlık sistemi yıkılmış, yerine “çok partili parlamenter sistem” kurulmuş. Öncesinde de bir sürü reforma imza atılmış, bir sürü yenileşme yapılmış, altyapı hizmetleri tamamlanmış, demiryolları ağı Hicaz’a kadar uzatılmış, eğitim ve sağlık modernleştirilmiş, çağdaş üniversiteler kurulmuş…  Prof. Çağlar Keyder’e göre, 1908’in özgürlükler ortamı, cumhuriyet rejimine göre daha ileri bir noktadaydı.  Meşruti monarşi 1908’de yürürlüğe girmiş, birden fazla parti “böylece” örgütlenme imkânı bulabilmişti. Temsil mekanizması ise, kültürel aidiyetler gözetilerek oluşturulmuştu.  Radikal cumhuriyetçiler Türkiye’de ortaçağa son verdi. Sonra ne oldu biliyor musunuz?  İstiklal Mahkemeleri süreci başladı. CHP dışındaki tüm siyasî partiler kapatıldı. Millî Kurtuluş Mücadelesi’ni başlatan ve 1920 yılında Ankara’ya taşınarak TBMM adını alan “Osmanlı Mebusan Meclisi”nin bazı üyeleri, ya parlamento dışında bırakıldı, ya da 150’likler listesinden sürgüne gönderildi. Bu cümleden olarak, TBMM’nin alaşağı edilmesiyle sonuçlanan dört askerî darbeyi de radikal cumhuriyetçilerin “başarı” hanesine yazabiliriz.  Demek ki, marifet, Cumhuriyet kurmak değilmiş.  Marifet, onu demokratik değerlerle donatmak ve halkın cumhuriyeti kılmakmış…  Bizim karşı olduğumuz Cumhuriyet değil, sizin Kemalist tasallut rejiminizdir.  KAYNAK: http://haber.stargazete.com/sondakika/biz-cumhuriyete-degil-kemalist-tasallut-rejimine-karsiyiz/haber-699745

1 Eylül 2013 Pazar

Sizi uyararak size iyilik ediyorum.

Devlete ve Cumhuriyete Karşı Değilim; Bozuk Düzene, Kirli Sisteme Karşıyım

SEKSEN yıldan beri Türkiye bu kadar serbestlik, hürriyet görmedi. Eskiden birçok konu ve mesele dile getirilemiyor, yazılamıyordu. Bir müddettir tabuların çoğu yıkıldı, serbestlik sınırları çok genişledi.
Şu anda sisteme karşı en büyük muhalefeti Taraf gazetesi ve Altan kardeşler yapıyor. Altan kardeşlerin dinle dindarlıkla ilgileri yok ama mücadelelerinde -onları destekliyorum, kendilerini tebrik ediyorum.
Aslında bu muhalefeti Müslümanların yapması gerekirdi. Bir kısmı yapmıyor, yapmak istemiyor; bir kısmı da gereken şekilde ve güçte yapamıyor.
İslâmî kesimde artık bir Ord. Prof. Ali Fuad Başgil yok, bir Üstad Necip Fazıl Kısakürek yok. Değerli kimseler var ama bu ikisinin yeri boş kalmıştır. Onlar ağır toptu.
Bendeniz bir Müslüman olarak devlet karşıtı, devlet düşmanı değilim. Muhalefetim devlete karşı değil; sistem mi dersiniz, düzen veya rejim mi dersiniz ona karşıdır.
Cumhuriyet ile de bir zorum yoktur. Ancak gerçek cumhuriyet istiyorum.
Sabataycı cumhuriyeti istemem, Ergenekon cumhuriyeti istemem, oligarşik cumhuriyet istemem.
Gerçek cumhuriyetin özellikleri nelerdir?

Birincisi: Müslüman halk çoğunluğuna karşı olmayacak, onun emrinde olacak, ona hizmet edecek.
İkincisi: Millî kimlik ve kültüre saygılı olacak, onların ayakta durması, güçlenmesi, yücelmesi için çalışacak.
Üçüncüsü: Âdil olacak.
Dördüncüsü: Bozuk düzenle, yanlış sistemle, miadı geçmiş resmî ideoloji ile özdeş olmayacak.
Beşincisi: Ana prensibi fazilet/erdem olacak.
Altıncısı: Temiz ve saydam olacak; kokuşma ve pisliğe bulaştırılmamış -olacak, bu konuda kendisini koruyacak, temiz kalacak.
Son aylardaki en büyük gelişme, artık ordunun başındaki zatların da açıkça ve cesaretle tenkit edilebilmesidir -. Eskiden bu kesinlikle yapılamıyordu.
Bugün ülkemizde halkın yarısına yakın kısmının oyları ile işbaşına geçmiş bir iktidar var ama muktedir ve şeffaf değil.
Ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı hanımlarını ve çocuklarını alıp da Ankara ve İstanbul orduevlerinde bir akşam yemeği yiyemiyorlar.
GATA askerî hastanesindeki bir hastayı ziyaret edemiyorlar.
Böyle iktidar olur mu? Bu, iktidar değil, adem-i iktidardır, iktidarsızlıktı -r.
Gerçek cumhuriyet için en büyük tehlike ve yaygın ve yoğun hale gelmiş kokuşma, yolsuzluklar ve pisliklerdir. Türkiye'miz maalesef bu bakımdan temiz bir ülke değildir. Uluslararası saydamlık raporunda (2008) ülkemizin notu, 10 üzerinden 4.1'dir, yani geçerli not alamamışız. Niçin? Çünkü ülkemiz bin türlü çetenin ve mafyanın vurgun, talan, soygun, çalıp çırpma, rantçılık, hortumculuk, malı götürme alanı haline gelmiştir.
Türkiye'nin uluslararası temizlik ve şeffaflık notu 10 üzerinden 7 ve daha fazla olmadıkça gerçek cumhuriyetin varlığından söz edilemez.
Ülkemizdeki pisliklerle mücadele edebilmek için birtakım zarurî şartlar vardır:
(1) Pislik adamlardan ve çetelerden daha cesur olmak.
(2) Son derece güçlü ve yüksek seviyede bilgi ve kültür sahibi olmak.
(3) Ahlâklı, faziletli olmak.
(4) Bilge olmak.
Maalesef sahte İslâmcıların bir kısmı, bozuk düzenin rantlarını yiyebilmek, haram kazançlarını alabilmek, necis kemiklerini yalayabilmek için İslâmî değerlere sırt çevirmişlerdir. -Bu hain kimseler Müslüman camianın yüz karalarıdır.
Müslümanların devlete ve cumhuriyete sahip çıkmaları, bozuk düzene ve sisteme karşı (yıkıcı olmamak şartıyla) en etkili ve amansız mücadeleyi vermeleri gerekir.
Kindar ve Kıskançmışım...
"Adam oturmuş, rahatı yerinde, sabahtan akşama kadar vaazi-nasihat eyliyor...müslü -mana, kafirden daha çok saldırıyor... içindeki kini ve kıskançlığı yaşlandıkça artıyor... artıkça batıyor, battıkça saçmalıyor... nefret aslında aciziyetinin açıklaması..."
Yukardaki satırlar bir vatandaşın"Mukaddes Emaneti Koruyalım"başlıklı yazıma karşı tepkisini dile getiriyor. Bendeniz bayram haftası diyorum, o sandal tahtası diyor.
Bendeniz"Ehl-i Kitab ile Müslümanlar arasında Âmentü konusunda ittifak yoktur"diyorum. O, benim için"Müslümana kâfirden çok saldırıyor... İçindeki kini ve kıskançlığı..." -diyor. Bakın bazı bozuk cemaatler Müslümanları ne hale getirmiştir. Ne akıl, ne iz'an, ne insaf, ne edep, ne mantık bırakmışlar beyinlerini yıkaya yıkaya.
Bir itirazın varsa, bir yanlışı düzeltmek istiyorsan bunu mantıklı ve terbiyeli şekilde yapsana.
Yazdıklarımın kin ve kıskançlıkla ne alakası var?
İslâm dini kumaş, birileri makas, keyflerine ve hevalarına göre kesip biçecekler ve kimse karışamayacak, kimse itiraz edemeyecek. Böyle şey olur mu?
Tenkitler, itirazlar nasıl çürütülür? İlim ile, bilgi ile, mantık ile... Sizde bunlar yok mudur?
Tekrar ediyorum:
* Teslis inancı ibrahimî değildir.
* Tevhid inancı ile Teslis inancını bir tutmak küfürdür.
* Müslümanlar BÜTÜN Peygamberlere iman ederler. Peygamberlerin en büyüğü olan Hâtemü'l-enbiya -Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi inkâr ve tekzib edenler (yalanlayanlar) -kâfirdir ve onlar asla ehl-i necat ve ehl-i Cennet değildir.
* Kur'ân'a iman etmeyenler kâfirdir.
* İslâm'ı hak din ve nizam olarak kabul etmeyenler kâfirdir.
* Rühbanları (din adamlarını, din büyüklerini) erbab (rabler) haline getirip putlaştıranlar kâfirdir.
*"Kızları Hz.Lût aleyhisselamı sarhoş ettiler ve kendini bilmez iken onunla yatıp gebe kaldılar"iftirasını kutsal metin olarak kabul edenler kâfirdir.
* Harbî ve saldırgan kâfirlerden para alanlar, onlarla işbirliği yapanlar haindir.
Şu dediklerine bakınız: Bir papaz, Peygamberimizin -peygamberliğini -kabul ediyormuş ama Müslüman olmuyor, yine Teslis inancına ve Kiliseye bağlı kalıyormuş. Bu papaza kâfir demek caiz değilmiş... Böyle söyleyenler hiç mantık okumadılar mı? Peygamberimizi kabul ediyorsa derhal Hıristiyanlığı bırakıp İslâm dinine girmesi gerekmez mi?Siz bu abuk sabuk beyanlarla kimi kandırdığınızı sanıyorsunuz? Siz herkesi kör, âlemi sersem mi sanıyorsunuz?
Peygamberimizi Peygamber olarak kabul ediyormuş ama Müslüman olmuyormuş... Sevsinler...
Bana konuyla hiç alâkası olmadığı halde, kindar da deseniz, kıskanç da deseniz, fitne ve fesatçı da deseniz, işin doğrusu benim yazdığım gibidir.
İslâm Allah katında tek hak, gerçek, makbul dindir. İslâm, hak din olmakta ortaklık kabul etmez.
Dinlerarası diyalog dine, imana, vicdana, sağduyuya, insafa, bilgeliği aykırıdır. Müslümanlara kurulmuş bir tuzaktır.
İmanını, dinini ebedî saadetini korumak isteyenler bu tuzağa düşmesinler.
Bendeniz kindar ve kıskanç değilim ama siz bu sapık inançlarla mürted olmak tehlikesi ile karşı karşıyasınız.
Sizi uyararak size iyilik ediyorum.

Mehmet -Şevket Eygi        Pazartesi, Ekim 27, 2008

23 Ağustos 2013 Cuma

CUMHURSUZ CUMHURIYET

Bu insanlar niçin dışlandı? Bu insanlara onca eziyet ve cefa niçin çektirildi?

Kurtuluş savaşında Mustafa Kemal’le beraber olan, kurtuluş savaşına en az Mustafa Kemal kadar katkı sağlayan beş isim. Bunlar Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Alı Fuad, Refet Bele ve Cafer Tayyar’dır. 

Bu isimlerin ortak özelliği, canlarıyla, mallarıyla ülkenin düşman işgalinden kurtulması için ortaya koydukları mücadeledir. Bunlar, ne vatan hainidir, nede cemiyetin suç kabul ettiği bir fiil işlemişlerdir.
Dahası, irtica damgası yiyecek kadar İslam’ı yaşamıyor, hatta hiçbiri namaz dahi kılmıyordu.

Bu insanlar niçin dışlandı? Bu insanlara onca eziyet ve cefa niçin çektirildi?

Her fırsatta Türk milletinin fazilet ve üstünlüğünden bahseden Mustafa Kemal, Türk müziğini yasaklayıp, yerine batı müziğini niçin getirdi?

Bu ülkede yıllarca, radyodan Türk müziği çalınması yasaktı. Bunun sebebi nedir?


Kurtuluş savaşı öncesinde ve sonrasında İngilizler bizim dostumuz mu, yoksa düşmanımız mıdır? İngiliz’lerin düşmanımız olduğu şüphe kaldırmayacak kadar gerçektir.

Neden mi? Çanakkale savaşının mimarı İngiliz’ler olduğu için…
Neden mi? İstanbul’u işgal eden İngiliz’ler olduğu için…
Neden mi? Mısır, Filistin, Arabistan’ı bizden alan İngiliz’ler olduğu için…
Neden mi? Musul ve Kerkük’ü bizden alan İngiliz’ler olduğu için…

Bizi bölüp parçalamak gayesi ile yapmadığını bırakmayan İngilizler “bizim hayrımıza olacak bir işi, bize önerirler mi?”

İngilizler bizden neyi yapmamızı istedi?

Hilafetin kaldırılmasını. Bu İngiliz’lerin elli yıllık rüyasıdır. İngiliz’ler; “Güneş batmayan imparatorluklarının önünde ki en önemli engel, olarak hilafet makamını görmektedirler. Bu makam bir an önce Türklerin elinden alınmalıdır.”

İngilizler, hilafetin kaldırılmasını bizim hayrımız için mi, istiyorlardı?

İngilizler dünya egemenliğinin önünde ki bir engel kalktı, bunun için bayram ettiler, peki biz yıllardır neyin bayramını kutlarız?

Dünya üzerinde, harf devrimi yapmış, bizden başka devlet, millet var mıdır? Dil bilimcilerinin çoğunluğunun ortak görüşüdür ki; bir milletin–devletin harf devrimi yapması demek, bir anda o milletin cahil bırakılması, geçmişi ile bağlarının kesilmesi demektir. Harf devrimi sayesinde bin yıllık tarihi birikimimiz ile irtibatımız kesildi.

Tarihle irtibatımızın kesilmesi ülkemize ne kazandırdı?

Dünya üzerinde kılık kıyafet devrimi yapan, bizden başka devlet–millet var mıdır? Vatandaşına kıyafet giymeyi dayatan, giymeyeni idam eden, bizden başka ülke var mıdır?
Zorla şapka giydirmenin yoğun olarak yaşandığı günlerde, halktan tepki geldiğini gören Yahya Galip Bey, İsmet İnönü’ye bir öneride bulunur.
–Şapkanın ortasına ay yıldız takalım. Diğer milletlerden ayırt edilmiş oluruz.

İstiklal savaşı yıllarında halk düşmanı “şapkalı gâvur” diye tanıyordu. Şimdi bu durumdan tedirgin olanlar var.
Bu öneri karşısında İsmet İnönü’nün verdiği cevap ilginçtir:
–Canım biz bunları onlardan bir farkımız olmasın diye yapıyoruz, sen ne teklif ediyorsun.

Kılık kıyafet devrimi ülkemize, milletimize ne kazandırdı?




10 Ağustos 2013 Cumartesi

Osmanlı Devleti ni kurtarmak için mücadele verilmişti

Yalan Yazan Tarih utansın

"Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, İstanbul işgal edilip batı Anadolu Yunan ordusunun eline geçince Mustafa Kemal, saltanatın kaldırıp Cumhuriyetin kurulması gerektiği inancını taşısa da, şurası açıktır ki bağımsızlık savaşını yürüten pek çok subay Cumhuriyet için değil, Osmanlı Devleti'ni kurtarmak için mücadele vermişti."

Cemal Kafadar
(Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Timaş Yayınları,
Eylül 2011, İstanbul, Sf.115)


27 Temmuz 2013 Cumartesi

CUMHURİYET'İN İLK YILLARINDAN GÜNÜMÜZE BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI

CUMHURİYET'İN İLK YILLARINDAN GÜNÜMÜZE BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI. izlemek lazim

Fatihin Torunları

CUMHURİYET'İN İLK YILLARINDAN GÜNÜMÜZE BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI.mutlaka izleyin dinleyin

Başörtüsünün siyasi simge olduğunu söylüyorlar! Siyasi simge değil ama, siyasi simge olsa bile bu ülkede siyasi simge suç mudur? Bazı fakültelerin koridorlarında en uçuk siyasi görüşlerin ve partilerin afişleri asılı… Bunlar neden suç değil, suçsa neden yasaklanmıyor!




                   
                         " analarimiz bacilarimiz bas tacimiz "

İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyurmuştur ki:

“Kadınların-kızların; başları, saçları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları harâm olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da harâmdır. Böyle çıkmalarına izin veren, râzî olan ana-babası, kocası veya kardeşi de, onun günâhına ve azâbına ortak olurlar.”

[ Kimyâ-yı saâdet ]